Monthly Archive for November, 2008

Krizde Ne Yapmalı?

Türkiye İstatistik Kurumu’nun hesapladığı Tüketici Güven Endeksi, Ekim 2007’de 96 puan seviyesindeyken, Ekim 2008’de 74 puana geriledi. CNBC-e’nin hesapladığı Tüketici Güven Endeksi de aynı düşüşü teyit ediyor. Deloitte tarafından 2008’in Eylül ve Ekim aylarında gerçekleştirilen araştırmada; Türkiye’deki tüketicilerin yüzde 77’si Türk ekonomisinin durgunluk içinde olduğunu ifade etmiş, yüzde 68’i ise ekonominin 2009 yılında daha da kötüye gideceğini vurgulamış ve yüzde 59 gibi önemli bir kesimi ise ekonomik krizin doğrudan kendi bütçelerine olumsuz etkisi olacağını belirtmiş.

Bu veriler, ülkemizde ekonomik canlılığın yavaşladığını ve yaklaşık 6 yıllık bir büyüme döneminin bittiğinin göstergeleridir. Tüketiciler artık karamsardır. Bundan sonra bütün satın alma kararlarını büyük bir dikkatle yapacaklar, ellerinden geldiğince akılcı davranarak kendilerini korumak isteyeceklerdir.

Pazarlama öğretisi büyümek üzerine kurulu olduğundan, pazarlamacının zihin haritası da ekonomik büyümeye göre şekillenmiştir. Daralma dönemleri pazarlamacılara ters gelen dönemlerdir. Ben bu yazımda hem bazı deneyimlerimi anlatmak hem de genel kanının aksine pazarlamacıların daralma dönemlerinde şirketlerine nasıl yararlı olabileceklerini paylaşmak istiyorum.

1.Tüketicinin ruh hali ülkedeki bütün makro değişkenlerin en önemli belirleyicisidir. Hem siyasetin hem de ekonominin en belirleyici faktörü tüketicinin gelecek beklentisidir. Eğer tüketiciler kötümser tutum içine girerlerse, bazı harcama kalemlerini bütçelerinden çıkartmak isteyeceklerdir. Öncelikle plansız (impulse buying) yapılan satın almalara karşı koymak isteyecekler ve aynı zamanda pahalı satın alma kararlarını erteleyeceklerdir. Ekonomik daralmanın ilk etkilerini bu ürün ve hizmetleri sağlayanlar hissedeceklerdir.

2. Bütçe içinde kalan harcamaların, ekonomistlerin deyişiyle, talep eğrileri kayma gösterecektir. Yani tüketici, aynı ürün grubunda hem daha az miktarda hem de daha düşük fiyatla tüketerek yeni bir denge oluşturma çabasına girecektir. Bu, talebin hem daralması hem de daha ucuz ürünlere (down trade) yönelmesi anlamına gelmektedir. Önceleri daha pahalı markaları tüketenler, kendi bütçelerini gözden geçirerek daha ucuz markalara yöneleceklerdir. Bu dönemde bazı markalar kendilerine ilk kez yönelen yeni müşteriler bulacaklardır.

3. Ekonomik daralma dönemleri genel olarak tüketimin daraldığı ama bazı ürünlere de talebin arttığı dönemlerdir. Bu dönemlerde, tüketici genel olarak daha az harcama yaparken bazı ürünleri de kendine ödül olarak seçecek, bunları daha çok tüketecektir. Mesela otomotiv sektörü daralmadan çok etkilenecektir ama evde eğlence imkânı veren ürünlere talep artacaktır. Çünkü bu dönemlerde bireyler, isteklerinin daha az tatmin edilmesinden kaynaklanan engellenme gerilimi yaşayacaklar ve bu isteklerini başka yollarla doyurarak yeniden ruhsal, zihinsel ve bedensel bir denge oluşturmak isteyeceklerdir (Homeostasis). Ekonomik daralmalarda ortaya çıkan karamsarlıkla baş etmek ve zorlu koşullarla daha iyi mücadele edebilmek için kendimizi ödüllendirdiğimiz bu davranışımız, bizim bazı ürünlere talebimizi arttırır. Her daralma döneminin ‘ödül ürünleri ve markaları’ vardır. 2001 krizinde kozmetik ürünlerine talebin artması bu mekanizma sonucunda gerçekleşmiştir.

4. Özellikle kriz dönemlerinde tüketicilerin para harcaması kendilerinde bir suçluluk duygusu yaratır. Tam tersine paralarını ‘faydalı şeyler’e harcamak ise tüketicilerin ‘suçluluk duygusunu’ hafifletir. Bu sebeple gerek markaların gerekse perakendecilerin tüketicilerine ‘iyi nedenler’ sunmaları, ekonomik daralma dönemlerinde her zamankinden daha fazla önem kazanır.

5. Durgunluğa neden olan kötümser ruh hali, insanların ait olma ihtiyaçlarının arttığı dönemlerdir. Bu dönemlerde aile ve arkadaşlık değerleri yükselir. ‘Ben’ olma ihtiyacı gerilerken, dayanışma ve paylaşım üzerine kurulu ‘biz’ olma ihtiyacı yükselir. Ait olma motivasyonunun yükselmesi, aileyle ve dostlarla daha fazla vakit geçirmeyi arttırır. Dışarıda buluşmak yerine ev ortamında birlikte olmak hem daha ekonomik hem de aidiyet ihtiyacını daha fazla tatmin eden bir faaliyettir.

6. Pazarlamacının, kartların yeniden dağıtıldığı bu yeni oyun düzenini anlamak mecburiyeti vardır. Bir taraftan daha önceki daralma dönemlerinin deneyimi diğer taraftan pazarlamacının sağduyusu, yaşanan değişikliği anlamaya ve buna uygun strateji geliştirmeye yardımcı olur ama en doğrusu bu varsayımları tüketici araştırmalarıyla desteklemek veya test etmektir. Ekonomik daralma dönemlerinde, yöneticiler hızla harcamaları kısma kararı alır ve bunun ilk adımı da araştırma ve reklam harcamalarıdır. Zaten üst yönetimde görev alan ve çoğunluğu finans kökenli olan yöneticiler, araştırmanın ve reklamın gücüne çok da yürekten inanmazlar. Onlara göre yöneticiler zaten tüketicilerin ne beklediğini biliyor olmalılardır ayrıca reklama harcanan bütçe de pekâlâ satışa harcanabilir.

Hâlbuki bu dönemlerde tüketiciyi araştırma yapmadan anlamak ancak benim yukarıda yaptığım genellemeler kadar ileri gidebilir. Oysa pazarlamacının bundan daha iyi ve ayrıntılı bilgiye ihtiyacı vardır. Bu dönemin geçmiş daralma dönemleriyle aynı kalıpta olacağını düşünmek büyük riskler içerir. Bu riski almak için bence hiçbir neden yoktur. Daralma dönemlerinde de en fazla yol gösterecek olan araştırmaların kendisidir. Üstelik araştırma yaptırmak herhalde pazarlama harcamaları arasında en düşük maliyetli olan harcamadır. Ekonomik daralma dönemlerinde değişen önceliklerin etkisiyle, tüketicilerin ürün ve hizmetleri seçerken, marka tercihlerini belirlerken ve bu ürünleri/servisleri kullanırken davranışları farklılaşacaktır. Bütün bunları anlamak, iyi bir pazarlama stratejisi geliştirmek için önkoşuldur.

7. Her işletme yaklaşık olarak gelirinin yüzde 80’ini, sattığı ürünlerin yüzde 20’sinden elde eder. İçinde bulunduğumuz bu dönemde ayakta kalacağından şüphe duyulan zayıf ürünleri tutundurmak için çaba sarf etmek, kısıtlı kaynakları israf etmek demektir. İşletme bu ürünlere kaynak aktarmamalıdır. Bu dönemde her işletmenin temel rekabet yetkinliklerine (core competencies) geri dönmesi ve bu alanlarda rekabete yer bırakmayacak stratejiler sürdürmesi gerekir. Temel yetkinlikler, bir kurumun kendisine rekabetçi üstünlük sağlayan ve müşterilerine değer olarak yansıyan beceriler bütünüdür. ‘Yetkinliğe dayalı rekabet’in ne kadar iyi yapıldığı, şirketin ekonomik daralma döneminde hayatta kalmasını belirler.

8. Türkiye’de işletmeler 2001 krizinden sonra daha verimli çalışmayı öğrendiler. Ama aradan geçen yıllar her işletmede yeni verimsizlikler yarattı. Daralma dönemlerinde yapılacak en doğru iş, tüm süreçleri, maliyetleri azaltmak üzere incelemek ve bunun için şirketin içindeki değişik fonksiyonlardan üst düzey yöneticilerin görev yapacağı bir kurul oluşturmaktır. Bu kurul, şirketin üretim süreçlerini, dağıtım kanallarını, pazar segmentlerini, müşteri kitlesini ve coğrafi yayılımını, tanıtım faaliyetlerini tek tek inceleyip, maliyetlerin akıllıca düşürülebileceği alanları belirlemelidir. Her şirketin, zarar ettiği veya verimsizlik yarattığı faaliyetleri mutlaka vardır. Ekonomik daralma dönemleri bu ‘ev temizliği’ için uygun zamanlardır. Tasarrufu sadece pazarlama harcamalarında aramak sığ bir yaklaşım olacaktır.

9. Bu çabalardan elde edilecek verim mutlaka müşteriye yansıtılmalıdır. Krizlerin yaşandığı dönemlerde tüketiciler, ‘paralarının karşılığını alma’ eğilimini en üst noktaya çıkartırlar. Bu dönemlerde, fiyat indirimlerinin de doğrudan olması daha doğrudur. Aynı fiyata daha çok miktar yerine sadece daha düşük fiyat daha etkili bir yöntem olacaktır. Tüketici hem daha ucuz hem daha az tüketmek isteyecektir.

Ayrıca büyük markalar için, rekabetle fiyat endeksini korumak da önemlidir. Bu dönemde genel fiyat seviyesi düşecektir, yönettiğiniz markanın reel fiyatları da düşecektir ama göreli fiyatınızı korumanız gerekir çünkü daralma dönemi bittikten sonra yeni bir fiyat seviyesi mutlaka oluşur ama eğer göreli fiyat üstünlüğünüzü kaybederseniz bunu yeniden yakalamanız mümkün olmayabilir.

10. Reklam, aşırı kısıntı yapılmaması gereken bir yatırımdır. Tam tersine rekabetin daha az reklam yapacağı bir ortamda reklam yapanın sesi daha iyi duyulacaktır. 2001 krizinden sonra firmaların yayınladığı sonuçlara baktığımızda, kriz döneminde reklam harcamalarını sürdüren markaların ekonomik daralmayı sağlıklı atlatmakla kalmayıp, markalarının değerini yükselttiklerini görüyoruz. 2001 yılında, hedef kitlesini yeniden belirleyerek TV reklamlarını artıran Dove, pazar payını yüzde 9,8´den yüzde 15,7´ye çıkardığını açıklıyor. Alo deterjanı, krizin etkilerini aşmak için bir taraftan medya satın alma maliyetlerini düşürerek diğer taraftan da tüketici kampanyaları yaparak, 1999′da yüzde 3,5 küçülmüş olan pazar payını, kriz dönemi olan 2001′de yüzde 16,5 arttırdığını açıklıyor. (Nükhet Vardar, ‘Biraz Cesaret! – Krizde Başarılı 10 Markanın Öyküsü’)

Daralma dönemlerinde, bazı istisnaları olmakla beraber, kurumsal reklam yapmak çok işe yarayan bir yöntem değildir. Reklamlar, tüketiciye hangi faydanın sağlandığını anlatan reklamlar olmalıdır. Markanın onların hayatlarına nasıl kolaylık getirdiğini anlatan ve satın almaya davet eden reklam yapmak gerekir. Sadece fiyat iletişimi yapmak ise markayı zedeleyecek bir yaklaşım olacaktır.

11. Bu dönem işletmenin parasının satın alma gücünün arttığı dönemdir. Tedarikçilerle yeni koşullar elbette konuşulabilir ama daha önce yapılmış anlaşma koşullarını, işletmeyi daha güçlü tedarikçiyi daha güçsüz duruma getirecek şekilde, değiştirmemek gerekir. Tek taraflı yapılacak değişiklikler kısa dönemde daha karlı ama orta uzun dönemde daha itibarsız bir marka yaratmanın garantili yoludur. Ekonomik daralma dönemleri güven arayışının en yükseldiği dönemlerdir.

12. Tüketiciyle ilişki de güven esasına dayalı olmalıdır. Eğer bir şirket, ambalajlı ürünler satıyorsa 1 kg yerine 850 gram koyarak fiyat düşürmek kısa dönemde işe yarar ama tüketici bunun farkına varır. Rekabet ederken bu tür ‘cin fikirlere’ itibar etmeyen ilkeli markalar, bu dönemden faydalanarak çıkacaklardır. Tüketicinin en akılcı olmak istediği bir dönemde onun zekâsıyla alay etmek, marka için hiç de akılcı olmayan bir davranış olacaktır. Tüketiciler de pazarlamacılar kadar akıllıdır. Hele internet ortamında, bilginin bu kadar hızlı iletildiği bir çağda, bu taktiklerin hepsi sadece ‘kurnazlık’ düzeyinde kalacaktır. Herkesin zekâ düzeyinin 100 puan eşitliğinde olduğunu varsaymak en akıllı davranıştır. Mesela, yakından tanıdığım Sütaş, bu konuda en akıllı davranan şirketler arasında yer alıyor.

Buna karşılık her kategoride daha küçük ve daha büyük ambalajlara ihtiyaç olabilir. Tüketicinin ihtiyaçlarını anlamak ve bu denemeleri şeffaf ve dürüstçe hayata geçirmek yararlı olacaktır.

Diğer taraftan, satılan ürünün veya hizmetin kalitesini düşürerek fiyat rekabeti yapmak da başka bir ‘kurnazlıktır’. Marka nihayetinde bir deneyimdir. Kalitesizliği deneterek uzun dönemde ayakta kalmak mümkün değildir. Kısa dönemde işe yarar ama sonunda marka büyük hasar alır ve yeniden güven kazanması daha uzun, zor ve pahalı olur. Bundan ayrı olarak, tüketiciler gerçekten daha sade ve daha düşük fiyatlı bir seçeneği tercih edeceklerse bunu şeffaf, açık ve dürüstçe yapmak en doğrusudur. Ama mevcut ‘teklif’ altında sadece yöneticilerin bileceği düşünülen fakat tüketicinin anlamayacağı varsayılan maliyet düşürücü taktikler orta vadede geri teper.

13. Bu dönemde markanın piyasa segmentlerine yeni bir gözle bakması gerekir. Bugüne kadar gitmediği coğrafyalar, gitmediği müşteri kesimleri mutlaka vardır. Şirketin bunları değerlendirmesi ve yeni imkânların olup olmadığını araştırması gerekir. Büyüme dönemlerinde markanın mevcut pazar ve segmentlerden yarattığı gelirin rehaveti bu segmentlere ulaşmayı ertelemişse artık bunları hedeflemek etkin bir yöntem olabilir. Daralma dönemleri henüz ulaşılmamış segmentlere gitmek için bir fırsattır.

14. Toplumun moralinin düşük olmasına paralel olarak şirketin morali düşük olacaktır. Çalışanlarının işlerini kaybetme endişesi yaşaması verimliliği azaltacak en önemli faktördür. Yöneticinin en fazla duyarlılık göstermesi gereken konu da budur. İşten çıkarmalar ancak yeni oluşturulacak süreçler ve birleştirilecek fonksiyonların kaçınılmaz sonucu ise ve gerçekten adil bir değerlendirme ile yapılıyorsa haklı bulunabilir. Aksi takdirde bu konu da şirketin itibarını zedeleyecek en önemli konulardan biridir.

Diğer taraftan şirketin varsayılan gelirlerine kıyasla çalışanlara ödenecek ücretler işletmeyi zarara sokacak kadar yüksek bir seviyedeyse, ben bu durumda, işten çıkarma yerine herkese eşit uygulanacak ücret indirimlerinden yanayım. Sıkıntılı bir dönemde yükü eşit paylaşmak ve bu dönem bittiği anda yeniden eski ücret seviyesine dönmeyi taahhüt etmek, şirket içinde dayanışma ruhunu artıracak ve bu dönemde herkesin aynı hedefe kilitlenmesini sağlayacaktır. Bunun için de yönetimin şeffaf davranması ve çalışanlarıyla bir güven ortamını yaratmak için bu dönemi bir fırsat olarak ele alması gerekir. Çalışanlar ve yöneticilerin birbirlerinin iyi niyetine, dürüstlüğüne ve adaletine güvenmeleri şirketin kültürünü yeniden oluşturmak için bir fırsat bile olabilir. Markanın pazardaki başarısının içeriden dışarıya doğru yayılan bir süreç olduğunu unutmamalıyız.

15. Ekonomik daralma dönemleri her türlü inovasyonu yapmak için en elverişli dönemler olabilir. Bütün değer yargılarının değiştiği bu dönemde girişimci bir ruha sahip pazarlamacıların yapacağı inovasyonlar şirkete paha biçilmez değerler katabilir. (Bu yazıda ayrıntılarına giremiyorum çünkü bu tek başına incelenmesi gereken kapsamlı bir konu.)

16. Bu dönem, 2009 yılı bütçelerinin sağlıklı yapılabileceği bir dönem değildir. En basit anlatımıyla her bütçe bir dizi varsayım üzerine kurulu bir plandır. İçinde bulunduğumuz dönemde bu varsayımların her biri her hafta değişmektedir. Bu dönemde en uygun bütçe yapma yöntemi, her ay yenilenen bütçeler yapmaktır. Bir yıllık bir dönemi kapsayan bir bütçenin bu ortamda gerçekçi hiçbir yanı yoktur.

SONUÇ
Yazdıklarımı toparlayacak olursam bu dönemde yapılacak en büyük hata ‘bizim markamız yeteri kadar güçlü, biz bu krizi rahat atlatırız’ diye beklemektir. Aynı şekilde, ‘biz 2001 yılındaki krizde yaptıklarımızın benzerini yaparak bu krizi atlatırız’ düşüncesi de yanlıştır.

Her değişim, içinde bir çok fırsatı barındırır. Değişimin ürküten tarafı, sahip olduklarımızı kaybetme korkusudur. Büyük toplumsal değişimlerde elbette herkesin kaybedecekleri vardır ama yaşanacaklar kaçınılmazsa önce bu durumu kabullenmek ve sonra içimizdeki ‘kahraman’ı uyandırarak bu değişimin fırsatlarına yönelmek gerekir. Unutmayalım ki bu durgunluk döneminin de bir sonu olacak ve ekonomi tekrar büyüme dönemine girecektir. Bugün yapmamız gereken ‘kurban’ psikolojisinden bir an önce çıkıp kendi gücümüzle neler yapacağımıza odaklanmaktır. 

Bu konu ile ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

Gary Hammel, The Core Competence of the Corporation, Harvard Business Review, 1990
Gary Hammel, The Future of Management, with Bill Breen, Harvard Business School Press, 10 September 2007
Nükhet Vardar, Biraz Cesaret!: Krizde Başarılı 10 Markanın Öyküsü, Reklamcılık Vakfı Yayınları, 2003

Michael E. Porter, The Institute for Strategy and Competitiveness:

http://www.isc.hbs.edu/

Delloitte Raporu:

http://www.deloitte.com/dtt/cda/doc/content/turkey-tr_cb_HolidaySurvey2008_131108-1.pdf

TUİK, Tüketici Güven Endeksi:

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=2065

CNBC-E, Tüketici Güven Endeksi:

http://www.ntvmsnbc.com/news/CNBCENDEKSLERI_front.asp

Kapital Dergisi Kasım 2008 sayısı:

Kapital Dergisi, Kasım 2008 sayısı, Yaşayan Bütçeler yazısı.

© Copyright (25.11.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Siz Hangi Markanın Yoldaşısınız?

Bu yazımda, özel bir marka stratejisi olan misyon pazarlamasını incelemek istiyorum. Bu konu, bir yanıyla kurumsal sosyal sorumlulukla ilintili gibi görülse de aslında tamamen bir marka stratejisi konusu. Önce kısa bir hatırlatma yapıp sonra, bu konudaki düşüncelerimi anlatacağım.

İş dünyası için; eğitim, sağlık, çevre gibi toplumsal konular, çoğunlukla, şirketlerin kazançlarının bir kısmını aktardıkları ‘hayırseverlik’ faaliyetleri olarak kabul edilir. Bu hayırseverlik faaliyetlerinin adına her ne kadar ‘kurumsal hayırseverlik’ (Corporate philanthropy) dense de bunlar, şirketlerin marka stratejilerinin bir parçası değildir. Aksine bu konular, halkla ilişkiler ajansının önerileri doğrultusunda bir sivil toplum kuruluşuna teslim edilen ‘itibar yönetimi’ konuları olarak ele alınır. Bu faaliyetler, işin başında ve sonunda basın toplantıları gibi, halkla ilişkiler yöntemleriyle kamuoyuna duyurulan, reklam yapılmasından çekinilen konulardır. Konu sadece hayırseverlik olarak ele alındığı için, ‘hayır işi’nin reklamını yapmak da yöneticilere ters gelen bir yaklaşımdır. Mesela ben, Turkcell iletişim kurulunda, Kardelen’lerin reklamını yapıp yapmak için uzun tartışmalar yaptığımızı ve en sonunda, zorlanarak reklam yapmaya karar verdiğimizi hatırlıyorum.

Bir markanın toplumsal konulara hayırseverlik açısından yaklaşması bildiğimiz bir bakış açısı ama iş ve marka stratejisi oluşturulurken bir başka yol daha var. İnsan veya toplumu ilgilendiren herhangi bir konuda değişim hedefini markanın ana stratejisi olarak ele almak da mümkün. Bu yaklaşım elbette birincisine göre fevkalade radikal bir yaklaşım ama iyi yapıldığı takdirde son derece heyecanlı, toplumun nabzı ile birlikte hareket eden bir marka yaratmak imkânını veren bir yaklaşım. Bu yaklaşımda markayı işin daha en başından itibaren seçilen konunda gelişimin itici gücü olarak yönetmek gibi iddialı bir hedef var. Yani iş yapıp, kar ettikten sonra, hayır işi yaparak topluma yararlı olmak değil, şirketin esas işini toplumsal veya insani konulardan birisini iyileştirecek bir görev, bir misyon olarak üstlenmek demek.

Örneklerini Batı’da gördüğümüz bu marka yaratma gelişimi sivil toplum kavramının yükselmesiyle ve artan tüketici bilinciyle ortaya çıktı. Her geçen gün daha çok bilinçlenen tüketici, kendisini yanlış yönlendiren ve sürekli daha çok tüketmesini isteyen tüketim toplumuna karşı tepki vermeye başladı. Tüketiciler, her geçen gün doğal kaynakların azaldığı, kültürlerin zedelendiği bu gidişata karşı tavır almak ihtiyacını hissettiler.

90’lı yılların başında sosyal fayda sağlamak için, özel sektörle kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşları arasında ‘sosyal ortaklık’ olarak adlandırılan işbirlikleri kurulmaya başlandı. Toplumsal sorunları çözmede devletlerin tek başına yeterli olamaması, ulus-devlet egemenliğinin gitgide azalması ve şirketlerin güçlerinin artması, bu işbirliğinin temellerini oluşturdu.

Bu gelişmeler, 1970’lerde, Philip Kotler, Alan Andreasen ve Gerald Zaltman tarafından geliştirilmiş ‘Misyon Pazarlaması’ (mission marketing ya da cause related marketing)’ olarak tarif edilen pazarlama anlayışının hayat bulmasına yol açtı. Bu alan, ‘Sosyal Pazarlama’ ve ‘Kurumsal Sosyal Sorumluluk’ kavramlarından hızla ayrıştı. Zaten Kotler, Zaltman ve Alan Andreasen bu kavramın temellerini atarken ticari pazarlama (Commercial Marketing), sosyal pazarlama (social marketing) ve amaç-bazlı (Misyon) pazarlama (cause-related marketing) arasındaki temel farklılıkları tarif etmişlerdi.

Burada kısaca hatırlatmak istiyorum: Sosyal pazarlama, kar amacı gütmeyen kuruluşların kendilerini özel bir şirket gibi pazarlaması ile ilgili çalışmaları içeriyor. Ülkemizde dernek ve vakıfların pazarlanması, dünyada kiliselerin, eğitimin, sosyal projelerin pazarlanması bu alanın örnekleri arasında sayılabilir.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramı, kuruluşların karlarından bir bölümünü toplumsal bir olaya katkı sağlamak üzere ayırmasını tarif ediyor. Mesela, Sabancı Holding’in Sabancı Üniversitesi projesi en geniş anlamıyla bir kurumsal sosyal sorumluluk projesidir. Son yılların en popüler projelerine örnek ise Turkcell ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ortaklığında yapılan Kardelenler Projesi olmuştur. Türkiye’de Avon’un desteklediği meme kanserine karşı savaşan ‘Race For the Cure’ projesi ise birden fazla ülkede gerçekleştirilen projelere bir örnektir.

Misyon pazarlaması ise bir şirketin toplumsal bir konuyu kendine görev edinmesi ve bunu marka stratejisinin özü olarak kabul etmesidir. Bu, şirketin içinden-dışına doğru kendi değer yargılarını yaydığı bir modeldir ve doğal olarak sadece reklam ya da halkla ilişkilerle başarılabilecek bir şey değildir. Aksine ticaret ve ekolojik dengelerin bütünleştirildiği, yeni ürünler ve yeni yaşam tarzlarının yaratıldığı, değer odaklı yenilikçi bir iş modelidir. Geçen yazımda sözünü ettiğim ‘bütünsel marka’ yaklaşımının özel bir uygulamasıdır.

Misyon pazarlaması, şirketin tedarikçileri, dağıtımcıları ve müşterileri gibi bütün paydaşlarıyla, bir hayat felsefesinin ilkeleri üzerinde anlaşmaya vardığı, bir ‘değerler zinciri’ kurmaktır. Bu zincir, ürünün tasarım aşamasından tüketicinin hayatına girmesine kadar tüm süreçlerde, üzerinde anlaşılan ilkelerin, samimi olarak hayata geçirilmesiyle oluşur. İnsana yatırım yapmak, iyi yönetişimi esas almak, hem şirketi büyütmek hem de ekonomi için de en üst düzeyde fayda yaratmak, herkes için hayat kalitesini yükseltmek, daha az kaynak tüketen, daha az atık üreten ve daha çok değer yaratan bir organizasyon geliştirmek misyon pazarlamasının, sahnede görünmeyen ama aslında buzdağının alt bölümü kadar büyük ve güçlü olan parçalarıdır.

Bazı büyük markalar, 1990’ların sonuna doğru, zorunlu bir hayırseverlikten öte, sürdürülebilir bir değer yaratmak için toplumsal konular ve duyarlılıklar üzerine strateji geliştirmeye yani misyon pazarlaması yapmaya başladılar. Bu markalar, yeni liderlik biçimleri geliştirerek, kurulu düzene meydan okumaya ve birçok konuda doğru bildikleri değerlerin tarafı olup, bunları yüksek sesle söylemeye ve hayata geçirmeye başladılar.

Misyon Pazarlaması gönüllü bir ‘sosyal kapitalizm’ projesidir. Misyoner markalar ürünleri ve imajları pazarlamazlar. Misyon pazarlamasında marka, toplumsal bir olgunun kendisi haline gelir.

Misyon Pazarlaması, adı üzerinde, bir değişim pazarlamasıdır. Bireysel tüketimde, davranış biçiminde, hayat tarzında değişimi amaçlarken, kurumsal boyutta insan odaklı ve adil bir yönetim üzerine kuruludur. Makro seviyede ise sosyal, kültürel ve ekonomik gelişim için gerekli politikaların yaratılması ve uygulanmasını talep eden bir felsefe ve hayat görüşüdür. Bu yaklaşım, markaya bir misyonla birlikte, doğal olarak, bir ‘ruh’ da katmaktadır. Müşteriler markanın inancını satın alırken aynı zamanda kendilerini ve ideallerini gerçekleştirebilme fırsatı yakalarlar. Kimlik oluştururlar.

Benetton, Body Shop, misyon pazarlaması yapan markaların ilk akla gelen örnekleridir. Angelina Jolie ve Brad Pitt çifti de misyon pazarlaması yapan ünlüler arasındadır. Benetton meşhur Oliviero Toscani reklam kampanyalarıyla kültürel çeşitliliği destekleyen, ön yargıları yıkan ve ırkçılığın karşısına çıkan bir güç oldu. Body Shop, sadece geri dönüşümü destekleyen, kozmetiklerini hayvanlar üzerinde test etmeyen, hayvan ve çevre dostu bir şirket değil, aynı zamanda 3. dünya ülkelerindeki yerel kaynaklara saygılı, ‘Adil Ticaretin’ (fair trade) garantörü olarak hareket etti. Body Shop’un kurucusu Anita Roddick’in şu sözleri galiba misyon pazarlamasını en iyi anlatan sözlerdir: ‘Body Shop’ta çalışanların en büyük şansı bir dava için çalışıyor olmaları. İnsanlara yardım etme içgüdülerini tatmin etme şanslarıdır. Genç insanlara bizim vermemiz gereken şey eylemi sevmeleri, eylemci bir ruha sahip olmalarıdır.’

Misyon Pazarlaması yapmak yazının başında da anlatmaya çalıştığım gibi Kurumsal Sosyal Sorumluluk Kampanyaları yürütmekten daha öte bir paradigma değişimini gerektiriyor. Bir marka için böyle bir stratejik tercih yapmanın faydaları yüksek, çünkü bir misyonu sahiplenmek, müşterilerimiz için anlam yaratmak ve onların bu anlamı kendi kimlik projelerinde kullanmalarını sağlamak demektir.

Misyon pazarlaması, sadece rekabet üstünlüğü değil, sürdürülebilir bir fark yaratmanın ve gönüllü marka elçileri yaratmanın yoludur. Anacak bu stratejik tercihin, içeriden-dışarıya doğru ve gönüllülük esasına göre ele alınması gerekir. Aksi takdirde bu yaklaşımın, ‘duygu sömürüsü’ ve ikiyüzlülük gibi algılanması gibi tehditler her zaman var. Bu sebeple bir markanın misyon belirlerken, kendi alanıyla örtüşen bir girişim seçmesi ve tüm faaliyetlerinde ‘gerçek’ olması ve sadece dışarıda değil, içeride de samimi bir gönüllülük göstermesi önemlidir.

Misyon pazarlaması için yeni paradigmalar oluştururken dikkate alınması gereken bazı önemli noktalar var. Marc Gobe ‘Yurttaş Markalar’(Citizen Brands) isimli çalışmasında bu noktaları listelemiş.

Öncelikle müşterileri, kendilerine ürün satıp, karşılığında parasını aldığımız kişiler gibi görmek yerine, markanın dünya görüşünü paylaşan, duyguları, sorumlulukları, duruşları olan ‘insanlar’ olarak görmek birinci öncelik olarak karşımıza çıkıyor.

Gobe’nin başka bir vurgusu da dürüstlük üzerine, dürüst olmak bir takım ticari kurallara uymak, denetimlerden temiz bir raporla çıkmak olabilir. Ama bu, her zaman ‘güvenilir olmak’ anlamına gelmez. Misyon pazarlaması yapan şirketler, sadece kanuni gereklilikleri yerine getiren dürüst şirketler değil, aynı zamanda tüm iş paydaşları nezdinde güvenilir şirketler de olmak zorundalır.

Müşterilerin ürünleri değil, aslında ‘deneyimleri’ satın aldığını dikkate alarak, yalnızca fayda-maliyet eksenli bir satın alma kararı vermediklerini biliyoruz. Müşterilere bu deneyimi yaşatmaya daha ürün tasarım aşamasından başlayarak, onların hayatlarına girene kadar, hedeflenen misyonun gerektirdiği gibi iş yapmak ve bunu şirketin bütün süreçlerine ve fonksiyonlarına içselleştirmek gerekiyor.

Sadece bilinirlikle ve bazı algı özelliklerini sahiplenmekle, tüketicilerin tercih edeceği bir marka olmak her geçen gün zorlaşıyor. Aynı insanlar için olduğu gibi, markalar için de sağlam karakter sahibi olmak yandaş toplayan bir duruştur. Bu sebeple misyoner markaların tüm iş paydaşlarıyla ortak değer yargıları ve ilkeler üzerine kurulu bir diyalog içinde olması gerekir. Böylelikle marka, müşteriler başta olmak üzere bütün paydaşlarının ideallerini gerçekleştirmek üzere bir platform oluştururken, kendi varlığını da sürdürülebilir bir şekilde kabul ettiren koşulları yaratabilir.

Bu uygulamalar, markanın içindeki iyi değerleri ve ilkeleri dışarı yansıtacak, üstlenilen misyonu daha geniş kitlelere taşımak için bir yol olacaktır. Bu anlayışla ürünler veya hizmetler aslında içine misyon yüklenmiş araçlar haline gelecektir. Müşteriler ise bu misyonu paylaşan, sahiplenen, daha da ötesi kendi misyonlarını markanın yarattığı platformda gerçekleştiren gönüllü elçiler olacaktır.

Bu yaklaşımı benimsemenin radikal bir tercih olduğunu biliyorum. Bunun riskler içerebileceğin de bilincindeyim. Ama bu bolluk ve rekabet ortamında bir taraftan iş yaparak istihdam, değer ve zenginlik yaratmak diğer taraftan uğrunda mücadeleye değer bir misyonu gerçekleştirmek için çalışmak herhalde herkese nasip olmayacak kadar değerli bir uğraş olsa gerek. Çalışanlarınızın ve diğer iş paydaşlarınızın ‘dava arkadaşı’, müşterilerinizin marka elçisi olduğu bir ortamı yarattığınızı düşünsenize, sizce değmez mi böyle bir tercih yapmaya?

Ben her zaman şirketlerin ‘az gidilen yol’dan ilerlemelerinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Herkes gibi yapıp, herkesle aynı ‘kanlı deniz’de boğuşmaktansa, bir şirketin yapabileceği en akıllı işin, böyle radikal bir tercih yapmaktan geçtiğini düşünüyorum.

Bu konu ile ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

Hamish Pringle & Marjorıe Thompson : Brand Spirit: How Cause Related Marketing Builds Brands, John, Willey & Sons,1999
Philip Kotler, Nancy Lee : Corporate Social Responsibility, John, Willey & Sons,2005
Richard Earle : The Art of Cause Marketing: How to Use Advertising to Change Personal Behavior and Public Policy, McGraw-Hill, 2002
Patrick Gournay and Marc Gobe: Citizen Brand: 10 Commandments for Transforming Brands in a Consumer Democracy, Allworth Press, 2002
John Grant: The Green Marketing Manifesto, John Wiley & Sons, 2007
Yeşil Pazarlama Manifestosu Media Cat, 2008

Green Marketing Manifesto Blog:

http://greenormal.blogspot.com/

Philip Kotler:

http://www.kotlermarketing.com/

Alain Andreasen:

http://explore.georgetown.edu/people/andreasa

Gerald Zaltman:

http://drfd.hbs.edu/fit/public/facultyInfo.do?facInfo=bio&facEmId=gzaltman

Sosyal Kapitalizm:

http://en.wikipedia.org/wiki/Social_capitalism

Türkiyedeki sosyal sorumluluk girişimleri için:

http://www.kurumsalsosyal.com/

© Copyright (18.11.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Marka Şirketin İmanıdır

Bugün yeni bir iş kursanız markanızı nasıl yönetirsiniz? Markanızı pazarlama bölümüne mi emanet edersiniz? Yoksa başka bir yol mu benimsersiniz? Bu soruyu cevaplayabilmek için iki farklı uygulamayı anlatmak istiyorum. Birincisi çok yaygın olarak uygulanan bir marka yaklaşımı, ikincisi ise daha az rastlanan bir yaklaşım.

Geleneksel kurgu: Önce her işte olduğu gibi, ne iş yapılacağına ve paranın nasıl kazanılacağına karar verilir yani iş modeli saptanır ve işi yapmak için değişik fonksiyonlara ihtiyaç olacağından, üretim, finans, operasyon, insan kaynakları, satış ve pazarlama bölümleri oluşturulur. Pazarlama bölümü, şirketin pazarlama stratejisini oluşturur ve pazarlama karmasını (4P) yönetir. Böylece şirket faaliyete geçer ve tüketici, her biri bir buluşma noktası olan; ürünler, fiyatlar, dağıtım kanalları, ambalajlar, görsel malzemeler, reklamlar ile buluşmaya başlar. 

Marka önce sadece bir isim ve logodan ibaret boş bir kap iken, bu kap, zamanla iletişim mesajları ve tüketici deneyimleriyle dolmaya başlar ve marka dediğimiz elle tutulmayan varlık oluşur. Marka, bu kurguda, esas olarak, pazarlama faaliyetinin bir çıktısıdır yani önce iş stratejisi, sonra pazarlama stratejisi hayata geçer ve nihayet marka oluşur. (İŞ MODELİ-PAZARLAMA STRATEJİSİ-MARKA)

Bu kurgu bugünün şirketlerinin çok büyük bir çoğunluğunun uyguladığı kurgudur. Yalnızca Türkiye’de değil, gelişmiş Batı Ekonomileri’nde de eski nesil markalarda aynı mantık hâkimdir. Aslında bu kurgunun hakimiyeti, anlaşılmayacak bir şey değildir çünkü marka kavramı, bugün anladığımız haliyle, işletme disiplininin gündemine son yıllarda girmiştir. Mesela 2005 yılında yayınlanan ‘Kellogg on Branding’ kitabının önsözünde, ABD’nin en seçkin işletme okulu olan Kellogg’da, 2003 senesinden önce yöneticilere yönelik hazırlanan işletme programlarında, marka konusuna hiç odaklanılmamış olmasından söz edilir. İsmini andığım kitap, ilk kez 2003’de Kellogg’da verilen marka eğitimine yöneticilerin yoğun ilgisinden sonra yayınlanmıştır. Pazarlamanın henüz çok genç bir disiplin olduğu iş dünyasında, marka sanki daha dün doğmuş bir kavramdır.

Bugün büyük şirketlerde pazarlama konuları, patronun veya CEO’nun ajandasında üst sıralara çıkabiliyor. Çünkü şirketin en üst düzey yöneticisi pazarlamanın şirket için olmazsa olmaz bir işlevi olduğunu artık biliyor. Bu, pazarlamanın öneminin giderek arttığının ve rüştünü ispat ettiğinin bir işaretidir ama hala bu toplantılarda marka konusu hemen hemen hiç tartışılmıyor. Pazarlama gündemde var ama marka daha ziyade pazarlama yöneticisine emanet edilmiş durumda. Pazarlama yöneticisi de genellikle reklam ajansı ile ’marka yolunu’ belirleyip iletişim kararını veriyor. Patronun veya CEO’nun rolü de yapılacak reklamı, sürecin en sonunda görüp, onaylamak. Bir benzetme yaparsam, şirket dediğimiz iç içe geçmiş birçok çarktan oluşan dev bir alet bir tarafta çalışırken bunun dışında kalmış, adına pazarlama dediğimiz kenardaki bir çark da bu sisteme reklam ile ‘rüzgâr’ vermeye, marka oluşturmaya gayret ediyor.

Bu kurgudaki şirketlerde, ‘esas işi’ yapanlar pazarlama hariç diğer bütün bölümlermiş gibi algılanırken, pazarlama bölümü de çoğunlukla reklam işleriyle ilgilenen bir bölümmüş gibi anlaşılıyor. Sanki esas işi diğer bölümler yapıyormuş da, kenar süslemelerini pazarlama bölümü yapıyormuş gibi bir görünüm ortaya çıkıyor. Bu kurgunun doğal sonucu olarak, şirket yönetimleri nezdinde, reklam ajanslarının önemi yükseliyor ama bu anlayış, bana göre, reklam ajanslarına taşıyamayacakları yükler veriyor. Geleneksel kurgu içindeki reklam ajansı, hem marka stratejisi belirleyen hem de bunu uygulayan konuma geliyor. Şirketler de reklam ajansını bu beklentiyle seçiyor ve bu beklentilerinin karşılanmasını istiyorlar. Genellikle  ajans performasından tatmin olmuyorlar ve çok sık reklam ajansı değiştiriyorlar. Kimi zaman satışların düşük seyretmesi bile doğrudan ajansın yetersizliğine bağlanabiliyor. Reklam ajansı değiştiren birçok şirket marka stratejisini de değiştirebiliyor. Dolayısıyla süreç ‘dışarıdan içeriye’ doğru işliyor. ‘İyi bir fikir’, bir dönem için, bir şirketin izlediği ‘marka yol’u olabiliyor. Hatta zaman zaman dilden dile dolaşan reklam sloganları, sanki markanın stratejisiymiş gibi değerlendirilebiliyor.

Sorumluluğu büyük ölçüde reklam ajansına ihale edilmiş geleneksel marka stratejisi, ne kadar derli toplu ve sistematik olarak yönetilirse yönetilsin, aslında şirketin diğer bölümlerine nüfuz edemiyor. Markayı yöneten pazarlama bölümü ile diğer bölümler, su ve zeytinyağı gibi, ne kadar çaba gösterilse gösterilsin, aynı kap içinde ayrı hayatlar sürdürüyorlar. Böyle bir iş anlayışında şirketin içinden herhangi bir üst düzey yönetici veya reklam ajansı, kendi öncelikleriyle hareket ederek markayı başka bir yere çekebiliyor. Marka stratejisi sağa sola savruluyor.

Son yıllarda pazarlama dünyası yeni bir yaklaşımı keşfetti. Bazı şirketlerin alışılagelmiş uygulamaların dışına çıktıkları ve bunların hem tüketicileri hem de çalışanları kendilerine daha sıkı bağlarla bağladıkları anlaşıldı. Bu şirketlerin marka anlayışı farklıydı.

Bütünsel kurgu: Yine önce hangi işin yapılacağına ve bu işin nasıl yapılıp para kazanılacağına karar verilir. Yani iş modeli oluşturulur. Bununla aynı zamanda marka stratejisi belirlenir. Yani, şirketin var oluş nedeni, hangi inanca sahip olduğu, hangi felsefeyi benimsediği, hangi değerleri üstlendiği, iş yapma ahlakının nasıl olduğu, nasıl insanlarla çalışmak istediği, müşterisine/tüketicisine ne vaat ettiği daha da ötesi tüm iş paydaşlarına nasıl bir anlam sunacağı belirlenir. Yönetim bu felsefeyi şirketin bütün bölümlerine uygulatır. Tüm bölümler hem kendi işlerine, hem genel olarak şirketin markasına aynı perspektiften bakar. Üretim, finans, operasyon, insan kaynakları, satış, pazarlama bölümleri bu felsefeyi hayata geçirir. Pazarlama bölümü, şirketin marka stratejisini hayata geçirmek için pazarlama stratejisini oluşturur ve uygular. Bu kurguda, geleneksel kurguya kıyasla, önemli bir paradigma değişikliği vardır. Öncelikler farklıdır: İŞ MODELİ-MARKA STRATEJİSİ-PAZARLAMA.

Bütünsel kurguda marka, geleneksel kurguya göre daha yüksek ve önemli işlevleri üstlenir:

1. Marka, şirketin neden var olduğunun cevabını veren inanç, felsefe ve değerler bütünüdür. Şirketin varoluş sebebini hem şirket içi, hem şirket dışı tüm kitlelere anlatan bir ifadedir. Mesela Steve Jobs şöyle diyor: ‘Think Different sadece bizim müşterilerimize söylenmiş bir reklam sloganı değildir. Aslında öncelikle bizlere, tüm Apple çalışan ve yöneticilerine değerlerimizin neler, kahramanlarımızın kimler olduğunun bir ifadesidir’.

Şirkette karar alan herkes bu felsefe ve değerler doğrultusunda karar alır. Şirketin her bölümü, üretim, insan kaynakları, pazarlama gibi bütün bölümleri kendilerini ilgilendiren kararları alırken, şirketin tamamının peşinde koştuğu bu büyük ‘niyet’e hizmet edecek şekilde karar alır. Diğer bir deyişle marka, şirket için çalışan tüm iç ve dış paydaşların pusulasıdır.

 2. Marka tüketici için, onların karşılanmamış ihtiyaçlarına, arzularına, düşlerine, daha da ötesi hayattaki anlam arayışlarına cevap verecek bir fikirdir. Kendi farklılığını, müşterisine/tüketicisine bütün buluşma noktalarında yaşatır.

3. Marka tüketicilerin hayatlarına dokunan, onlarla sürekli ilinti, rezonans kuran bir varlıktır. Tüketicisinin hayatı nereye doğru akıyorsa, marka onunla orada buluşur.
Marka tüketici için bir anlam bulma, kimlik oluşturma platformu olur.

4. Marka şirketin iç iletişiminde sürekli olarak anlatılan, açıklanan, tefsir edilen bir fikirdir. Hem mevcut hem de yeni girenlere sürekli vaaz edilen bir inançtır. Bu anlamda marka şirketin içindeki herkesi, tüm fonksiyonları ve süreçleri ortak bir inançta buluşturur. Kurumsal kültürün sadece iklimini oluşturmaz, çimentosu da olur.

Bütünsel kurguda pazarlama bölümünün fonksiyonu ise, marka stratejisini pazarlama stratejisine dönüştürmektir. Pazarlamanın görevi, markanın yarattığı anlamı farklı platformlarda hayata geçirmek, somutlaştırmak, elle tutulur, hissedilir, yaşanır hale getirmektir. Bütün şirketin paylaştığı bir inancı tüketiciye/müşteriye yaşatmakla yükümlüdür. Pazarlama bölümü, markanın tüketiciye değeceği bütün buluşma noktalarını bu felsefeye göre yönetir. Genel olarak iletişim veya özel olarak reklam bu buluşma noktalarından bir tanesidir. Reklam ajansının sorumluluğu bu marka felsefesini, yaratıcılığını kullanarak, yapacağı bütün iletişim faaliyetlerinde hayata geçirmektir.

Bütünsel marka kurgusunun doğası; ürün geliştirmeden üretime, dağıtımdan satışa, yaratılan ekonomik değerin tüketiciye ulaştırılmasına kadar tedarik zincirinin her aşamasında, markanın yaşanması ve yaşatılması üzerine kurulu olmasıdır. Marka tüm süreçlerin ve işlerin içine nüfuz etmiştir.

Her iki kurguyu anlatırken seçtiğim terimler ve anlatma biçimimden de anlaşılacağı gibi benim marka anlayışım, bütünsel kurgu diye tanımladığım anlayıştır. Bugün Türkiye’de de Batı’da da çoğu şirket, marka veya markalaşmayı geleneksel kurgu mantığıyla hayata geçiriyorlar. Bu şirketlerde marka, pazarlama bölümünün sorumluluğunda. Geleneksel kurgunun piyasaya çok önce girmiş ve/veya çok yüksek pazarlama bütçesi harcayabilen şirketler için başarılı iş sonuçları veren bir yöntem olduğunu elbette görüyorum. Mesela Türkiye’de, gözünüzü kaptığınızda, aklınıza gelen büyük markalar bu yöntemle başarılı olmuş markalardır. Sahip oldukları dağıtım gücü ve marka bilinirlikleri ve tüketicilerin bu markalara atfettikleri değerler onları güçlü kılar. Pazardan yüksek pay aldıkları için kendi tüketicilerinde önemli ölçüde alışkanlık yaratmışlardır. Bütün bunların hepsi bu şirketlerin lehine çalışan faktörlerdir. Hemen hepsi de geçen yazımda anlatmaya çalıştığım ‘konumlandırma’ yaklaşımıyla marka oluşturmuşlardır. Ama bu şirketlerde çalışan yöneticilere kendi markalarını tarif etmelerini isteseniz, her cevap veren kendine özgü bir tarif yapar. Çoğu da son zamanlarda televizyonda yayınlanan reklam sloganlarını kullanarak markalarını anlatır veya kendilerini liderlik, büyüklük, teknoloji, kalite, müşteri memnuniyeti gibi tariflerle anlatır. Tüketici için veya çalışan için markanın ne anlam ifade ettiğini sorduğunuzda ise tutarlı cevap almanız zorlaşır.

Benim inandığım bütünsel kurguyu Türkiye’deki yöneticilere anlattığımda önemli bazı engellerle karşılaşıyorum.

1.Öncelikle halen uyguladıkları geleneksel yöntemin, birçok eksiğine rağmen yine de işe yaradığını düşünüyorlar. Çoğu kendilerini marka konusunda bundan daha yetkin görmüyorlar. Marka yaratmanın birinci yöntem olduğunu düşünerek yeni olanı denemekten çekiniyorlar. Çünkü yeni olan risk içeriyor. Bu düşünce onları mevcuda daha bağlı hale getiriyor. (Status quo bias). Değişimi başlatıp sonuç almak enerji gerektiriyor. Çoğu yönetici bu enerjiyi harcamak istemiyor. Bir taraftan hissedarların kar baskısı, diğer taraftan şirket içi dengeler nedeniyle yürüyen bir düzeni değiştirmek istemiyorlar.

2.Geleneksel kurgu sonuçlarını kısa dönemde ortaya çıkartan bir yaklaşım. Başarı da başarısızlık da kısa dönemde kendini belli ediyor. Bu kurgu deneme yanılmayla ilerlemeye daha uygun çünkü başarılı olunmazsa başka bir yol denenebiliyor, ya da reklam ajansı değiştiriliyor. CEO’lar ‘bir şekilde bir yol bulunur’ düşüncesiyle davranıyorlar. Gerçek anlamda bir marka yaratmak uzun dönemli bir çabayı gerektiriyor, bu da CEO’ların şirket içinde kendilerine biçtikleri ömrün uzunluğundan daha uzun olabiliyor.

3.Bütünsel marka kurgusu yöneticilerin çoğuna teorik ve soyut geliyor. Hatta çoğu zaman da hayali geliyor. Geleneksel yaklaşım daha pratik bir yaklaşım, marka yaratmaktan çok satış ağırlıklı iletişimi ön plana çıkartıyor. Aslında çoğu CEO, şirketlerinin ağırlıklı olarak satış reklamı yapıyor olmasından şikâyet ediyor olsa da, uzun vadeli marka yatırımı yapmaya uygun ortam bulamıyorlar. Hissedarın kar baskısı ve rekabetin fiyat baskısı onları sürekli kısa döneme kilitliyor.

4.ABD kökenli bazı örnek şirketlerin yaptıklarını çok iyi, çok başarılı bulsalar da böyle bir uygulamayı kendilerinin yapamayacağını, şirket yapısının ya da pazarın buna müsaade etmeyeceğini düşünüyorlar. Bu uygulamaları büyük Amerikan markalarına özgü uygulamalar olarak görüyorlar.

5. Bu konuları konuşabilecekleri ve fikir alabilecekleri en yakın iletişimciler, kendi reklam ajansları ama onların içinde bu bilinçte olanlar azınlıkta. Reklam ajansları da genellikle yoğun iş tempoları içinde ‘yangın söndürmekle’ meşguller, yepyeni bir anlayışa geçmenin arkasındaki itici güç olamıyorlar.

Anlattıklarımı toparlayacak olursam, 1990’ların ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin birçok büyük şirketi, haftalarca süren çalışmalar ve beyin fırtınaları ile kendilerine Vizyon ve Misyon tanımlayıp, bunları şirketlerinin duvarlarına astılar. Bu uygulamalar kendilerine örnek aldıkları büyük şirketlerin yapmış oldukları uygulamalardı ve bu nedenle ithal edilmişlerdi. Ama şirketler bu uygulamaları içselleştiremediler. Zaten pek çoğu için amaç içselleştirmek değil, herkes gibi bir Vizyona ve Misyona sahip olmak arzusuydu.  Bir iki istisna hariç bu çalışmaların hepsi duvar süsü olarak kaldı. Ekonomi yavaşladığında, satışlar azaldığında ise şirket içindeki maliyet baskısıyla bu uygulamalar hemen askıya alındı.

Oysa yukarıda anlattığım bütünsel kurgudan hareket eden şirketlerin zaten sağlam bir marka stratejisi vardır ve bu strateji şirketin vizyonunu ve değerlerini içinde barındır. İyi bir marka stratejisine sahip şirketler, vizyonlarını ve değerlerini yeniden tarif etmek için ek çaba göstermeye gerek duymazlar. Felsefeleri, duruşları, iş yapma biçimleri zaten bu vizyonu kendiliğinden ifade eder. Bunun iç ve dış iletişimini yapmak yeterli olur.

Bu aşamada şu soru sorulabilir. Eğer şu ya da bu şekilde, tatminkar iş sonuçları alınabiliyorsa, geleneksel kurguyu bırakıp neden bütünsel kurguya geçmek düşünülsün ki?

Bugün başarılı iş sonuçları üreten şirketlerin içine girdiğimde hayatın hiç de kolay olmadığını görüyorum. Sanki son çeyrekte alınmış sonuçlar mucizevî bir şekilde alınmış da bir daha tekrarlanamazmış gibi bir algı oluşturuyor bende. Yalnız bende değil, üst düzey yöneticilerde de bu duygu hâkim. Bana göre daha sürdürülebilir bir yapı kurmak mümkün. Ben bütünsel marka kurgusunun, şirketin sürdürülebilirliğine çok önemli katkılar yapacağına inanıyorum. Aynı zamanda bu uygulamanın şirket içinde daha yaşanılır ve anlamlı bir iş ortamı yaratacağını düşünüyorum.

Bugünün başarılı şirketlerinde kalite bilinci ve müşteri odaklılık yerleşmiş olmasına karşın, bu özelliklerin kendi hayatlarına anlam katmak isteyen bu zamanın tüketicisine yetmeyeceğini görüyorum. Bu nedenle bugünün şirketlerinin, tüketicilerine anlam ifade eden ve onlara ilham verecek bütünsel bir marka stratejisini benimsemeleri gerektiğini düşünüyorum.

Çok hızlı değişen, rekabetin ve bolluğun inanılmaz boyutlarda olduğu bu dünyada her markanın bir taraftan müşterisine diğer taraftan da çalışanına aynı anlamı yaşattığı sürece başarılı olacağını düşünüyorum. Bugünün başarılı şirketlerin büyük de olsalar, pazarda sağlam temelleri de olsa, tarif etmeye çalıştığım anlamı oluşturmadıkları takdirde yakın gelecekte rekabetin saldırılarına karşı savunmasız bir duruma düşeceklerini öngörüyorum.

Geleneksel kurgudan bütünsel kurguya geçilebilir mi? Mümkün ama bu sadece taktiksel değişikliklerle yani yeni bir reklam kampanyası, farklı bir ürün ya da yeni bir dağıtım kanalına geçilmesiyle mümkün olacak bir değişim değil. Bu bir paradigma değişimi gerektiriyor ve ancak şirket yöneticilerinin bu yoldaki kararlılıkları ve samimiyetleriyle başarılacak bir yol.

Marka stratejisini taktiksel bir kaç adımdan (isim, ambalaj, imaj, tanıtım) ibaret görmek ve sadece bu alanlarda iyileştirmeye gitmek çok yüzeysel kalacağı gibi, tüketicilerin kimlik projeleriyle rezonans kuracak bir anlam yaratma amacını da konu dışı bırakır. Sadece taktiksel değişiklikler yaparak marka ruhunu şirketin içine bile sokmak mümkün olmaz.

Geleneksel kurgu, markanın kendisini tüketiciye zorla kabul ettirme çabasıdır. Her seferinde kendini yeniden anlatmak, değişen modalar ve gündemlerle tüketiciyle rezonans yakalamaya çalışmak oldukça zor ve yapılan yatırımlara karşın etkisi az bir yol.

Tam tersine, marka ve anlam ilişkisi o kadar iyi yönetilebilir ki müşteri, söz konusu marka dünyasının bir parçası olmak için doğal bir istek içinde olabilir. Hatta daha da ötesi tüketici kendiliğinden markanın gönüllü bir elçisi haline gelebilir. Marka ruhunu şirketin her bölümüne ve bütün iş süreçlerine içselleştirmiş bir şirket, sadece müşterileri değil çalışanları ve diğer paydaşları da birbirine bir mıknatıs gibi çekebilir.

Bütünsel marka anlayışı tıpkı iman gibidir. Elle tutulmaz, gözle görülmez ama şirketin içinden geldiği anlaşılır. Varlığı sağlamdır, herkesçe hissedilir ve bilinir.

Bu konu ile ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

John Grant : The brand innovation manifesto,John Wiley & Sons, 2006
John F Sherry : Kellog on Branding, John Wiley & Sons; 2005, (kitabı içinde Brand meaning makalesi)
Brands and Branding, The Economist, 2003
Scott M.Davis, Michael Dunn, Building the Brand-Driven Business, Jossey-Bass, 2002

Interbrand web page:

http://www.interbrand.com/knowledge.aspx?langid=1000

Chuk Brymer makalesi:

http://www.brandchannel.com/papers_review.asp?sp_id=359

Think different:

http://en.wikipedia.org/wiki/Think_Different

© Copyright (11.11.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Marka Konumlandırma Yöntemi İşe Yarıyor mu?

Konumlandırma kavramının mucitleri, Al Ries ve Jack Trout’dan etkilenmemiş pazarlamacı yoktur herhalde. 1972 yılında birkaç makalede yayınladıkları görüşlerini daha sonra, Positioning (Konumlandırma) isimli kitaplarında topladılar. İzleyen yıllarda birlikte birçok kitap yayınladıktan sonra ayrıldılar ve her biri başlangıçtaki bakış açılarını yansıtan çeşitli kitaplar yazdılar. Bugün birçok pazarlamacı, her gün onların kavramları ve terimlerini kullanarak iş yapıyor.

Ben bu yazımda, önce konumlandırmayı anlatıp sonra, bu yöntemin eleştirdiğim yönlerini ele almaya çalışacağım.

Ries ve Trout’un 1981 yılında yazdıkları, Konumlandırma- Zihinleri Ele Geçirme Savaşı- adlı kitap, kısa zamanda çok satanlar listesinde en tepeye çıktı ve tüm pazarlamacılar ve reklamcılar için yeni bir dönemi de başlattı. Kısa bir süre içinde ‘marka konumlandırma’ kavramı tüm pazarlama dünyasının gündemine yerleşti. Marka yöneticileri, reklamcılar, hatta satış yöneticileri bile tüm strateji çalışmalarını marka konumlandırmasıyla yapar oldular. Bu kavram o kadar çok kullanıldı, o kadar çok sahiplenildi ki, marka konumlandırma, neredeyse “marka yaratma” ile eşdeğer tutulmaya başlandı.

Daha 1970’lerde Advertising Age dergisinde yazdıkları makalelerde, piyasalardaki bolluktan söz ediyorlardı. Bu bolluk ortamında ürün ve hizmet özelliklerinin benzeşeceğini ve önemli olanın tüketici zihnindeki algı olduğunu anlatıyorlardı. Doğru algı ise konumlandırmayla yapılabilirdi.

Pazarlamada kullandıkları terimler savaş terimleriydi. Daha sonra strateji konularında okuyacağımız her kitapta karşımıza çıkacak ünlü Prusyalı General Carl Philipp Gottlieb von Clausewitz’i pazarlama dünyasına onlar tanıştırmışlardı. Kullandıkları terimler, savaş terimleriydi. Onlara göre, savaş alanı tüketicinin zihniydi, pazarlama savaşı bu alanda yapılacaktı. Hedef bu zihinde, kimsenin ele geçiremeyeceği stratejik bir mevziiyi (konumu) kazanmaktı. Stratejinin özü, bu konumu kazanmaktı. Bir kere bu konum kazanıldıktan sonra, artık savaş kaybedilmezdi.

İnsan zihni hakkında daha sonraları neuroscience tarafından çok pahalı ve zahmetli araştırmalarla teyit edilecek görüşler ileri sürüyorlardı. Hiçbir araştırmaya, deneye referans vermiyor olsalar bile, sağduyulu ve doğru önermeler ileri sürüyorlardı. Son derece pragmatiktiler. Ries ve Trout’a göre insan zihni rasyonel değildi ve kısa yollarla çalışıyordu. Pazarlamacının amacı, bu zihnin nasıl çalıştığını keşfedip, buna uygun yaklaşımlar geliştirmekti. Ries ve Trout’a göre insan zihni sınırlıdır. Sadece kendi işine yarayacak bilgiyi almak ister. Her bilgiyi kabul etmez ve birçok filtreleri vardır. İnsan zihni karışıklığı hiç sevmez. Bir şey eğer gereğinden fazla karışıksa, anlamaya çalışmaktan ziyade, ona mesafeli durur, sade ve yalın olan ürünler ve teklifler, karmaşık olanlara kıyasla daha çok tercih edilir. Zihnimiz güvensizdir: Bir tercih yapmak, aynı zamanda risk de almaktır. Ne zaman kararsızlığa düşsek, diğer insanlar ne yapıyor diye bakarız. Genelde insanlar kendilerininkinden çok başkalarının aklına güvenirler ve onay beklerler. Zihniyetleri değiştirmek çok zordur: Bir kere belirli bir yönde karar aldıysak ya da belirli bir davranış biçimini alışkanlık haline getirdiysek, bunu değiştirmek çok zordur. Zihinlerimiz odağını çok çabuk kaybeder: Bir ürün, servis ve markaya ne kadar çok çeşitleme eklersek, işler o kadar karışır ve tüketiciler için odaklanmak o kadar zorlaşır. (İki hafta önce ‘akıl’ üzerine yazdığım yazıda Kahneman gibi araştırmacıların daha sonraları keşfettikleri önemli bazı akıl sapmalarını ve insanların kendilerine özgü karar alma süreçlerini-Heuristic- anlatmıştım. Ries ve Trout, bu araştırmalardan çok daha önce, pragmatik bir şekilde, insan doğasını anlayan yaklaşımlar sergilemişlerdi)

Ries ve Trout’un rekabete odaklanan bir bakış açıları vardı ve bu yaklaşım son derece yenilikçiydi. Onlara göre bir markanın kendi kalitesinden bahsetmesi boşuna harcanmış emek ve paraydı. Kalite bir satış vaadi olamazdı. Aynı şekilde tüketici odaklılık da işe yaramaz bir iletişim aracıydı. İnsan zihni tüketici odaklılık iddialarını reddederdi. Tüketici odaklı olmayan marka mı vardı? Tüketiciye neden başka markaları değil de bizim markamızı seçmesinin daha iyi olacağını anlatmamız gerekliydi. Önemli olan, rekabetçi bir pazarda, pazarlama kurgusunun tamamını bu bakış açısıyla yönetmekti. Sadece kendi markamızdan yola çıkarak kurgulanan bir iletişim yaklaşımı, savaş alanında yani tüketici zihninde bozguna uğramaya mahkûmdu.

Markanın isminin son derece önemli olduğunu söylüyorlardı. Onlara göre markanın hangi ismi seçeceği, yapılacak marka iletişim yatırımının en önemli kararıydı. Tek başına isim bir markayı tüketicinin zihninde en üst basamağa çıkartabilirdi. Bundan 30 sene önce, pazarlama dünyası için en kıt kaynağın ne sermaye ne teknoloji olacağını, markaya isim bulmanın giderek zorlaşacağını iddia ediyorlardı.

Bir markanın bir ürün ile özdeş olmasını savunuyorlardı. Onlara göre, bir marka aynı isim altında ne kadar çok ürün pazarlarsa, markanın gücü o kadar zayıflardı. Marka sulanırdı. Tersine bir marka tek bir ürün ile özdeşleşirse, gücü o kadar artardı. İnsan zihni karışıklık sevmezdi çünkü.

Daha 1970’lerin başında bilgi (enformasyon) bolluğundan söz ediyorlardı. Al Ries ve Jack Trout dünyanın yüksek bir iletişim bombardımanı altında olduğunu, her geçen gün bu bilgi bolluğu bir taraftan seçenekleri zenginleştirirken, diğer taraftan da ciddi bir seçim zorluğu yaratıyordu. (Bu durumu Al Ries ve Jack Trout’dan çok daha sonra Barry Schwartz “Bolluk Paradoksu” olarak adlandıracaktı. ) Ortalama bir tüketici günde 3000 reklam mesajına maruz kalıyordu. Bu durum bir ‘iletişim çöplüğünü’ içinde yaşadığımız anlamına geliyordu. Bu durumda tüketicinin bir markayı seçmesinin kendisinde ruhsal bir kaygı (anksiyete) yaratacağını düşünüyorlardı. İnsan zihninin bu bilgi bolluğu ortamında, öğrenmesinin, tasnif etmesinin ve sonra da hatırlamasının mümkün olmayacağını, çarenin markayı tüketicinin zihnine konumlandırmak olduğunu öneriyorlardı.

Pazar araştırmalarının son derece basit yöntemler kullanılarak yapılmasını öneriyorlardı. Araştırmada karmaşık tekniklerin kullanılmasının sakıncalı olacağını, en iyi yöntemin tüketiciye hangi markaları bildiğini sormanın ve zihinlerinde, bu markalar ile hangi özellikleri birleştirdiklerinin sorgulanması gerektiğini savunuyorlardı. Gerisi pazarlama yöneticisinin alacağı karardı. Pazarlama yöneticisi rekabet ortamında en uygun konumlamayı bulacak ve iletişimini bu konumlamayı hayata geçirmek üzere yapacaktı.

Ries & Trout’a göre her markanın içinde bulunduğu Pazar ve o pazarın koşullarına göre farklı konumlandırma stratejisi geliştirilmesi gerekliydi. Ürün faydasından hareketle konumlandırma yapılacağı gibi, markayı kullananların kimler olduğu üzerine de konumlandırma yapılabilirdi. Ayrıca ürünün nasıl ve ne zaman kullanıldığı da bir konumlama yöntemi olabilir ya da markanızı bir ürün grubuna karşı da konumlayabilirdiniz. (Mesela 7 UP gazoz markasının kendisini uncola-kolasız- konumlaması gibi) Belirli bir rakibe karşı konumlama yapılabilirdi. (ABD’de araba kiralama pazarında, Hertz’in liderliğine karşı Avis markasının ‘biz ikinciyiz, daha çok çalışıyoruz’ konumlaması gibi) Ries ve Trout’a göre, markalar arasında farkların olmadığı bir pazarda, bir marka bir gerçekte birçok soruna çare olabiliyorsa bile, bu sorunlardan sadece birine kendini konumlaması daha doğru olacaktı. Bu durumda Halo etkisiyle markanın diğer özellikleri de tüketicinin zihninde ön plana çıkardı. Nihayet hiçbir ürün farklılığın bulunamadığı pazarlarda sadece duygusal vaatler üzerine de konumlama yapılabilirdi.

2000 yılında, JackTrout yazdığı ‘Farklılaş ya da Öl’ kitabında pazarlama yöneticilerine hazır bir reçete verdi. Ona göre 8 farklı konumlandırma stratejisi vardı ve her biri, iyi kullanıldığı takdirde istenen sonucu verirdi.

1. Liderlik. İnsanlar büyüklüğü başarı ile özdeş tutarlar. Tüketiciler, doğrunun hangisi olduğuna kolayca karar veremediklerinden, çoğunluğun tercihini arkasında bir ‘hikmet’ vardır varsayımıyla davranırlar. (Sürü psikolojisi). Eğer pazarda gerçekten lider değilseniz, o zaman pazarı bölmelere (segmentlere) ayırıp, içinde yer aldığınız segmentin lideri olduğunuz fikri yerleştirmeniz gerekecektir.

2. İlk olmak. Bir pazara ilk girmiş olmak ve bunu sahiplenmek tüketicinin itibar edeceği bir konumlamadır. Tüketicilerde, ‘ilk göz ağrısı’ sapması vardır. Sahip olduklarını bırakmak istemezlerdi.

3. Bir özelliği sahiplenmek. Her ürün birden fazla fayda sağlar, mesela diş macunları hem çürümelere ve plak oluşumuna karşı yarar sağlarlar ama aynı zamanda beyazlatıcı özellikleri yanı sıra ağız ferahlatıcı faydaları da vardır. Ries ve Trout’a göre bir markanın her derde deva olduğunu iddia etmesi yerine sadece bir özelliği sahiplenmesi daha doğrudur. Eğer bir marka tek bir özellikte tüketicinin zihnine yerleşirse zaten diğer özellikler bakımından da iyi algılanacaktır (Halo etkisi) Calgon’un kirece karşı makinaları koruduğunun hemen herkesce bilinmesi, bu markaların bir özelliği çok sıkı sahiplenmesinden kaynaklanıyor.

4. Tarihi Miras. Tüketiciler için, bir markanın çok uzun yıllardır faaliyet göstermesi bir ölümsüzlük simgesidir. Zamana direnmek duygusal bağ yaratır. Ayrıca her ülkenin de kendine özgü mirası, pazarlamada kullanılacak konumlama yöntemleridir. İtalya’nın pizzası, İsviçre’nin saatleri, Fransa’nın şarapları kendi ülke miraslarıdır.

5. Pazar Uzmanlığı. Bir pazarda bir alanın uzmanı olmak, o pazarın tamına hitap etmekten daha güven uyandıran bir konumlamadır. (Dünya Göz hastanesi)

6. Bir kullanıcı grubu tarafından tercih edilmek. Tüketicilerin tercihlerini yapabilmek için tavsiye mekanizmasına ihtiyaçları vardır. Bir lokantanın, bir yemek dergisi tarafından ‘yılın en iyi lokantası’ seçilmesi veya bir diş macununun ‘diş hekimlerinin tercihi’ olarak iletişim yapması bu konumlanmaya örnektir.

7. Ürünün nasıl yapıldığı. Ries ve Trout’a göre, her ürünün üretiminde kullanılan bir malzeme ön plana çıkartılarak konumlandırma yapılabilir. (Aloe Vera’lı şampuan, çift çekirdekli lap top) Yazarlar buna ‘sihirli malzeme’ diyorlar.

8. Piyasaya son gelen olmak da bir konumlandırma stratejisi olabilir. Yeniliği, teknolojiyi sahiplenmenin yöntemlerinden biridir.

Ben Ries ve Trout’un kitaplarıyla 1980’lerin sonlarında tanıştım. Kısa zamanda bütün kitaplarını defalarca okudum. Yukarıda özetlediğim fikirleri bana inanılmaz doğru ve anlamlı geliyordu. Pazarlama araştırması yaptığım müşterilerimle bu konuları tartışıyor, Ries ve Trout’tan öğrendiklerimi onlara aktarmaya, doğru karar almalarını sağlamaya çalışıyordum. O sıralar benim için pazarlamada en önemli okul, Ries ve Trout okuluydu. Benim için Konumlandırma sihirli bir pazarlama yöntemi olmuştu.

Ama zaman içinde pazarlamanın ve marka iletişiminin konumlandırma kavramının dışına taşan, daha çok boyut içeren bir iş olduğunu kavradım. Yazarların yukarıda anlattığım birçok saptaması hala geçerliliğini koruyor olsa bile konumlandırma kavramı, hayata dar gelmeye başlamıştı.

1. Konumlandırma kavramının önemli bir varsayımı pazarı ve rekabeti veri olarak kabul edip, markanın pazarlama ve iletişim stratejisini bu çerçeve içinde ele almaktır. Çerçeve ve koşullar pazar tarafından belirlenmiştir. Rakiplerimizle aynı yarışı koşacağımızı en başından kabul ederiz. Konumlandırma ilkesi doğrultusunda yapabileceğimiz tek şey, kendimize bir segment yaratıp, bu segmentin liderliğine konumlamak veya markamızı bir alanın uzmanı ilan etmektir. Bunun dışında büyük ölçüde kuralları rakipler tarafından belirlenmiş bir alanda savaş yapmak zorunluluğu vardır. Bu savaş alanında artan rekabet, herkesi ‘kan-revan’ içinde bırkacak ve pazar bir Kızıl Deniz olacaktır. Hiper rekabet ortamında piyasa her oyuncuyu düşük karlara razı olan bir marka olmaya iter. Mesela, Kim ve Mauborgne adlı iki profesöre göre, bu durumdan kurtulmanın yolu, kendi koşullarını koyacağın bir Mavi Okyanus yaratmaktır. (Bu konuyu başka bir yazımda ele alacağım) Bugün başarılı olmak istiyorsak, rakiplerimizin kulvarında, aynı yarışta daha hızlı koşmak yerine, onların hiç koşmadığı yeni bir kulvar ve yarış alanı açmamız gerekmektedir. Pazarlama inovasyonu bu anlayış üzerine kuruludur.

2. Ries ve Trout’un önerdikleri marka konumlandırma statik bir yaklaşımdır. Marka için uygun bir konumlandırma mesajının sürekli tekrar edilmesi, üreticiden tüketiciye giden tek yönlü bir uygulamadır. Hâlbuki bugünün hızla değişen pazar koşullarında marka stratejileri tüketicinin kimlik projelerine uyum sağlayacak, hayatla birlikte akacak, zamanla değişecek ama yaratılış felsefesine uygun olarak hep güncel kalacak ve sahip olduğu anlamı tüketicisine yaşatacak biçimde tasarlanmak zorunda olmalı diye düşünüyorum. Markanın yeniden konumlandırılması mümkün olsa da, bu markanın ömründe sürekli tekrar edilebilir bir uygulama değildir.

3. Klasik anlamda konumlama ‘deneyime’ değil esas olarak ‘algı’ya odaklı bir stratejidir. Konumlandırma, kızıl bir denizde, diğer algı  yöntemlerinden daha iyi olsa da, markayı sürdürülebilir bir şekilde rekabetten farklılaştıramama riskini taşır. Tüketicilerin giderek daha fazla anlamlı bir deneyim yaşama talebine karşılık veremez.

4. Bugün geldiğimiz noktada tüketim bireysel olduğu kadar kültürel de bir süreçtir. Tüketiciler rasyonel/duygusal faydalarından öte bir markayı satın alırken, markanın temsil ettiği ve sahiplendiği kültürel örgünün bir parçası olmak isterler. Dolayısıyla markayı tüketici zihnine yerleştirmek değil, tüketicinin kendisini isteyerek içine sokmak isteyeceği kültürel bir platform yaratmak ve bu platform içinde markayı tüketicinin yaşamına anlam katacak şekilde yönetmek gerekir.

Bugünün pazarlamasında marka yaratmak, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi tüketiciyle beraber bir anlam yaratmak demektir. Marka sahibi, tüketicinin de katılacağı bir platformun sponsoru olarak davranmalıdır. Marka, markayı yaratanın değil tüketicinin sahip olduğu bir varlıktır.

Marka değer olarak tüketicinin zihninde inşa edilir diyorsak, ilk başından itibaren bu inşaatın enteraktif bir süreç olduğunu dikkate almak zorundayız. Yoksa belirli bir imajı dikte eden, bir kimliği manipüle etmeye çalışan marka, bugünün iletişim gürültüsü içinde tüketiciye ulaşsa bile markanın arzu ettiği konumu elde edemeyebilir. Mesela Virgin, kurulu düzene karşı olmayı, eğlenmeyi ve neşeyi marka anlamının merkezine almış bir markadır. Bu marka anlayışını hayatta bir duruş, bir felsefe olarak tarif ettikten sonra, Ries ve Trout’un önerilerinin aksine müzikten tutun havayoluna kadar birbiriyle hiç ilgisi olmayan, sektörlere girebilmiş ve başarılı olmuştur.

Marka stratejisi aslında markanın değerlerini, felsefesini, dünya görüşünü, hayallerini, duruşunu dışarıya yani tüketicisine ilham verecek şekilde anlatabilmelidir. Çerçevesi sert çizilmiş bir konumlandırmayla, bugünün ortamında, çok para harcansa bile, tüketicinin zihninde arzu ettiğimiz parsele sahip olamayabiliriz.

Konumlandırma, bugün hala, pazarlamacıların en çok kullandığı yöntem. İşe yarıyor mu? Evet, yarıyor ama belirli bir ölçüde. Çünkü algı yönetiminin daha sistemli olmasını sağlıyor. Pazara daha önce girmiş ve tüketicinin zihinlerinde değerli parsellere sahip olmuş birkaç marka için zaten hala işe yarayan bir yöntem. Ama Sanayi Sonrası dönemde markaların insan hayatına anlam katmak işlevini üstlenmesi ve tüketicinin markayı kendi dünyasına isteyerek çekmesini sağlayacak yöntemler bulmalıyız diye düşünüyorum.

Bu konuyla ilgili olarak aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm :

Al Ries & JackTrout: Positioning, the battle for your mind, McGrow Hill, 1981, 2001
Jack Trout: Differentiate or Die, John Willey, 2000
Douglas Holt: How Brands Become Icon, Harvard Business School Press, 2004
John Grant: The Brand Innovation Manifesto, Wiley, 2006
W. Chan Kim& Renee Mauborgne: Blue Ocean Strategy, Harvard Business School Press, 2005

Ayrıca web ortamında çok ayrıntılı bilgi bulmakta mümkün:

Trout & Partners Türkiye web page:
http://www.troutandpartners.com.tr

Trout & Partners International web page:
http://www.troutandpartners.com

Al Ries web page:
http://www.ries.com

Al Ries adage column:
http://adage.com/columns/home?section_id=300

Al ve Laura Ries’ın Blogları:
http://www.riespieces.com

Carl von Clausewitz web page:
http://www.clausewitz.com

Carl von Clausewitz “On War”:
http://www.clausewitz.com/CWZHOME/VomKriege2/ONWARTOC2.html

Kahneman web page:
http://www.princeton.edu/~kahneman

Dr. Barry Schwartz- web page:
http://www.swarthmore.edu/SocSci/bschwar1

Dr. Barry Schwartz- The paradox of choice lecture:
http://www.ted.com/index.php/talks/barry_schwartz_on_the_paradox_of_choice.html

Halo etkisi:
http://en.wikipedia.org/wiki/Halo_effect

Mavi Okyanus stratejisi:
http://www.blueoceanstrategy.com
http://www.insead.edu/blueoceanstrategyinstitute
http://en.wikipedia.org/wiki/Blue_Ocean_Strategy

Kişisel web sayfaları:
http://www.insead.edu/v1/mauborgne
http://www.insead.edu/facultyresearch/faculty/profiles/ckim

© Copyright (03.11.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.