Monthly Archive for December, 2008

Bir Ekonomik Kriz Deneyimi

2000 yılını büyük bir başarıyla bitirmiştik. Yöneticisi ve çoğunluk ortağı olduğum araştırma şirketi % 30 büyümüştü. 1999 yılındaki başarımızın üzerine bir yenisini daha ekleyip, şirketimizi Türkiye’nin en büyük araştırma şirketlerinden biri yapmıştık. Akmerkez’deki ofisimizde yaklaşık 80 kişi çalışıyorduk.

Her yıl olduğu gibi Aralık ayının son günü, herkese yeni yıl ücretlerini açıkladım. Birkaç kişi, daha fazlasını hak ettiklerini ifade etmişti ama genelde herkes Dolar cinsinden aldığı ücrete iyi zam almış ve çok memnun kalmıştı.

Çeşitli büyüklükte 50’den fazla müşterimiz vardı, bunların yaklaşık 10 kadarı Sabancı Holding, Koç Holding, Arçelik, Turkcell gibi Türkiye’nin en büyük markalarıydı. Bu müşterilerimize düzenli pazarlama araştırmaları yapıyor, müşterimizin pazarlama planlarını oluşturuyorduk. Müşterilerimiz bu ilişkimizi, ‘stratejik ortaklık’ şeklinde adlandırıyordu ve biz bu sıfattan çok hoşlanıyorduk. Türkiye’nin gıpta edilen şirketleriyle ‘ortak’ olmayı kim istemezdi ki?

2000 yılının Kasım ayında büyük müşterilerimizle 2001 çalışma programını yaptık. Hepsi 2001 yılında daha çok araştırma yaptıracaklarını belirterek bizden kadromuzu genişletmemizi istediler. Aralık ayında 8 yeni araştırmacıyı işe aldık. Hepsi iyi üniversitelerde okumuş, iyi İngilizce bilen işletme, psikoloji, istatistik, sosyoloji, ekonomi mezunu gençlerdi. Büyüyen Türkiye’de kendilerine yer açmak ve başarılı olmak isteyen yönetici adaylarıydı.

O zamanın Bülent Ecevit (DSP), Mesut Yılmaz (ANAP) ve Devlet Bahçeli’den (MHP) oluşan koalisyon hükümeti sabit kur politikası uyguluyordu. Hükümetin verdiği plana göre Türkiye’de herkes bir sene öncesinden 2001 Aralık ayı sonuna kadar günlük dolar kurunun ne olacağını biliyordu. Bu, hükümetin toplumla yaptığı bir kontrattı. Herkes önünü görüyordu.

Aklımızda büyüyen pazardan daha fazla pay almak, yabancı ortağımızdan yeni araştırma modellerini öğrenmek ve müşterilerimize bu yeni yaklaşımlarla daha iyi hizmet etmek vardı. Müşterilerimizle ilişkimiz, çalışanlarımızla ilişkimiz, her şey mükemmeldi. Üstelik hükümet önümüzü açmış ve bize finansal olarak planlanabilir bir 2001 yılı sunmuştu.

Çok yüksek bir moralle 2001 yılına girdik. Umut doluyduk.

Fakat ne olduysa 19 Şubat 2001 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında oldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, toplantıda yaşanan bir gerginlik anında, Başbakan Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığını fırlattı.

Sanki Cumhurbaşkanı’nın elinden fırlayan Anayasa kitapçığı değil ekonominin zembereğiydi. Bir iki gün içinde her şey alt üst oldu. Hükümet’in sabit kur politikasından vazgeçeceği ve Doları dalgalanmaya bırakacağı söylentileri dolaşmaya başladı. Ben dâhil birçok kişi bunun mümkün olmayacağını, Hükümetin toplumla yapmış olduğu kontratı katiyen bozmayacağını düşünüyorduk. Ama yanılmışız. 21 Şubat’ta yapılan Bakanlar Kurulu’nda korktuğumuz başımıza geldi ve Dolar serbest bırakıldı.

Meğerse Dolar üzerinde ne kadar çok baskı varmış ki, bir gecede TL, Dolar karşısında iki kat değer yitirdi. Bankalar arası gecelik faiz % 7500 (yüzde yedi bin beş yüz) seviyesine çıktı. Sanki Pandora’nın kutusu açılmış bütün kötülükler ortaya saçılmıştı. Bir gün içinde Türkiye’de iyimserliğin yerine karabasan gibi bir kötümserlik hâkim olmuştu. Bütün dengeler bozulmuştu, herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamıştı.

21 Şubat gecesi hiç uyumadım. Olacakları seziyordum. Müşterilerimiz tahmin ettiğim tepkiyi vereceklerdi: Araştırma talebi birden kesilecek, telefonlarımız çalmaz olacaktı. Şirketin gelir gider dengesi süratle bozulacak, ödediğimiz maaşlar da, kira da Doların geldiği bu seviyede artık ödenemez olacaktı. Üstelik Doların hızlı yükselişi yaptığımız bütün harcamaları artıracak ve gelirimiz ise her geçen gün azalacaktı. Bütün bunları 1994 yılında Tansu Çiller’in Başbakan olduğu dönemdeki krizde aldığım derslerden biliyordum.

Krizi ben çıkarmamıştım. Benim yaptığım bir hatadan, yanlış karardan kaynaklanan bir durum değildi. Ama faturasını ben ve çalışma arkadaşlarım ödeyecektik. İşe yeni aldığımız arkadaşlarla beraber neredeyse 100 kişilik bir şirketin sorumluluğunu taşıyordum. Bu insanlara ay sonlarında maaşlarını vermek, iş yaptırdığımız tedarikçilere paralarını ödemek gerekiyordu. Bir araştırma şirketi olarak, bankalarla kredi ilişkimiz yoktu. Böyle bir ortamda zaten bankalardan kredi almak neredeyse imkânsızdı. İnanılmaz kızgındım. Kendi ellerimle kurduğum şirketim, ellerimin arasından kayıp gidecekti. Etrafımda bana yardım edecek kimse yoktu. Zaten kim yardım edebilirdi ki? Herkesin derdi başından aşkındı.

Böyle bir kriz sırasında tedirgin olmamak, gelecek endişesi duymamak mümkün değil. İnsan aniden karamsarlaşıyor.

-İşler ne kadar kötü gidecek?
-Şirketimi kapatmak zorunda kalır mıyım?
-Gelecekte nasıl bir hayatım olacak?
-Sahip olduklarımı yitirecek miyim?
-Ben bu yükün altından kalkabilecek miyim?

İnsanın zihninde sorular ve endişeler arttıkça korkusu daha da büyüyor. Benim de korkumun temelinde yatan, maddi ve manevi sahip olduklarımı kaybetme korkusuydu.

Bu duruma bir çare bulmam gerekiyordu. Önce şirketin nakit durumunu ve nakit akışının ayrıntılarına girdim. Neyse ki o sıralar şirketin finansını yöneten ortağım Alp Yener, kısıtlı paramızı, benim yüksek faizle değerlendirme önerime karşı çıkmış, bunun yerine isabetli bir karar vererek Dolar’da tutmak konusunda ısrar etmişti. Alp’in bu kararı, Doların hızlı yükseldiği o günlerde, bizi nispeten rahatlatmıştı.

Kısa zamanda kendimi toparladım. Zaten toparlamaktan başka çarem de yoktu. Bütün o çalkantıların çıktığı 19 Şubat haftası sona ermeden, şirketi birlikte yönettiğim Feray Şansal, Hüseyin Tapınç, Yaman Akalın ve Alp Yener’i toplantıya çağırdım. Bir dizi acı kararları almak zorunda kaldım. Maaşları Türk Lirası’na çevirdim ve kendi maaşım da dâhil herkesin maaşını % 25 azalttım. Akmerkez ofisinden çıkmaya ve başka bir semte taşınmaya karar verdim. En üzücü olanı da, işe yeni aldığımız arkadaşları işten çıkarmamız oldu. Daha birkaç hafta önce kendilerine umut vaat ederek işe aldığımız gençlerin işlerine son verdik. Bu çok adaletsiz bir karardı. Ama şirketi ayakta tutmak ve 80 kişinin işini kurtarmak için bu kararı almak zorunda kalmıştım.

Krizde çok hızlı aldığımız kararlar olumlu etkilerini hemen göstermeyecekti. Şirketler gemi gibidir, frenleri yoktur. Acil yapılması gerekenleri yapmıştık, hız kesmiş ve geminin yavaşlamasını bekliyorduk.

Ama gelirlerimiz hızla azalıyordu. Radikal değişiklikler yapmamız lazımdı. Aksi takdirde aldığımız tedbirler işe yaramayacaktı. İş yapma biçimimizde yenilikler – daha sonra buna inovasyon diyecektim – yapmamız gerekiyordu.

O sıralar Feray, Türkiye’de JTI (Japanese Tobacco) şirketine yeni yöntemlerle stratejik değeri olan araştırmalar yapmaya başlamıştı. Bu alanda ustalığını sürekli geliştiriyordu. Ayrıca bu tür bir araştırma yaklaşımı Türkiye’de ve bilebildiğimiz kadarıyla yabancı ülkelerde de yoktu. Feray da ben de bu yeniliğin krizde bizim için bir çıkış yolu olacağını seziyorduk. Feray’ın çalışma koşullarını düzenleyen yeni bir iş anlaşması yaptım. Feray’ın Türkiye JTI’a sağladığı yarar, Cenevre’deki JTI genel merkezi tarafından fark edildi (daha doğrusu Feray fark ettirdi).

Önce JTI için, birkaç yabancı ülkede bu araştırmaları yaptık. Cenevre sonuçlardan memnun kaldı. Sonra ülke sayısı arttı. Yılsonuna doğru 30 kadar ülkede, JTI’ın stratejik araştırmalarını yapan araştırma şirketi konumuna geldik. Bu yeni iş yapma biçimi ve yeni coğrafyalara açılmak bizim Türkiye’de azalan gelirlerimizin açığını bir ölçüde kapatmıştı.

(O günlerde bu yapmış olduğumuz yenilik, ‘Krizde İnovasyon Nasıl Yapılır?’ yazımdaki değer inovasyonu’na bir örnektir. Tabii ben o zamanlar inovasyonu özümsemiş bir bilince sahip değildim).

Bunun yanı sıra yüz yüze yaptığımız anket oranlarını azaltarak, telefonla anket yapmaya daha fazla ağırlık vermeye başladık. Telefonla yapılan araştırmalar daha hızlı sonuç veriyor ve iyi yönetildiği takdirde daha ucuza mal oluyordu.

(Bu yaptığımız da, yine bugünkü aklımla söylüyorum, kaynak ve süreç inovasyonuymuş)

2001 yılında şirketimiz, özellikle finans, otomotiv, dayanıklı tüketim, hizmet ve telekomünikasyon markaları için araştırma yapan bir şirketti. Krizle birlikte müşteri yapımızı değiştirerek, krizden daha az etkilenen, hızlı tüketim ürünleri üreten şirketlere araştırma yapmaya başladık.

(Bunun yeni bir müşteri segmentini hedeflemek olduğunu biliyorduk)

Yaptığımız bu yenilikler ve tasarruf tedbirlerimiz etkilerini ancak 2001 sonlarına doğru göstermeye başladı. Artık Kavacık’taki yeni ofisimizde çalışıyorduk.

2001 yılında çok zorlandık ama önemli olan ayakta kalabilmekti. Biz bunu başarmıştık. Bu kriz hepimizde izler bıraktı. Aynı zamanda da çok şey öğretti.

2001 krizinde sadece Alp ve Feray değil, bütün çalışma arkadaşlarımdan destek gördüm. Her biri canla başla çalışarak bana yardım ettiler. Bugünkü aklımla değerlendirdiğimde, hayatta yardım almadan kimsenin hiçbir şeyi başaramayacağını biliyorum.

Çok umutlu başladığımız 2001 yılı kâbus gibi geçti. 2001 yılının başında Türkiye’de hemen herkes gelirini artırmak ve daha çok tüketmek için yarışırken toplum, birkaç ay içinde tam aksi bir ruh haline büründü. Ülkede aniden kıtlık psikolojisi hâkim oldu. O sıralar şirketler, bugün de yapmakta oldukları gibi 5 yıllık stratejik planlar yapıyorlardı. Değil 5 yılı meğerse gelecek 5 haftayı gören yokmuş. Zaten oldum olası soğuk durduğum stratejik planlamalara daha da şüpheyle yaklaşmaya başladım. Hayatın son derece kırılgan ve geleceğin öngörülemez olduğunu bir kere daha anladım.

Kriz başladığında birçok şirket, o günlerde yaşadığımız olağanüstü durumu geçici olarak algıladılar ve çok geç davrandılar. Oysa sadece acil tedbirleri değil aynı zamanda orta/uzun vadeli stratejileri de uygulamaya koymak gerekiyordu. Ben o sırada yaşadıklarımdan, krizi en kısa zamanda kabullenmenin ve zaman kaybetmeden eyleme geçmenin hayati derecede önemli olduğunu anladım.

Endişe ve korku sırasında insan önce hareketsiz kalıyor. Hiçbir şey yapmamak ve yenilgiye razı olmakla, durumu değiştirmek için mücadele etmek arasında ince bir çizgi var. Ne gariptir ki bu iki zıt düşünce aynı anda insan zihninde birlikte barınabiliyor. Ben 2001 krizinde, insanın içinde bu güçlüğü aşmaya yetecek bir gücün de saklı olduğunu, mücadele etmeye başlayınca bu gücün ortaya çıkabileceğini anladım.

En çok da yaşanan zorlukların insanı olgunlaştırdığını anladım.

Kriz sırasında; günlerin, haftaların hiç bitmeyeceği, kötü günlerin hiç sona ermeyeceği düşüncesiyle yaşadım. Kendimi yıprattım. Bugünkü aklımla hayatın iniş ve çıkışlardan ibaret olduğunu artık biliyorum.

2008 yılı sonunda Amerika’da başlayan finansal krizin, bizim ülkemizde yol açtığı ekonomik durgunluğun ne kadar süreceğini ne kadar derin olacağını bilemiyorum ama elbette iyi günler tekrar geri gelecek. Bunu bilerek yaşamamız gerekiyor.

2009 yılının, hepimiz için, Çetin Altan’ın dediği gibi ‘enseyi karartmayacağımız’, iyimserliğimizi koruyarak mücadele edeceğimiz, yaratıcılığımızı en üst düzeye çıkartacağımız bir yıl olmasını diliyorum.

© Copyright (30.12.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Krizde İnovasyon Nasıl Yapılır?

Daha önceki yazılarımda, ekonomik kriz dönemlerinde işletmelerin satış ve rekabet baskısı nedeniyle tepkisel olarak fiyat indirmek zorunda kaldıklarını ancak bunun farklılaşma yaratmadığını ve radikal önlemler almaları gerektiğini anlatmaya çalışmıştım.

Bu yazımda ekonomik krizlerde şirketlerin iş modellerini nasıl değiştirebileceklerini daha somut olarak anlatmak istiyorum.

Her başarılı şirket aslında geçerliliği kanıtlanmış bir iş modeline sahiptir. Şirketi kuran veya yönetenlerin başarının nasıl oluştuğunu, nereden kaynaklandığını analiz etmeleri gerekmeyebilir. Ama sıra iş modelini değiştirmeye gelince, bunu yapabilmek için iş modelini; alt unsurlarına ayırmak ve inovasyonları bu analiz yardımıyla yapmak gerekir.

İş modelinin 4 ana unsuru vardır, bunların toplamı iş modelini oluşturur:

1. Müşteriye sunulan değer: Para verilip satın alınan her ürün veya hizmet müşteriye bir değer ifade eder. Dolayısıyla müşteriye sunulan değer; müşterinin bir derdini çözüyor, bir işini hallediyor demektir (job done). İyi bir lokantanın sunduğu değer; elbette verdiği yemektir ama aynı zamanda hangi semtte olduğu, mekânı, atmosferi, müziği, garsonların hizmeti, nasıl bir kıyafetle gidildiği, kimlerin geldiği, lokanta hakkında ne konuşulduğu gibi unsurlardan oluşur.

Bir çift böyle bir lokantaya geldiğinde; kadın, gerçekte olduğundan daha özel ve önemli, yeni bir insan olup kendinden uzaklaşmak istiyorken erkek, günün sıkıntısından kaçmak istiyor olabilir. Bu durumda kadın daha çok diğerleri tarafından nasıl göründüğüyle ilgiliyken erkek; yemek, mekân, hizmet ve lokantanın sunduğu ambiyansın kendisini gündelik hayattan ne derece uzaklaştırdığıyla ilgileniyor olabilir. Dolayısıyla lokanta sadece yemek yeme motivasyonuyla değil aynı zamanda insana yönelme (sosyalleşme), mekân keşfetme, yakın çevrenin yaptığını yapma (uyum) motivasyonlarıyla gidilen bir yerdir.

İyi bir lokantada yemek yemek başlı başına bir deneyimdir. Müşteri lokantanın sunduğu bu değeri (deneyimi) yaşamak için para verir. Eğer lokanta müşterinin beklentisini karşılamışsa, müşterinin işi hallolmuş (job done) demektir.

Bir lokanta açıp, başarılı olan bir girişimci, başarı nedenlerini analiz etmeye ihtiyaç duymayabilir. Ama işler yavaşlayıp, lokantayı yeniden tercih edilen bir yer haline getirmek için işletmecinin yukarıdakine benzer bir analiz yapıp, müşterilere artık işlemeyen değer teklifi yerine yeni bir teklif sunmak için inovasyon yapması gerekir.

Daha önce de ifade ettiğim gibi genellikle müşteri ne istediğini bilmez dolayısıyla bilmediği bir şeyi ifade edemez. Ama bir işletmenin değer teklifini değiştirmesi için, mutlaka müşteriyi araştırması, onun hayatının içine girmesi ve onun beklentilerini keşfetmesi gerekir. Uygun yöntemlerle yapılacak pazar araştırmalarının hayati katkısı burada yatar.

Genel ve kaba varsayımlarla başarılı bir değer teklifi yaratmak mümkün değildir.
Müşteriyi çok iyi anlayarak oluşturulacak yeni değer teklifi ne kadar kesin ve hassas tarif edilirse, başarı ihtimali o kadar artar.

2. Kar aritmetiği: Bu aritmetik; satılan ürün veya hizmetin fiyatı ve adedi, işletmenin maliyetleri, satılan ürünlerin/hizmetlerin birim karlılığı, kaynakların dönüş hızı gibi unsurlardan oluşur.

Genellikle değer teklifi değiştiği zaman kar aritmetiği de değişir. Mesela lokanta kendini yenilerken; fiyatlarını, masaların doluluk oranlarını, bir masayı bir gecede kaç farklı müşteriye vereceğini, yeni mönüdeki yemeklerin maliyetini, mekânın dekorasyonunu, müzik gibi unsurları değiştirerek müşterisine yeni bir teklif sunabilir. Daha çok müşteriye, daha ucuz fiyatla yemek yedireceği gibi, daha az müşteriye daha pahalı fiyatla, daha nitelikli hizmet de sunabilir.

3. Kaynaklar: İnsan kaynağı, teknoloji, binalar, ham madde, dağıtım kanalları, makineler, ürünler ve markalar bir işletmenin kaynaklarını oluşturur.

Her işletme insan kaynağı, teknoloji, ham madde, makine ve satış kanalı kullanarak ürün, hizmet üretir ve bunu bir marka ile pazarlar.

Müşteriye teklif edilen değer değiştirilirken çoğunlukla kaynakların kullanımı da değişir. Lokantanın kendini yenilerken; yeni bir aşçı, yeni garsonlarla çalışması, yeni bir mutfak yapması, yeni tedarikçiler bulması gerekebilir. Buna karşın önceki dönemde başarılı olmuş ürünlerinden (yemek) bazılarını ve markasını kaynak olarak koruyabilir.

4. Süreçler: Her şirketin operasyon ve yönetim süreçleri kendine özgüdür. Üretim, satış, eğitim, planlama, bütçeleme hepsi birer süreçtir.

Bir lokantada müşterinin rezervasyonunun alınması, kapıda karşılanması ve masasına oturtulması işletme diliyle bir süreçtir. Aynı şekilde, masada müşteriden yemek siparişini almak, mutfağa iletmek ve servis yapmak da bir süreçtir. Mutfakta yemeğin yapılması, aynı masada oturan kişilerin siparişlerinin eş anlı hazırlanması da bir süreçtir. Bu şekilde bakıldığında her işletmenin onlarca, yüzlerce süreci vardır.

Genellikle yeni değer teklifleri yeni süreçler gerektirir. Mesela lokantanın yeni değer teklifinde müşterilerin, yemekleri açık büfeden kendilerinin alması düşünüldüğünde yukarıda anlatmaya çalıştığım birçok süreç ortadan kalkar. Ama bir önceki değer teklifinde var olmayan açık büfenin hazırlanması ve gece boyunca istenilen düzende korunması için başka süreçler devreye girer.

İş Modeli: Yukarıdaki 4 unsurun bileşiminden oluşur. Bir işletme; çeşitli kaynakları kullanarak, bir dizi süreç yardımıyla müşterisine bir değer teklifi oluşturur. Bu teklifin, bir taraftan müşterinin satın alacağı kadar cazip diğer taraftan işletmenin kar edeceği kadar uygun maliyetle yani kar aritmetiği pozitif bir teklif olması gerekir.

İş modeli ve onu oluşturan 4 alt unsur; bir lokanta için de bakkal ya da bir sanayi kuruluşu için de geçerlidir. Her işletmeyi, iş modeli kavramıyla analiz etmek mümkündür.

Bir işletme 4 alt unsurun her biri üzerinde farklılık (inovasyon) yaparak iş modelini değiştirebilir.

Bir lokanta, uzmanlık gerektiren bir yemeği, dışarıya (outsourcing) yaptırabilir veya satın aldığı bir ürünü kendisi yapmaya (insourcing) karar verebilir. Her ikisi de kaynak kullanımını değiştirmek anlamına gelir ve bu inovasyonun kar aritmetiği üzerinde olumlu bir etkisi olması beklenir.

Kaynak ve süreç inovasyonlarının müşteriye sunulan değeri mutlaka değiştirmesi gerekmez. Bu inovasyonlar sadece kar aritmetiğini iyileştirmek için yapılabileceği gibi müşteriye yeni bir teklif yapmak için de yapılabilir. Genelde sadece kaynaklarda veya süreçlerdeki inovasyon değil bunların her ikisinde de yapılan inovasyonların birbirlerini etkilemesiyle müşteri teklifi farklılaşır.

Ekonomik krizler, bir işletmenin iş modelini analiz edip, müşterilerine yeni değer teklifleri sunabileceği zamanlardır. Talep daralması birçok işletmeyi bu inovasyonları yapmaya itecektir. Daha önce belirttiğim gibi kriz dönemleri işletmeler için yenilenme zamanıdır.

Müşterisine sunduğu değeri değiştirmek isteyen işletmenin sadece bir kaynağın veya bir sürecin değişiklini değil bunların her birindeki değişikliklerle oluşacak yeni değer teklifinin tasarımını yapması gerekir. Başarılı bir inovasyon yukarıda saydığım unsurlardan birçoğunu aynı anda değiştiren ve bunların etkileşimiyle oluşan yeni bir değer teklifinde yatar ve rekabet avantajı sağlar. (Kim ve Mauborgne’un Mavi Okyanus stratejisinin özü de aslında bir değer teklifi ve iş modeli inovasyonudur).

İş Modeli Değiştirmek İçin Fırsatlar

• Mevcut ürünler/hizmetler daha geniş bir kitlenin satın almasını engelleyecek kadar yüksek fiyatlıysa.
• Tüketicilere daha az zaman harcatacak bir çözüm bulmak mümkünse.
• Tüketicilerin becerileri mevcut ürün veya hizmeti kullanmak için yeterli değilse.
• Potansiyel tüketicilerin ürün veya hizmete ulaşmak sorunu varsa.
• Başka alanlarda kullanılmaya başlanmış teknolojilerin iş yapılan sektörde yeni bir değer teklifi oluşturmak için kullanılması mümkünse.
• Tüketicinin karşılanmamış bir ihtiyacı varsa.
• Rakip yeni bir iş modeli oluşturmuş ve bu iş modeli yakın gelecekte işletmeyi tehdit edecekse.
• Pazarın yapısı değişmeye başladıysa ve ileriye/ geriye doğru bir entegrasyon yapılması gerekiyorsa
• Pazardaki rekabet, maliyetler ve fiyatlar üzerine baskı yapıyor ve kar azalıyorsa.

Tüketiciye sunulan değer üzerinde inovasyon yapmak ve iş modelini değiştirmek gerekir.

Bugüne kadar birçok marka iş modelini ve değer teklifini değiştirerek başarılı oldu. Pazarlama ve işletme literatürü bu başarı örnekleriyle dolu. Aşağıdakilerden bazılarını örnek olarak inceleyebilirsiniz.

Emporia Telecom: Yaşlıların standart cep telefonlarının gelişmiş fonksiyonlarını kullanamamalarından esinlenerek, ‘Kolay Arama’ kavramı üzerine geliştirmiş, basit cep telefonları üreterek bir değer inovasyonu yarattı.

Philips: ‘Sense and Simplicity’ yaklaşımıyla, dijital devrimin insanların hayatını kolaylaştırması gerektiğini ancak bunun aksinin yaygınlaştığını fark edip, tüm üretimine yeni bir felsefeyle yaklaşarak, değer inovasyonunun başarılı örneklerinden bir tanesini gerçekleştirdi.

Fiat 500: Bu yüzyılın en modern arabası, en yeni tasarımını yaratmak yerine, ‘temel değerlere dönerek’ (back to basics) eski bir konsepti, nostaljik bir ürünü, yeni bir yüzle pazara sundu.

Tata Nano: Dünyanın en düşük fiyata (2500$) satılan otomobilini üretip, bundan beklenilen karı sağlayabilmek için, sadece ürünü değil, üretim, tanıtım ve dağıtım sürecini de baştan sona yeniledi.

Toyota: Basitlik (simply beter) kavramını en iyi şekilde uygulayabilmek için tüm süreçlerini yalınlaştırdı ve yalın yönetim felsefesini iş dünyasının gündemine soktu.

HIP Otelleri: Yapıların, çevrenin, hizmetlerin monotonlaştığı bir dönemde turizm sektöründe; mimari tasarım, servis ve otelcilik anlayışını yeniden tarif ederek otelcilik alanında başlı başına bir inovasyon oldu.

Enterprise rent a car: Geleneksel olarak araba kiralama şirketleri turistlere ya da iş seyahati yapan kişilere odaklanırken, arabası bakımda olan, ya da geçici olarak arabası olmayan yerel müşterilere kısa dönemli kiralamalar yaparak farklılaştı.

Not: Bu yazıdaki İş Modeli tanımı HBR Aralık 2008 sayısındaki Mark W. Johnson, Clayton M. Christensen ve Henning Kagermann’ın ‘Reinventing Your Business Model’ makalesine dayanıyor.

Bu yazı için aşağıdaki kitapları öneririm:

Arman Kırım, Mor İneğin Akıllısı, Sistem Yayıncılık, 2005
Clayton M. Christensen, The Innovator’s Dilemma: The Revolutionary Book that Will Change the Way You Do Business Collins Business Essentials, 2003
Clayton M. Christensen, The Innovator’s Solution: Creating and Sustaining Successful Growth, HBS, 2003
Tom Kelly, The Art of Innovation: Lessons in Creativity from IDEO, America’s Leading Design Firm
Doubleday Business, 2001
Harvard Business Review on Innovation by Clayton M. Christensen, Michael Overdorf, Ian MacMillan, and Rita McGrath 2001
Making Innovation Work: How to Manage It, Measure It, and Profit from It
Tony Davila, Marc J. Epstein, and Robert Shelton 2005

© Copyright (23.12.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Ekonomik Krizler Şirketlerin Yenilenme Zamanıdır

Ekonomik krizde CEO’nun hem bugünü yönetmesi hem yarını tasarlaması gerekiyor. Aynı anda birbirine zıt iki görevi yerine getirmek zor iş. Bunu yapmak, denizde yol alan bir gemiyi hem hedefe ulaştırmak hem de su üzerinde aynı gemiden yeni bir gemi inşa etmeye benziyor.

IMF’nin son raporuna göre dünya ekonomisi 2009 yılında %2,2 büyüyecek. Bu Batı Ekonomileri’nin küçülmesinin, Çin ve Hindistan gibi ekonomilerin yaklaşık %5 büyümesinin bir ortalaması. ABD’de başlayan finansal kriz, dünya ekonomilerine durgunluk olarak yansıyacak.

Önceleri iktisatçılar, durgunluğun süresi hakkında farklı fikirler ileri sürüyorlardı. Son günlerde neredeyse hepsi, durgunluğun uzun süreceği fikrinde birleşti.

Bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin karşılıklı bağımlılık içinde olduğu bir düzende kriz, sadece çıktığı yeri değil, sistemin içinde yer alan Türkiye gibi her ülkeyi etkileyecek. Küresel ekonomide bundan kaçış yok.

Yaşayacağımız bu durgunluğun etkilerinden bazılarını tahmin etmek mümkün:

• Bireyler ve şirketler geleceğe daha karamsar bakacaklar.
• Tüketici harcamaları hem azalacak hem kalıp değiştirecek. (‘Krizde ne Yapmalı’ başlıklı yazımda anlatmaya çalışmıştım).
• Her piyasada bolluk devam edecek.
• Şirketlerin üzerindeki fiyat baskısı artacak.
• Rekabet daha sert olacak.
• Şirketlerin nakit akışı bozulacak.
• Kredi bulmak zorlaşacak ve kredi maliyeti artacak.
• Şirket karlılıkları azalacak.
• Şirket değerleri düşecek.
• Borsa performansı düşük seyredecek.
• Şirket birleşmeleri artacak.
• Döviz kurunda dalgalanmalar uzun süre devam edecek.
• Yatırımların geri dönüş süresi uzayacak.
• İşsizlik artacak.
• Enflasyon hızı yavaşlayacak.
• Hükümetlerin ekonomiye müdahaleleri artacak.
• Ulusalcılık ve korumacılık artacak.
• Uluslar arası finans düzeni yeniden yapılandırılacak.

Yukarıda sıraladığım gelişmeler her şirketi farklı etkileyecek. Durgunlukta bir şirketi en çok etkileyecek faktör, o şirketin hangi sektörde faaliyet gösterdiği olacak. Mesela yaşayacağımız durgunluktan inşaat ve otomotiv sektörlerinin daha fazla etkileneceğini buna karşın temel gıda üreten şirketlerin daha az etkileneceği biliyoruz. 2001 krizinde, Türk ekonomisi yaklaşık %10 küçülmüştü ama bu küçülme her sektöre farklı yansımıştı.

İkinci önemli etken, şirketin sermaye gücü olacak. Durgunluğa en fazla dayanacak olanlar en çok nakde sahip şirketler olacak. Bu döneme nakit fazlasıyla girmiş şirketler, durgunluk sonunda pazar payı kazanmış hatta başka şirketleri satın almış olarak çıkacak.

Bu dönemde şirketin ortaklık ve yönetim yapısı belirleyici bir etken olacak. Zor ve yavaş karar alan şirketler zarar görecek.

2001 krizinde bir şirketin yabancı sermayeli olması bir avantajdı çünkü yaşadığımız kriz sadece Türkiye’ye özgü bir krizdi ve yabancı sermayeli şirketler yurt dışından destek alma imkânı bulmuşlardı. Bu dönem ise Türkiye’deki yabancı sermayeli şirketlere böyle bir ayrıcalık sunmayacak çünkü muhtemelen Batı’da durgunluğun etkisi Türkiye’den daha şiddetli olacak.

Yukarıdaki tahminleri yapmak kolay çünkü hemen hemen her durgunluk benzer etkileri gösteriyor. Bilemediğimiz ise bu durgunluğun 1)ne kadar süreceği, 2)ne kadar derinleşeceği ve 3)tüketicilerin her sektörde hangi markaları tercih edip hangilerinden uzaklaşacağı. CEO’nun ve pazarlama yöneticisinin birinci ve ikinci etkiye yapacakları bir şey yok ama tüketici tercihlerini kendi markalarına yöneltme konusunda rekabetten daha akıllı ve hızlı davranmaları mümkün.

Maalesef geçmiş dönem krizlerinden ve durgunluklarından elde ettiğimiz deneyim bize bu sefer yeterince yol göstermeyecek çünkü bugüne kadar hiçbir zaman ekonomiler bu kadar birbirlerine bağımlı olmamıştı ve küreselleşme bu boyuta ulaşmamıştı. Hiçbir zaman bilgi bu kadar hızlı akmamıştı, şeffaflık bu kadar fazla olmamıştı. Ayrıca hiçbir finansal krizde mesela ABD’de 9000 finansal kuruluş, batanlar da dâhil, hükümetin desteğine muhtaç kalmamıştı yani hiçbir finansal kriz bu boyutta olmamıştı. Dolayısıyla yukarıda sıraladığım etkileri biliyor olmak, bu sefer çok işimize yaramayacak.

Maalesef saygı duyduğumuz, beğendiğimiz yöneticiler de bizler gibi birer insan. Onlarda da, hepimizde var olan akıl sapmaları (bias) mevcut. Bugün yöneticilerin çoğu yeni duruma eski ezberleriyle tepki veriyorlar. Daha önce uyguladıkları ve başarılı oldukları çözümleri bugün yeniden devreye sokuyorlar. Bunları uyguladıkları takdirde yine başaralı olacaklarını düşünüyorlar. Benim görüşüm, bu ezberin bu sefer bu derde deva olmayacağı.

İyi iş yapan şirketlerin yöneticileri, durgunluğun kısa sürede bitmesini ve eski düzenin geri gelmesini, başarılı oldukları koşulların yeniden oluşmasını dilerler. Bu çok anlaşılır bir beklendir ama bu ciddi bir risk almak demektir, beklemenin maliyeti yüksek olabilir.

Elbette her yönetici talep daralmasına karşı, bir taraftan maliyetleri diğer taraftan satış fiyatlarını aşağıya çekecek ve şirketin nakit akışını kontrol etmeye birinci önceliği verecektir. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi bunlar doğal tepkilerdir ancak yöneticinin doğal tepkiden sonra şirketinin bu yeni duruma nasıl uyum (Darwin) sağlayacağını tasarlaması gerekir. CEO’nun, tepki vermekten cevap vermeye geçmesi gerekir.

Ekonomi sadece daralacak ve daha sonra eski haline dönüp büyüyecek olsa, şirketlerin bu daralmaya paralel küçülmesi ve büyümesi mantıklı bir stratejidir. Ben ise, yaşadığımız ekonomik krizi aynı zamanda ekonominin nitelik değiştirmesi olarak algılıyorum.

Kabul edelim ki geleceği hiç birimiz bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Üstelik çoğumuzda geleceğin bugünün bir uzantısı olacağı gibi yanlış bir inanış var. Bu doğrusal bakış açısı zihnimizdeki bir başka sapmadır (bias). Bu tehlikeli zihin sapmasından kurtulursak daha sağlıklı karar alabileceğimizi düşünüyorum. Benim sezdiğim, geleceğin bugünden nitelik olarak farklı olacağı (discontinuity). Çünkü hem üretim yapma biçimimiz hem tüketim kalıplarımız hem insan olarak hepimizin davranışları hızla değişiyor. Bizim finansal kriz veya ekonomik durgunluk olarak yaşadığımız sıkıntı aslında sistemin topyekûn dönüşüm sancılarıdır diye düşünüyorum. Bizim bu değişimi tam anlamıyla idrak etme şansımız yok çünkü ‘hayat geleceğe bakarak yaşansa da ancak geçmişe bakarak anlaşılıyor’ (Kierkegaard). Yaşadıklarımızı gerçekten anlamamız için üzerinden çok zaman geçmesi gerekecek.

Bu durumda yapabileceğimiz en doğru iş, bu değişimi sezgisel de olsa kavrayıp, bu zamanın bizden talep ettiğini yapmak olacaktır. CEO’nun da görevi, yönettiği şirketi ekonomik düzenin yenilenmesine adapte (Darwin) etmektir.

Aslında kriz dönemleri yenilikler için en olgun dönemlerdir. Ekonomide karar alan her bireyin, her şirketin geleceği yeni bir gözle değerlendirdiği bu dönem, CEO’lara normal zamanlarda elde edemeyeceği imkânları sunar. Şirketin göğüslediği baskılar nedeniyle; sermayedar şirketten karlılık beklentisini en aza indirecek, çalışanlar yeni arayışlara sıcak bakacaktır. Bu dönemler, her şirkette her CEO’nun önündeki en büyük engel olan ‘değişime direncin’ en aza indiği, geleceğin yeniden tasarlanabileceği dönemlerdir.

Peki, bir şirkette değişim ve yenilenme ihtiyacı nasıl anlaşılır?

Aynı sektörde benzer ürünleri üreten iki şirketin bile iş yapma biçimi genelde birbirinden farklıdır. Müşteriye yaratılan değer benzer olsa bile bunun yaratılmasında her şirketin kullandığı süreçler ve şirket içindeki fonksiyonların birbirlerine eklemlenmesi farklıdır. Mesela bir şirkette pazarlama tek elden (merkezi) yönetilirken diğerinde her ürünün pazarlama fonksiyonu ayrı olabilir. Yine her şirketin tedarikçiler ve müşteriler ile kurduğu ilişki o şirkete özgüdür. Dolayısıyla rakiple benzer ürün üretmek, aynı süreçlere ve iş yapma biçimine sahip olmak anlamına gelmez.

Büyüme dönemleri, her şirkete yeterli gelir kaynağı sağladığı için, şirketin verimsizlikleri fark edilmeyebilir ama gelirinin düştüğü durgunluk dönemleri bu verimsizlikleri ortaya çıkarır. Ayrıca bu verimsizliklere bağlı veya bağımsız olarak şirketin müşterilere/tüketicilere sunduğu teklifte (ürün/hizmet) de eksiklikler olabilir. Bu durumlara bir tanı koymak için aşağıdaki saptamalar yararlı olabilir:

• Şirket, pazardaki fırsatları yakalamakta gecikiyor veya hiç yakalayamıyorsa,
• Şirket pazar payı kaybediyorsa,
• Şirketin fonksiyonlarının ve süreçlerinin işleyişi aksıyorsa,
• Şirket pazardan gelen maliyet ve fiyat baskısına esnek bir şekilde cevap veremiyorsa yani maliyetleri ve fiyatları rekabetten yüksek kalıyorsa,
• Şirket, tedarikçilerle ilişkilerini şirketin yararına geliştiremiyorsa,
• Şirkette paylaşılan kaynaklar hedeflenen tasarrufu sağlamıyorsa (mesela merkezi satın alma fonksiyonu veya pazarlama)
• Şirket karar alamıyor veya zor karar alıyorsa,
• Müşteri, bayi, çalışan şikâyetleri artıyorsa,

Gerçekçi bir değerlendirme yapmak gerekir. Bu durumda şirketin iş modelinde veya süreçlerinde veya müşterisine/tüketicisine sunduğu değerde (ürün/hizmet) inovasyon yapmak gerekir. (Bu inovasyon örneklerine ‘Krize Çare İnovasyondur’ yazımda değinmiştim).

Yazımın başında da belirttiğim gibi bu zor ve sıkıntılı bir çabadır ama orta-uzun vadede hayatta kalabilmek için başka çare yoktur. Değişime uyum gösterebilmek için şirketin ‘yaratıcı bir yıkım’ yapması gerekir (Joseph Schumpeter). Gerekiyorsa işleyen çarkları bile değiştirmek, yenilemek gerekir. Bu yaratıcı yıkım aslında kapitalist sistemin gelişmesinin itici gücüdür. İster beğenelim ister beğenmeyelim kapitalist sistemin özü de bu yaratıcı yıkımda yatmaktadır.

Şirketin içinde veya tüketici tarafında yapılacak her inovasyon aslında şirketin kendini zamana uydurması stratejisinin parçasıdır. Tüketici tarafında bu bakış açısıyla; yeni ürünler, daha düşük fiyata, daha verimli bir operasyonla üretilebilir. Bu inovasyonları yapmak için tüketiciyi ve pazar dinamiklerini daha iyi anlamak, tüketicinin hayatına girmek gerekir. Böyle bir felsefenin hayata geçmesi, neredeyse sonsuz bir inovasyon imkânı ortaya çıkarır.

Şirketin zamana ayak uydurması, ‘yeni bir iş yapma biçimi’ yaratması veya müşterilere ‘yeni bir teklif’ sunmasıdır. Herkesin aynı teklifi sunduğu pazarlar bütün üreticilerin zarar göreceği pazarlardır. Kriz dönemlerinde bu tür pazarlarda güvenilir ve marka cazibesi olan bir iki marka ayakta kalacak, diğerleri büyük zararlar görecektir. Bu tehlikeli oyuna devam etmek yerine şirketlerin; müşterilerini ve onların değişen ihtiyaçlarını çok iyi anlayarak onlara yeni teklifler sunmaları gerekir.

Kriz dönemlerinde, CEO’ların hem bugünü yönetmek yani şirketin değişen koşullardan zarar görmemesini sağlamak hem de orta vadede şirketin yeni yapısını, müşterilerine sunacağı yeni teklifleri tasarlamak görevleri vardır. Her ikisini de gerçekleştirmek için CEO’nun işbirliği yapacağı en önemli müttefikleri; çalışanlar, tedarikçiler ve varsa satıcılarıdır.

CEO’nun vaktinin tamamını bugünü yönetmek amcayla acil tedbirleri alarak geçirmesi şirketin geleceğini güvenceye almaya yetmez. Yarının tasarımını yapmak için CEO’nun bu çabaya sistemli zaman ayırması gerekir. Bunu yapmak için CEO’nun, şirketin dışından da katkıda bulunabilecek iş paydaşlarını dâhil edeceği bir takım oluşturması ve hatta bu çalışmaları gerçekleştireceği bir mekânı özel olarak bu toplantılara tahsis etmesi yerinde olur.

Şirketin gelecek tasarımı, bu anlayışı destekleyen bir kültürle mümkündür ve kriz dönemleri böyle bir şirket kültürünün oluşması, dayanışma ruhunun gelişmesi için de en uygun dönemlerdir.

Eğer şirket mükemmel bir işleyişe sahip, süreçleri ve fonksiyonları etkin bir şekilde çalışmakta ve sunduğu ürün müşterisi tarafından yüksek kabul görüyorsa değiştirilmesi gereken bir durum yoktur. Bunlarda bir sorun varsa kaptanın henüz vakit varken inşaata başlaması gerekir.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

C.K. Prahalad & M.S. Krishnan: The New Age of Innovation: Driving Cocreated Value Through Global Networks, MacGrow Hill, 2008
W. Chan Kim -Renee Mauborgne: Value Innovation: The Strategic Logic of High Growth, HBR Article, 1999
W. Chan Kim – Renée Mauborgne: Blue Ocean Strategy: How to Create Uncontested Market Space and Make Competition Irrelevant, HBS 2005
Thomas K. McCraw: Prophet of Innovation: Joseph Schumpeter and Creative Destruction, Belknap Press, 2007
Nirmalya Kumar Marketing As Strategy: Understanding the CEO’s Agenda for Driving Growth and Innovation, Harvard Business School Press, 2003
Jack Welch , Jack: Straight from the Gut, Business Plus, 2005
Larry Bossidy Ram Charan Charles Burck, Execution: The Discipline of Getting Things Done, Crown Business; 2005

Finans krizi ve ekonomik durgunluk ile ilgili olarak :

Boston Consulting Group: http://www.bcg.com

Mc Kinsey: http://www.mckinseyquarterly.com

Deloitte Consulting: http://www.deloitte.com

Paul Krugman :

http://web.mit.edu/krugman/www/

© Copyright (16.12.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Krize Çare İnovasyondur

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de kurulan şirketlerin %80’i ilk 5 yılda, %96’sı ise 10 yılını dolduramadan kapanıyor. Dünyanın ‘En Büyük 500’ şirketinin ortalama ömrü 40 yıl. Yani dünyanın en büyük şirketlerinin bile ortalama ömrü, ortalama insan ömründen çok daha kısa.

Şirket ömürlerinin kısalığı Darwin teorisiyle açıklanabilir: Değişime ayak uyduramayan şirketler, çok büyük de olsalar, dinozorlar gibi yok oluyor. Bir dönemin başarılı şirketi olmak, kalıcı olmaya yetmiyor.

Ekonomik kriz dönemleri değişimin en hızlandığı dönemlerdir. Ekonomik devinimde kendilerini yenileyemeyen şirketler sahneden çekilirken, değişime uyum sağlayanlar ayakta kalıyor.

Şirketler için değişime uyum sağlamanın tek çaresi kendini yenilemek yani inovasyon yapmaktır. Büyüklüğüne veya gücüne güvenerek değişime direnmek akıllı bir strateji değildir. Bu strateji işe yarasaydı dünyanın en büyük şirketlerine yarardı.

Bu yazıdaki amacım, inovasyon tekniklerinin ayrıntılarına girmek değil, kendi gözlemlerimden yola çıkarak, çok başarılı yöneticilerin zihinlerinde inovasyon konusundaki engelleri anlamaya çalışmak. Çünkü değişimi başlatabilmek için önce bu engelleri aşmak gerekiyor.


1. Sadece maliyetleri ve fiyatları düşürmekle kriz atlatılamaz.

Genelde kriz dönemlerinde yöneticiler yolu açmak yerine, bir kenara çekilip yolun açılmasını beklemeyi tercih ediyorlar. Yani daha durağan bir yapıya bürünüp, küçülerek bu dönemi atlatmayı hedefliyorlar. Bu davranış içindeki yönetici, kendi işletmesinin maliyet azaltmak konusunda rekabetten daha başarılı olacağını ve kendi müşterilerinin daha sadık kalacağını varsayıyor: Bu plana göre, maliyetlerin ve fiyatların aşağıya çekilmesiyle şirket korunaklı bir’ limana’ çekilecek ve sadık müşteriler sayesinde fırtına, güven içinde atlatılacaktır. Bence iki varsayım da güvenilecek varsayımlar değildir.

Birincisi, işletmenin maliyetlerini rekabete göre daha iyi yönetebileceği tartışmalı bir konudur. Çoğu zaman şirket, kıyaslamalı olarak çok yüksek hacimleri yönetmiyorsa, bu yolla rekabet üstünlüğü yaratamaz. Maliyet düşürme teknikleri kimse için sır değildir, rekabet de aynısını yapar.

İkincisi, özellikle kriz dönemlerinde, kaliteyi ucuza alabilen, standartları yüksek, seçeneği çok, güven bunalımı içindeki müşterinin markaya sadık kalacağını beklemek fazla iyimserlik olur. Müşteri hiç olmadığı kadar akılcı davranarak kendi çıkarlarını korumaya çalışacaktır.

Yöneticilerin büyük bölümü, maliyetler ve satış fiyatları üzerine ‘operasyon’ yapmaktan hoşlanırlar çünkü bunlar, bir iki gün içinde sonuç veren uygulamalardır. Yönetim felsefesi diliyle anlatacak olursam bunlar, ‘avcı’ psikolojisi ile yapılan uygulamalardır. Ateş edildiğinde etkileri anında görülür fakat bu ‘sert’ uygulamaların işletmeye kalıcı yararlar sağlaması nadirdir. Geçen yazımda da sözünü ettiğim gibi, kriz dönemlerinde şirketlerin, maliyetleri ve fiyatları aşağıya çekmelerini haklı buluyorum ama kalıcı çözümü, maliyet-fiyat denkleminin dışında aramanın daha doğru olduğunu söylemek istiyorum.

2. Zor oyunu bozar.

LEGO bölgedeki çiftçilere mobilya üreten bir şirket olarak kuruldu. Marangoz Ole Christiansen’in ilk atölyesi çocuklarının çıkardığı bir yangında yandı, bundan daha büyük olan ikinci atölyesi de ekonomik kriz yüzünden battı. Bunun üzerine Christiansen de ürünlerinin minyatürlerini üretmeye başladı ve bizim bildiğimiz LEGO doğdu.

Kriz dönemleri, kendi isteğimizle, normal koşullar altında, yapmayı aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz bazı inovasyonları bize mecburen yaptırır. Bu aslında meseleye iyimser tarafından yaklaşırsak, ekonomik krizleri bir fırsat olarak görmemizi sağlayan bir bakış açısıdır. Bugün birçok şirket, normal zamanlarda katiyen değerlendirmeye almayacağı fikirleri uygulamaya koyabilir çünkü talebin daralması herkesi sıra dışı çözümleri denemeye teşvik eder. Koşulların bize er ya da geç zorla yaptıracağı uygulamaları, henüz çok geç olmadan, uygulamaya koymak daha akılcı bir yaklaşımdır.

3. İnovasyon icat yapmak değildir.

İnovasyon konusunda belki de en yaygın yanlış anlaşılma, inovasyonun icatla karıştırılmasıdır. Örneğin Arçelik’te Türk kahvesi yapan Telve makinesi, teknolojik bir icat değil, mevcut teknolojinin yeni bir alanda uygulanmasıdır. Aynı şekilde Tiryaki de, bizim bildiğimiz su ısıtma cihazının üzerine demlik konulması ve bunun Türk çay kültürüne uygun bir ürüne dönüştürülmesidir. Her iki örnek de gerçekten iyi inovasyon örnekleridir ama hiçbiri icat değildir. İnovasyon, Türkçede yenilikçilik veya yaratıcı-yenilikçilik olarak ifade edilse de, bu kelimeler inovasyonu anlatmaya yetmiyor. İnovasyon, yeni fikirlerin ticari bir yarara dönüştürülmesi işidir.

4. İnovasyon sadece nihai üründe yapılmaz.

İnovasyon sadece nihai ürün ve hizmetle ilgili bir uygulama da değildir. Pekâlâ, şirketin süreçleriyle ilgili inovasyon da yapılabilir. Mesela Arçelik’te daha bu yılın ortalarına kadar, herhangi bir ürünün ihracatını yapmak için, o üründen en az bir aylık stok tutulması uygulaması geçerliydi. Yılladır bu uygulamayı sürdüren Arçelik, artan maliyet ve rekabet baskısına çözüm üretmek için, bu süreçte bir dizi inovasyon yaptı ve stok seviyesini bir aydan 15 güne indirmeyi başardı. Bu inovasyonun getirdiği maliyet tasarrufunun kar/zarar tablolarına ne kadar olumlu bir etki yaptığını anlatmak bile gereksiz. Dikkat ederseniz Arçelik’in yaptığı birim maliyetleri düşürmek değil, süreçte inovasyon yaparak toplam maliyeti düşürmektir. (Diğer inovasyon türlerinin incelenmesi için yazının sonundaki kaynaklar yararlı olabilir).

5. İnovasyonun şirketin büyüklüğüyle ilgisi yoktur.

Küçük şirketler elbette daha kolay inovasyon yapabilir ama büyük şirketler de, Arçelik örneğinde olduğu gibi, inovasyon yapabilir.

6. Liderin görevi inovasyonu başlatmak ve uygun ortamı yaratmaktır.

İnovasyon, her şeyden önce bir zihniyet meselesidir. Ben bugüne kadar, inovasyon fikrine itiraz eden tek bir yönetici bile görmedim. Herkes inovasyonun yararına sonsuz inanıyor. Ama kendi şirketinde yapılamayacağını, şirketin insan kaynağının veya koşulların uygun olmadığını düşünüyor ya da bu fikri daha sonra ele almak üzere erteliyor. Belki de sonuçlarını hemen yarın göremeyecekleri için harekete geçmiyorlar. Büyük bir kısmı da, fikri uygulanabilir bulsalar bile, bütün şirketin bakış açısını değiştirmek, şirketi şeffaf ve katılımcı bir yapıya kavuşturmak için gerekli enerjiye sahip değiller.

Oysa ekonomik daralma dönemleri birçok şirket için ‘denizin bittiği’ dönemlerdir. Bu dönemler, henüz çok geç olmadan, liderin bireysel ve kurumsal olarak cesaret göstermesi gereken dönemlerdir. Yaratıcılığı en üst düzeyde kullanmak ve bunu destekleyen bir ortam oluşturmak, başarıyı ödüllendirmek ve başarısızlığı bir öğrenme aracı olarak kabullenen bir kurum kültürü yaratmanın tam sırasıdır.

İnovasyon konusunda CEO’ya düşen en temel rol; şirketin içinde, inovasyonu yeşertecek bir iklim yaratma konusunda kararlılık göstermesidir. Şirket içindeki yaratıcı düşünme ortamı, yeni fikirlerin hayat bulması, farklılıkların hoş görülmesi, çalışanların risk alabilmeleri, inovasyon kültürü yaratmanın ön koşullarıdır.

Liderin daha az ‘avcı’ daha çok ‘tarımcı’ olmasını öneriyorum. Liderin daha fazla emek ve tahammül gerektiren yeni bir kültürün tohumlarını atmasını daha doğru buluyorum. Bunun değişime en iyi uyum sağlama yolu olduğunu düşünüyorum. Elbette her kriz, derhal alınması gereken bazı acil kararları gerektirir. Her lider öncelikle bunları yapacaktır. Ama değişimin ruhu, sadece kısa dönemli önlemleri değil, daha kalıcı dönüşüm hamlelerini talep ediyor.

7. İnovasyon bütün paydaşların katkılarıyla gerçekleştirilebilecek bir iştir.

Başta müşterilerimiz ama aynı zamanda tedarikçilerimiz, dağıtımcılarımız ve çalışanlarımız en önemli inovasyon kaynaklarıdır. Açık ve etkin bir iletişim ortamı oluşturmak, bir işbirliği ağı kurmak, ölçülebilir hedefler koyarak sonuçları değerlendirecek bir yapı kurmak gerekir.

8. Pazarlama inovasyonu tüketiciyi kendisinden daha iyi anlamakla yapılabilir.

Bugünkü ekonomik sıkıntı bir talep sıkıntısıdır. Bu sorunu fiyat düşürerek çözmek mümkün değildir. Şirketin yapması gereken, tüketiciyi anlayarak ona mevcuttan farklı, yeni çözümler teklif etmesidir.

Tüketici, daha önceki yazılarımda da anlatmaya çalıştığım gibi, ihtiyacının ne olduğunu tarif edemez. Çoğu kez yaşadığı sorunu bile anlatması mümkün değildir. Pazarlamacının görevi; tüketicinin kendisine bile ifade edemediği sorununu anlayıp, ona çözüm getiren inovasyonlar yapmaktır. Pazarlamacı, müşterinin hayatının içine girip onu incelemeli, araştırma yaptırmalı ve çözüm üretmelidir.

Değişen tüketici beklentilerini en iyi ve en hızlı anlayan ve inovasyon yaparak bunlara çözüm üreten şirketler, krizden en fazla yararlanan şirketler olacaktır.

9. Türkler de inovasyon yapabilir.

Türkiye’de yöneticilerin büyük çoğunluğu inovasyonu, kendilerine uzak bir konu olarak algılıyorlar. İnovasyonu sanki sadece 3M, Google gibi şirketler yaparmış da kendileri yapamazlarmış gibi düşünüyorlar.

Oysa pekâlâ Türkiye’de de Arçelik gibi, inovasyonu iyi yapan şirketler var. Mesela hazır giyimde Koton’un bu yıl başlattığı uygulama, iyi bir pazarlama inovasyonudur. Koton, büyük mağazalarında, prova odalarının bulunduğu alanı ayrı bir satış alanına dönüştürdü (mağaza içinde mağaza) ve bu alanda müşterilerine, tasarımcılar tarafından seçilmiş, birbirlerine renk, kumaş ve stil bakımından uyumlu kıyafetleri sergilemeye başladı. Müşterilerin bir kısmı sadece bir etek almak için geldikleri mağazadan, prova odalarının önünde gördükleri, söz konusu etek ile uyumlu olarak sergilenmiş, bluz ve trikolar satın alarak çıktılar. Koton, bu uygulamayı yaptığı mağazalarında satışlarını %7 artırmayı başardı. Bu oran hazır giyimde azımsanmayacak bir orandır.

Ben Türk girişimci ve yöneticilerinin hep örnek aldığımız Batı şirketlerindeki yöneticiler kadar iyi inovasyon yapacaklarına inanıyorum çünkü bizim yönetici sınıfının birçok alanda Batı’dakilerden daha iyi olduklarını görüyorum.

10. İnovasyon bir şirket efsanesi değildir.

Kriz dönemleri değişimin hızlandığı dönemlerdir. Darwin’nin doğal seçim yasası ekonomide de geçerlidir. Bu dönemin sonunda zayıflar sahneden çekilecek ve güçlüler ayakta kalacaktır. Hızlı değişim dönemlerinde büyük olmak, güçlü olmak anlamına gelmez. Bu nedenle inovasyonu kendi şirketimizle ilgisi olmayan bir masal gibi dinlemek yerine harekete geçmek gerekir. Her şirket yarın inovasyon yapmaya başlayabilir.

Drucker’ın 25 sene önce söylediği gibi, ‘bir şirketin sadece iki temel fonksiyonu vardır: pazarlama ve inovasyon. ‘Pazarlama ve inovasyon sonuçları üretir, geri kalan her şey maliyettir’.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

Arman Kırım: Mor İneğin Akıllısı, Sistem Yayıncılık, 2005
Clayton M. Christensen, The Innovator’s Dilemma: The Revolutionary Book that Will Change the Way You Do Business Collins Business Essentials, 2003
Clayton M. Christensen, The Innovator’s Solution: Creating and Sustaining Successful Growth, HBS, 2003
Peter F. Drucker, Innovation and Entrepreneurship , Collins, 1993
Tom Kelly, The Art of Innovation: Lessons in Creativity from IDEO, America’s Leading Design Firm
Doubleday Business, 2001
Harvard Business Review on Innovation by Clayton M. Christensen, Michael Overdorf, Ian MacMillan, and Rita McGrath 2001
Tony Davila, Marc J. Epstein, and Robert Shelton:Making Innovation Work: How to Manage It, Measure It, and Profit from It,
 2005
C.K. Prahalad (&M.S. Krishnan), The New Age of Innovation: Driving Cocreated Value Through Global Networks , McGrowHill, 2008
Arie De Geus, The Living Company, HBS, 2002
Gary Hammel, The Future of Management (with Bill Breen), Harvard Business School Press, 2007
Joseph Schumpeter, Capitalism, Socialism and Democracy. New York: Harper and Brothers 1976

Oslo Klavuzu:

http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/BTYPD/kilavuzlar/Oslo_3_TR.pdf

http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/BTYPD/kilavuzlar/Oslo_Presentation.pdf

PWH Barometer Surveys:

http://www.barometersurveys.com/

© Copyright (02.12.2008) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.