
Mutlaka başınıza gelmiştir. Çok iyi bildiğiniz bir konuda bir arkadaşınıza fikrinizi anlatıyorsunuz, söyledikleriniz onun aklına yatacak çünkü anlattığınızın doğruluğundan eminsiniz. Fakat şaşırarak görüyorsunuz ki beklediğiniz olmuyor. Arkadaşınız fikrinizi kabul etmiyor. Bu sefer siz görüşünüzü; farklı açılardan, farklı örnekler vererek bir daha bir daha anlatıyorsunuz ama nafile siz ikna etmeye çalıştıkça arkadaşınız sizden uzaklaşıyor ve kendi fikrine daha fazla tutunuyor. Sizin için aşikâr olan bu konuyu bir türlü anlamıyor. Hayal kırıklığı yaşıyor, sinirleniyorsunuz. Nasıl oluyor da kendinizi anlatmakta bu kadar zorluk çekiyorsunuz?
Bu durum size tanıdık geliyor mu? Eğer cevabınız evetse, bilin ki yalnız değilsiniz. Hemen her gün, herkes bu sorunu yaşıyor.
Peki, bir konuda fikrinizi anlattığınızda; karşınızdakinin sizi kolayca anlamasını, ikna olmasını hatta verdiğiniz bu fikri kendisi bulmuş gibi sahiplenmesini ister miydiniz? Böyle bir güce sahip olsaydınız hayat daha kolay olur muydu?
Böyle bir güce sahip olmanın bir yolu var. Belki de sadece tek bir yolu var: Öykü anlatmak.
İkna etmek için öykülerden daha etkili bir yol yok. Bu, özel ilişkilerimizde de, iş hayatımızda da, siyasette de geçerli. Birisini ikna etmek istiyorsanız onu mantıkla ikna etmek çok zor, çok uzun ve çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan bir yol. (Liderlik Dili, Öykü Dilidir.)
Peki, herkes öykü anlatmayı öğrenebilir mi? Bu bir yetenek işi değil midir? Bu yetenek sahne sanatçılarının sahip olduğu, sıradan insanların isteseler de yapmayacakları bir iş değil midir?
Herkes ama herkes öykü anlatabilir. Konuşabilen herkes öykü anlatma becerisini geliştirebilir. Öykü anlatmanın bazı kuralları var, bunları öğrendikten ve yeterince emek verdikten sonra herkesin kendi fikrini anlatabilme ve karşısındakini ikna etme gücü artar.
Öykü anlatarak ikna etmek, özel ilişkilerimizde kullanabileceğimiz bir yol olduğu kadar bir şirketi yöneten liderin de vazgeçilmez silahıdır. Öykü anlatmasını bilen lider, çalışanlarına kendi düşüncelerini kolaylıkla aktarabilir. Onların zihinlerindeki direnci kırarak, şirket vizyonu doğrultusunda güç birliği yapmalarını sağlayabilir.
1.Öykü anlatmak sadece hoşça vakit geçirmek için yapılan bir uğraş değildir. Liderlerin hayallerini amaçlara, amaçlarını sonuçlara dönüştürmek için kullandıkları bir yöntemdir.
IBM’nin eski CEO’su, Louis Gerstner, yaptığı işi ‘fillere dans etmeyi öğretmek’ olarak tarif etmişti. Gerstner IBM’de, gerçekten çok önemli bir dönüşümü gerçekleştirmiş bir liderdi. Ama aynı zamanda verdiği mesajlarla tüm iş dünyasını etkilemiş iyi bir öykü anlatıcısıydı. En ciddi konuları bile her zaman sade ve neşeli bir dille ama aynı zamanda heyecanla anlatırdı.
Steve Jobs da, sadece çok tutkulu bir lider değil, aynı zamanda doğal bir öykü anlatıcısıdır. Apple’ın başarısının arkasında, Jobs’un bütün çalışanlara verdiği ilham vardır, sistemin tamamına farklı düşünmeyi (Think Different) öykülerle anlatmıştır.
2.Öykü anlatmak gerçeklikten kopmak, ‘hikâye uydurmak’ değildir. Öykü, her şeyden önce gerçek olmalıdır. Aslında her liderin, her şirketin ve her insanın mutlaka bir öyküsü vardır.
Bir şirketin duvarlarının arasında sayısız öykü dolaşır. O şirkette oluşmuş öyküler; iyi anlatıldığında, kurum değerlerini en iyi ifade eden ve aynı zamanda kurumsal iklimi yaratan unsurlardır. Şirketin felsefesini en iyi anlatan, o şirkette yaşanmış öykülerdir.
3. Öykü anlatmak ancak ve ancak içten olunarak yapılacak bir şeydir. Öykü anlatanın kendini olduğu gibi ortaya koyması; korkularını, endişelerini, zayıflıklarını dinleyenlerle paylaşması yani gönlünü açması gerekir. Hepimiz bize kalbini açana kalbimizi açarız. Öykü anlatmanın en önemli gücü de burada saklıdır. Öyküler bizi birbirimize bağlar. Biz ancak duygusal bir motivasyon bulduğumuz zaman ilham alır, harekete geçeriz.
Öykü anlatanın ses tonu ve vücut dili, anlattığı içerikle bir bütünlük içinde olmalıdır. Hiç kimse başkasını oynayarak insanları etkileme gücüne sahip değildir.
Öykü anlatmak, anlatacağınız konunun ‘çok önemli’ olduğunu vurgulamakla yapılmaz. Aksine böyle yapmak öykünün inandırıcılığını ve değerini yok eder. Ama anlattığınızı önemseyerek, coşkuyla, tutkulu anlatmak; vermek istediğiniz mesajın önemini dinleyicilere geçirir.
4. Öykü anlatmak dinleyenle gizli bir kontrattır. Anlattığınız şey karşılığında dinleyen, kendi değerli zamanını verir. Anlattığınız öyküde; dinleyeni aptal yerine koymayan, onun gerçekten ihtiyaç duyduğu bilgiyi sağlayan bir içerik olması gerekir.
Dinleyicinin bilmek istedikleri vardır. Bu ihtiyaçlarla hitap eden bir içerik ve bu içeriğe uygun bir biçim, anlatanla dinleyeni aynı dalga boyuna getirir. Aynı dalga boyunda olmak, üstten bakmamak demektir. Öykü anlatıldığı andan itibaren anlatanın değil herkesin paylaştığı bir öyküdür. Sahibi hem anlatandır hem dinleyen.
5. Farklı amaçlar için farklı öykü türleri kullanılmalıdır. Örneğin bir değişimi başlatacak öykünün tonu ve teması, kurumsal değerleri paylaşmak için anlatılacak öyküden farklıdır. Hatta aynı öykü bile değişen ortamlarda tıpatıp aynı şekilde anlatılmaz çünkü her öykünün anlatıldığı ortam yani bağlam farklıdır. Ortama göre öyküyü uyarlamak gerekir.
6. Liderlerin de herkes gibi bir yaşam öyküsü vardır. Bir kişiyle veya bir toplulukla ilk bağı kurmak için, herkes gibi liderin de önce kendi öyküsünü anlatması gerekir. Bu dinleyenle bağ kurmak için bir ön koşuldur.

Bunun dışındaki bütün durumlarda, anlatanın kendini değil öyküyü ön plana çıkarması gerekir. İyi bir öykü anlatıcısı, öykünün anlamını ortaya çıkarmak için anlatır. Mesela değişim öyküleri bunlara en iyi örnektir: Martin Luther King insanları, ‘kurduğu düş’ ile harekete geçirmiştir, kendini anlatarak değil. Son seçimlerde Obama da, Amerikan halkına aynı yöntemle seslenmiş, başarılı olmuştur.
7. Ancak şunu da unutmamalıyız ki, öyküyü coşkuyla, tutkuyla ve samimi bir şekilde anlatmak aslında iyi hazırlanmış olmakla mümkündür. Ancak çok prova yapmış bir anlatıcı, ses tonunu ve vücut dilini doğal kullanma becerisine kavuşabilir. İyi öykü anlatmak için emek vermek gerekir. Ne kadar çok öykü anlatırsanız, diliniz o kadar çözülür. Zaman içinde tarzınız oturur ve doğallığınız artar. Performansınız sizi bile şaşırtabilir.
8. Öykü anlatmadaki amacımız duygusal bağ kurmak ve insanlarla yakınlaşmaktır. Öykü anlatırken gizliden gizliye tehdit etmek, ya da ‘haddini bildirmek’ öykünün doğasına terstir. Bu sebeple anlatacağınız öyküler, korku kültürü yaratmayan öyküler olmalıdır.
Öyküler yoluyla insanları suçlu hissettirmek ve olumsuz bir havayla öyküyü sonlandırmak da yakışık almaz. Bu sebeple öykü, nasıl olursa olsun mutlu sonla bitmelidir. Yaşanan tüm olumsuzluklar, öykünün sonunda bir iyiliği getirmelidir. Aksi takdirde öykünün olumlu etkisi ve harekete geçirici gücü zayıflar. Pandora’nın kutusunda bile, dünyaya bütün kötülükler yayıldıktan sonra, kutunun içinde umudun kaldığını unutmamak gerekir.
9. Öykülerin tümünde ortak olan bir yapı vardır. Joseph Campbell buna “Kahramanın yolculuğu” der. Her öykü, bir kahramanın başından geçen olaylar etrafında kurulur. Bu akışa göre kahramanın dengesi, her şey yolunda giderken, hiç beklemediği bir anda bozulur. Bu kahramana yapılmış bir ‘çağrıdır’. Kahraman bir serüvene çıkmak zorunda kalır çünkü içindeki ve dışındaki güçler bir çatışma içindedir.
Bu yolculuk sırasında kahramanımız zorluklarla karşılaşır, çelişkilere düşer, savaşır… Bu yolda karşısına çelme takanlar da çıkar, kutsal armağanlar veren akıl hocaları da. En sonunda ‘eve dönüş’ başlar. Kahraman girdiği çatışmadan olgunlaşarak döner. Kahraman geçirdiği dönüşümle, gerek içsel gerekse sosyal olarak yeni bir insan olur.
Kahramanın Yolculuğu bütün romanların ve bütün sinema filmlerinin temel yapısını oluşturur hatta hepimiz kendi hayatımızla ilgili öyküleri anlatırken farkında olmadan bu yolu izleriz.
Pretty Woman filminde kahramanın (Richard Gere) karşısına hiç beklemediği bir anda bir sokak kadını (Julia Roberts) çıkar. Bu kadının – kendisinden beklenmeyen- şahsiyeti ve güzelliği, kahramanın ezberini bozar ve yolculuk başlar. Kahraman, serüvenin sonunda olgunlaşır ve bambaşka bir insan olur.
İş hayatında öykü anlatmak, yukarıda kısaca değindiğim klasik öykü kalıbının dışında da olabilir. Bu öykü anlatma biçimine Stephen Denning, “minimalist” öykü kalıbı ismini veriyor. Ben Denning’in kitaplarını okudum ve ikna oldum. Gerçekten de iş hayatında insanlara ilham vermek ve değişimi başlatmak için minimalist öyküler yararlı olabiliyor. Zaten iş hayatı için, çoğu kez ihtiyaç duyulan ve kullanılabilecek öyküler tam anlamıyla klasik öykü kalıbına uymuyor. Ama şaşırtıcı bir şekilde bu öyküler de insanları ikna etmeye, ateşlemeye yetiyor. Başkalarının yaşadığı ve size ilham verecek gerçek öyküler, iş hayatında çok faydalı olabiliyor.
10. Siz de yapabilirsiniz
Daha iyi bir gelecek için, mevcut davranış kalıplarını ve alışkanlıkları değiştirmek gerekiyor. Bunun için önce fikirleri değiştirmek lazım. Siz de ister bir şirketi yöneten bir lider olun, ister kendi fikrinizi anlatmak isteyen sıradan bir insan; umudu ve değişimi dile getirdiğinizde, iyi anlaşılmak ve dinleyen üzerinde kalıcı etki yaratmak istiyorsanız fikrinizi öykü(ler) kullanarak anlatın. Severek ve hissederek anlatılan yani iyi anlatılan bir öyküden daha etkili bir ikna aracı yoktur.
Öykü anlatmayı kimseden öğrenmenize gerek yok. Zaten biliyorsunuz. Siz de herkes gibi öykülerle büyüdünüz. Bence, hemen şimdi öykü anlatmaya başlayabilirsiniz. Yapmanız gereken, anlatmak istediğiniz fikre uygun, yaşanmış ve gerçek bir olay (öykü) bulmak. Bunu en iyi en güzel şekilde anlatmak için plan yapmak. Sonra defalarca prova yapmak ve öyküyü içselleştirmek yani anlatım doğallığına erişmek. Artık, repertuarınızdaki bu öyküyü her seferinde daha iyi anlattığınızı görecek ve giderek bu işin ustası olacaksınız.
İyi bir öykü, iyi anlatıldığında sizi şaşırtacak kadar güçlüdür. Öyküyü anlattığınızda önce bırakın öykü dinleyende istediğiniz etkiyi gerçekleştirsin sonra siz gerekli kanıtları ve açıklamaları sunarak, görüşünüzü daha da sağlamlaştırabilirsiniz. Çünkü artık sıra mantığa gelmiştir.
![]()
Konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm :
Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :
1. Peter Guber, The Four Truths of The Storyteller, Harvard Business Review, Aralık 2007 :
Peter Guber, The Four Truths of The Storyteller, Harvard Business Review, Aralık 2007
2. Steve Denning, Storytelling in Organizations, Haziran 2004 :
http://www.stevedenning.com/ReadStorytellingInOrganizations.html
3. Louis Gerstner ‘The newtwork world: are we ready for it‘ konuşması :
http://mitworld.mit.edu/video/58
4. Steve Jobs “stay hungry, stay foolish” konuşması ve kendi öyküsü :
http://www.dailymotion.com/video/x3j81k_steve-jobs-ac-kal-budala-kal-alt-ya_people
5. Martin Luther King ‘I have a dream’ konuşması :
http://www.dailymotion.com/video/x833ml_martin-luther-king-i-have-a-dream-s_news
6. Obama konuşmaları :
http://www.barackobama.com/tv/
© Copyright (27.01.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.







Hepimiz karşımızdakini ikna etmek için rakamlar ve kanıtlarla konuşuyoruz. Mantıklı olmak konusunda ne kadar tutarlı ve sağlam bir yol izlersek o kadar etkili olacağımızı düşünüyoruz. Hem özel ilişkilerimizde hem iş hayatında en sık bu yola başvuruyoruz.
İlk bakışta biraz yadırgatıcı gelebilir ama ikna etmenin en etkili yollarının başında öykü anlatmak gelir. (Narration veya daha dar bir anlamda storytelling)
Üstelik bize annemizin babamızın anlattığı öyküler sadece doğduğumuz coğrafyaya özgü de değildir. Robin Hood ile Köroğlu kökeninde aynı öyküdür. Tıpkı Kerem ile Aslı’nın, Romeo ve Juliet’le aynı olması gibi. Budizm hikâyeleri ile Sufi hikâyeleri, Kızılderililerin öyküleriyle Yörüklerin öyküleri benzer köklerden çıkmışlardır. Öyküler evrenseldir, insanlığın ortak bilinçaltını yansıtır. (
Öykülerin hepimizi değiştirici, dönüştürücü ve iyileştirici bir etkisi vardır. Öyküler bize, bu dünyada yalnız olmadığımızı, zorlukların sadece bizim başımıza gelmediğini anlatır. Öykü anlatıcıları aslında en bilge öğretmenler, iyileştiren şifacılar ve hayata neşe katan komedyenlerdir.
Sakıp Sabancı; hepimizin tanıdığı müthiş öykü anlatıcılardan birisiydi. Her zaman pamuk işçisi Hacı Ömer`in oğlu olmakla iftihar eder, babasının iş bulmak için Adana’ya yürüyerek 9 günde gitmesini her fırsatta anlatırdı. Kendine has üslubuyla, her konuda anlatacak bir öyküsü olurdu. Bugün Sakıp Bey’in yaptığı işlerin bazılarını unutabiliriz ama onun anlattığı öyküleri ne zaman hatırlasak, yüzümüzde bir sıcaklık ve gülümseme oluşur. Sakıp Bey; anlattığı öykülerle coşkusunu aktarır, ilham verirdi. Onu dinlediğimiz zaman anlattığı öyküde kendimizi bulur ve “ben de yapabilirim” hissine kapılırdık.
Öyküler bize hayatın neden ve nasıl değiştiğini anlatır. Her öyküde, beklenmedik bir olay bütün dengeleri alt üst eder. Bizler, hayattan umut ettiklerimizle hayatın acı gerçeği arasında sayısız çelişki yaşarız. Ama hayatı değerli kılan sadece güzellikleri değil aynı zamanda hayatın zorluklarının verdiği enerjiyle kendimizi nasıl dönüştürdüğümüzdür. Nereden gelip nereye gittiğimiz yani hangi yolculuğu yaptığımızdır. (



Şöyle bir sahne düşünün: Anne-baba salonda oturuyorlar, baba 4 yaşındaki kızına, “Kızım sen dünyaya nasıl geldin?” diye soruyor. Kız elindeki bez bebekle oynamaya devam ederken, fevkalade bilmiş bir edayla: “Beni leylekler getirdi.” diyor. Bu cevaba şaşıran kimse yoktur hayatta. Bu masum akıl yürütme hoşumuza gider. Yüzümüzde, karşı koyamadığımız bir gülümseme oluşur.
ABD’de 2004 başkanlık seçimleri öncesinde, 15 Demokrat ve 15 Cumhuriyetçi seçmen üzerinde yapılan araştırma, doğrulama sapmasını kanıtlayan iyi bir örnek. Cumhuriyetçi başkan adayı Bush’un, apaçık çelişkilerle dolu konuşmasını dinleyen Cumhuriyetçi seçmenlerin beynindeki hareketler,
Doğrulama sapması sadece siyasi konularda ortaya çıkan bir sapma değil. İnsan zihni hayatın her alanında aynı direnci gösteriyor. Bu direnç özel ilişkilerimizde de, bir şirketteki ilişkilerimizde de mevcut. Aslında hepimiz bu direncin farkındayız, sadece adına fMRI denilen teknoloji, zaten farkında olduğumuz bu sapmayı bilimsel olarak ispatlıyor. Yoksa hepimiz arkadaşımızın veya eşimizin bir konudaki zihniyetini değiştirmenin ne kadar zor olduğunu kişisel deneyimlerimizden pekâlâ biliyoruz.
Bir kişinin veya bir topluluğun zihniyetini, mantık yürüterek veya bilimsel kanıtlarla değiştirmeye çalışmak; çoğu kez onların zihinlerinde arzu edilenin tam tersi bir düşünceyi perçinliyor. Çünkü insan beyni her mantıklı açıklamaya kendi zekâsını ve yaratıcılığını kullanarak, kendi karşı fikrini oluşturma yeteneğine sahip. Çelişkili gibi görünse de bir insanın görüşünü mantıkla yıkmaya çalışmak o görüşün söz konusu kişide daha da sağlamlaşmasına yol açıyor. (
Özellikle bizim toplumumuzda bir kişinin önemli bir konuda fikrini değiştirmesi onun toplumsal konumunu zedeleyen bir etken olarak değerlendirilir. En masum deyimiyle ‘etkilenmek’ bile bizim kültürümüzde zayıflık belirtisidir. Oysa sadece iletişim sektörü değil, iş hayatının tamamı ve siyaset etkileme üzerine kuruludur. Etkilemenin ve etkilenmenin olmadığı bir yerde gelişme, büyüme, olgunlaşma olmaz. (Bu konu başlı başına bir yazı konusu olacak kadar geniş ve zevkli)
İşte değişim zamanlarında liderin aşması gereken en zor engel, başta çalışanlar olmak üzere, bütün iş paydaşlarının zihniyetindeki bu dirençtir. Bazı liderler bu zihniyet değişimini yapmanın zorluğuyla mücadele etmek yerine, çalışanlara ödül – ceza yöntemleri uygulayarak sonuç almayı ve zihniyeti değiştirmeksizin sadece davranışları değiştirmeyi hedefliyorlar. Ben bu tür Otokratik liderlerin ancak kısa dönemli başarılar elde edebilecekleri düşünüyorum. Kalıcı değişimler için daha köklü ve kalıcı olanı yapmanın yani zihniyeti değiştirmenin gerektiğine inanıyorum. Çünkü gerçek değişim, zihniyet değişimidir. Zihniyette değişim yapmadan bireysel ya da kurumsal hiç bir değişimin kalıcı sonuçlar vermesi beklenemez.
Fakat liderin değişim gereğini ve gelecek tasarımını sadece mantıklı bir şekilde açıklayarak çevresini ikna etmesi yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı neredeyse mümkün değildir. Bu yazıda anlatmaya çalıştığım gibi değişimi savunan her mantıksal açıklama çalışanlarının mevcut yapıya daha da bağlanmalarına neden olur.
Liderin değişimi hayata geçirebilmesi için başka yöntemler kullanması gerekir. Son yıllarda bu konuda önemli bir gelişme oldu. İlk bakışta iş hayatına uzak bir kavram olarak düşünülen ‘öykü anlatma’ yönteminin insanı zihnindeki direnci en kolay aşan yöntem olduğu keşfedildi. Birçok yazar, bir fikrin iletilmesinde ve karşı tarafı ikna etmede en güçlü yöntemin ‘öykü anlatma’ (storytelling) olduğu fikrinde birleşti. Bu konuda birçok başarılı uygulama örnekleri ortaya çıktı. Sayısız kitaplar yayınlandı ve sadece bu yöntemi kullanan iletişim ve danışmanlık şirketleri faaliyete geçti.




Ekonomik krizde lider, yönettiği şirketin kaderini değiştirebilir mi?
Her lider yönettiği şirkete kendi tarzını yansıtır ve bütün sistem ondan etkilenerek önceliklerini saptar ve geleceğe onun idaresinde yol alır. Kriz dönemlerinde liderin önemi daha da artar çünkü bu dönemler, belirsizliğin ve değişim hızının arttığı dönemlerdir. Daha önce de anlatmaya çalıştığım gibi eğer şirket kendini bu artan değişim hızına paralel olarak aynı hızla yenilerse ayakta kalır aksi takdirde ciddi zorluklarla karşılaşır.
Karizmaya bir itirazım yok. Hatta olsa çok iyi olur ama sadece karizma ile dönüşüm sağlanması mümkün değildir. Diğer taraftan astığı astık, kestiği kestik (Otokratik) liderlerin ödül ve ceza yöntemleriyle bu zamanın talep ettiği yenilenmeyi gerçekleştirmeleri hayal bile edilemez. Genellikle, bu tarz liderlerin yönettikleri organizasyonlar, liderin isteğine uygun cevap veriyor gibi davranıp kendi bildiklerini yapmaya devam eder. Bugün çoğu şirket aynen bunu yaşamaktadır. Bu şirketler, çok değerli zamanlarını toplantı ardına toplantı yaparak helak edip, hiçbir sonuç alamamaktadır. Zaten o toplantılarda alınan stratejik (!) kararların çoğunun da hiç uygulanmayacağını toplantıya katılan herkes bilir. Lider de aynı yöntemi tekrar tekrar deneyerek farklı sonuçlar almak hayali peşindedir. En çok da çalışanların şirkete olan umudu kaybolmaktadır. Her geçen gün şirkete daha fazla yabancılaşıp kendi kişisel amaçlarından başka bir şey düşünmez hale gelirler. Bedenleri işyerinde, ruhları ise başka yerdedir.
İçinde yaşadığımız dönem alışageldiğimizden başka türlü bir liderliği gerektiriyor. 
Bu özellikler ‘sahne becerisine dayanan yüksek sesli’ özellikler değil, aksine hayata ve kendine daha sakin bir gözle bakmayı, kendine özgü (otantik) iç sesi bulmayı, kendi bireysel dönüşümünü samimiyetle gerçekleştirebilmiş olmayı gerektiren özellikler. Başkalarına değil, en çok kendilerine benziyorlar.
Ekonomik krizde, bazı sektörlerde hayatın diğerlerine göre daha zor olacağı kesin. Aynı sektör içinde bütün şirketlerin de aynı koşullarda olmadığı kesin. Ama bu koşullar altında bile şirketler kendilerini yenileyeceklerse bunu yapabilecek olanlar özgün liderler olacaktır. Çünkü ancak onlar, yukarıda saydığım özelliklerinden dolayı, bu zamanın ruhuna uygun davranmayı başarabileceklerdir. Ben ekonomik krizde özgün liderlerin şirketlerin kaderi üzerinde fark yaratabileceğine inanıyorum.








