Monthly Archive for January, 2009

Siz de İkna Etmek İster misiniz?

Nasreddin Hoca
Mutlaka başınıza gelmiştir. Çok iyi bildiğiniz bir konuda bir arkadaşınıza fikrinizi anlatıyorsunuz, söyledikleriniz onun aklına yatacak çünkü anlattığınızın doğruluğundan eminsiniz. Fakat şaşırarak görüyorsunuz ki beklediğiniz olmuyor. Arkadaşınız fikrinizi kabul etmiyor. Bu sefer siz görüşünüzü; farklı açılardan, farklı örnekler vererek bir daha bir daha anlatıyorsunuz ama nafile  siz ikna etmeye çalıştıkça arkadaşınız sizden uzaklaşıyor ve kendi fikrine daha fazla tutunuyor. Sizin için aşikâr olan bu konuyu bir türlü anlamıyor. Hayal kırıklığı yaşıyor, sinirleniyorsunuz. Nasıl oluyor da kendinizi anlatmakta bu kadar zorluk çekiyorsunuz?

Bu durum size tanıdık geliyor mu? Eğer cevabınız evetse, bilin ki yalnız değilsiniz. Hemen her gün, herkes bu sorunu yaşıyor.

Peki, bir konuda fikrinizi anlattığınızda; karşınızdakinin sizi kolayca anlamasını, ikna olmasını hatta verdiğiniz bu fikri kendisi bulmuş gibi sahiplenmesini ister miydiniz? Böyle bir güce sahip olsaydınız hayat daha kolay olur muydu?

Böyle bir güce sahip olmanın bir yolu var. Belki de sadece tek bir yolu var: Öykü anlatmak.

İkna etmek için öykülerden daha etkili bir yol yok. Bu, özel ilişkilerimizde de, iş hayatımızda da, siyasette de geçerli.  Birisini ikna etmek istiyorsanız onu mantıkla ikna etmek çok zor, çok uzun ve çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan bir yol. (Liderlik Dili, Öykü Dilidir.)

Peki, herkes öykü anlatmayı öğrenebilir mi? Bu bir yetenek işi değil midir? Bu yetenek sahne sanatçılarının sahip olduğu, sıradan insanların isteseler de yapmayacakları bir iş değil midir?

Herkes ama herkes öykü anlatabilir. Konuşabilen herkes öykü anlatma becerisini geliştirebilir. Öykü anlatmanın bazı kuralları var, bunları öğrendikten ve yeterince emek verdikten sonra herkesin kendi fikrini anlatabilme ve karşısındakini ikna etme gücü artar.

Öykü anlatarak ikna etmek, özel ilişkilerimizde kullanabileceğimiz bir yol olduğu kadar bir şirketi yöneten liderin de vazgeçilmez silahıdır. Öykü anlatmasını bilen lider, çalışanlarına kendi düşüncelerini kolaylıkla aktarabilir. Onların zihinlerindeki direnci kırarak, şirket vizyonu doğrultusunda güç birliği yapmalarını sağlayabilir.

1.Öykü anlatmak sadece hoşça vakit geçirmek için yapılan bir uğraş değildir. Liderlerin hayallerini amaçlara, amaçlarını sonuçlara dönüştürmek için kullandıkları bir yöntemdir.

IBM’nin eski CEO’su, Louis Gerstner, yaptığı işi ‘fillere dans etmeyi öğretmek’ olarak tarif etmişti. Gerstner IBM’de, gerçekten çok önemli bir dönüşümü gerçekleştirmiş bir liderdi. Ama aynı zamanda verdiği mesajlarla tüm iş dünyasını etkilemiş iyi bir öykü anlatıcısıydı. En ciddi konuları bile her zaman sade ve neşeli bir dille ama aynı zamanda heyecanla anlatırdı.

Steve JobsSteve Jobs da, sadece çok tutkulu bir lider değil, aynı zamanda doğal bir öykü anlatıcısıdır. Apple’ın başarısının arkasında, Jobs’un bütün çalışanlara verdiği ilham vardır, sistemin tamamına farklı düşünmeyi (Think Different) öykülerle anlatmıştır.

2.Öykü anlatmak gerçeklikten kopmak, ‘hikâye uydurmak’ değildir. Öykü, her şeyden önce gerçek olmalıdır. Aslında her liderin, her şirketin ve her insanın mutlaka bir öyküsü vardır.

Bir şirketin duvarlarının arasında sayısız öykü dolaşır. O şirkette oluşmuş öyküler; iyi anlatıldığında, kurum değerlerini en iyi ifade eden ve aynı zamanda kurumsal iklimi yaratan unsurlardır. Şirketin felsefesini en iyi anlatan, o şirkette yaşanmış öykülerdir.

3. Öykü anlatmak ancak ve ancak içten olunarak yapılacak bir şeydir. Öykü anlatanın kendini olduğu gibi ortaya koyması; korkularını, endişelerini, zayıflıklarını dinleyenlerle paylaşması yani gönlünü açması gerekir. Hepimiz bize kalbini açana kalbimizi açarız. Öykü anlatmanın en önemli gücü de burada saklıdır. Öyküler bizi birbirimize bağlar. Biz ancak duygusal bir motivasyon bulduğumuz zaman ilham alır, harekete geçeriz.

Öykü anlatanın ses tonu ve vücut dili, anlattığı içerikle bir bütünlük içinde olmalıdır. Hiç kimse başkasını oynayarak insanları etkileme gücüne sahip değildir.

Öykü anlatmak, anlatacağınız konunun ‘çok önemli’ olduğunu vurgulamakla yapılmaz. Aksine böyle yapmak öykünün inandırıcılığını ve değerini yok eder. Ama anlattığınızı önemseyerek, coşkuyla, tutkulu anlatmak; vermek istediğiniz mesajın önemini dinleyicilere geçirir.

4. Öykü anlatmak dinleyenle gizli bir kontrattır. Anlattığınız şey karşılığında dinleyen, kendi değerli zamanını verir. Anlattığınız öyküde; dinleyeni aptal yerine koymayan, onun gerçekten ihtiyaç duyduğu bilgiyi sağlayan bir içerik olması gerekir.

Dinleyicinin bilmek istedikleri vardır. Bu ihtiyaçlarla hitap eden bir içerik ve bu içeriğe uygun bir biçim, anlatanla dinleyeni aynı dalga boyuna getirir. Aynı dalga boyunda olmak, üstten bakmamak demektir. Öykü anlatıldığı andan itibaren anlatanın değil herkesin paylaştığı bir öyküdür. Sahibi hem anlatandır hem dinleyen.

5. Farklı amaçlar için farklı öykü türleri kullanılmalıdır. Örneğin bir değişimi başlatacak öykünün tonu ve teması, kurumsal değerleri paylaşmak için anlatılacak öyküden farklıdır. Hatta aynı öykü bile değişen ortamlarda tıpatıp aynı şekilde anlatılmaz çünkü her öykünün anlatıldığı ortam yani bağlam farklıdır. Ortama göre öyküyü uyarlamak gerekir.

6. Liderlerin de herkes gibi bir yaşam öyküsü vardır. Bir kişiyle veya bir toplulukla ilk bağı kurmak için, herkes gibi liderin de önce kendi öyküsünü anlatması gerekir. Bu dinleyenle bağ kurmak için bir ön koşuldur.
Martin Luther King
Bunun dışındaki bütün durumlarda, anlatanın kendini değil öyküyü ön plana çıkarması gerekir. İyi bir öykü anlatıcısı, öykünün anlamını ortaya çıkarmak için anlatır. Mesela değişim öyküleri bunlara en iyi örnektir: Martin Luther King insanları, ‘kurduğu düş’ ile harekete geçirmiştir, kendini anlatarak değil. Son seçimlerde Obama da, Amerikan halkına aynı yöntemle seslenmiş, başarılı olmuştur.

7. Ancak şunu da unutmamalıyız ki, öyküyü coşkuyla, tutkuyla ve samimi bir şekilde anlatmak aslında iyi hazırlanmış olmakla mümkündür. Ancak çok prova yapmış bir anlatıcı, ses tonunu ve vücut dilini doğal kullanma becerisine kavuşabilir. İyi öykü anlatmak için emek vermek gerekir. Ne kadar çok öykü anlatırsanız, diliniz  o kadar çözülür. Zaman içinde tarzınız oturur ve doğallığınız artar. Performansınız sizi bile şaşırtabilir.

8. Öykü anlatmadaki amacımız duygusal bağ kurmak ve insanlarla yakınlaşmaktır. Öykü anlatırken gizliden gizliye tehdit etmek, ya da ‘haddini bildirmek’ öykünün doğasına terstir. Bu sebeple anlatacağınız öyküler, korku kültürü yaratmayan öyküler olmalıdır.

Öyküler yoluyla insanları suçlu hissettirmek ve olumsuz bir havayla öyküyü sonlandırmak da yakışık almaz. Bu sebeple öykü, nasıl olursa olsun mutlu sonla bitmelidir. Yaşanan tüm olumsuzluklar, öykünün sonunda bir iyiliği getirmelidir. Aksi takdirde öykünün olumlu etkisi ve harekete geçirici gücü zayıflar. Pandora’nın kutusunda bile, dünyaya bütün kötülükler yayıldıktan sonra, kutunun içinde umudun kaldığını unutmamak gerekir.

9. Öykülerin tümünde ortak olan bir yapı vardır. Joseph Campbell buna “Kahramanın yolculuğu” der. Her öykü, bir kahramanın başından geçen olaylar etrafında kurulur. Bu akışa göre kahramanın dengesi, her şey yolunda giderken, hiç beklemediği bir anda bozulur. Bu kahramana yapılmış bir ‘çağrıdır’. Kahraman bir serüvene çıkmak zorunda kalır çünkü içindeki ve dışındaki güçler bir çatışma içindedir.

Bu yolculuk sırasında kahramanımız zorluklarla karşılaşır, çelişkilere düşer, savaşır… Bu yolda karşısına çelme takanlar da çıkar, kutsal armağanlar veren akıl hocaları da. En sonunda ‘eve dönüş’ başlar. Kahraman girdiği çatışmadan olgunlaşarak döner. Kahraman geçirdiği dönüşümle, gerek içsel gerekse sosyal olarak yeni bir insan olur.

Kahramanın Yolculuğu bütün romanların ve bütün sinema filmlerinin temel yapısını oluşturur hatta hepimiz kendi hayatımızla ilgili öyküleri anlatırken farkında olmadan bu yolu izleriz.

Pretty Woman filminde kahramanın (Richard Gere) karşısına hiç beklemediği bir anda bir sokak kadını (Julia Roberts) çıkar. Bu kadının – kendisinden beklenmeyen- şahsiyeti ve güzelliği, kahramanın ezberini bozar ve yolculuk başlar. Kahraman, serüvenin sonunda olgunlaşır ve bambaşka bir insan olur.

İş hayatında öykü anlatmak, yukarıda kısaca değindiğim klasik öykü kalıbının dışında da olabilir. Bu öykü anlatma biçimine Stephen Denning, “minimalist” öykü kalıbı ismini veriyor. Ben Denning’in kitaplarını okudum ve ikna oldum. Gerçekten de iş hayatında insanlara ilham vermek ve değişimi başlatmak için minimalist öyküler yararlı olabiliyor. Zaten iş hayatı için, çoğu kez ihtiyaç duyulan ve kullanılabilecek öyküler tam anlamıyla klasik öykü kalıbına uymuyor. Ama şaşırtıcı bir şekilde bu öyküler de insanları ikna etmeye, ateşlemeye yetiyor. Başkalarının yaşadığı ve size ilham verecek gerçek öyküler, iş hayatında çok faydalı olabiliyor.

10. Siz de yapabilirsiniz

Daha iyi bir gelecek için, mevcut davranış kalıplarını ve alışkanlıkları değiştirmek gerekiyor. Bunun için önce fikirleri değiştirmek lazım. Siz de ister bir şirketi yöneten bir lider olun, ister kendi fikrinizi anlatmak isteyen sıradan bir insan; umudu ve değişimi dile getirdiğinizde, iyi anlaşılmak ve dinleyen üzerinde kalıcı etki yaratmak istiyorsanız  fikrinizi öykü(ler) kullanarak anlatın.  Severek ve hissederek anlatılan yani iyi anlatılan bir öyküden daha etkili bir ikna aracı yoktur.

Öykü anlatmayı kimseden öğrenmenize gerek yok. Zaten biliyorsunuz. Siz de herkes gibi öykülerle büyüdünüz. Bence, hemen şimdi öykü anlatmaya başlayabilirsiniz. Yapmanız gereken, anlatmak istediğiniz fikre uygun, yaşanmış ve gerçek bir olay (öykü) bulmak.  Bunu en iyi en güzel şekilde anlatmak için plan yapmak. Sonra defalarca prova yapmak ve  öyküyü içselleştirmek yani anlatım doğallığına erişmek.  Artık, repertuarınızdaki bu öyküyü her seferinde daha iyi anlattığınızı görecek ve  giderek bu işin ustası olacaksınız.

İyi bir öykü, iyi anlatıldığında sizi şaşırtacak kadar güçlüdür. Öyküyü anlattığınızda önce bırakın öykü dinleyende istediğiniz etkiyi gerçekleştirsin sonra siz gerekli kanıtları ve açıklamaları sunarak, görüşünüzü daha da sağlamlaştırabilirsiniz. Çünkü artık sıra mantığa gelmiştir.

Konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm :

Stephen Denning, ‘The Leader’s Guide to Storytelling’, Jossey-Bass, 2007
Robert McKee ‘Story: Substance, Structure, Style and the Principles of Screenwriting’, Harper Entertainment, 1997
Annette Simmons, ‘The Story Factor: Inspiration, Influence, and Persuasion Through the Art of Storytelling’, Basic Books, 2002
Klaus Fog , Christian Budtz, Baris Yakaboylu ‘Storytelling: Branding in Practice’, Springer, 2005
Joseph Campbell, ‘The Hero’s Journey’, New World Library, 1968
Annette Simons, Hikayenin Gücü, MediaCat Kitapları, 2008
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi, 2000

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. Peter Guber, The Four Truths of The Storyteller, Harvard Business Review, Aralık 2007 :

Peter Guber, The Four Truths of The Storyteller, Harvard Business Review, Aralık 2007

2. Steve Denning, Storytelling in Organizations, Haziran 2004 :

http://www.stevedenning.com/ReadStorytellingInOrganizations.html

3. Louis Gerstner ‘The newtwork world: are we ready for it‘ konuşması :

http://mitworld.mit.edu/video/58

4. Steve Jobs “stay hungry, stay foolish” konuşması ve kendi öyküsü :

http://www.dailymotion.com/video/x3j81k_steve-jobs-ac-kal-budala-kal-alt-ya_people

5. Martin Luther King ‘I have a dream’ konuşması :

http://www.dailymotion.com/video/x833ml_martin-luther-king-i-have-a-dream-s_news

6. Obama konuşmaları :

http://www.barackobama.com/tv/

© Copyright (27.01.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Liderlik Dili, Öykü Dilidir

Hepimiz karşımızdakini ikna etmek için rakamlar ve kanıtlarla konuşuyoruz. Mantıklı olmak konusunda ne kadar tutarlı ve sağlam bir yol izlersek o kadar etkili olacağımızı düşünüyoruz. Hem özel ilişkilerimizde hem iş hayatında en sık bu yola başvuruyoruz.

Ama maalesef insan aklı mantıksal açıklamaları kabullenmeye hiç yatkın değil.

İnsan kendi geliştirdiği görüşlere sıkı sıkıya bağlanıp, sahip olduğu fikri katiyen değiştirmek istemiyor. İkna olmamak için, zekâsını ve yaratıcılığını kullanarak direnç gösteriyor. Çelişkili gibi görünse de bir insanın görüşünü mantıkla yıkmaya çalışmak, o görüşün söz konusu kişide daha da sağlamlaşmasına yol açıyor. Üstelik insan önemli bir konuda fikrini değiştirirse, kendini zayıf ve kimliksiz kalmış hissediyor. (Zihniyeti değiştirmek atomu parçalamaktan zor.)

Bir kişiyi, sadece aklına hitap ederek ikna etmek, zor bir uğraştır. Nasihatler, gençler için anlaşılmazdır,  genç zihinlerde neredeyse hiçbir yansıma bulmaz. Bu nedenle nasihatleri en çok söyleyen anlar, dinleyen değil.

Peki, bir kişinin, bir şirketin veya bir toplumun fikrini değiştirmek için en etkili yöntem hangisidir? Bir insan kendi fikrini bir diğerine nasıl aktarabilir? Nasıl ikna edebilir? Karşı tarafın zihnindeki direnç nasıl aşılır?

İlk bakışta biraz yadırgatıcı gelebilir ama ikna etmenin en etkili yollarının başında öykü anlatmak gelir. (Narration veya daha dar bir anlamda storytelling)

Her çocuk dünyayı öykülerle kavrar. İyiyi ve kötüyü öyküler sayesinde anlar. Bize zor zamanlarda ne yapmamız gerektiğini öğreten öykülerdir. Biz dünyayı öyküler sayesinde kavrar, belirsizliğe ve kötülüklere karşı ne yapacağımızı öykülerden öğreniriz. Bize anlatılmış öyküler, belleklerimizde hiç sönmeyen kor bir ateştir. Biraz üflendiğinde hemen alevlenir. Etkileri müthiştir.

Üstelik bize annemizin babamızın anlattığı öyküler sadece doğduğumuz coğrafyaya özgü de değildir. Robin Hood ile Köroğlu kökeninde aynı öyküdür. Tıpkı Kerem ile Aslı’nın, Romeo ve Juliet’le aynı olması gibi. Budizm hikâyeleri ile Sufi hikâyeleri, Kızılderililerin öyküleriyle Yörüklerin öyküleri benzer köklerden çıkmışlardır. Öyküler evrenseldir, insanlığın ortak bilinçaltını yansıtır. (Carl Jung, Joseph Campbell)

Öyküler mantığımızın bütün direnç duvarlarını kolayca aşıp, duygularımıza dokunur. İnsan aklı mantığa, kendi mantığını kullanarak cevap verir ama öykülere aynı tepkiyi veremez. Bize bir öykü anlatıldığında, bizim zaten çocukluğumuzdan beri sahip olduğumuz bilgi birdenbire bilincimize çıkar. Bir insana içinde bulunduğu duruma uygun bir öykü anlatmak onun zaten bildiği bir şeyi ona hatırlatmak, ona dokunmak demektir. Akılla ikna etmek ne kadar zor ve uzun bir süreçse, öyküyle ikna etmek bir sihir gibi ansızın ve kendiliğindendir.

Akılla ikna etmeye kıyasla öyküyle ikna etmenin çok önemli bir farkı daha vardır. Öykü anlatmak bir kıvılcım yakmak gibidir. Dinleyen bu kıvılcımdan ateşlenir ve varılacak yere kendi enerjisiyle ulaşır. Dolayısıyla yaptığı yolculuk kendi yolculuğu, vardığı yer isteyerek vardığı yer olur. Öykü anlatmak, az söyleyip çok anlam yaratmak demektir.

Öyküler bizim duygularımıza dokunur ve duygularımız mantığımızdan hem daha hızlı anlar hem de bütünü daha iyi kavrar. Öyküler bizi, yaşadığımız gerçeklere ve etrafımızdakilerle bağlar. Bize bir öykü anlatıldığında, kendimize o öykünün içinde bir rol biçer, bu rolü gerçekleştirmek isteriz. Öyküler cesaret ve ilham verir.

Öykülerin hepimizi değiştirici, dönüştürücü ve iyileştirici bir etkisi vardır. Öyküler bize, bu dünyada yalnız olmadığımızı, zorlukların sadece bizim başımıza gelmediğini anlatır. Öykü anlatıcıları aslında en bilge öğretmenler, iyileştiren şifacılar ve hayata neşe katan komedyenlerdir.

Bu yüzden nasihatler ve her türlü mantık önermeleri insanları birbirinden uzaklaştırırken, öyküler yakınlaştırır. Öyküler yoluyla çocukluktan olgunluğa, bağımlılıktan özgürlüğe, ataletten harekete geçeriz.

Bir şirketin çalışanlarına, o şirketin vizyon, misyon ve değerlerini sadece mantıklı önermelerle, power point sunumlarla anlatmak, bir babanın oğluna nasihat etmesi gibidir. Nasihat ne kadar etkiliyse, vizyon ve misyonu şirket duvarlarına asmak da ancak o kadar etkilidir.

Elbette her şirketin vizyon, misyon ve değerleri olması gerekir. Bunlar bir şirkete yön gösteren kılavuzlardır. Ama çalışanların bunları sahiplenmesi ancak liderin yapaylıktan arınmasıyla mümkündür. Bir liderin kendi görüşünü benimsetmesinin en etkin yolu, fikirlerini öykülerle anlatmasıdır. Mantık ve kanıtlar öyküleri destekler nitelikte olmalıdır.

Sakıp Sabancı; hepimizin tanıdığı müthiş öykü anlatıcılardan birisiydi. Her zaman pamuk işçisi Hacı Ömer`in oğlu olmakla iftihar eder, babasının iş bulmak için Adana’ya yürüyerek 9 günde gitmesini her fırsatta anlatırdı. Kendine has üslubuyla, her konuda anlatacak bir öyküsü olurdu. Bugün Sakıp Bey’in yaptığı işlerin bazılarını unutabiliriz ama onun anlattığı öyküleri ne zaman hatırlasak, yüzümüzde bir sıcaklık ve gülümseme oluşur. Sakıp Bey; anlattığı öykülerle coşkusunu aktarır, ilham verirdi. Onu dinlediğimiz zaman anlattığı öyküde kendimizi bulur ve “ben de yapabilirim” hissine kapılırdık.

Sakıp Bey’in bu kadar sevilen bir insan olmasının belki de en önemli nedeni; kendini gizlemeden, güçlü ve zayıf taraflarıyla ortaya koyan, iyi bir öykü anlatıcısı olmasıydı:

 

” Lise talebesiydim. Ağır hastalık geçirdim. Tedavi üç yıl kadar sürdü. İlaçlar ve annemin şefkatli bakımı ile çok kilo aldım. Adım “Şişko”ya çıktı. Arkadaşlarımdan üç yıl geri kaldım. Yaşım 17-18’e vardı. Okula gitmek istemedim. “Ben çalışacağım.” dedim. Babam anlayış gösterdi, öylece çalışma hayatına atıldım. Delikanlılığa geçiş dönemimde ağır bir hastalığa yakalanmam, beni çok genç yaşta iş hayatına yöneltti.

Bana kalırsa, böyle bir izah eksik kalır. Hastalığı bir tesadüf sayabiliriz ama benim iş hayatına yönelmem sadece ona bağlı değildir. Ortam, benim çocuk yaşta iş hayatına heveslenmeme müsaitti. Babam iş delisi bir adamdı. Başka bir şey düşünmezdi. Çocuk yaşta hepimize çalışma aşkı verdi, iş öğretti. Hayatın çetin yolunda edindiği bilgileri, tecrübeyi cömertçe önümüze serdi. Bütün oğullar, asıl öğretmen olarak babamızı bilirdik. Hastalık araya girip de okuldan kopunca, artık kendimi kocaman bir adam görüyorum ve “ Ben çalışacağım.” diyorum. Yani çalışmaya hazırım, istekliyim ve babamın göstereceği her işi başaracağıma inanıyorum.

Yani ortam hazır, ben hazırım.

Demek ki, insanoğlu uygun bir ortamda önüne çıkan fırsatı değerlendirmeğe hazır oldu mu, hayatına bir yön verebiliyor. Bunda tesadüfün, şansın, kaderin rolü olduğu kadar; içinde yaşanılan ortamın, sahip olunan değer yargılarının da rolü var. Fırsattan yararlanmaya hazır olacaksınız.

İlimde de bu böyle değil mi? Laboratuara kapanmışsınız, deney üstüne deney yapıyorsunuz. Kütüphaneye kapanmışsınız, kitap üzerene kitap deviriyorsunuz. Neyi aradığınızı biliyorsunuz. Hedefiniz belli, hazırlığınız tamam. Aradığınızı bulacaksınız. Düşündüğünüzü yazacak, yaratacaksınız. Çünkü hazırsınız.

Hayatta tesadüf, fırsat, şans ancak onlardan yararlanmaya hazır olanların işine yarayabilir. Dikkatli, hevesli, çalışkan, sabırlı ve bir gayesi olan insan, tesadüfleri değerlendirebilir, fırsatları yakalar ve şansı kaçırmaz. “

Öyküler bize hayatın neden ve nasıl değiştiğini anlatır. Her öyküde, beklenmedik bir olay bütün dengeleri alt üst eder. Bizler, hayattan umut ettiklerimizle hayatın acı gerçeği arasında sayısız çelişki yaşarız. Ama hayatı değerli kılan sadece güzellikleri değil aynı zamanda hayatın zorluklarının verdiği enerjiyle kendimizi nasıl dönüştürdüğümüzdür. Nereden gelip nereye gittiğimiz yani hangi yolculuğu yaptığımızdır. (Robert McKee)

Liderin kendisi de, her insan gibi, aynı yolculuğu yapar. Eğer beraberinde bu yolculuğa gönülden katılacak insanlar istiyorsa, bu yolculuğun neden ve nasıl yapılacağını anlatması gerekir, tercihen iyi bir öyküyle.

 

Teşekkür
Bana öykü anlatma diye bir alanın varlığını öğreten Alev Tekinak’a teşekkür ederim. Bundan 5-6 yıl önce, Alev’den duyana kadar, bu konudan hiç haberim yoktu. Ne iyi yapmış! Alev sayesinde, ben de birkaç kişiye bu konunun heyecanını bulaştırabilirsem çok sevinirim.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

Stephen Denning, ‘The Leader’s Guide to Storytelling’, Jossey-Bass, 2007
Robert McKee ‘Story: Substance, Structure, Style and the Principles of Screenwriting’, Harper Entertainment, 1997
Joseph LeDoux , ‘The Emotional Brain’, Simon&Schuster, 1996
Annette Simmons, ‘The Story Factor: Inspiration, Influence, and Persuasion Through the Art of Storytelling’, Basic Books, 2002
Klaus Fog , Christian Budtz, Baris Yakaboylu ‘Storytelling: Branding in Practice’, Springer, 2005
Karen Armstrong, ‘A Short History of Myth’, Canongate, 2006
Joseph Campbell, ‘The Hero’s Journey’, New World Library, 1968
Daniel Pink, A Whole New Mind: Moving from the Information Age to the Conceptual Age, Riverhead Hardcover, 2005
Sakıp Sabancı, İşte Hayatım, Aksoy Matbaacılık, 1985

© Copyright (20.01.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Zihniyet Değiştirmek Atomu Parçalamaktan Zor!

Şöyle bir sahne düşünün: Anne-baba salonda oturuyorlar, baba 4 yaşındaki kızına, “Kızım sen dünyaya nasıl geldin?” diye soruyor. Kız elindeki bez bebekle oynamaya devam ederken, fevkalade bilmiş bir edayla: “Beni leylekler getirdi.” diyor. Bu cevaba şaşıran kimse yoktur hayatta. Bu masum akıl yürütme hoşumuza gider. Yüzümüzde, karşı koyamadığımız bir gülümseme oluşur.

Ama hiç birimiz “Bu çocuk geri zekâlı galiba.” diye düşünmeyiz. Dünyada hiçbir anne-baba bunu kendine dert etmez. Herkes birkaç yıl içinde bu saf ama yanlış düşüncenin yerine doğru bilginin yerleşeceğini bilir. Tıpkı bilgisayar programları gibi, eski sürümün yerine yenisi gelecektir. Çünkü, çocuk zihninde inanılmaz bir öğrenme ve esneklik kabiliyeti vardır. Merak dürtüsüyle öğrenir ve kendini yeniler.

Fakat ilkokul çağında bu esnek zihin, katılaşmaya başlar. O güne kadar kolayca değiştirdiği fikirler artık yenilenmekte zorlanır, yeniye karşı direnç oluşturur. Bu dönemden sonra öğreneceği bilgiler ansiklopedik bilgiler olabilir, mesela fizik, kimya öğrenebilir hatta doktora da yapabilir ama bir yetişkinin zihniyetini değiştirmek giderek zorlaşır. (Howard Gardner)

Bir konuda bir anlayış oluşturduktan sonra artık akıl, bunu korumak için çalışır ve değiştirmek istemez. Kendisine gelen yeni bilgileri o konuda oluşturmuş olduğu görüşe göre kabul veya reddeder. Eğer edindiği bilgi, kişinin sahip olduğu görüşü doğruluyorsa mutlu olur, bilgiyi kabul eder. Aksine; gelen yeni bilgi, sahip olduğu görüşle çelişiyorsa mutsuz olur, bilgiyi reddeder. Genellikle bilgi objektif de olsa bilimsel de olsa kişinin zihnindeki bu direnci aşamaz. Bilim adamları zihnimizdeki bu sapmaya doğrulama sapması adını veriyor. (Confirmation Bias – Peter C. Wason)

ABD’de 2004 başkanlık seçimleri öncesinde, 15 Demokrat ve 15 Cumhuriyetçi seçmen üzerinde yapılan araştırma, doğrulama sapmasını kanıtlayan iyi bir örnek. Cumhuriyetçi başkan adayı Bush’un, apaçık çelişkilerle dolu konuşmasını dinleyen Cumhuriyetçi seçmenlerin beynindeki hareketler, fMRI teknolojisiyle incelendi. Bu deneyde, kendi adaylarının çelişkileri, Cumhuriyetçilerin beyinlerinin akıl ve mantık bölgesinde (sol taraf) hiçbir etki ve hareketlilik yaratmadı, bu çelişkiler üzerine akıl yürütmüyorlardı. Ama duygulara ev sahipliği yapan beynin sağ tarafında kıpırdanmalar gözlendi. Bush’un çelişkilerinden duygusal bir huzursuzluk duymuşlardı. İzleyen dakikalarda, bu duygusal gerilimi azaltmak için her biri, Bush’un konuşmasındaki çelişkilere, kendi zihniyetlerine uygun ‘haklı’ nedenler bulup, Başkan adayının ne kadar ‘tutarlı’ olduğunu anlatmak için çaba gösterdiler.

Daha da önemlisi bu seçmenler, kendi adaylarının çelişkilerine kendilerine özgü bir açıklama getirip, bu çelişkileri ortadan kaldıran bir yoruma ulaştıklarında, beyinlerinin ‘ödül ve haz’ bölgeleri canlandı ve aşırı hareketlendi. Seçmenler kendi adaylarının saçmalıklarını içlerine sindirme yöntemini bulduklarında mutlu olmuşlardı. (Bu araştırmada, Demokrat seçmenler ve Demokrat aday Kerry için de aynı sonuçlar elde edildi.) (Michael Shermer)

Bu deney, insanların inançlarının objektif değerlendirme yapmalarını engellediğini bilimsel olarak kanıtlıyordu. İnsanlar sadece nasıl bakıyorlarsa öyle görmüyorlardı daha da ileri gidiyorlar, gerçekleri çarpıtarak kendi inançlarına uyduruyorlardı.

Doğrulama sapması sadece siyasi konularda ortaya çıkan bir sapma değil. İnsan zihni hayatın her alanında aynı direnci gösteriyor. Bu direnç özel ilişkilerimizde de, bir şirketteki ilişkilerimizde de mevcut. Aslında hepimiz bu direncin farkındayız, sadece adına fMRI denilen teknoloji, zaten farkında olduğumuz bu sapmayı bilimsel olarak ispatlıyor. Yoksa hepimiz arkadaşımızın veya eşimizin bir konudaki zihniyetini değiştirmenin ne kadar zor olduğunu kişisel deneyimlerimizden pekâlâ biliyoruz.

Mesela sigara paketleri üzerindeki uyarıların sigara tiryakilerini hiç etkilememesi de Doğrulama Sapması’nın bir sonucudur. Birkaç yıl önce, ABD’de, yine fMRI kullanılarak yapılan deneylerde, tiryakilerin bu uyarıları okuduklarında, sigaradan değil uzaklaşmalarını daha fazla sigara içmeyi arzuladıklarını kanıtlandı. (Martin Lindstrom)

Bir kişinin veya bir topluluğun zihniyetini, mantık yürüterek veya bilimsel kanıtlarla değiştirmeye çalışmak; çoğu kez onların zihinlerinde arzu edilenin tam tersi bir düşünceyi perçinliyor. Çünkü insan beyni her mantıklı açıklamaya kendi zekâsını ve yaratıcılığını kullanarak, kendi karşı fikrini oluşturma yeteneğine sahip. Çelişkili gibi görünse de bir insanın görüşünü mantıkla yıkmaya çalışmak o görüşün söz konusu kişide daha da sağlamlaşmasına yol açıyor. (Dünyada en adaletli dağıtılmış şey akıldır)

Bir şirkette de çalışanların yeni bir fikri kabul etmesinin önündeki en büyük engel daha önce sahip oldukları fikirlerdir. Burada yeni fikrin daha iyi, daha doğru, daha üstün olması değil, yeninin eski görüşü doğrulamamasıdır.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığım işin bireysel yani psikolojik tarafıydı. Bu konunun bir de toplumsal bir kimlik boyutu var.

Yetişkin bir insanın bir konudaki zihniyeti onun toplum içindeki kimliği belirleyen önemli bir etkendir. Bir insanın kimliği sadece hangi mesleğe sahip olduğu, hangi işi yaptığı, hangi gelir düzeyinde olduğu ve neyi tükettiğiyle değil aynı zamanda onun hangi zihniyete sahip olduğuyla da belirlenir. Bu nedenle, bir konuda bir kere bir fikir sahibi olup onu başkalarıyla paylaştığı andan itibaren insanlar o fikre sıkı sıkıya bağlanırlar. Bu zihniyet, artık o kişinin kimliğinin bir parçası olmuştur. Sanki bu zihniyeti değiştirmek bir zayıflık belirtisi olacak, adeta o insanda kimliksizlik yaratacaktır.

Özellikle bizim toplumumuzda bir kişinin önemli bir konuda fikrini değiştirmesi onun toplumsal konumunu zedeleyen bir etken olarak değerlendirilir. En masum deyimiyle ‘etkilenmek’ bile bizim kültürümüzde zayıflık belirtisidir. Oysa sadece iletişim sektörü değil, iş hayatının tamamı ve siyaset etkileme üzerine kuruludur. Etkilemenin ve etkilenmenin olmadığı bir yerde gelişme, büyüme, olgunlaşma olmaz. (Bu konu başlı başına bir yazı konusu olacak kadar geniş ve zevkli)

Bu bakımdan bir şirkette bir liderin, değişimi hayata geçirme çabasının önündeki en büyük engel o güne kadar şirketin içinde oluşmuş zihniyettir. Mevcut fikirlerine ve iş yapma biçimlerine sıkı sıkıya bağlı olan ve bunu savunan çalışanlar, bu fikirlerini terk etmek konusunda son derece tutucu davranırlar. Mevcut olandan vazgeçip yeniyi benimsemeleri onların üzerinde grup baskısı oluşturur. Sahip olduklarından vazgeçerlerse kimliklerinin aşınacağı tedirginliğini yaşarlar. Bu da şirketlerde statükonun her zaman çok dirençli olmasına neden olur.

Her değişimin önündeki en büyük engel zihinlerdeki bu dirençtir. Bu direncin hem psikolojik (doğrulama sapması) hem de kimlikle ilgili toplumsal nedenleri vardır.

İşte değişim zamanlarında liderin aşması gereken en zor engel, başta çalışanlar olmak üzere, bütün iş paydaşlarının zihniyetindeki bu dirençtir. Bazı liderler bu zihniyet değişimini yapmanın zorluğuyla mücadele etmek yerine, çalışanlara ödül – ceza yöntemleri uygulayarak sonuç almayı ve zihniyeti değiştirmeksizin sadece davranışları değiştirmeyi hedefliyorlar. Ben bu tür Otokratik liderlerin ancak kısa dönemli başarılar    elde edebilecekleri düşünüyorum. Kalıcı değişimler için daha köklü ve kalıcı olanı yapmanın yani zihniyeti değiştirmenin gerektiğine inanıyorum. Çünkü gerçek değişim, zihniyet değişimidir. Zihniyette değişim yapmadan bireysel ya da kurumsal hiç bir değişimin kalıcı sonuçlar vermesi beklenemez.

Lider, kendi zihin yapısını değiştirme cesareti gösteren ve önce mevcutla bağlarını kopartabilen ve sonra da hayal ettiği değişimi kendisini takip edenlerin gözünde canlandırabilen kişidir.

Fakat liderin değişim gereğini ve gelecek tasarımını sadece mantıklı bir şekilde açıklayarak çevresini ikna etmesi yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı neredeyse mümkün değildir. Bu yazıda anlatmaya çalıştığım gibi değişimi savunan her mantıksal açıklama çalışanlarının mevcut yapıya daha da bağlanmalarına neden olur.

Liderlik ikna etme işidir ama mantık ikna etmede başarı elde edilebilecek bir yöntem değildir. Hiç kimse kendine mantıklı açıklama yapıldığı için sahip olduğu düşüncesinden vazgeçmez. Hiçbir lider sadece mantık kullanarak başarılı olamaz. Einstein’ın dediği gibi “İnsanların zihniyetini değiştirmek atomu parçalamaktan daha zordur.”

Liderin değişimi hayata geçirebilmesi için başka yöntemler kullanması gerekir. Son yıllarda bu konuda önemli bir gelişme oldu. İlk bakışta iş hayatına uzak bir kavram olarak düşünülen ‘öykü anlatma’ yönteminin insanı zihnindeki direnci en kolay aşan yöntem olduğu keşfedildi. Birçok yazar, bir fikrin iletilmesinde ve karşı tarafı ikna etmede en güçlü yöntemin ‘öykü anlatma’ (storytelling) olduğu fikrinde birleşti. Bu konuda birçok başarılı uygulama örnekleri ortaya çıktı. Sayısız kitaplar yayınlandı ve sadece bu yöntemi kullanan iletişim ve danışmanlık şirketleri faaliyete geçti.

Benim de çok ilgimi çeken bu yöntemi bir sonraki yazımda ele alıp, anlatmaya çalışacağım.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Howard Gardner, Changing Minds: The Art and Science of Changing Our Own and Other People’s Minds, Harvard Business School Press, 2004 (Zihniyetleri Değiştirmek, MESS, 2004)
Martin Lindstrom, Buyology, Brodway Books, 2008
Drew Westen, The Political Brain, PublicAffairs, June 25, 2007
Peter M. Senge, Art Kleiner, Charlotte Roberts, The Dance of Change: The Challenges to Sustaining Momentum in Learning Organizations, Broadway Books, 1999
Robert McKee ‘Story: Substance, Structure, Style and the Principles of Screenwriting’, Harper Entertainment, 1997

 

© Copyright (13.01.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Ekonomik Krizde Hangi Lider Fark Yaratır?

Ekonomik krizde lider, yönettiği şirketin kaderini değiştirebilir mi?

Bir kişinin elinde böyle bir güç var mıdır varsa bu hangi kişiliğe sahip bir liderdir?

Bunun cevabını vermeden önce birkaç saptama yapmak istiyorum.

Birincisi, ekonomik krizler her sektörü farklı etkiler. Mesela bir çimento şirketini yöneten lider çok başarılı olsa bile içinde bulunduğu sektörün yapısı onun oyun alanını sınırlayacaktır. Özel sektörün ve kamunun yatırım yapmayacağı (belediye seçimleri hariç), bireylerin konut almayacağı bir ortamda bu lider de sektörün kaderinden kendi payına düşeni alacaktır; çok zeki, çok deneyimli, çok yaratıcı olsa bile.  Ekonomik krizlerin yükünü bütün sektörler eşit paylaşmaz. Bazı sektörler için musluğun suyu azalırken bazılarında çeşme neredeyse kurur.

İkincisi, aynı sektörde bulunan şirketler bile ekonomik krizden farklı şekilde etkilenir. Bir şirketin diğerine göre daha iyi bir finansal durumda olması, birinin diğerine göre daha düzenli veya sadık müşterilerinin olması, şirketlerin krize yakalandıkları zamandaki kıyaslamalı üstünlüklerini belirler. Ayrıca çalışanlarla, tedarikçilerle, bayilerle kurulmuş olan ilişkiler de her şirket için farklıdır. Her şirket paydaşlarıyla kendine özgü ilişkiler kurar. Dolayısıyla aynı sektörde olmak da krizde rakiplerle eşit koşullara sahip olmak anlamına gelmez.

Üçüncüsü, ekonomik krizin en belirgin özelliği, talebin daralmasıdır. Tipik bir yönetici de bu daralmaya öncelikle fiyat ve maliyet düşürmekle tepki verir ardından o güne kadar ulaşmadığı müşteri segmentlerini hedefler. Her ikisi de anlaşılır davranışlardır. Ancak Hiper Rekabet döneminde, rakiplerin tümünün aynı taktiği uygulayacak olmasından, bu çabalar farklılık yaratmaz yani derde deva olmaz.

Dolayısıyla, kriz dönemlerinde şirketler ancak kendilerini yenileyerek ayakta kalabilir. Bu yenilenmenin yöntemi de şirketin müşterisine farklı bir değer teklifiyle yaklaşması, yeni müşteriler yaratmasıdir. Bunu sağlamak için de süreçlerini, kullandığı kaynakları ve kar aritmetiğini değiştirmesi gerekir. (Ekonomik Krizlerde İnovasyon Nasıl Yapılır?)

Demek istediğim: 1) Bir taraftan sektörün diğer taraftan şirketin kendine özgü koşulları söz konusu şirketin krizdeki kıyaslamalı gücünü/zayıflığını belirler. 2)Şirketler, krize ilk tepki olarak, maliyet ve fiyat indirirler. 3) Gerçek ve kalıcı çözüm şirketi yenilemektir.

Şimdi bütün bunların bilincinde olarak sormak istediğim soru: Kriz ortamında bir lider gerçekten fark yaratabilir mi?

Her lider yönettiği şirkete kendi tarzını yansıtır ve bütün sistem ondan etkilenerek önceliklerini saptar ve geleceğe onun idaresinde yol alır. Kriz dönemlerinde liderin önemi daha da artar çünkü bu dönemler, belirsizliğin ve değişim hızının arttığı dönemlerdir. Daha önce de anlatmaya çalıştığım gibi eğer şirket kendini bu artan değişim hızına paralel olarak aynı hızla yenilerse ayakta kalır aksi takdirde ciddi zorluklarla karşılaşır.

Eğer kriz dönemlerinde şirketlerin yenilenmeleri gerektiğine inanıyorsak ve bu yenilenmenin lokomotifi liderin kendisi olacaksa bu lider nasıl bir lider olmalıdır?

Liderliğin büyük ölçüde kişiliğin yansıması olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda her liderin özelliklerine en uygun dönemlerin ve durumların olduğunu da biliyoruz. Mesela büyüme dönemlerinde; Karizmatik veya Narsis liderlerin çok iyi performans gösterdiklerini biliyoruz. (Narsis liderlerin kısa dönem içinde hızlı büyüme elde ettiklerini ama uzun dönemde şirket kültürü üzerinde çok olumsuz izler bıraktıklarını biliyoruz.) Bir düzenin korunması için Bürokratik liderlerin biçilmiş kaftan olduklarını da. İki şirketin birleşmesi sırasında İnsan Odaklı liderlerin birleşmeyi kolaylaştırdıklarını da biliyoruz. http://en.wikipedia.org/wiki/Leadership/

Peki, eğer mesele bir şirketi dönüştürmek ise, en iyi liderlik tarzı hangisidir? Başka bir deyişle bu değişimin ruhu hangi tür liderliği talep etmektedir?

Karizmaya bir itirazım yok. Hatta olsa çok iyi olur ama sadece karizma ile dönüşüm sağlanması mümkün değildir. Diğer taraftan astığı astık, kestiği kestik (Otokratik) liderlerin ödül ve ceza yöntemleriyle bu zamanın talep ettiği yenilenmeyi gerçekleştirmeleri hayal bile edilemez. Genellikle, bu tarz liderlerin yönettikleri organizasyonlar, liderin isteğine uygun cevap veriyor gibi davranıp kendi bildiklerini yapmaya devam eder. Bugün çoğu şirket aynen bunu yaşamaktadır. Bu şirketler, çok değerli zamanlarını toplantı ardına toplantı yaparak helak edip, hiçbir sonuç alamamaktadır. Zaten o toplantılarda alınan stratejik (!) kararların çoğunun da hiç uygulanmayacağını toplantıya katılan herkes bilir. Lider de aynı yöntemi tekrar tekrar deneyerek farklı sonuçlar almak hayali peşindedir. En çok da çalışanların şirkete olan umudu kaybolmaktadır. Her geçen gün şirkete daha fazla yabancılaşıp kendi kişisel amaçlarından başka bir şey düşünmez hale gelirler. Bedenleri işyerinde, ruhları ise başka yerdedir.

Oysa doğru bir liderin çalışanlarını hevesle iş yapmaya yöneltmesi mümkündür. Herkes çalıştığı yerde işe katkı sağlamayı, sadece bedeniyle değil hem aklı hem de ruhuyla iş yapmayı ister. İnsan kendi ömrünün çoğunu geçirdiği iş yerini elbette anlamlı kılmak ister. Bu anlam, paradan da, unvandan da daha önemlidir.
(Meaning inc.)

İçinde yaşadığımız dönem alışageldiğimizden başka türlü bir liderliği gerektiriyor. Herbert Spencer’in dediği gibi “Zaman insanı yaratıyor.” ve yaşadığımız dönem kendine uygun yeni bir lider tarzına ihtiyaç duyuyor. Kendine has koşullarından dolayı, bu zamanın lideri ne Karizmatik ne Otokratik liderdir. Bu zamanın ruhuna en uygun lider, özgün lider olarak tanımlanan liderdir.

Bütün liderlerde olması gereken enerji, tutku, ikna, kararlılık, cesaret gibi özelliklerin yanı sıra, dönüşümü gerçekleştirecek özgün liderde bazı ek özellikler olması gerekiyor.

Özgün (Otantik) liderlerin;

Değer merkezli bir yönetim anlayışları var. Onlar insan olmanın anlamını oluşturan evrensel değerleri liderlik pratiğine taşıyorlar. Samimiyet, güven, sevgi, dayanışma, hoşgörü, dürüstlük gibi insani değerlerin yönettikleri yerde yeşermesi için çaba gösteriyor ve bu değerleri bizzat yaşayarak örnek oluyorlar.

• Bilgiye değer veriyor ve anlam yaratmayı, sıra dışı yaklaşımları, sezgisel karar vermeyi benimsiyorlar. Katılımcı ve paylaşımcı bir yönetim anlayışları var.

• Değişime açıklar, çevresel değişikliklere hızlı uyum gösteriyorlar. Esnek olmak, belirsizlikle baş etmek ve zamana direnmek değil zamanın akışına uyum sağlama becerilerine sahipler.

Farklı kültürel, sosyal ve zihinsel kaynaklardan yararlanmasını biliyorlar. Etraflarında tek tip, kendilerini onaylayan insanlar yerine yaratıcı fikirleri olanları barındırıyorlar.

Bütünsel (Holistic) bir bakış açıları var. Kısa vadeli davranmıyorlar. Resmin bütününü kavrayarak parçaları birleştirebilme ve geleceği inşa etme becerilerine sahipler.

Bu özellikler ‘sahne becerisine dayanan yüksek sesli’ özellikler değil, aksine hayata ve kendine daha sakin bir gözle bakmayı, kendine özgü (otantik) iç sesi bulmayı, kendi bireysel dönüşümünü samimiyetle gerçekleştirebilmiş olmayı gerektiren özellikler. Başkalarına değil, en çok kendilerine benziyorlar.

Böyle bir liderlik aslında ‘yapmakla’ değil ‘olmakla’ ilgili bir liderliktir. Bu sebeple kişilik bütünlüğü, özgün liderliğin temel belirleyicisidir. (CCL:‘The Changing Nature of Leadership’)

Değişimin ve belirsizliğin arttığı dönemlerde özgün (otantik) liderliğin yükselmesi, bir anlamda alçak gönüllülüğün ve içtenliğin de organizasyonların içine yerleşmesi anlamına geliyor. Sadece çalışanların değil, tüketicilerin (ve genelde bütün insanların) aradıkları ‘güven’in cevabı da özgün liderlerin yönettiği organizasyonlarda bulunabiliyor.

Bu liderler yarattıkları güven ortamında, insanların içindeki hapsolmuş enerjiyi ateşleyerek, organizasyonları ustaca değiştirebilme yeteneğine sahipler.

Ekonomik krizde, bazı sektörlerde hayatın diğerlerine göre daha zor olacağı kesin. Aynı sektör içinde bütün şirketlerin de aynı koşullarda olmadığı kesin. Ama bu koşullar altında bile şirketler kendilerini yenileyeceklerse bunu yapabilecek olanlar özgün liderler olacaktır. Çünkü ancak onlar, yukarıda saydığım özelliklerinden dolayı, bu zamanın ruhuna uygun davranmayı başarabileceklerdir. Ben ekonomik krizde özgün liderlerin şirketlerin kaderi üzerinde fark yaratabileceğine inanıyorum.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

Daniel Goleman, Richard E. Boyatzis, Annie McKee; The New Leaders: Transforming the Art of Leadership into the Science of Results, Little, Brown, 2002
Stuart Slatter: Leading Corporate Turnarounds, John Wiley & Sons, 2005
Robert Slater: Saving Big Blue: Leadership Lessons and Turnaround Tactics of IBM’s Lou Gestner; McGraw Hill 1999
Gurnek Bains, Meaning Inc, Profile Books,2007
David Magee Turnaround: How Carlos Ghosn Rescued Nissan; HarperCollins, 2003
Lee Iacocca and Catherine Whitney, Where Have All the Leaders Gone? Scribner Book Company, 2008
Rudolph Giuliani; Leadership, Time Warner Paperbacks, 2003

The Changing Nature of Leadership Araştırması:

http://www.ccl.org/leadership/pdf/research/TenTrends.pdf

Obama ve liderlik:

http://www.barackobama.com/index.php/

Oxford Liderlik Akademisi:

http://www.oxfordleadership.com/

Liderlik ve öykü anlatma üzerine:

http://www.stevedenning.com/

Herbert Spencer:

http://en.wikipedia.org/wiki/Herbert_Spencer/

© Copyright (06.01.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.