Monthly Archive for February, 2009

Yeni Nesil Şirketler Nasıl Olacak?

Adına işletme dediğimiz organizasyon insanlık tarihinde çok yeni bir olgudur. İnsanlık, bu organizasyonla bundan yaklaşık 100 küsur yıl önce tanıştı. Bizim bugün anladığımız anlamdaki işletmeler 1800’lerin sonlarında filizlenmeye başladı ve gelişerek bugüne geldi.

İşletmenin temel amacı, endüstrileşmeyle birlikte, çok nitelikli olmayan işçileri bir araya getirip, bunlara tekrar eden işleri etkin bir şekilde yaptırmak ve bunları koordine ederek nitelikli ürünler üretmektir. Bu yapı doğal olarak; bürokratik bir organizasyonu, hiyerarşiyi, iş hedeflerini, iş tariflerini ve iş süreçlerini ortaya çıkarmıştır.

Bugün büyük kurumlarda kullanılan yıllık bütçeleme, yatırımın geri dönüşü, proje yönetimi, marka yönetimi gibi yönetim araçları ise son 30-40 yılın icatlarıdır.

Ama bugün baktığımızda sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil bütün dünyada işletmeler sıkıntı içinde. Bugün çoğu kurum karsızlığı -çaresiz- kabullenmiş durumda, çalışanlar isteksiz ve gönülsüz, inovasyonların hayata geçmesi mümkün olmuyor, sistemin çarkları zorlukla dönüyor.

Birçoğumuz sevmediğimiz işleri yapıyoruz, çalıştığımız şirketlerde imkansız hedeflerin peşinden koşmak gibi bir zorlama içindeyiz.

Adına işletme dediğimiz organizasyonlar artık iyi işlemez durumda. Bunu herkes görüyor ama çoğunluk bunun geçici bir durgunluk olduğunu ve yakın gelecekte eski güzel günlerin yeniden geleceğini düşünüyor.

Bana göre, küresel kriz olarak yaşadığımız bu sıkıntı aynı zamanda kapitalist sistemin çözülmesi sıkıntısıdır. Her çözülmede olduğu gibi sistem ancak kendini yenilerse varlığını sürdürebilecektir. Her evrimde olduğu gibi bazı girişimciler değişen dünyayı çoğunluktan daha erken anlayacak ve yeni dönemin en zeki, en parlak, en gözde insanları olacaklardır.

Yaşadığımız sıkıntılara çözüm bulabilmek için önce bugünkü işletme anlayışımızın artık işlemez olduğunu kabul etmemiz lazım.

Artık bu organizasyonların mevcut yapılarıyla yönetilmeleri, verimli olmaları, kar üretmeleri her geçen gün daha zorlaşmaktadır. Yaşadığımız küresel ekonomik krizden çıkış işletme anlayışında yapılacak “devrimle” mümkün olacaktır.

Karşılaştığımız sorun: Hızlı değişim ortamında bu bürokratik ve hiyerarşik yapının kendini yenileyen ve uyum gösteren bir organizasyona nasıl dönüşeceği sorunudur.

Geçtiğimiz aylarda Gary Hamel liderliğinde 35 ünlü yönetim gurusu toplanarak isletme anlayışında nelerin değişmesi gerektiği konusunda bir beyin fırtınası yaptılar. Üzerinde fikir birliğine vardıkları konuları Harvard Business Review Şubat 2009 sayısında yayınladılar. Ben size bu yazımda, bu makaleden esinlenerek, kendi yorumlarımla birlikte şirket yönetiminin gelecekte nasıl olacağı/olması gerektiğiyle ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

1. Şirket yönetimin görevi sadece işletmenin çıkarını sağlamak değil daha büyük bir toplumsal hedefi gerçekleştirmek olmalıdır. Yeni dönemde her işletmenin toplum çıkarını da kendi iş hedefleri içine alması ve bütün işleyişi bu anlayış üzerine kurgulaması gerekir. (Bu benim daha önceki yazılarımda sözünü ettiğim “Aydınlanmış Kişisel Çıkar” kavramıyla örtüşen bir fikirdir. Başka Bir Dünya Mümkün)

2.Yönetim anlayışı mekanik ve insanlıktan uzak olmak zorunda değil. Başka alanlardan öğreneceklerimiz var. Daha iyi bir yönetim anlayışına sahip olmamız için Psikoloji, Biyoloji, Siyaset Bilimi ve Teolojiden (Din Bilimi) yararlanmalıyız.

3. İşletmelerdeki hiyerarşi anlayışı hastalıklı (patolojik) yapılar doğurmuştur. Şirketlerin bu özürden hemen arınmaları gerekir.

4. Şirketlerde korku kültürü yerine güven kültürü oluşturulmalıdır. Kontrol yöntemleri gözden geçirilmeli ve yeniden yazılmalıdır. Yeni dönemde çalışanlara daha fazla özgürlük ve bağımsızlık verilmeli ama aynı zamanda daha çok hesap verme sorumluluğu yüklenmelidir.

5. Kahraman ve Otokratik liderler bu zamanın ruhuna uymayan liderlerdir. Liderin sosyal sistemleri kuran bir mimar olması, inovasyonu ve işbirliğini yüreklendiren bir işlevi üstlenmesi gerekiyor.

6. Organizasyonlarda çeşitliliği artırmak gerekiyor. Farklı görüşler ve aykırı düşüncelere yaşama hakkı tanıyan bir kurum kültürü yaratmak gerekiyor.

7. İşletmenin stratejisinin oluşturulmasında biyolojiden ve güçlü olanın hayatta kalması ilkesinden yararlanmak gerekiyor. Birden fazla stratejinin aynı anda hayata geçmesi ve sürekli denemeler yaparak ayakta kalan başarılı stratejinin uygulanması gerekiyor. Bunun için hızlı karar veren, esnek bir yönetim anlayışı gerekiyor.

8. Şirketlerde devasa departmanlar (silolar) yerine; küçük, esnek, hızlı uyum gösterebilecek ve gerektiğinde birbirine eklemlenecek yapılar kurmak gerekiyor.

9. Yönetimler doğaları gereği, geçmişin başarılı uygulamalarını bugün de devam ettirme eğilimindedir. Bu çoğu zaman işletme üzerine işlerliği kalmamış uygulamaları tekrar etmek gibi bir yük getirir. Geçmişin baskısından ve alışkanlıklardan kurtulmak gerekir. Neredeyse bütün işletmelerde statükonun baskısı yenilikleri engellemektedir. Oysa, işletmenin inovasyon yapması muhtemelen tepe yönetimden değil ön saflarda çalışan en alt kademeden kaynaklanacak bir girişimdir. Şirketin bu sesleri duyacak ve uygulamaya koyacak bir yönetim anlayışına sahip olması gerekir. Bu da, şirket içindeki güç merkezlerini yeni bir anlayışa göre düzenlemeyi gerektirir.

Gücü şirket çalışanlarına dağıtabilen şirketler değişime daha kolay uyum sağlayacak şirketler olacaklardır.

10. Hedef belirlemede yönetim her zaman sorumluluk üstlenmelidir ama işletmenin tamamı hedef belirlemeye katkı vermelidir. En yararlı içgörü en ön saflarda çalışanlardan elde edilir. Yönetim bunlardan yararlanmalıdır.

11. İşletme içindeki birimlerin tekil başarıları birçok durumda toplamın başarısını garantilemez. Bugün birçok şirket hala departmanların tekil başarılarına prim vermektedir. Oysa şirket toplamda başarılı değilse herhangi bir birimin başarılı olmasının anlamı yoktur. Dolaysıyla şirket içinde her bölümün ve herkesin ortak bir kaderi paylaşması, ölçümlerin ve ödüllendirmelerin toplam başarı üzerinden yapılması gerekir.

Ayrıca bir çok inovasyon örneğinde olduğu gibi şirketi orta – uzun vadede başarıya taşıyacak yenilikler kısa dönemde sonuç vermezler, bu nedenle yaratıcı çalışmaları ödüllendirecek sistemler kurmak gerekir.

12. İşletme içinde “Bilgi Demokrasisi” kurmak gereklidir. Bilgiye herkesin ulaşacağı şeffaf bir yönetim anlayışına geçilmelidir. İnovasyon, şirketin en ön saflarından başlatılan bir süreç olduğuna göre, bu çalışanların bütün bilgilere ulaşabilmeleri ve her birinin karar alabilecek yetkiye sahip olması gerekir.

Hızlı değişim dönemlerinde çalışanların bilgiye süratle ulaşması, bağımsız karar almaları bir şirketin değişikliklere uyum göstermesinin ön koşuludur.

13. Şirket içinde fikirlerin birbirleriyle yarışacağı bir ortam yaratmak tepe yönetimin en önemli görevidir. Şirketin 24 saat açık kalacak bir fikir borsasına ihtiyacı vardır. Her şirketin sahip olduğu “intranet” ortamı bu borsanın en iyi işleyeceği yerdir.

Yönetimin yapması gereken bu borsanın şirket siyasetinden arınmış bir şeklide işlemesini ve bilgi demokrasisi içinde derinleşmesini sağlamaktır.

14. İlerleme ve inovasyon birbirine zıt seçeneklerden (trade-off) bir tanesi seçmekle değil, birbirlerine zıt gibi görünen hedefleri aynı zamanda gerçekleştirebilecek sistemler kurmakla gerçekleşiyor. Şirketlerin; hem kısa dönem hem uzun dönem hedeflerini gerçekleştirecekleri, hem şirket çıkarını hem toplum çıkarını gözetecekleri çözümler üretmeleri gerekiyor.

Gelecek dönemin başarılı şirketleri, bu zıt gibi görünen seçenekleri (trade-off) optimize eden şirketler olacak.

15. Şirket içinde çalışanların ortak bir amaca tutkuyla bağlı olarak işbirliği içinde çalışmaları, tartışmasız, şirketin en önemli varlığıdır. Yönetimin amacı bu birlik ruhunu oluşturmaktır. Daha önceki yazılarımda da sık sık sözünü ettiğim gibi çalışanlar; yaptıkları işte anlam bulmak isterler, sadece para kazanmak değil bundan daha üstün bir amaca hizmet etmek ve şirketin kaderine yön vermek isterler. Bu anlayışın yeşereceği bir organizasyon yaratmak tepe yönetimin öncelikli görevidir.

16. Şirketlerin kullandığı terimlerin çoğu günlük dilde kullanmadığımız garip sözcükleridir. İster İngilizce ister Türkçe olsun bunların hiç biri anlaşılır değildir. İnsanları yaptıkları işten soğutan böyle bir dil kullanarak, çalışanlarla iletişim kurmak mümkün değildir. Şirketlerin, bir an evvel kullandıkları dili insanileştirmeleri gerekir. Bizler ruhumuza hitap eden;  “adalet”, “sevgi”, “gerçek”, “onur”, “güzellik” gibi sözcüklerden anlarız. “Yatırımın iç verimlilik oranı” gibi bir amaç hangimizi harekete geçirebilir ki?

Peki bu organizasyonları kurmak bir ütopya mı? Elbette değil, aksine kaçınılmaz. Ekonomik krizlerin iyi tarafı bu değişimi zorla hayata sokmalarıdır. İstesek de istemesek de bu değişim yaşanacak. Kişisel hayatlarımızda bir çoğumuz bu değişimin sıkıntısını yaşayacağız. Canımız yanacak ama sonunda sistem kendini yenileyecek. Mevcut iş yapma biçimlerimiz, üretim ve tüketim ilişkilerimiz değişecek.

Önce  değişen dünyayı kavrayan ve bu zamanın ruhunu anlayan birkaç girişimci çıkacak ve yeni şirket anlayışını hayata geçirip başarılı olacak. Sonra her zaman olduğu gibi yeni nesil şirketin başarı örneği daha geniş kesimler için model olacak.

NOT:

Daha önceki yazılarımı okumuş olanlar, bu yazıdaki görüşlere yabancılık çekmemişlerdir. Bu konulara daha önce, pek çok fırsatta yer vermiştim ancak Gary Hamel liderliğinde yapılan bu toplantıyı çok önemli buluyorum. Bu nedenle bu yazımda Gary Hamel ve aşağıda isimlerini sıraladığım yönetim gurularının hemfikir oldukları “geleceğin yönetim anlayışını” sizlerle derli toplu bir şekilde paylaşmak istedim.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitap ve linkleri öneririm:

Gary Hamel, The future of management, Harvard Business School Press, 2007
Lance Secretan, !Nspıre! What great leaders do, Wiley, 2004

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. Gary Hamel, “Moon Shots for Management” :

http://hbr.harvardbusiness.org/2009/02/moon-shots-for-management/ar/1

2. Inspiring organizations: an interview with Lance Secretan :

http://www.secretan.com/inspire/inspirechapter.pdf

Gary Hammel ile işletmenin geleceğini tartışan yönetim guruları ve referansları :

1. Eric Abrahamson, Columbia Business School :

www.ericabrahamson.com

2. Chris Argyris, Harvard University :

www.infed.org/thinkers/argyris.htm

3. Joanna Barsh, McKinsey & Company :

resources.bnet.com/topic/joanna+barsh.html

4. Julian Birkinshaw, London Business School :

resources.bnet.com/topic/julian+birkinshaw.html

5. Tim Brown, IDEO :

www.ideo.com

6. Lowell Bryan, McKinsey & Company :

www.mckinsey.com/ideas/books/Mobilizing/authors.asp

7. Bhaskar Chakravorti, Harvard Business School :

drfd.hbs.edu/fit/public/facultyInfo.do?facInfo=ovr&facEmId=bchakravorti@hbs.edu

8. Yves Doz, Insead :

www.insead.edu/facultyresearch/faculty/profiles/ydoz/

9. Alex Ehrlich, UBS :

business.timesonline.co.uk/tol/business/article1061429.ece

10. Gary Hamel, The Management Lab :

www.garyhamel.com

11. Linda Hill, Harvard Business School :

hbswk.hbs.edu/faculty/lhill.html

12. Jeffrey Hollender, Seventh Generation :

www.seventhgeneration.com/learn/inspiredprotagonist

13. Kevin Kelly, Wired :

www.kk.org

14. Terri Kelly, W.L. Gore & Associates :

www.fastcompany.com/magazine/98/wikn.html

15. Ed Lawler, USC’s Marshall School of Business :

www.edwardlawler.com

16. John Mackey, Whole Foods Market :

www2.wholefoodsmarket.com/blogs/jmackey

17. Tom Malone, MIT’s Sloan School of Management :

cci.mit.edu/malone

18. Marissa Mayer, Google :

http://www.google.com/corporate/execs.html#marissa

19. Andrew McAfee, Harvard Business School :

andrewmcafee.org/blog

20. Lenny Mendonca, McKinsey & Company :

www.mckinsey.com/mgi/perspective/biography/lenny.asp

21. Henry Mintzberg, McGill University :

www.henrymintzberg.com

22. Vineet Nayar, HCL Technologies :

vineet.hclblogs.com

23. Jeffrey Pfeffer, Stanford University :

faculty-gsb.stanford.edu/pfeffer

24. C.K. Prahalad, University of Michigan’s Ross School of Business :

www.bus.umich.edu/FacultyBios/FacultyBio.asp?id=000161713

25. J. Leighton Read, Alloy Ventures and Seriosity, Incorporated :

www.alloyventures.com/index.php

26. Keith Sawyer, Washington University in St. Louis :

artsci.wustl.edu/~ksawyer

27. Peter Senge, Society for Organizational Learning and MIT :

en.wikipedia.org/wiki/Peter_Senge

28. Rajendra Sisodia, Bentley University :

www.bentley.edu/events/markreform/bios.html#sisodia

29. Tom Stewart, Booz & Company :

www.booz.com/global/home/press/article/42231854

30. James Surowiecki, author of The Wisdom of Crowds :

wamu.org/programs/dr/04/07/07.php

31. Hal Varian, University of California, Berkeley :

people.ischool.berkeley.edu/~hal

32. Steven Weber, University of California, Berkeley :

www.polisci.berkeley.edu/Faculty/bio/permanent/Weber,S

33. David Wolfe, Wolfe Resources Group :

agelessmarketing.typepad.com/about.html

34. Shoshana Zuboff, Harvard Business School (retired) :

drfd.hbs.edu/fit/public/facultyInfo.do?facInfo=ovr&facEmId=szuboff@hbs.edu

© Copyright (24.02.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Kurumsallaşma Kompleksinden Kurtulmak

Ben “kurumsallaşma” sözcüğünün İngilizcesini bilmiyorum. Siz biliyor musunuz?

Türkiye’de genel anlayışa göre bir şirket; “kurumsal” ise iyidir, “aile şirketi” ise kötüdür. İyi okullarda okumuş gençler iş ararken şirketlerin kurumsal olup olmadığını çok merak ederler. Kurumsal bir yapıda çok başarılı olacaklarını ve ilerleyeceklerini; aile şirketlerinde köreleceklerini düşünürler. Genel inanışa göre kurumsal şirketler; kuralların belli olduğu, adaletli, insana ve yeteneğe değer veren yerlerdir. Aile şirketleri ise kuralların değiştiği, sadece aile çıkarı peşinde koşan güvenilmez yerler olarak görülür.

Aile şirketlerinin kötü ününü doğrulayan pek çok örnek yanısıra bir o kadar da olağanüstü başarı öyküleri var. Dolayısıyla ben  aile şirketlerini olumsuz niteleyen genellemeleri çok sığ ve yanıltıcı buluyorum. Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Dünyada aile işletmeciliği aynı zamanda; bir uzmanlığın, ustalığın, bilgi birikiminin simgesidir: Fransa ve İtalya’da; şarap, moda, mücevher sektörleri hala ailelerin kontrolü altındadır.

Aile şirketi olmanın avantajları elbette çok fazla. Birçok “kurumsallaşmış” şirkete göre daha özgür ve enerjik bir yapıları var. Fikirleri rahatça uygulama esnekliğine sahipler. Çözüm ve sonuç odaklılar. Hızlı karar alıyorlar. Hele kriz dönemlerinde, eğer iyi yönetilirlerse, büyük ve hantal işletmelere kıyasla daha esnek ve dayanıklı olabiliyorlar.

Öte yandan, aile şirketlerinin bugüne kadar getirdikleri olumsuz algının tamamen bir yanılsama olduğu düşüncesinde de değilim elbet. Aksine işin içine aile girdiği için oldukça sancılı bir ilişkiden söz ettiğimizin farkındayım.

Kuşak çatışmaları, insanlık tarihininde bitmez tükenmez bir mücadeledir. Kurucular için, psikolojik varlıklarının bir uzantısı olan şirket; babanın neredeyse diğer bir “çocuğu”, “oyuncağı” ya da en büyük “tutkusu” ve “en önemli varlığı” olur. Sadece bu durum bile bir aile şirketini  “savaş alanına” çevirebilecek güçte bir dinamiktir.

Bu alanda yazılan yüzlerce makale ve yapılan yüzlerce çalışmanın temel konusu aile şirketlerinin kurumsallaşma yolunda yaşadığı zorluklarla ilgili. Neo-klasik ekonomi ekolünün en önemli temsilcilerinden Alfred Marshall aile şirketlerinden bahsederken, bu işletmelerin sürdürülebilirlikleriyle ilgili, esprili bir dille: “Bir İşletmeyi dede kurar, baba büyütür, oğul tutar, torun sanat tarihi okur.” der.

Sadece Türkiye’de değil, dünyada da dördüncü nesle ulaşmış aile şirketlerinin sayısı parmakla sayılacak kadar az. Dolayısıyla sürdürülebilirlik aile şirketlerinin önündeki en temel sorun olunca, bu soruna çare olarak hemen kurumsallaşma konusu gündeme geliyor. Keşke hayat bu kadar kolay ve tek boyuta indirgenebilir olsaydı!

Neden paradigmalarımızı değiştirmiyoruz?  “Kurumsallaşma” yerine bugünü iyi yönetmek ve sürdürülebilirlik konularını niçin tartışmıyoruz? Çünkü kurumsallaşmanın bu iki önemli soruna çare olmadığı ortada. Eğer kurumsallaşma iyi yönetim ve sürdürülebilirliği beraberinde getirseydi, Amerika Birleşik Devletleri’nde finans krizi çıkmazdı. Bugün kurumsal şirketler; başladıkları noktaya dönerek “girişimci ruhunu’ yeniden keşfetmek, esnek olmak ve çabuk karar alma mekanizmalarını hayata geçirmek ve bürokrasiyi azaltmak için çaba göstermezlerdi.

Aile şirketlerini küçümseyen ve “kurumsal” şirketleri yücelten anlayışın arkasında bir çok yanılgı var:

• Her şeyden önce, kurumsal diye bilinen şirketlerin büyük çoğunluğu sanıldığı kadar profesyonel ve kurumsal değildir. Gençler bunu ancak üst düzey yönetici olduklarında, kurumun tepesinde hiç de kurumsal olmayan uygulamaları gördüklerinde, anlarlar. Kurumsal diye bellenen şirketler bile çoğu zaman bir iki üst düzey yöneticinin veya sermayedarın egosuna, zafiyetlerine, kişisel arzularına göre yön değiştirebilir.

• Kurumsallaşmak, koşullara göre değişken bir özelliktir. Mesela ekonomik krizlerde “kurumsal” şirketler kendilerinden hiç beklenmeyen ve kurumsallığa sığmayan tepkisel davranışlar verebilirler. Ekonomi büyürken ve ortalık süt limanken “kurumsallık” hoş bir söylemdir ama zor anlarda pek çok büyük şirket kurumsal ilkelerinden kolayca vazgeçebilir.

• Kurumsallık şirket birleşmeleri sırasında zaafiyete uğrayabilen bir özelliktir. İki kurumsal şirket birleşirken yapılan uygulamalar genellikle kurumsallıktan bayağı uzak uygulamalar olur.

• Tarihteki en büyük rezaletler “kurumsal” şirketlerden çıkmıştır. Çevreyi kirletmek, insan hakları ihlali, vergi skandalları hep “kurumsal marifetler“dir dersek yanılmış olmayız. Ayrıca kurumsal büyük şirketlerin etik olmayan uygulamaları gizleme güçleri, aile şirketlerinin etik olmayan uygulamaları gizleme gücünden daha fazladır.

Ülkemizde köklü denilebilecek, en uzun ömürlü aile şirketleri 4. kuşağın idaresinden öteye geçememiş. Bunların da sayıları Hacı Bekir, Kurukahveci Mehmet Efendi, Vefa Bozacısı olmak üzere üçü geçmiyor. “Küresel aile Şirketleri Araştırması” ( PWC Global family Business report 2008), sadece Türkiye’de değil dünyada da aile şirketlerinin büyümelerini sürdürebilme konusunda endişeli olduğunu ve profesyonellere yetki devrederek, kurumsallaşmaya sarıldığını gösteriyor.

Bence bir şirketin ömrünün uzunluğu kurumsallıkla değil esnek olmakla, öğrenmeye ve değişime açıklıkla ilgilidir. Ancak zamanın nabzını tutan, kendini yenileyen şirketler ayakta kalabilir. Buna karşın profesyonel yönetici kadrolarıyla yönetilen fakat zamana yenilen bir çok kurumsal şirket örneği vermek mümkündür.

Aile şirketlerinde “adil yönetim” eksikliğinin önemli sebeplerinden bir tanesi de, insan kaynakları yönetimidir. Çoğu zaman aile şirketlerinde yeni bir göreve bu işi en iyi yapabilecek bir kişinin atanması yerine aileden birinin atanması; ücretlendirmede aile fertlerine ayrıcalık tanınması bildiğimiz bir çok sorunu yaratır.

Diğer taraftan kurumsallaşmayla insan kaynaklarının sağlıklı yönetilmesi arasında sanıldığı kadar doğrudan bir ilişki yoktur. Özellikle bizim “kurumsal” olarak bildiğimiz büyük şirketlerin çoğu, yaşlanmış ama bir türlü koltuklarını bırakmayan yönetim kurulu üyeleri, dukalıklara dönmüş organizasyonel yapılarıyla çalışanlar için kabus olabilecek yerlerdir.  Bu sebeple konu şirketin kurumsallaşmasından öte nasıl yönetildiğiyle ilgilidir. Tüm şirketlerde – aile şirketleri de buna dahil - insan kaynaklarının doğru değerlendirilmesi, rekabet avantajı sağlayacak şekilde kullanılabilmesi, yaratıcı, dinamik bir organizasyon kurulması tamamen şirketin yönetim anlayışının ürünüdür. Kurumsallaşmak bunun garantisi değildir.

İnsanlar çalıştıkları şirketlerden adalet, tutarlılık beklerler. Kendilerini geliştirmek ve yaptıkları işin anlamlı olmasını beklerler. Bu da ancak her çalışanın şirketin kaderi üzerinde etkisinin olduğunu kalbinden hissetmesi ve kendini şirkete vermesiyle mümkün olur. Aile şirketleri genelde tutarlılık ve adaletin zarara uğradığı ortamlar olarak ün salmışlardır. Halbuki adalet ve tutarlılığın aile şirketi olmak ya da kurumsal şirket olmakla alakası yoktur. Öyle olsaydı batıda özellikle de Amerika’da, iş mahkemeleri kurumsal şirketlerdeki adaletsizliklerle ilgili davalarla dolu olmazdı.

Aile şirketleri için kurumsallaşmayı çözüm yolu gibi gösteren bir başka faktör de  aile şirketlerinde hissi kararların egemen olmasıdır. Aile içi dinamiklerin “keyfi kararlara”  neden olduğu söylenebilir. Bu doğrudur ancak benim deneyimim insanın olduğu her yerde hislerin, akıl ve mantıktan baskın olduğunu gösteriyor. (Hissediyorum Öyleyse Varım) Dolayısıyla kurumsallaşma objektifliğin garantisi değildir.  Aksine en kurumsal şirketlerde bile kişilerin hisleri, ön yargıları, korkuları, karakter farklılıkları işin akışını ve ilişkilerin dokusunu etkiler. Özellikle tepeye doğru çıktıkça “keyfi”liğin arttığını gözlemlemek mümkündür.

Önemli olan kurumsallaşmak değil aksine kurumsallaşma kompleksinden kurtulmak ve şirketi; girişimciliği yücelten, enerjik, yenilikçi ve değişimi kucaklayan bir yapıya dönüştürmektir.

Aslında “şirket yönetimi”, yeryüzünde insanlığın henüz 100 yıldan beri denemeye başladığı çok yeni bir olgudur. Bunca işletme okuluna rağmen henüz bu “mesleğin” kim tarafından ve nasıl icra edileceğine dair genel kabul görmüş ilkeler oluşmamıştır. Tıpkı çok önceleri berberlerin cerrahlık yapmaları gibi, bugün hemen herkes şirket yönetme yetkisini eline alabilmektedir. Bugün ister aile şirketi ister büyük kurum olsun bunları yönetenlerin sorumsuz uygulamaları milyonlarca insanın canını yakabiliyor. Bu yöneticiler, bir doktorun veya bir mühendisin yaptığı hatanın verdiği zarardan daha fazla zarara yol açabiliyorlar.

Nasıl bazı meslekleri icra etmek için ehliyet almak gerekliyse nasıl her önüne gelen avukat veya doktor olamıyorsa, eninde sonunda “şirket yönetimi” sadece “ehliyetli” yöneticiler tarafından yapılacak bir iş olacak.

Şirketleri kurumsal olup olmadıklarına göre ayırmak bana anlamlı gelmiyor. Kurumsallaşma ve profesyonel yönetim sadece bir araçtır. Amaç; zamana dayanıklı, esnek, kendini yenileyen başarılı organizasyonlar yaratmaktır. Kurumsallaşmış ama hiyerarşik yapılar kurarak hantallaşmış şirketlerin bu özürlerinden kurtulmaya çalıştığı bir dönemde, aile şirketlerinin bu konuyu bir “arzu nesnesi“ haline getirmesini kendilerine yaptıkları bir haksızlık olarak görüyorum.

Her Aile Şirketi kötü değildir. Her kurumsal şirket de iyi değildir. Daha henüz ortalama şirket ömrünün 30 yıl olduğu bir dünyada, şirket yönetimi konusunda bilmediklerimiz bildiklerimizden çok fazla. Bu yolda daha çok mesafe kat etmemiz gerekecek.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitap ve linkleri öneririm:

William T. O’Hara, Centuries of Success: Lessons from the World’s Most Enduring Family Businesses, Adams Media Corporation, 2004
E-Book : William T. O’Hara, Centuries of Success: Lessons from the World’s Most Enduring Family Businesses

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. PWC Küresel Aile Şirketleri Araştırması :

http://www.pwc.com/extweb/pwcpublications.nsf/docid/DD20EF7D203ABBABCA2573AA002CF27B/$file/PwC_fbs_survey.pdf

2. Thomas Stewart, Brain Power :

http://findarticles.com/p/articles/mi_m3012/is_1_183/ai_97176149

3. W. Gibb Dyer, Jr and Marcelino Sánchez ; Current State of Family Business Theory and Practice as Reflected in Family Business Review :

http://fbr.sagepub.com/cgi/content/abstract/11/4/287

4. E. J. Miller and A. K. Rice , The Family Business in Contemporary Society :

http://fbr.sagepub.com

5. G. Scott Budge and Ronald W. Janoff , Interpreting the Discourses of Family Business :

http://fbr.sagepub.com/cgi/content/abstract/4/4/367

6. Louis B. Barnes and Simon A. Hershon, Transferring Power in the Family Business :

http://fbr.sagepub.com/cgi/content/abstract/7/4/377

7. Paul Westhead, Marc Cowling and Carole Howorth, The Development of Family Companies: Management and Ownership Imperatives :

http://fbr.sagepub.com/cgi/content/abstract/14/4/369

© Copyright (17.02.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Toplum Sosyal Sorumluluğu Devletten Değil, Şirketlerden Bekliyor

Empire StatePazarlamacının toplum içinde iyi bir algısı yok. Pazarlamacılar; genellikle sadece kendi çıkarını düşünen, insanların ihtiyaç duymadıkları ürünleri bile onlara satmasını bilen, becerikli, zeki, kıvrak, tüketicinin zafiyetlerini kullanan, bencil insanlar olarak algılanıyorlar. Yaratıcılar ama ahlakları pek gelişmiş değil. Para ve çıkar uğruna her şeyi yaptıkları inancı yaygın.

Sadece pazarlamacılar değil, genel olarak şirketlerin ve şirket patronlarının da yarattıkları algı kötü. Hem Türkiye’de hem dünyada yapılan “kurumların güvenirliği” araştırmalarında kamuoylarının güvendiği kurumlar listesinde “şirketler”, en sondan ikinci sıradalar, onların altında ise “siyaset” kurumu son sırada yer alıyor.

Genel olarak şirketler ve siyasi partiler “kalpsiz” ve “omurgasız” olarak algılanıyor: Bu iki kurum, gücü elinde bulundurmasına karşın sadece kendi çıkarını düşünüyor. 

Son yıllarda dünyada önemli bazı gelişmeler oldu. Birincisi dünyayı çok hoyrat kullanıyor olduğumuz konusunda daha bilinçli olduk. Ozon tabakasının bizim tükettiğimiz ürünler yüzünden giderek inceldiği, bunun dünya iklimini değiştirdiği ayrıca ormanların ve içme sularının azaldığı her geçen gün daha çok konuşulur oldu. Bu hoyratlığın hem bize hem de bizden sonraki nesillere çok zararının olacağını anladık. Sadece konuya duyarlı olan bir azınlık değil ilkokul çocukları bile bu gidişatın sürdürülemez olduğu bilincine vardılar.

İkincisi, çok saygın bildiğimiz küresel şirketlerin arka bahçelerinde birçok pisliğin bulunduğuna tanık olduk. Bilgi paylaşımı arttıkça dünya giderek şeffaflaştı ve eskiden kapalı kapılar ardında kalan gerçeklere herkes ulaştı. Nike’nin uzak doğuda çocuk işçi çalıştırdığı, Starbucks’ın kahve üreticilerine adil davranmadığı anlaşıldı. Bu şirketler tüketiciler tarafından protesto edildiler. Her iki şirket bu konuları ciddiye alarak durumlarını düzeltti ve daha da ileri giderek, zamanla, hem ‘Adil Ticaretin’ hem de toplumsal çıkarın savunucusu haline dönüştü. Önceleri kendilerini savunurken zamanla toplumun talep ettiği hakları savunan sosyal aktivist oldular.

Artan tüketici bilinci karşısında yara almamak ve toplumsal konulara duyarlı olduklarını ifade etmek amacıyla son yıllarda şirketler, Kurumsal Sosyal Sorumluluk projeleri yapmaya başladı. Eskiden sadece kültür, sanat, spor gibi konularda sponsorluk yapan şirketler, hep bir ağızdan ne kadar sosyal sorumluluk sahibi olduklarını anlatma çabasına girdi. Bir firma havalı bir sosyal sorumluluk projesi yaptığında, rakibi hemen buna aynı büyüklükte ve cazibede bir sosyal sorumluluk kampanyası ile cevap verdi.

Halkla ilişkiler şirketleri de, kurumsal sosyal sorumluluk projeleri yaratmak, bunları şirketlere beğendirmek yarışına girdi.

Bu gelişmede dikkat edilmesi gereken konu, toplumun sorumluluk talebine şirketlerin bu sorumluluğu içselleştirmek ve gerçekten sosyal sorumluluğu üstlenmek yerine meseleyi algı düzeyinde çözmek yolunu tercih etmiş olmasıdır. Şirketlerin üstlendiği Kurumsal Sosyal Sorumluk projeleri elbette takdir edilecek iyi uygulamalardır ama toplumun talebine gerçek bir cevap değildir. Toplum şirketlerden daha derin bir talepte bulunmakta, şirketlerin gerçekten çevreye ve topluma karşı sorumluluk almasını talep etmektedir. Mesele sadece algı yönetmekle geçiştirilecek boyutta değildir.

Zaten yapılan araştırmalarda, çok para ve emek harcanarak yapılan Kurumsal Sosyal Sorumluluk Projeleri’nin kamuoyu üzerinde pek etkili olmadığı anlaşılıyor. Bazı istisnalar hariç, şirketlerin bu uygulamaları kamuoyu tarafından ya fark edilmiyor ya da inandırıcı bulunmuyor. Topluma yararlı olduğu konusunda tüketicisinin ve paydaşlarının güvenini kazanmış şirket sayısı hem Türkiye’de hem de batıda parmakla sayılacak kadar az.

Maalesef, bu konular şirket yönetim kademelerinde tartışıldığında genellikle kısa dönemli bakış açıları galip geliyor. Çevreye ve topluma duyarlı olmaya kimsenin itirazı olmuyor ama şirketin karlılığını korumak adına neredeyse her zaman miyopluk, ağır basıyor.

Eğer gelir ve bilinç düzeyi düşükse tüketici, tabii ki kendisine teklif edilen seçenekler arasından en ucuzunu tercih edecektir. Ama yine araştırmalardan biliyoruz ki, birbirine yakın fiyatlı teklifler arasından, tüketiciler her zaman en güvendikleri markanın teklifini tercih ediyor. Bu güveni de yukarıda anlatmaya çalıştığım; şirket-toplum, insan-doğa, bugün-yarın gibi dengeleri koruyabilen şirketler tazanıyor.

Şunu görmemiz lazım: Bugün artık, toplum eskiden devletten beklediğini büyük şirketlerden bekliyor. Bu beklenti yükselişi; şirketlerin büyümelerinden, güçlerine güç katmalarından kaynaklanıyor. Şirketlerin sahip olduğu büyüklük ve güç aynı zamanda bir karşı gücü doğuruyor: Toplum, her geçen gün  şirketlere daha fazla sorumluluk yüklüyor.

Türkiye gibi ülkelerde de bu eğilim her geçen gün kendisini daha da fazla hissettirecek. Nasıl Amerika Birleşik Devletleri’nde Nike ve Starbucks gibi büyük markalar yaptıkları uygulamaların hesabını verip, kendilerini düzeltme yoluna gittilerse, Türkiye’de de benzer talepler su yüzüne çıkacak ve toplum bu konuda her geçen gün isteklerini daha güçlü ifade edecek.

Bu nedenle büyük şirketlerin iş modellerini sadece kendi çıkarları doğrultusunda kurgulamaları bugünün dünyasında artık sürdürülebilir değildir. Bu Zamanın Ruhu, bu zamanın tüketicisi, sürdürülebilir pazarlama  anlayışını talep ediyor.

Sürdürülebilirlik kavramı pek çok alanda kullanılan bir kavram. Bu kavramın pazarlamaya yansımasını bir kaç noktada özetlemek mümkün:

• Her şirket hem kendi çıkarını hem de toplum çıkarını düşünerek faaliyet göstermelidir. (Aydınlanmış Kişisel Çıkar). Bunun için şirket, kendi ekosisteminin içindeki bütün paydaşların mutlu olacağı bir iş modeli yaratmalıdır. Şirket, yanlız kendi işinin değil, bütün paydaşların işlerinin devamlılığından sorumludur. Şirket bu sorumluluğu, iş yapmanın bir  gereği olarak benimsemelidir. 

• Doğal kaynakların sınırlı olduğu ve bunların bize emanet edildiği bilinciyle şirketin; hem bugünü hem yarını düşünerek davranması ve bu konuda topluma öncülük etmesi gereklidir.

• Şirketin yapacağı inovasyonlar, yukarıda açıklamaya çalıştığım ikilemleri aşan ve üçüncü yolları bulan inovasyonlar olmalıdır: Ne bugünle yarın arasında bir tercih yapmak zorundayız, ne de şirket çıkarıyla toplum çıkarı arasında. Yaratıcılığımızı kullanarak; bir taraftan hem bugünü hem yarını, diğer taraftan da, hem şirketin hem toplumun çıkarını koruyan çözümler bulmalıyız. Bu çözümler kuşkusuz şirketin özgünlüğünü ve taklit edilemezliğini doğuracak çözümlerdir. Sürdürülebilir pazarlama anlayışının gücü de burada yatmaktadır. Bu uygulamalar, rekabetin ertesi gün kopya edebileceği türden uygulamalar değildir. Kalıcı farklılık yaratan çözümlerdir. (Başka Bir Dünya Mümkün)

• Sürdürülebilir pazarlama anlayışını uygulayan şirketlerin müşterilerine veya tüketicilerine bakış açısı da geleneksel yaklaşımdan farklıdır. Sürdürülebilir Pazarlama yapan şirketler, yapacakları inovasyonları müşterileriyle birlikte düşünerek yaparlar. Bu şirketler için müşteri (veya tüketici) kendisine parası karşılığı bir ürün/hizmet satılan kişi değildir. Müşteri, işbirliği yapılan bir bireydir.

• Müşterinin söz konusu markayı tercih etmesi ise “Dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmak.” için oy kullanması gibidir. Müşterinin marka tercihi sadece tüketmekten ibaret değildir, kendisini ifade etme biçimidir, anlam içerir. Bu anlam; dünyanın gidişatı hakkında söz söylemek, seçim yapmak, tavır almak demektir. Bu anlayışta tüketici, marka topluluğunun (community) bir üyesidir. Bu nedenle bu tür markalar iletişimlerinde kim olduklarını anlatmaya özen gösterirler. Amaçları kendi görüşlerini paylaşan yandaş bulmaktır.

• Sürdürülebilir Pazarlama anlayışını hayata geçirecek olanlar ise otantik liderlerdir. Bu liderler; kişisel değer yargılarını açıkça ifade eden, sezgisel karar verebilen, alışılmamış çözümleri üreten liderlerdir. Sahip oldukları değerleri bizzat yaşayarak gösteren, örnek olan liderlerdir. Farklı kültürel ve sosyal kaynaklardan yararlanan, etraflarında yaratıcı fikirleri barındırabilen liderlerdir. (Ekonomik Krizde Hangi Lider Fark Yaratır?)

Pazarlama ve genel olarak şirket yönetimleri, kalpsiz ve omurgasız olmak zorunda değil. Toplumsal sorumluluk almak, mutlaka maliyetleri artıran ve karlılığı düşüren uygulamalar olmak zorunda da değil. Aksine daha duyarlı ve daha sorumlu iş yapma biçimleri şaşırtıcı bir şekilde yatırımcılarına en karlı geri dönüşü sağlayan yatırımlar bile olabilir.

Anita RoddickBize bu yolun doğru bir yol olabileceğini ve çok para kazandırabileceğini kanıtlayan başta Anita Roddick gibi yüzlerce örnek var. Anita Roddick, bir aktivist olarak başladığı hayatını yine bir aktivist olarak bitirdi. Öldüğünde kocasına milyarlarca dolarlık bir servet bıraktı. Ölmeden önce sahibi olduğu Body Shop faaliyetleriyle ilgili bir konuşmasında şu sözleri söylemişti: “Kozmetik Endüstrisi, yaşlanmayı engelleyemeyecek, selülitleri azaltmayacak ve insanları süper model yapmayacak. Genç kızların önce beyni, sonra bedenleri, sonra da cüzdanları kozmetik şirketlerinin kölesi oluyor ve bunu yıkmak için bir devrim gerekiyor.”

Bu davranış, pazarlamanın da omurgalı ve kalpten yapılabileceğinin bir örneğidir. Üstelik bu yol rakiplerin ertesi gün taklit edemeyeceği kadar özgün bir yoldur.

Zamanın Ruhu şirketlerin toplumsal konularda tavır almasını talep ediyor. Bu konular sadece siyasetin tekelinde olan konular değil, şirketlerin de toplumsal konularda söz söyleme hakkı var. Hatta bugünün dünyasında şirketler, hayatımız üzerinde, siyasetten daha fazla etkiye sahipler. Zaten bu nedenle toplum her geçen gün şirketlere daha fazla sorumluluk yüklüyor.

Bu konuyla ilgili asagidaki kitaplari ve linkleri öneririm:

Anita Roddick , Business as Unusual: The Triumph of Anita Roddick, Thorsons, 2001
John Grant, The Green Marketing Manifesto, Wiley, 2008
John Grant, Yeşil Pazarlama Manifestosu, Mediacat Kitapları, 2008 (Çeviren: Nadir Özata, Yasemin Fletcher)
Ken Peattie, “Towards Sustainability: The Third Age of Green Marketing” The Marketing Review, 2001
Donald A. Fuller, Sustainable Marketing: Managerial – Ecological Issues, Sage Publications, 1999
Andrew S. Winston, Daniel C. Esty, Yeşilden Altına “Akıllı Şirketler Çevreci Stratejiler ile Nasıl Avantaj Yaratır?”, Mediacat Kitapları, 2008 (Çeviren: Levent Göktem) (Pelin Özkan’ın yorumunda önerdiği kitap, ben henüz okumadım)

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. Fair trade prensipleri :

http://en.wikipedia.org/wiki/Fair_trade

2. Sürdürülebilir Pazarlama:

http://www.sustainableproducts.typepad.com/mts/2008/02/sustainable-mar.html

3. Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporu :

http://www.tobb.org.tr/organizasyon/sanayi/kalitecevre/12.pdf

4. Greenpeace Türkiye :

http://www.greenpeace.org/turkey//

5. AdBusters :

http://www.adbusters.org/

6. Ten Steps to Sustainable Marketing in an Uncertain Economy :

http://www.greenbiz.com/feature/2009/01/29/ten-steps-green-marketing-uncertain-economy?page=0%2C0

7. Marketing and sustainable development: chalk and cheese? :

http://www.ethicalcorp.com/content.asp?ContentID=528

8. Marketing “Before” and “After” Sustainability :

http://blog.hosfeld.com/strategy/marketing-%E2%80%9Cbefore%E2%80%9D-and-%E2%80%9Cafter%E2%80%9D-sustainability/

 

© Copyright (10.02.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Başka Bir Dünya Mümkün

Bundan 20 yıl sonra kaç yaşında olacaksınız? 20 yıl sonra, içinde yaşadığımız dönemi nasıl değerlendireceksiniz? Bir düşünün. Bu günler size ne hatırlatacak? Bence hepimiz Tarih’e tanıklık ediyoruz.

Milton Friedman, “Şirketler ve bireyler sadece kendi çıkarları peşinde koşarlarsa ve bu işleyişe devlet müdahale etmezse, şaşırtıcı bir şekilde herkesin bencil ve bireysel davranışı toplum için en iyi sonucu doğurur ve toplumun refahı en üst düzeye çıkar.” görüşünü savunuyordu.

Friedman’ın bu görüşü, “Görünmez El”in (Adam Smith) yirminci yüzyıl uyarlamasıydı. Bu görüş o kadar etkili oldu ki; önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Reagan ve İngiltere’de Thatcher hükümetlerinin ekonomi politikalarını belirledi sonra bütün gelişmiş ekonomilerin standart uygulaması haline geldi: Hükümetler ekonomiden elini ayağını çekmişti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması da, serbest piyasa anlayışını rakipsiz kıldı. Artık bütün dünyada liberal anlayış hâkim olmuştu. Gittikçe küresel kabul gören bu anlayışla dünya ekonomileri hızla büyüdü ve Batı Toplumlarının refahı arttı. Ta ki Ekim 2008 tarihine kadar.

Ekim 2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan finans krizi, hızla küresel sistem içindeki bütün ekonomilere sıçradı. İzleyen aylarda bütün ülkelerde, tüketim harcamaları bugüne kadar görülmemiş bir şekilde düştü. Artık Dünya Ekonomileri küresel bir krize girmişti.

Belki 1929 krizinden daha büyük bir krizin içindeyiz. Kimse ne kadar süreceğini ve ne kadar derinleşeceğini bilmiyor. Hükümetler devasa tedbir paketleriyle ekonomiye müdahale ediyor. Gelirleri, ülke ekonomilerinden daha büyük şirketler, devletleştiriliyor. Bugüne kadar hükümetin ekonomiye müdahalesini adeta bir günah olarak kabul eden ABD gibi ülkelerde, Friedman’ın dediğinin tam tersi yapılıyor.

Daha da ötesi bu ekonomik krize, aynı zamanda sosyal çalkantılar eşlik ediyor: Atina’da geçtiğimiz haftalarda bir üniversite öğrencisinin öldürülmesiyle başlayan ve ülkenin her yanında ‘patlayan’ kitlesel öfke… Atina’dan kısa bir süre önce Fransa’daki banliyö ayaklanmaları… İtalya’daki öğrenci radikalizmi…

Davos öncesi Fransa’da Sarkozy-Merkel–Blair’in ‘Yeni Bir Dünya, Yeni Bir Kapitalizm’ gündemiyle buluşması gibi gelişmeler, bu krizin sadece ekonomik bir çöküşle sınırlı olmadığını gösteriyor.

Demek ki bireylerin ve şirketlerin sadece kendi çıkarlarını gözettikleri bir düzen, sürdürülebilir değilmiş. Demek ki Görünmez El, milyonlarca ailenin işsiz, borçlu ve muhtaç duruma düşmesini engelleyemiyormuş.

Kriz sonrası dünyanın biçimlendirilmesi’ bu seneki Davos Zirvesi’nin ana teması oldu.
Son 40 yılın en önemli ekonomik zirvesi olarak nitelendirilen bu seneki zirveye ilk kez rekor düzeyde devlet ve hükümet başkanı katıldı.

Çin ve Rusya liderleri, küresel ekonomik krizden Batılı şirketlerin açgözlülüğünü sorumlu tutuyorlar. Çin devlet başkanı, Wen Jiabao, “Körlemesine bir kâr arayışının 80 yıl önceki Büyük Buhran’dan bu yana meydana gelen en büyük krizi yarattığını’ söylüyor.

Putin, finans sistemlerinin yeterince denetlenmediğini ve “İş dünyası liderlerinin; sürü psikolojisine kapılarak, görmek istemedikleri gerçeklere sırt çevirdiklerini ve uyarıları göz ardı ederek hata yaptıklarını” dile getiriyor. (BBC)

Dünya siyasetinin ve ekonomisinin liderleri Davos’ta bir araya gelirken, on binlerce aktivist, bu zirveyle eşzamanlı olarak, alternatif bir gündemle Dünya Sosyal Forumu (DSF) için Amazon nehrinin denize ulaştığı noktada Brezilya’nın Belem kentinde buluştular.

İlki 1999’da yapılan DSF toplantısında; on binlerce aktivist, topraksız köylüler, sendikacılar, Güney Amerikalı liderler, öğrenciler, çevreciler ve Adil Ticaret’çiler (Fair Trade) önemli birçok insani konunun çözümü için beyin fırtınaları gerçekleştirdiler.

DSF katılımcıları; bu krizin mali krizden ve enerji darboğazından ibaret olmadığını, 100 yıllık finansal sistemin çürüdüğünü ve çöktüğünü, mevcut sistemin küllerinden sosyal adaleti sağlayacak yeni bir düzenin doğabileceğini ifade ettiler.

Ana teması ‘Başka bir dünya mümkün’ olan Dünya Sosyal Forumu’na kulak vermemek, değişen ve yeniden şekillenen dünyaya gözlerimizi kapamak olur.

Artık başka bir şeyler yapmak lazım: Yeni bakış açıları ve taze bir zihinle, sadece kendi çıkarımızı gözeten değil farklı çıkar gruplarının uzlaşmasını sağlayacak, çok sesli ve çok renkli bir dünya için birlikte bir şeyler yapmamız gerekiyor. Dünkü çözümlerinin bugünün sorunlarını yarattığını kabul edip (Einstein), bugünün sorunları için başka çözüm yolları bulmalıyız.

Serbest piyasa ekonomisi veya liberal ekonomi, planlı ekonomilere kıyasla birçok artısı olan ve ekonomik kalkınmayı sağlayan bir sistem olarak gelişti ama aynı zamanda içinde pek çok yanlışı da barındırdı. Bugün artık daha iyi anlıyoruz ki sadece kişisel çıkarı korumak için kurgulanmış bir sistemin devam etmesi mümkün değil. Bundan yıllar sonra bugüne baktığımızda yaşadığımız bu kriz dönemini, Yeni Dünya Düzeni’nin miladı olarak anıcağız.

Yeni ekonomik düzende, liberal sistemin içerdiği bu çarpıklıklar düzeltilecek ve sistem kendini yenileyecek.

• Tek başarı ölçüsü, karlılık olan şirket anlayışı ortadan kalkacak. Şirket performansları sadece kısa döneme kilitlenen Borsalarda ölçülmeyecek. CEO’ların başarısı da ödüllendirilmeleri de karlılığın yanı sıra daha uzun dönemli ve toplumsal çıkarı yansıtan farklı ölçütlere göre belirlenecek.

• Şirketler, toplumun güven arayışına cevap vermek zorunda kalacaklar. Sorumlulukları, sadece “kanuni” olanı yapmak veya “kabul gören ahlak” sınırları içinde kalmaktan öte toplum çıkarına hizmet edecek şekilde yeniden tarif edilecek.

Şeffaflık, sürdürülebilirlik, hesap verebilirlik kavramları bugünkü anlamlarından daha derin anlamlar kazanacak, evrim geçirecek.

• Şirketlerin iş modelleri değişecek. Sadece kar değil aynı zamanda şirketin faaliyet içinde olduğu bütün ekosistemin refahını sağlayacak bir iş modeli anlayışı hâkim olacak. Sadece kendine faydası olan şirketlerin yaşama şansı azalacak, her şirket yarattığı ekosistemin bütününden sorumlu olacak.

• ‘Sosyal Sorumluluk’, şirket imajını cilalamak adına usulen yapılan PR kampanyaları olmayacak. Şirketler, karlılıklarını gözetmenin yanı sıra toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek için aktif görev alacaklar. Uzun dönemli projeler geliştirecekler ve bunları, içinde bulundukları tüm ekosistemin yaşamını iyileştirecek şekilde, sosyal dönüşüm sağlayan projeler olarak hayata geçirecekler.

• Şirketlerin organizasyonları bu yeni anlayışa uygun olarak yapılanacak. Şirketler ve Sivil Toplum Kuruluşları (STK) çok yakın çalışacaklar. Şirketlerin organizasyonlarının içinde, CEO’ya sadece bu konuda yardım edecek üst düzey yöneticiler görev yapacaklar.

• Şirketler; çok sesli, çok renkli organizasyonlara dönüşecek ve tüm iş paydaşlarının, şirketin yarattığı ekosistemin bir parçası olmaktan mutlu olacakları, yapılar haline gelecek. Adil ticaret (Fair Trade) anlayışı standart bir uygulama olacak.

• Girişim özgürlüğü, serbest rekabet ve kişisel çıkar kavramları, toplum çıkarını da gözeten yeni bir anlam kazanacak ve hükümetlerin bu düzeni sağlamak için ekonomideki düzenleyici görevleri daha da artacak.

• Devletlerin işbirlikleriyle küresel ekonomik kurallar yeniden yazılacak. Hükümetlerin “düzenleyici” etkileri daha da artacak ve liberal ekonomiler daha fazla devlet gözetiminde bir işleyişe sahip olacak.

• İş dünyası olarak sıkı sıkıya sarıldığımız girişimcilik ve inovasyon anlayışı, toplumsal sorunların çözümünde de etkili olacak.

Hem şirketin hem de toplumun kazanacağı ve daha üstün bir ahlak anlayışının hâkim olacağı yeni bir düzene doğru gidiyoruz. Bu düzende şirketler, hem kendi çıkarlarının peşinde koşacak hem de ilave toplumsal sorumluluklar üstlenecek. Yankelovich bunun adına “Aydınlanmış Kişisel Çıkar” ismini veriyor.

Bu düzende, sadece şirket hissedarlarının çıkarları değil, hem onların hem de toplumun çıkarının aynı anda gözetileceği bir anlayış hâkim olacak. Şirket stratejileri bu amacı gerçekleştirmek için kurgulanacak.

Mevcut ekonomiden yeni ekonomik anlayışa ne kadar zamanda ve hangi düzenlemelerle geçileceğini bugünden öngörmek mümkün değil. Ama bu gelişme kaçınılmaz ve bu dönüşümde hem yerel hükümetler hem de uluslar arası işbirlikleri etkin rol oynayacak.

İçinde bulunduğumuz dönemde; krizle nasıl baş edeceğimiz, şirketimizin varlığını nasıl sürdürebileceğimiz konuları elbette acil konular ve bugün itibariyle enerjimizi bunlara vermemiz gerekir. Ama benim görüşüm, şirket nefes alır almaz liderin kendisine sorması gereken soru, “Şirket stratejisinin şirket sahiplerine olduğu kadar şirketin ekosistemine hizmet edip etmediği, şirketin sadece dar anlamda paydaşlarının çıkarlarına değil toplumun çıkarına hizmet eden bir iş modeline sahip olup olmadığı” sorusudur.

Liderin zihninde bu perspektifi yaşatması gerekir.

Kriz ortamında, gelecek her zamankinden daha belirsiz bir hal alır. Sadece iyimser ve kötümser senaryolarla stratejik planlama yapmak mümkün olmaz çünkü krizler, gelecek senaryolarını sayılamayacak kadar çeşitlendirir. Bütün bu belirsizlik içinde belki de en iyi rehber, şirketi uzun dönemde kalıcı kılacak yolu şimdiden görüp bunu hayata geçirmek olacaktır. Şunu fark etmeliyiz ki küresel ekonomik krizin nedenleri sadece ekonomi terimleriyle açıklanamadığı gibi yol açması beklenen değişim de ekonomiyle sınırlı kalmayacak. Bu sebeple Aydınlanmış Kişisel Çıkar felsefesini hayata geçirmek romantik değil seçebileceğiniz en gerçekçi ve en sağlam strateji olacaktır.

Not:
Bazı arkadaşlarım, “Aydınlanma” fikriyle bugünün acımasız rekabet ortamını hiç bağdaştıramıyorlar. Dolayısıyla bu yazıda sözünü ettiğim dönüşümün gerçekleşmesini bir hayal gibi görüyorlar. Kısa dönemli bir bakış açısıyla son derece haklılar. Ama uzun dönemli bir analiz yaptıklarında, kapitalizmin bu dönüşümü gerçekleştirmesinden ve kendini yenilemesinden başka bir çıkışının olmadığını göreceklerinden eminim.

Nasıl sanayi devrimi hem iş hayatını hem de toplum hayatını yeniden düzenlediyse, sanayi sonrası toplumu da kendi kurallarını uygulatacak.

Eninde sonunda Uygarlık Tarihi dediğimiz şey de hayallerimizin gerçekleşmesinden ibaret değil midir?

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları ve linkleri öneririm:

Daniel Yankelovich, The Magic of Dialogue: Transforming Conflict into Cooperation. New York: Simon & Schuster, 1999. (Diyaloğun Tılsımı, Varlık yayınları, 2002)
Francis Fukuyama, Blindside: How to Anticipate Forcing Events and Wild Cards in Global Politics American Interest Books 2008
Jacques Attali, A Brief History of the Future: A Brave and Controversial Look at the Twenty-First Century, Brookings Insti Press, 2008
Fareed Zakaria, The Post-American World, W.W. Norton & Co, 2008
F. Levent Şensever, Dünya Sosyal Forumu Aşağıdan Küreselleşme Hareketi Ve Küresel Direniş, Metis Yayınları, 2003

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. Daniel Yankelovich :

http://www.mckinseyquarterly.com/What_society_expects_from_business_2213
http://www.mckinseyquarterly.com/Strategy/Strategic_Thinking/fresh_look_at_strategy_under_uncertainty_2256

2. Francis Fukuyama :

http://en.wikipedia.org/wiki/Francis_Fukuyama

3. Fareed Zakaria :

http://www.fareedzakaria.com/
http://www.newsweek.com/id/135380
http://www.forumsocialmundial.org.br/

4. Dünya Sosyal Forumu 2009 Videoları :

http://www.wsftv.net/

5. Davos Zirvesi :

http://www.weforum.org/en/index.htm

6. Fair Trade: Adil Ticaret :

http://www.fairtrade.net/
http://en.wikipedia.org/wiki/Fair_trade
http://onevillage.org/fairtrade-history.htm

© Copyright (03.02.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.