Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Kendinize mutlaka sormuşsunuzdur: Gerçekten güzel olan daha mı zeki oluyor?
Bu soru bana sorulduğunda kendimi huzursuz hissediyorum. “Evet, güzel olan zekidir.” desem, içimdeki “adalet” duygusu zedeleniyor. Güzel olmayıp zeki olanlara haksızlık diye düşünüyorum. Ama bir taraftan da “Acaba mı?” diyorum: Gerçekten güzeller zeki midir?
Siz ne düşünüyorsunuz?
Peki, “Güzel olan iyidir!” görüşüne ne diyorsunuz? Bunu cevaplamak biraz daha zor galiba.
Tahmin edeceğiniz gibi bu konu psikologların çok ilgisini çeken ve üzerinde yüzlerce deneysel araştırma yapılmış bir konu. Vardıkları iki sonuç da çok çarpıcı:
1. İnsanlar güzel/yakışıklı olanı daha zeki ve daha iyi olarak algılıyor.
2. İkinci sonucu birazdan söyleyeceğim. ( www.onaantrekkelijk.be/pdf )
Bilimsel araştırmaların kanıtladığı bu sonuç sizi rahatsız edebilir. Aslında ben de kabullenmekte zorlanıyorum ama durum bu.
Bizim insan olarak aklımız böyle çalışıyor. Atalarımız kendi nesillerini devam ettirmek için kendilerine eş seçerken böyle davranmışlar. Çok seçenek arasından kısa zamanda bir seçim yapmak zorunda kaldıklarında kendilerine en güzel/yakışıklı geleni seçmişler. Güzel olanın aynı zamanda zeki ve iyi olduğunu düşünmüşler. Bizleri onlar koşullamış. Onlar nasıl davranmışlarsa biz de öyle davranıyoruz.
Daha önce yazdığım gibi bu davranış zihnimizdeki “kısa yollardan” kaynaklanıyor. Çoğu tercihimizde bu kısa yolları kullanıyoruz. (Dünyada En Adaletli Dağıtılmış Şey Akıldır.)
Bu “kısa yolları” sadece eş seçerken değil bir ürünü seçerken de kullanıyoruz. Benzer özelliklerde iki üründen birini bize daha “cazip” geldiği için seçiyoruz. ”Güzelse iyidir.” diye düşünüyoruz.
Herhangi bir ürün satın almaya kalktığımızda karşımıza o kadar çok seçenek çıkıyor ki her birini tam anlamıyla incelemeye kalksak başka iş yapamaz oluruz. Neyse ki – itiraf edelim ya da etmeyelim – aklımız bize yardım ediyor: kısa yollar kullanarak seçimlerimizi hemen yapıyoruz. “Güzelse iyidir.” kuralı işimize yarıyor, hayatımızı kolaylaştırıyor.
Satın alma kararı verirken “güzel olana” verdiğimiz öncelik çoğu zaman ürünün diğer özelliklerin önüne geçiyor. Bu davranış bizim sayısız seçenek arasından “akıllı(!) seçim” yapmamızı sağlayan bir davranış. Düşünsenize her şeyden ne kadar çok var. Bir süper markete gittiğinizde siz de seçim zorluğu yaşamıyor musunuz? Sizin de içinizde bir gerginlik oluşmuyor mu? Nasıl bir konuda tek bir seçenek olması mecburiyet ve mutsuzluk getiriyorsa seçeneklerin de aşırı fazla olması tatminsizlik duygusu yaşatıyor. (Barry Schwartz: Bolluk Paradoksu)
Bu bolluk ortamında en “hoşumuza gideni” seçtiğimizde en “iyi tercihi” yaptığımızı düşünüyoruz. İçimizdeki gerginlikle ancak böyle baş edebiliyoruz. Gerçekte bu tercih en akıllı tercih olmasa bile hem kendimizi hem çevremizi bu tercihin ne kadar “doğru” olduğuna inandırıyoruz.
Bir ürünün fonksiyonel özellikleri beynimizin sol tarafına yani akılcı olan tarafına hitap eder; estetik özellikler ise beynimizin sağ tarafına yani duygularımıza hitap eder. Bizim “güzel” bulduğumuz ürünler tasarımları iyi olan ürünlerdir. Tasarımı iyi olan bir ürünü duygularımızı kullanarak seçtiğimiz için bu ürünle bir bağ kurarız. Seçim sürecinde beynimizin sağ tarafını kullandığımız için söz konusu ürüne “anlam” yükleriz. Bu ürünü zihnimizde farklı bir yere oturturuz, özel bir yer veririz, benimseriz.
Seçtiğimiz markaları güzel bulmamızı sağlayan tasarımın önemi her geçen gün artıyor. Eskiden sadece sanatın ve mimarlığın tekelinde olan bu konu artık günlük hayatımızın bir parçası oldu. Bu yazıyı okurken etrafınıza bakın. Gördüğünüz her şey bir tasarım ürünü. Bazıları çok güzel ve sizin için özel anlam taşıyor.
Siz de benim gibi kullandığınız bazı ürünlerin tasarımlarına hayran oluyor musunuz? Ben oluyorum. Hatta bu ürünleri yaratanlara gıpta edecek kadara hayranlık ve saygı duyuyorum. Bu markalar beni kendilerine çekiyor. Onlarla aramda sanki gizli bir bağ var. (Tutku Markaları)
Tasarım işlevselliğe estetik ve zekâ katma işidir. İyi bir tasarımcı ürüne kendi birikimini, aklını ve estetik anlayışını yansıtır. Tüketici bu “güzelliği” tercih ettiğinde aslında tasarımı yapanla ortak bir zeka paydasında buluşur. Bu nedenle tasarımı iyi olan ürün kullanıcısında özel bir anlam yaratır. Özgün tasarımı olan ürünlerin bizde iz bırakmasının nedeni budur.
Tasarımdan bahsederken mevcut bir ürünü “biraz güzelleştirmekten” bahsetmiyoruz. Tasarım bir kenar süsü değildir elbette. Tasarım karmaşık bir konuyu yalınlaştırabilme yeteneğidir(Simplexity). Bir ürünü insan kullanımı için en uygun işlevsellikte ve en gelişmiş estetik anlayışla yapmak demektir.
Yaşadığımız bolluğun en önemli sonucu tasarımı yeniden keşfetmemiz oldu ve bu gelişme kullandığımız ürün ve hizmetler sayesinde hayatımıza “anlamlı bir estetik” kattı. Tasarımın hayatımıza ne kadar girdiğini görmek için sadece kullandığınız bilgisayara veya cep telefonuna bakmayın. Süper marketten aldığınız ürünleri düşünün. On yıl önce bu ürünler böyle miydi? Neredeyse hepsi evrim geçirdiler. Çağ atladılar. Daha kullanışlı, daha yalın, daha güzel oldular.
Tasarım birbirinden ayrılmaz üç unsuru içeriyor:
1. Fonksiyonellik: Bir ürünün veya hizmetin kendinden beklenen işlevleri en kolay kullanılır, en ekonomik ve en güvenilir şekilde yerine getirmesi.
2. Estetik: Kullanıcının bütün duyularına hitap ederek haz uyandırması.
3. Anlam: İşlevin ve estetiğin kullanıcıyla duygusal ve sosyal bağ kurması.
Tasarım doğal olarak sadece bir uzmanlık alanının değil aynı anda birçok farklı meslek ve disiplinden gelen uzmanların bir arada çalışmasıyla başarılacak bir sonuç.
Etrafımızdaki her nesne bir tasarım ürünü. Bu ürünler bizim hayatımıza anlam katıyor.
Bizi çevreleyen mekanın “ruhunu” bu ürünler yaratıyor. Bu sebeple tasarım sadece bir ürün geliştirme işi değil. Bundan çok daha ötede, içinde yaşadığımız kültürden etkilenen ve aynı zamanda bu kültürü şekillendiren bir unsur.
Son yıllara kadar estetik ve tasarım yüksek gelirlilerin bir ayrıcalığı olarak değerlendirilir, lüks ve gereksiz kabul edilirdi. Estetik sanatçıların tekelinde bir alandı.
Bu “ezberleri bozan” ilk marka IKEA’dır. IKEA sadece tasarımla özdeşleşen bir marka olmakla kalmadı aynı zamanda tasarımı demokratikleştirdi. Bir lüks olmaktan çıkarıp, günlük hayatın bir parçası haline getirdi. Bu sayede estetiği de hayata, evlerimize soktu. Estetiğin kullanışlı olmaktan taviz vermek olmadığını ya da tam tersi fonksiyonel ürünlerin mutlaka çirkin olmaları gerekmediğini kanıtladı. IKEA tasarım ürünlerini geniş halk kitlelerinin ucuza satın alabilmesini sağladı.
Örneğin Nokia, cep telefonlarının yaygınlaşmasında yalnızca temel işlevleri sağlamanın yeterli olmayacağını fark eden ilk firmalardan biri. Cep telefonları kesinlikle sorunsuz ürünler değildir. Göze ve kulağa hitap eden, renkli kapakları, kişiselleştirilebilir melodileri ve estetik üstünlüğe sahip Nokia telefonları, kullanıcılarının markayla bağ kurmalarını ve karşılaştıkları sorunlara daha hoşgörüyle bakmalarını sağladı.
Yoksa “Güzel olan iyidir!” görüşü “kendini doğrulayan bir kehanet” miydi? Yani bir ürünün tasarımı o ürünü “iyi” mi yapıyordu?
Nokia’nın pazar liderliğini, aslında bu pazarı kurmuş olan Ericsson ve Motorola’nın elinden alması bu görüşe bağlanabilir miydi?
Ben tasarımı çok önemsediğim için bu “kendini doğrulayan kehanete” inanma eğilimindeyim. Bunu söylerken elbette pazarlamanın diğer “olmazsa olmaz” unsurlarını göz ardı etmiyorum. Ama tasarım, bolluk ortamında bir ürünü rekabetten o kadar ayrıştırıyor ki marka elde ettiği bu güç sayesinde kendini iyileştirmek için zaman ve imkân bulabiliyor. Zaten bugün hayatımızda önemli yer tutan bazı markalar bundan faydalanarak büyük marka olmadılar mı?
Yakın zamana kadar sadece moda, grafik ya da mimari gibi sanatsal alana ait kabul ettiğimiz tasarım, bugün artık deneyimlerin tasarlanmasına dönüştü. Bu şekliyle modayı da endüstriyi de grafiği de içine kattı. Tasarım sadece deneyime estetik bir boyut katmakla kalmıyor, kültürel mirası yeni nesil teknolojilerle yoğurarak, toplumsal kültürü yeniden şekillendiriyor.
Yazının başında insanların eş seçme davranışları üzerine psikologların yaptıkları araştırmaların iki çarpıcı sonucu olduğunu söylemiştim.
Elde ettikleri birinci sonuç : İnsanların güzel/yakışıklı olanı daha zeki ve daha iyi olarak algıladıklarıydı. İkincisi ise biraz daha insafsız: Güzeller gerçekten daha zeki!
Araştırmalar insanın güzel olanının sadece zeki algılanmadığını aynı zamanda gerçekten daha zeki olduğunu söylüyor. Ancak elbette burada güzellik kavramının zaman içinde farklılaştığını da gözden kaçırmamak gerek. Güzel olanı artık “basmakalıp ölçülerle” tarif etmek mümkün değil.
Bilimsel araştırmaların insanların güzelliği, zekası ve iyiliği ile ilgili bulguları bunlar.
Bu bulgular içimizdeki adalet duygusunu incitebilir. En azından benimkini incitiyor.
Ama bir başka gerçek daha var ki pazarlama dünyasında güzel olan markalar gerçekten iyi markalar. Yoksa bu da kendini doğrulayan bir kehanet mi? Belki de öyle: Bir kere bir markayı güzel bulup tercih ediyorsak artık o markanın bizi hayal kırıklığına uğratması zorlaşıyor. Markaya karşı yüksek bir hoşgörüyle yaklaşıyoruz. Hatalarını görmezden geliyoruz.
Tasarım gerçekten adaletsiz bir avantaj yaratıyor.
![]()
Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:
Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :
1. Dove gerçek güzellik kampanyası :
www.gercekguzellikkampanyasi.com
2. Dove “Klişelerin Ötesi” Araştırması, 2005 raporu :
www.gercekguzellikkampanyasi.com/dove_white_paper_final.pdf
3. Nike big butt :
www.businessweek.com/the_thread/brandnewday/archives/2005/08/_maybe_its_beca.html
4. Designing the future of business, Marty Neumeier :
5. Don Norman on 3 ways good design makes you happy | Video on TED.com :
www.ted.com/index.php/talks/don_norman_on_design_and_emotion.html
6. Design konulu ünlü tasarımcı ve yöneticilerin konuşmaları / videoları (ted.com arşivi) :
www.ted.com/index.php/search?q=design+&x=8&y=7
7. The psychology of beauty :
www.buzzle.com/articles/the-psychology-of-beauty.html
8. Why beautiful people are more intelligent :
www.onaantrekkelijk.be/achtergronden/j.intell.2004.03.003.pdf
9. What is beautiful is good :
www.psychwiki.com/wiki/What_is_Beautiful_is_Good_Stereotype_and_the_Halo_Effect
10. Emotional design :
© Copyright (31.03.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.







Güne başlarken farklı yatarken farklı bir insan olabiliyoruz. Hepimizin girdiği çeşitli ruh halleri var.
Aslında bu ruh hallerinin her biri içine girdiğimiz birer karakterdir. Baskın bir karakterimiz olmasına karşın hayat bizi değişik kalıplara sokar. Sırası geldiğinde bilge de oluruz, 3 yaşında bir çocuk kadar masum da. Kendimizi tanıdığımız için başkalarının ruh hallerini de anlarız.
Kaç yaşında olursak olalım, içinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun hepimizin sahip olduğu “ortak bir bilinçaltı” var. Ruh halimiz, düşlerimiz, inançlarımız, öykülerimiz, farkına varsak da varmasak da paylaştığımız bu ortak bilinçaltında yatıyor.
Hepimiz bu evrensel karakterleri (arketipleri) nerede görsek hemen tanırız. Mesela “Kahraman” arketipi öykülerde, sinemada, tarihte, gündelik hayatımızın içinde karşılaştığımız bir karakterdir. Aralarında bazı farklar olsa da Kahramanlar “zayıfları savunan, adalet uğruna savaşan karakterlerdir.” Köroğlu, Robin Hood ya da Spiderman birer kahramandır. Kahraman her zaman ezilenleri korur, adaletsizliğe meydan okur, zorbaya karşı savaşır, düzeni değiştirir. Hangi kalıpta karşımıza çıkarsa çıksın onu hemen tanırız. Aslında tanıdığımız bu karakter ortak bilinçaltımızda yatan bir imgedir.
Bu sebeple Harley Davidson asi, Magnum âşık, Nike kahraman imgelerini kullanarak bizim içimizdeki asiyi, aşığı ve kahramanı ortaya çıkartıyorlar. Bizim kendi hayatımızdan bildiğimiz değişik ruh hallerimize hitap ettikleri için bizi etkiliyorlar. Bu karakterlerin hepsi bizim bilinçaltımızda yatan, çok iyi tanıdığımız arketipler. Bu markalar bir dokunuşta istedikleri imgeleri bizim zihnimizde kendileriyle ilişkilendiriyorlar.
Üstelik markayı bir arketiple anlatmak, markanın iletişiminde inanılmaz bir tutarlılık sağlıyor. Dove hangi reklam uygulamasını yaparsa yapsın karşımıza “masum” karakteriyle çıkıyor.
Tıpkı insanlarda olduğu gibi bir markanın birden fazla karakteri olabilir. Mesela Apple özü itibariyle tam bir Asi‘dir. Logosu Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan ”ısırılmış elma” dır. Bu logo bize isyanı, kural tanımazlığı anlatır. Tıpkı Havva’nın günah işlemesi gibi, Apple da hükümdarın (IBM) kuralları koyduğu bir düzende isyan çıkarmış, günah işlemiş bir markadır. Ama bu markanın aynı zamanda Yaratıcı olmak gibi ikincil bir karakteri de mevcuttur.
Çok mu zor ? Hiç sanmıyorum. Yeter ki bu gözle bakmasını bilelim.








25 sene önce pazar araştırması yapmaya başladığımda Türkiye’de sadece bir iki araştırma şirketi vardı. Biz de her konuda araştırma yapıyorduk. Bir taraftan kadın pedi araştırması yaparken diğer taraftan Türkiye’deki gençlerin değer yargılarını araştırıyorduk. Hem gazete okuma davranışlarını araştırıyor hem de perakende sektöründe pazar payı izlemesi yapıyorduk. Türkiye’de bilgi üreten kaynaklar çok sınırlı olduğu için kendimizi her alanda söz sahibi görüyorduk. (Bugün bu alanların her birinde uzmanlaşmış şirketler var:
1980’lerin sonuydu. Rahmetli Ercan Arıklı, dönemin en popüler dergisi Erkekçe’yi yönetiyordu. Benden Türk İnsanı’nın “cinsel davranışlarını” araştırmamı istedi. Kendisine gelen yoğun okur mektuplarından etkilenmişti, bu konunun üzerine gitmek istiyordu. Araştırma sonuçlarını dergide yayınlayacak ve Türkiye’nin gerçeklerini mercek altına alacaktı. Bunun için bilimsel yöntemler kullanan bir araştırmaya ihtiyacı vardı.
Tabloları incelemeye başladım. Her tabloya baktığımda içim daha da daralmaya başladı. Sonuçlar inanılmazdı. Evet inanılmaz! Araştırmama göre Türkiye’de yaşayan erişkin nüfusun hiçbir cinsel sorunu yoktu! Kadınların neredeyse tamamı cinsel doyum içindeydi! Erkeklerin sertleşme sorunları yoktu! Kimse tacize uğramamıştı! Benim bilimsel yöntemlerle kurguladığım araştırmama göre Türkiye insanlar mutlu mesut bir cinsellik yaşıyorlardı! Kinsey araştırması, Amerikan toplumunun yarısından fazlasının ciddi cinsel sorunlar yaşadığını ispatlarken benim araştırmama göre Türkiye’de, maşallah, cinsel hiçbir sorun yaşamıyorduk!
1. “İnsan diğer canlılardan farklı olarak bütün yaşamı boyunca kendi kimliğini inşa etmek için uğraşıyor. Bu nedenle nasıl göründüğü, gerçekte nasıl olduğundan bile daha önemli olabiliyor.” (
Benim daha önceki yazılarımda sık sık üzerinde durduğum, son yıllarda gelişen fMRI teknolojisi bize çok şey öğretti. Bu teknoloji insanın, aklından geçenle ağzından çıkan arasındaki farkı çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu teknoloji sayesinde kendimizi (insanı) daha iyi tanıyoruz. Duygularımızın kararlarımızda ne kadar etkili olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz.
Bu sorunun cevabını bulmak kolay değil. Çünkü henüz internet üzerinden TV izleme uygulaması yaygınlaşmadı. Eğer yaygınlaşırsa televizyonu bilgisayardan da izleyebileceğiz. Bugün itibariyle bu teknolojinin hayatımızı nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz.
“Çok önceleri, araştırmacı sadece veri toplama görevini üstleniyordu.
Bu iki gelişmeye ek olarak Türkiye’de araştırmacıların dijital tüketiciyi daha iyi anlamaları gerektiğine inanıyorum. Çünkü Türkiye’de şaşırtıcı bir gelişme oluyor. Bilmem farkında mısınız? Facebook, Myspace gibi uluslararası sosyal medyalarda Türkler, ya ikinci ya da üçüncü sıradalar. Bunun nasıl ve neden olduğunu bilemiyorum. Nasıl oluyor da Türkiye’deki 28 Milyon internet kullanıcısı bu sosyal ortamlarda Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin önünde yer alıyor? Bir taraftan bu gelişmeyi mutlaka açıklamamız gerekiyor diğer taraftan da internet yoluyla yaptığımız araştırmaları artırmamız gerekiyor.
Belli ki hem şirketler hem siyasi partiler hem de devlet kuruluşları bundan sonra daha fazla araştırma kullanacak. Zamanın koşulları bunu gerektiriyor. Ama diğer taraftan hepimiz bu akla-mantığa sığmaz insan doğasının araştırmaları saptıran, şaşırtan, bozan özelliklerinin farkında olmalıyız.
iPod’u bozulduğunda sanki çocuğu hastalanmış gibi hüngür hüngür ağlayanlar var. Tamire gönderdikleri zaman “Ona iyi davranacaklar mı, hor kullanırlar mı?” diye endişeleniyorlar. Size abartı gibi gelebilir ama gerçek.
Peki, sizin davranışlarınız nasıl? Belki vücudunuza sevdiğiniz markanın dövmesini yaptırmamış olabilirsiniz ya da merakla beklediğiniz ürünün satılacağı günün arifesinde mağazanın önünde kuyruğa da girmemiş olabilirsiniz ama mutlaka sizin de tutkuyla bağlı olduğunuz markalar vardır. Yok mu?
Araştırmalar satın alma kararını – aynen ilk görüşte aşık olmak gibi – ilk birkaç saniyede verdiğimizi söylüyor. İlk görüşte aşkı tetikleyen unsurların başında tasarım (design) geliyor. Tasarım insanları bir bakışta markaya aşık ediyor ve zaman içinde bu aşkı vazgeçilmez bir tutkuya sürüklüyor. Bir zamanlar “lüks bir ayrıcalık” gibi düşünülen tasarım, bugün bir çok kategori için “olmazsa olmaz” bir unsur haline geldi. Tasarım bu anlamda giderek “demokratikleşiyor”. Artık süpermarketten aldığınız bir peynir ya da sıvı sabun ambalajının bile bir tasarım ürünü olmasını bekliyoruz.
Tutkularımız akılla açıklanamayan davranışlarımızdır. Örneğin “fanatik” taraftarlığı akıl dışı olarak tanımlayanlar olsa da dünyanın her yerinde taraftarlık büyük bir tutkudur. Bugün bir çok sosyal bilimci futbolu, “postmodernizmin bile öldüremediği bir tutku” olarak tarif ediyor.
Bir marka için tüm rasyonel özelliklerin güven yarattığı doğrudur ancak tutku, güvenin de ötesindedir. Çoğu zaman tutku, güvenin aldıramadığı kararları bize gönüllü olarak aldırır. Çünkü tutku; ister markaya, ister insana, ister ideallerimize olsun “gözümüzü kör eder”. Ama bu körlük aynı zamanda hayatı da anlamlı kılar.
Hem tüketicilerin zevk alma (hedonist) ihtiyaçlarına hizmet edip hem de “ahlaklı” olabiliriz. Tüketicilere tutku duyacakları lezzetler, kokular, tasarımlar yaratabiliriz.
3. Tutku gizemli hikayelerin, hayallerin ve sembollerin bir araya gelmesiyle oluşur. Markamızı öykü anlatarak ifade etmeliyiz.
7. İnsanların tutku duyduğu etkinliklerle işbirliğine girmenin, onlar için tutku platformları yaratmanın yollarını bulmalıyız. Marlboro’nun Formula 1 ile özdeşleşmesi, Rock&Coke’un müziğin tüm enerjisini Coca-Cola’nın üzerine çekme başarısı gibi uygulamalar yapmalıyız.
9. Birlikte çalıştığınız insanların tutkularını öldürmeyecek bir kültürümüz olmalı. Bunun için konularının uzmanı ama entelektüel meraklarında geniş bir yelpazeye sahip (T Shape) çalışanlardan oluşan bir takım ve bu takımın ruhunu canlı tutacak bir kurumsal iklime sahip olmalıyız.
Bu zamanın insanının tutkuları daha maddi daha dünyevi bir nitelike. Bu tutkular belki sanatçıların ya da bilim insanlarının tutkularına kıyasla daha kısa ömürlü ve yüzeyseller ancak tüketicilere yön veriyor ve hayatlarına anlam katıyor.





Şu anda bu satırları okurken aynı zamanda aklınızda bir başka düşünce var.
Asıl amacınız o konuya bir çözüm bulmak. Doğru mu?
1. Parayla yani daha iyi yaşamakla ilgili konular.
Mesela Türkiye’de genç erkekler çok para kazanmak ve bu sayede güçlü olmak istiyorlar (1); eğer bunu yapabilirlerse istedikleri zarif ve güzel kızın sevgisini kazanacaklarını düşünüyorlar (2) ve bu ikisini yaptıklarında herkesin takdirini alacaklarını varsayıyorlar(3). Türkiye’deki genç kızlar da bir manken gibi güzel ve zarif olurlarsa sevgiyi ve gücü –yani parası olan erkeği- elde edeceklerini ve böylece kendi çevrelerinin takdirini kazanacaklarını düşünüyorlar. (Trendview Raporu,
göstermenin popüler olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bu dönem Türkiye’de 1980’li yıllarda başladı ve hala devam ediyor. Bu oluşumun nedenleri ve bu anlayışın ne kadar hüküm süreceğini – fevkalade önemseyerek- bir kenara bırakıyorum ve bu durumu bütün çıplaklığıyla olduğu gibi kabul ediyorum. Bugün içinde bulunduğumuz durum budur. Üstelik yaşadığımız ekonomik kriz, maddiyatla ilgili konuları hepimizin gündeminde daha da üst sıralara çıkarıyor.
Petrol zengini Arap Şeyhlerini bir kenara bırakırsak çok zengin olanların hayat öyküleri bize önemli yollar gösteriyor. Mesela dünyanın en zengin kişilerinden biri olan Bill Gates nasıl zengin oldu? Ya da 1960’lara damgasını vuran Beatles grubunun zengin olmasının altında yatan nedenler nelerdir?
Gladwell’in “Outliers” kitabında bu tezi doğrulayan o kadar çok örnek var ki. Hem de sadece tek bir kaynaktan gelen örnekler değil bunlar. Değişik araştırmacılar hep aynı sonuca varıyor: Tutkunun peşinden gideceksin.
Tutkuların peşinden gitmek üzerine çalışan araştırmacılardan biri de
2. İç sesimizi dinlersek para kazanamayacağımızı düşünüyoruz ve bunu göze alamıyoruz.
Kendi tutkularını bulmuş insanlar yaşları ya da statüleri ne kadar farklı olursa olsun birbirlerine benzerler: Gözleri parlar. Özgürdürler. Kendi zamanlarını nasıl kullanacaklarına kendileri karar verirler. En parlak fikirler onlardan çıkar. En zor sorunları onlar çözerler. Olağanüstü çaba göstermekten kaçınmazlar. Sanki sadece iş hayatında istedikleri yere gelmiş değil dünyada yerlerini bulmuş gibidirler. İş onlar için iş değil hayattaki varlık nedenleridir. İşin patronu kim olursa olsun yaptıkları işin gerçek sahibi onlardır.
Eğer başarmak istiyorsanız yapmanız gereken önce içinizde yanan ateşi keşfetmek sonra da yüreğinizi vererek o ateşin gösterdiği yolu takip etmek.





