Monthly Archive for March, 2009

Güzeller Zekidir!

ArwenSiz bu görüşe katılıyor musunuz? Kendinize mutlaka sormuşsunuzdur: Gerçekten güzel olan daha mı zeki oluyor?

Bu soru bana sorulduğunda kendimi huzursuz hissediyorum. “Evet, güzel olan zekidir.” desem,  içimdeki “adalet” duygusu zedeleniyor. Güzel olmayıp zeki olanlara haksızlık diye düşünüyorum. Ama bir taraftan da “Acaba mı?” diyorum: Gerçekten güzeller zeki midir?

Siz ne düşünüyorsunuz?

Peki, “Güzel olan iyidir!” görüşüne ne diyorsunuz? Bunu cevaplamak biraz daha zor galiba.

Tahmin edeceğiniz gibi bu konu psikologların çok ilgisini çeken ve üzerinde yüzlerce deneysel araştırma yapılmış bir konu. Vardıkları iki sonuç da çok çarpıcı:

1. İnsanlar güzel/yakışıklı olanı daha zeki ve daha iyi olarak algılıyor.

2. İkinci sonucu birazdan söyleyeceğim. ( www.onaantrekkelijk.be/pdf )

Bilimsel araştırmaların kanıtladığı bu sonuç sizi rahatsız edebilir. Aslında ben de kabullenmekte zorlanıyorum ama durum bu.

Bizim insan olarak aklımız böyle çalışıyor. Atalarımız kendi nesillerini devam ettirmek için kendilerine eş seçerken böyle davranmışlar. Çok seçenek arasından kısa zamanda bir seçim yapmak zorunda kaldıklarında kendilerine en güzel/yakışıklı geleni seçmişler. Güzel olanın aynı zamanda zeki ve iyi olduğunu düşünmüşler. Bizleri onlar koşullamış. Onlar nasıl davranmışlarsa biz de öyle davranıyoruz.

Daha önce yazdığım gibi bu davranış zihnimizdeki “kısa yollardan” kaynaklanıyor. Çoğu tercihimizde bu kısa yolları kullanıyoruz.  (Dünyada En Adaletli Dağıtılmış Şey Akıldır.)

Bu “kısa yolları” sadece eş seçerken değil bir ürünü seçerken de kullanıyoruz. Benzer özelliklerde iki üründen birini bize daha “cazip” geldiği için seçiyoruz. ”Güzelse iyidir.” diye düşünüyoruz.

ikeaHerhangi bir ürün satın almaya kalktığımızda karşımıza o kadar çok seçenek çıkıyor ki her birini tam anlamıyla incelemeye kalksak başka iş yapamaz oluruz. Neyse ki – itiraf edelim ya da etmeyelim – aklımız bize yardım ediyor: kısa yollar kullanarak seçimlerimizi hemen yapıyoruz.  “Güzelse iyidir.” kuralı işimize yarıyor, hayatımızı kolaylaştırıyor.

Satın alma kararı verirken “güzel olana” verdiğimiz öncelik çoğu zaman ürünün diğer özelliklerin önüne geçiyor. Bu davranış bizim sayısız seçenek arasından “akıllı(!) seçim” yapmamızı sağlayan bir davranış. Düşünsenize her şeyden ne kadar çok var. Bir süper markete gittiğinizde siz de seçim zorluğu yaşamıyor musunuz? Sizin de içinizde bir gerginlik oluşmuyor mu?  Nasıl bir konuda tek bir seçenek olması mecburiyet ve mutsuzluk getiriyorsa seçeneklerin de aşırı fazla olması tatminsizlik duygusu yaşatıyor. (Barry Schwartz: Bolluk Paradoksu)

Bu bolluk ortamında en “hoşumuza gideni” seçtiğimizde en “iyi tercihi” yaptığımızı düşünüyoruz. İçimizdeki gerginlikle ancak böyle baş edebiliyoruz. Gerçekte bu tercih en akıllı tercih olmasa bile hem kendimizi hem çevremizi bu tercihin ne kadar “doğru” olduğuna inandırıyoruz.

Bir ürünün fonksiyonel özellikleri beynimizin sol tarafına yani akılcı olan tarafına hitap eder; estetik özellikler ise beynimizin sağ tarafına yani duygularımıza hitap eder. Bizim “güzel” bulduğumuz ürünler tasarımları iyi olan ürünlerdir. Tasarımı iyi olan bir ürünü duygularımızı kullanarak seçtiğimiz için bu ürünle bir bağ kurarız.  Seçim sürecinde beynimizin sağ tarafını kullandığımız için söz konusu ürüne “anlam” yükleriz.  Bu ürünü zihnimizde farklı bir yere oturturuz, özel bir yer veririz, benimseriz.

Seçtiğimiz markaları güzel bulmamızı sağlayan tasarımın önemi her geçen gün artıyor. Eskiden sadece sanatın ve mimarlığın tekelinde olan bu konu artık günlük hayatımızın bir parçası oldu. Bu yazıyı okurken etrafınıza bakın. Gördüğünüz her şey bir tasarım ürünü. Bazıları çok güzel ve sizin için özel anlam taşıyor.

Siz de benim gibi kullandığınız bazı ürünlerin tasarımlarına hayran oluyor musunuz? Ben oluyorum. Hatta bu ürünleri yaratanlara gıpta edecek kadara hayranlık ve saygı duyuyorum. Bu markalar beni kendilerine çekiyor. Onlarla aramda sanki gizli bir bağ var. (Tutku Markaları)

Mac Air HeroTasarım işlevselliğe estetik ve zekâ katma işidir. İyi bir tasarımcı ürüne kendi birikimini, aklını ve estetik anlayışını yansıtır. Tüketici bu “güzelliği” tercih ettiğinde aslında tasarımı yapanla ortak bir zeka paydasında buluşur.  Bu nedenle tasarımı iyi olan ürün kullanıcısında özel bir anlam yaratır.  Özgün tasarımı olan ürünlerin bizde iz bırakmasının nedeni budur.

Tasarımdan bahsederken mevcut bir ürünü “biraz güzelleştirmekten” bahsetmiyoruz. Tasarım bir kenar süsü değildir elbette. Tasarım karmaşık bir konuyu yalınlaştırabilme yeteneğidir(Simplexity). Bir ürünü insan kullanımı için en uygun işlevsellikte ve en gelişmiş estetik anlayışla yapmak demektir.

Yaşadığımız bolluğun en önemli sonucu tasarımı yeniden keşfetmemiz oldu ve bu gelişme kullandığımız ürün ve hizmetler sayesinde hayatımıza  “anlamlı bir estetik” kattı. Tasarımın hayatımıza ne kadar girdiğini görmek için sadece kullandığınız bilgisayara veya cep telefonuna bakmayın. Süper marketten aldığınız ürünleri düşünün. On yıl önce bu ürünler böyle miydi?  Neredeyse hepsi evrim geçirdiler. Çağ atladılar. Daha kullanışlı, daha yalın, daha güzel oldular.

Tasarım birbirinden ayrılmaz üç unsuru içeriyor:

1. Fonksiyonellik: Bir ürünün veya hizmetin kendinden beklenen işlevleri en kolay kullanılır, en ekonomik ve en güvenilir şekilde yerine getirmesi.

2. Estetik: Kullanıcının bütün duyularına hitap ederek haz uyandırması.

3. Anlam: İşlevin ve estetiğin kullanıcıyla duygusal ve sosyal bağ kurması.

Starck's Chair DesignTasarım doğal olarak sadece bir uzmanlık alanının değil aynı anda birçok farklı meslek ve disiplinden gelen uzmanların bir arada çalışmasıyla başarılacak bir sonuç.

Etrafımızdaki her nesne bir tasarım ürünü.  Bu ürünler bizim hayatımıza anlam katıyor.

Bizi çevreleyen mekanın  “ruhunu” bu ürünler yaratıyor. Bu sebeple tasarım sadece bir ürün geliştirme işi değil. Bundan çok daha ötede, içinde yaşadığımız kültürden etkilenen ve aynı zamanda bu kültürü şekillendiren bir unsur.

Son yıllara kadar estetik ve tasarım yüksek gelirlilerin bir ayrıcalığı olarak değerlendirilir, lüks ve gereksiz kabul edilirdi. Estetik sanatçıların tekelinde bir alandı.

Bu “ezberleri bozan” ilk marka IKEA’dır. IKEA sadece tasarımla özdeşleşen bir marka olmakla kalmadı aynı zamanda tasarımı demokratikleştirdi. Bir lüks olmaktan çıkarıp, günlük hayatın bir parçası haline getirdi. Bu sayede estetiği de hayata, evlerimize soktu. Estetiğin  kullanışlı olmaktan taviz vermek olmadığını ya da tam tersi fonksiyonel ürünlerin mutlaka çirkin olmaları gerekmediğini kanıtladı. IKEA tasarım ürünlerini geniş halk kitlelerinin ucuza satın alabilmesini sağladı.

Nokia AeonÖrneğin Nokia, cep telefonlarının yaygınlaşmasında yalnızca temel işlevleri sağlamanın yeterli olmayacağını fark eden ilk firmalardan biri. Cep telefonları kesinlikle sorunsuz ürünler değildir. Göze ve kulağa hitap eden, renkli kapakları, kişiselleştirilebilir melodileri ve estetik üstünlüğe sahip Nokia telefonları, kullanıcılarının markayla bağ kurmalarını ve karşılaştıkları sorunlara daha hoşgörüyle bakmalarını sağladı.

Yoksa “Güzel olan iyidir!” görüşü “kendini doğrulayan bir kehanet” miydi? Yani bir ürünün tasarımı o ürünü “iyi” mi yapıyordu?

Nokia’nın pazar liderliğini, aslında bu pazarı kurmuş olan Ericsson ve Motorola’nın elinden alması bu görüşe bağlanabilir miydi?

Bmw z4 RoadsterBen tasarımı çok önemsediğim için bu “kendini doğrulayan kehanete” inanma eğilimindeyim. Bunu söylerken elbette pazarlamanın diğer “olmazsa olmaz” unsurlarını göz ardı etmiyorum. Ama tasarım, bolluk ortamında bir ürünü rekabetten o kadar ayrıştırıyor ki marka elde ettiği bu güç sayesinde kendini iyileştirmek için zaman ve imkân bulabiliyor. Zaten bugün hayatımızda önemli yer tutan bazı markalar bundan faydalanarak büyük marka olmadılar mı?

Yakın zamana kadar sadece moda, grafik ya da mimari gibi sanatsal alana ait kabul ettiğimiz tasarım, bugün artık deneyimlerin tasarlanmasına dönüştü. Bu şekliyle modayı da endüstriyi de grafiği de içine kattı.  Tasarım sadece deneyime estetik bir boyut katmakla kalmıyor,  kültürel mirası yeni nesil teknolojilerle yoğurarak, toplumsal kültürü yeniden şekillendiriyor.

Yazının başında insanların eş seçme davranışları üzerine psikologların yaptıkları araştırmaların iki çarpıcı sonucu olduğunu söylemiştim.

Elde ettikleri birinci sonuç : İnsanların güzel/yakışıklı olanı daha zeki ve daha iyi olarak algıladıklarıydı. İkincisi ise biraz daha insafsız: Güzeller gerçekten daha zeki!

KanyonAraştırmalar insanın güzel olanının sadece zeki algılanmadığını aynı zamanda gerçekten daha zeki olduğunu söylüyor. Ancak elbette burada güzellik kavramının zaman içinde farklılaştığını da gözden kaçırmamak gerek. Güzel olanı artık “basmakalıp ölçülerle” tarif etmek mümkün değil.

Bilimsel araştırmaların insanların güzelliği, zekası ve iyiliği ile ilgili bulguları bunlar.

Bu bulgular içimizdeki adalet duygusunu incitebilir. En azından benimkini incitiyor.

Ama bir başka gerçek daha var ki pazarlama dünyasında güzel olan markalar gerçekten iyi markalar. Yoksa bu da kendini doğrulayan bir kehanet mi? Belki de öyle: Bir kere bir markayı güzel bulup tercih ediyorsak artık o markanın bizi hayal kırıklığına uğratması zorlaşıyor. Markaya karşı yüksek bir hoşgörüyle yaklaşıyoruz.  Hatalarını görmezden geliyoruz.

Tasarım gerçekten adaletsiz bir avantaj yaratıyor.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Berndt Schmidt, Alex Simonson, Marketing Aesthetics: The Strategic Management of Brands, Identity and Image, Free Press, 1997
Daniel Pink, A Whole New Mind, Cyan Books, 2005
Marty Neumeier, The Brand Gap, How to Bridge the Distance Between Business Strategy and Design, New Riders Press, 2003
Marty Neumeier, The Designful Company: How to build a culture of nonstop innovation, Peachpit Press, 2008
Marty Neumeier, Zag: The Number One Strategy of High-Performance Brands, Peachpit Press, 2006
Donald Norman, Emotional Design: Why We Love (or Hate) Everyday Things, Basic Books, 2004
Donald Norman, The Design of Everyday Things, MIT Press, 1998

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Dove gerçek güzellik kampanyası :

www.gercekguzellikkampanyasi.com

2. Dove “Klişelerin Ötesi” Araştırması, 2005 raporu :

www.gercekguzellikkampanyasi.com/dove_white_paper_final.pdf

3. Nike big butt :

www.businessweek.com/the_thread/brandnewday/archives/2005/08/_maybe_its_beca.html

4. Designing the future of business, Marty Neumeier :

http://www.businessweek.com/innovate/content/aug2008/id20080813_677771.htm?chan=innovation_innovation+%2B+design_innovation+strategy

5. Don Norman on 3 ways good design makes you happy | Video on TED.com :

www.ted.com/index.php/talks/don_norman_on_design_and_emotion.html

6. Design konulu ünlü tasarımcı ve yöneticilerin konuşmaları / videoları (ted.com arşivi) :

www.ted.com/index.php/search?q=design+&x=8&y=7

7. The psychology of beauty :

www.buzzle.com/articles/the-psychology-of-beauty.html

8. Why beautiful people are more intelligent :

www.onaantrekkelijk.be/achtergronden/j.intell.2004.03.003.pdf

9. What is beautiful is good :

www.psychwiki.com/wiki/What_is_Beautiful_is_Good_Stereotype_and_the_Halo_Effect

10. Emotional design :

www.jnd.org/index.html

© Copyright (31.03.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

İçimizdeki Kahramanlar

Güne başlarken farklı yatarken farklı bir insan olabiliyoruz. Hepimizin girdiği çeşitli ruh halleri var.

Hayal kırıklığına uğradığımızda kendimizi öksüz bir çocuk gibi hissediyoruz. Yaşadığımız ister reddedilmek ister sıradan bir başarısızlık olsun kendimizi yenilmiş hissettiğimizde yetim psikolojisine giriyoruz. Bu ruh halini de en çok Yeşilçam sinemasından biliyoruz. Bir de 1970′lerin Arabesk müziğinden.

Peki ya diğer ruh hallerimiz?

İster 40 yaşında bir profesyonelin patronuna öfkesi ister 17 yaşındaki bir kızın annesine kızgınlığı olsun isyanı gördüğümüz zaman hemen tanırız. Asi bir karakter bize çok aşinadır. Kendi deneyimizden biliriz.

Daha önce hiç görmemiş olduğumuz bir şehre ilk gittiğimizde kâşif oluruz. Gördüklerimizi hayret ve merakla inceler, anlatacak gözlemler biriktiririz.

Bir patronun etrafına verdiği emirler, kendinden emin, duruma hakim davranışları filmlerde gördüğümüz krallara benzer. Bu durum biraz babamızın evdeki halini andırır. Bu çok aşina olduğumuz bir hükümdar tavrıdır.

Aslında bu ruh hallerinin her biri içine girdiğimiz birer karakterdir. Baskın bir karakterimiz olmasına karşın hayat bizi değişik kalıplara sokar. Sırası geldiğinde bilge de oluruz, 3 yaşında bir çocuk kadar masum da.  Kendimizi tanıdığımız için başkalarının ruh hallerini de anlarız.

Meselâ ben size tanımadığınız bir erkekten söz ederken “Çok babacan.” ya da bir kadın için “Çok anaç.” dediğimde, bunların “türünü temsil eden” örnekler  olduklarını hemen anlarsınız. Çok uzun anlatmama gerek yoktur. Sizinle bu kısa yolları kullanarak iletişim kurabilmem nasıl olabiliyor? Çünkü sizinle paylaştığım ortak bir bellek var. Bu karakterler hepimizin ortak bilinçaltında saklı duruyor.  Adını andığımız anda bilincimize ulaşıyor ve hepimiz için aynı anlamı ifade ediyor.

“Adamın Serseri bir ruhu var.” veya “Melek” gibi kadın.” ifadeleri için başka açıklamaya gerek var mı?

Kaç yaşında olursak olalım, içinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun hepimizin sahip olduğu “ortak bir bilinçaltı” var. Ruh halimiz, düşlerimiz, inançlarımız, öykülerimiz, farkına varsak da varmasak da paylaştığımız bu ortak bilinçaltında yatıyor.

Psikologlar bu ruh hallerine arketip adını veriyor. Arketipler türünü temsil eden örneklerdir. Bu anlamda “Hükümdar”, “Yetim”, “Babacan”, “Melek”, “Serseri” karakterlerinin hepsi birer arketiptir. (“Arketip” ve “ortak bilinçaltı” kavramları psikolojide ilk olarak Carl Gustav Jung tarafından kullanılmış kavramlardır.)

Hepimizde bazı karakter özellikleri daha baskındır ama bunu hayatın her anına taşımayız. Çok anaç bir kadın aynı gün içinde çok asi bir karaktere bürünüp sonra da melek gibi olabilir. Evinde çok babacan bir adam karşı köşedeki kahvede çok serseri olabilir. Sizin de girdiğiniz böyle değişik ruh halleri yok mu?

Hepimiz bu evrensel karakterleri (arketipleri) nerede görsek hemen tanırız. Mesela “Kahraman” arketipi öykülerde, sinemada, tarihte, gündelik hayatımızın içinde karşılaştığımız bir karakterdir.  Aralarında bazı farklar olsa da Kahramanlar “zayıfları savunan, adalet uğruna savaşan karakterlerdir.” Köroğlu, Robin Hood ya da Spiderman birer kahramandır. Kahraman her zaman ezilenleri korur, adaletsizliğe meydan okur, zorbaya karşı savaşır, düzeni değiştirir. Hangi kalıpta karşımıza çıkarsa çıksın onu hemen tanırız.  Aslında tanıdığımız bu karakter ortak bilinçaltımızda yatan bir imgedir.

Farkında olsak da olmasak da gündelik hayatımızda kendimizi ifade ederken hepimiz arketipleri kullanarak iletişim kuruyoruz.

Bundan yaklaşık 15 yıl önce reklâmcılar hayatımızdaki bu gerçeği keşfettiler ve marka iletişiminde bilinçli olarak arketipleri kullanmaya başladılar.

Harley DavidsonBu sebeple Harley Davidson asi, Magnum âşık, Nike kahraman imgelerini kullanarak bizim içimizdeki asiyi, aşığı ve kahramanı ortaya çıkartıyorlar. Bizim kendi hayatımızdan bildiğimiz değişik ruh hallerimize hitap ettikleri için bizi etkiliyorlar. Bu karakterlerin hepsi bizim bilinçaltımızda yatan, çok iyi tanıdığımız arketipler. Bu markalar bir dokunuşta istedikleri imgeleri bizim zihnimizde kendileriyle ilişkilendiriyorlar.

Sizce akıllı bir yöntem değil mi?

Madem bazı bilgiler bilinçaltımızda depolanmış ve bunları hepimiz biliyoruz o zaman pazarlama ve marka iletişiminde herkesin kolayca anlayabileceği bu karakterleri (arketipleri)  kullanmak hiç de fena bir fikir değil. Belki de tüketicinin bilinçaltına giden en kısa yol.

Çünkü kendi deyimimizden de bildiğimiz “savaşçı”, “kâşif”, “bilge”, “anaç” gibi karakterler, kökleri bizim bilinçaltımızda olduğu için, karşı koyamayacağımız bir etkiye ve güce sahiptir. Bu yolla tüketicinin bilinçaltına seslenmeyi başaran markalar sadece bir alışveriş davranışı değil bir kimlik projesi, bir anlam ve bu anlamın yaşanacağı bir plâtform yaratma gücüne sahip oluyorlar.

Nike tercih ettiğiniz zaman kendi içinizdeki kahramanı ortaya çıkartıyorsunuz. (Adidas da aynı arketipi değişik bir anlatımla kullanıyor.)

Dünyanın en beyefendi yöneticisi olsanız da hafta sonunda Harley Davidson motora bindiğiniz andan itibaren artık asi  bir karakterine bürünüyorsunuz. Harley Davidson’un her ülkede kurduğu kulüpler size “isyanı” birlikte yaşayacağınız yoldaşları sunuyor. Yaşayacağınız karakterin kimliğini, giydiğiniz siyah deri giysiler ve her asinin vazgeçilmez çizmeleri tamamlıyor.

Taşıdıkları anlamı arketipler yoluyla anlatan markalar, kolayca vazgeçilecek bir ürün değil kültürel bir inanç ve yaşam biçimi haline gelebiliyor.

Üstelik markayı bir arketiple anlatmak, markanın iletişiminde inanılmaz bir tutarlılık sağlıyor. Dove hangi reklam uygulamasını yaparsa yapsın karşımıza “masum” karakteriyle çıkıyor.

Magnum yaptığı her iletişimde istikrarlı olarak tutkulu bir aşığı anlatıyor.

Sosyal bilimciler, günümüzde sinema salonunda film izlemenin, kabile ateşi etrafında toplanıp öykü dinlemenin yerini aldığını ifade ediyorlar.

Aynı şekilde markalar da bizlere öykü anlatarak, hayaller sunarak kültürel birer ikon haline dönüşüyor. Dolayısıyla zamanın ruhunu ve duygusal ihtiyaçlarını yakalayan, biçimlendiren markalar bu zamanın totemleri haline geliyor. (Markalar zamanın ruhunu yansıtır)

Bundan 10 yıl önce Carol S. Pearson ve Margaret Mark, Jung’un çalışmalarına dayanarak, bir marka yaratma ve iletişim modeli oluşturdular. Aslında sayısı 70 kadar olan arketipleri bu yazarlar 12 ana arketipe indirgediler ve bu modelin bütün markalar için kullanılabileceğini önerdiler:

Yaratıcı (Creator): Hayal gücüne inanan, müşterilerin kendilerini ifade etmelerini destekleyen markaların kullandığı arketip.

Hükümdar (Ruler): Güç, prestij ve yüksek statüyü temsil eden markaların kullandığı arketip.

Yardımsever (Caregiver): Sahip olduğu gücü müşterilerine kullandıran, onlara güç veren, yol gösteren markaların kullandığı arketip.

Bilge (Sage): Bilgi ve ustalığı savunan, müşterilerini düşünmeye ve öğrenmeye yönlendiren markaların kullandığı arketip.

Kaşif (Explorer): Sürekli yeni yollar keşfeden, müşterilerini özgürleştiren çözümler üreten, öncü markların kullandığı arketip.

Masum (İnnocent): Masumiyet, iyilik ve saflığı temsil eden, karmaşık sorunlara yalın ve etkili çözüm üreten markaların kullandığı arketip.

Kahraman (Hero): Öncülüğü temsil eden, müşterilerinin kendi sınırlarını zorlayacakları çözümler üreten markaların kullandığı arketip.

Sihirbaz (Magician): Mucizevi sonuçlar üreten , sağladığı imkanla müşterilerine  “dönüşümü” vaat eden markaların kullandığı arketip.

Sıradan insan (Ordinaryman): Sessiz çoğunluğa hitap eden ve müşterilerine ait olma duygusu yaşatan markaların kullandığı arketip.

Palyaço (Jester): Neşeli, şakacı özelliklere sahip, insanlara hoş ve güzel vakit geçirmeyi vaat eden markaların kullandığı arketip.

Aşık (Lover): Romantizmi, aşkı, tutkuyu, güzelliği, estetiği sahiplenen markaların kullandığı arketip.

Asi (Outlaw): Baş kaldıran, düzeni değiştiren, kurallara meydan okuyan markaların kullandığı arketip.

AppleTıpkı insanlarda olduğu gibi bir markanın birden fazla karakteri olabilir. Mesela Apple özü itibariyle tam bir Asi‘dir. Logosu Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan ”ısırılmış elma” dır. Bu logo bize isyanı, kural tanımazlığı anlatır. Tıpkı Havva’nın günah işlemesi gibi, Apple da hükümdarın (IBM) kuralları koyduğu bir düzende isyan çıkarmış, günah işlemiş bir markadır. Ama bu markanın aynı zamanda Yaratıcı olmak gibi ikincil bir karakteri de mevcuttur.

Markalar öykü anlatarak anlam yarattıklarına göre, arketiplere dayalı bir iletişim yöntemi çok etkin ve tutarlı bir yol olabilir. Ben şahsen marka iletişiminin bu boyutunu hem çok önemsiyorum hem de bu yönteme çok inanıyorum. Üstelik markalarımız için Pearson ve Mark’ın önerdiği karakterlerin dışında başka karakterler de bulmamız mümkün. Bu yolda ilerlerken yaratıcılığın sınırı yok.

Bence her marka kendisi için bir arketip kullanabilir. Bunun büyük veya küçük marka olmakla ilgisi olduğunu düşünmüyorum.  Yapılması gereken önce tüketicinin motivasyonu anlamak sonra buna en uygun arketipi seçmek ve iletişimdeki yaratıcılığı bu karakter üzerinden kurgulamaktır.

Çok mu zor ? Hiç sanmıyorum. Yeter ki bu gözle bakmasını bilelim.

Sihirli masal dünyasını ve öykü anlatma yöntemlerini marka iletişiminde daha etkin kullanmak tüketiciyle karşı koyamayacağı bir iletişim kurmaktır.

Not:

Ayrıca Arketiplere dayalı bu iletişim anlayışının, pazarlamada son yıllarda artarak kullanılan, tüketicinin ruh hallerine göre yapılan pazar bölümlemesi (segmentation) yöntemiyle bire bir örtüştüğünü de not etmek isterim. (Need state segmentation)

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Roland Barthes and Annette Lavers, Mythologies, Hill and Wang, 1972
Varda Langholz Leymore, Hidden Myth: Structure and Symbolism in Advertising, heinemann , 1975
Douglas Holt,How Brands Become Icons: The Principles of Cultural Branding”, HBS, 2004
Carol Pearson“Awakening the Heroes Within: Twelve Archetypes to Help Us Find Ourselves and Transform the World, 1998
Carol Pearson, Margaret Mark,“The hero and the outlaw”, McGrawHill 2001
C.G. Jung , The Archetype and the Collective Unconscious Princeton University Press, 1968
Leigh Morris, Giles Hedger, Raimund Schmolze , Forever Jung: Identifying consumer archetypes to help guide communications strategy, Esomar Publications, 2004
Dr. Clotaire Rapaille The Culture Code, An Ingenious Way to Understand Why People Around the World Live and Buy as They Do, Broadway pub, 2006

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Kollektif Bilinçaltı :

en.wikipedia.org/wiki/Collective_unconscious

2. Virginia Valentine, “The Myth and the brand” article :

www.semioticsolutions.com/pdf/Myth%20at%20heart%20of%20brand.pdf

© Copyright (24.03.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Aklımızdan Geçenle Ağzımızdan Çıkan Aynı Mıdır?

Yin Yang

Daha birkaç yıllık araştırmacıyken, çok iyi hatırlıyorum, mesleğin bütün sırlarını bildiğimi düşünürdüm. Her soruya bir cevabım her konuya bir açıklamam vardı. Görüşlerimi kendimden çok emin bir şekilde ifade ederdim.

Mesleğin acemisiyken her şey “siyah-beyaz ” gibi keskin ve son derece berrak görünüyordu. Ama öğrendikçe işin, ilk bakışta fark edemediğim, sayısız boyutu olduğunu anladım. Şimdi düşünüyorum da  mesleğin bu aslında çok aşikar ama benim göremediğim ne çok gizli özellikleri varmış. İşte bu gizler bana çok hata yaptırdı. Ama ne öğrendiysem de bu hatalardan öğrendim.

Siz benim araştırmacılıkta hangi yanılgılara düştüğümü bilmek ister misiniz?

Anlatacaklarım araştırmayla ilgili gibi görünse de aslında özünde insanı tanımakla ilgili konular. Daha doğrusu kendimizi tanımakla ilgili konular. Bana “Araştırmacılıktan ne öğrendin?” diye sorsanız, size ne teknikten ne sektör bilgisinden ne de pazarlamadan söz ederdim: Ben araştırmacılıkta  en çok insan hakkında öğrendim.

Eğer siz de benim gibi insanı tanımaya meraklıysanız, anlatacaklarım ilginizi çekebilir.

25 sene önce pazar araştırması yapmaya başladığımda Türkiye’de sadece bir iki araştırma şirketi vardı. Biz de her konuda araştırma yapıyorduk. Bir taraftan kadın pedi araştırması yaparken diğer taraftan Türkiye’deki gençlerin değer yargılarını araştırıyorduk. Hem gazete okuma davranışlarını araştırıyor hem de perakende sektöründe pazar payı izlemesi yapıyorduk. Türkiye’de bilgi üreten kaynaklar çok sınırlı olduğu için kendimizi her alanda söz sahibi görüyorduk. (Bugün bu alanların her birinde uzmanlaşmış şirketler var: www.arastirmacilar.org)

Araştırmacılığa başladıktan birkaç yıl sonra araştırma tekniklerini öğrenmiştim. Araştırma modeli nasıl kurgulanır? Örnekleme nasıl yapılır? Sonuçlar nasıl analiz edilir? Sunum nasıl yapılır? Biliyordum. Çok sayıda araştırma yaptığım için kısa zamanda deneyim sahibi de olmuştum. Ayrıca araştırmanın kendi içinde “sapmalar” barındırdığını da öğrenmiştim. Mesela örnek kitle seçiminde hata varsa araştırmanın tamamı hatalı oluyordu. Soru formu iyi hazırlanmadığı takdirde araştırma doğru sonuçlar vermiyordu. Bunlar gibi bir çok sapmanın (bias) araştırmacıyı ne kadar üzebileceğini öğrenmiştim. Yanlış yaptığım her şey müşterimin sağduyusuna çarpıyordu ve her yanlışımdan ders çıkararak deneyim sahibi oluyordum. Aynı zamanda çok okuyarak kendimi geliştiriyordum.

Meslekte ilk yıllarımı tamamlamış ve kendimi bayağı deneyimli bir araştırmacı olarak görmeye başlamıştım. Elimde “araştırma” gibi her şeye kadir bir “alet” vardı(!). Her istediğimi öğrenebilir her konuya ışık tutabilirdim! Kendimi çok güçlü görüyordum.

Ne oldum?” demeyeceksin!

1980’lerin sonuydu. Rahmetli Ercan Arıklı, dönemin en popüler dergisi Erkekçe’yi yönetiyordu. Benden Türk İnsanı’nın “cinsel davranışlarını” araştırmamı istedi. Kendisine gelen yoğun okur mektuplarından etkilenmişti, bu konunun üzerine gitmek istiyordu. Araştırma sonuçlarını dergide yayınlayacak ve Türkiye’nin gerçeklerini mercek altına alacaktı. Bunun için bilimsel yöntemler kullanan bir araştırmaya ihtiyacı vardı.

Proje beni inanılmaz heyecanlandırdı. Elimde kaynak olarak ABD’de cinsel davranışları inceleyen ve herkesin referans olarak kullandığı ünlü Kinsey araştırması vardı. Araştırma modelini bu rapordan öğrendiklerime göre kurguladım ve araştırmayı başlattım. Bilgilerin toplanması birkaç hafta sürecekti. Araştırma sonuçlarını görmek için sabırsızlanıyordum. İçim içime sığmıyordu. Kim bilir Türkiye’nin cinsellik konusunda ne çok sorunu vardı? Bütün bu sorunları gün ışığına çıkartacaktım. Türkiye’de bir “ilk”i gerçekleştirecektim.

Araştırmanın bilgileri toplandı, anketörlerin işlerini doğru yaptıkları kontrol edildi. Bilgiler bilgisayara girildi ve sonuç tabloları alındı.

Bu aşama bir araştırmacı için en heyecan verici andır. Aklınızı, deneyiminizi, emeğinizi vererek kurguladığınız araştırmanın ilk sonuçlarını göreceğiniz andır.

Tabloları incelemeye başladım. Her tabloya baktığımda içim daha da daralmaya başladı. Sonuçlar inanılmazdı. Evet inanılmaz! Araştırmama göre Türkiye’de yaşayan erişkin nüfusun hiçbir cinsel sorunu yoktu! Kadınların neredeyse tamamı cinsel doyum içindeydi! Erkeklerin sertleşme sorunları yoktu! Kimse tacize uğramamıştı! Benim bilimsel yöntemlerle kurguladığım araştırmama göre Türkiye insanlar mutlu mesut bir cinsellik yaşıyorlardı! Kinsey araştırması, Amerikan toplumunun yarısından fazlasının ciddi cinsel sorunlar yaşadığını ispatlarken benim araştırmama göre Türkiye’de, maşallah, cinsel hiçbir sorun yaşamıyorduk!

İnsan yanlış yaparak öğreniyor! Benim espriyle söylediğim gibi “Araştırmacının en çok hata yapmış olanı makbuldür.

Zaman içinde araştırma tekniklerini öğrenmenin yetmeyeceğini asıl önemli olanın “insanı tanımak” olduğunun ayrımına vardım. İnsanlara soru sorarak yapılan bütün araştırmalarda, araştırmacının karşısında dağ gibi duran engelin aslında insan doğasının kendisi olduğunu anladım.

Bu engeli görmezden gelerek yapılan araştırmaların gerçeği aydınlatmak bir yana müşteriyi de yanlış kararlara sürüklediğini gördüm. Araştırmacının farkında olmayarak yaptığı bu tür hataların aynı zamanda yönetim çevrelerinde ve toplumda araştırmaya güveni zedelediğini öğrendim.

Peki insan doğasıyla ilgili olarak araştırmacının aşması gereken engeller hangileridir?

1. “İnsan diğer canlılardan farklı olarak bütün yaşamı boyunca kendi kimliğini inşa etmek için uğraşıyor. Bu nedenle nasıl göründüğü, gerçekte nasıl olduğundan bile daha önemli olabiliyor.” (Adler, self image) Deneyimsiz bir araştırmacı olarak Türkiye’de cinsel davranışlar üzerine araştırma yapmaya kalkarsanız bu engelle karşılaşırsınız. Ondan sonra da elinizdeki bilgisayar tablolarına bakarak ne yapacağınızı şaşırırsınız.

“Çat kapı” evlerine anket yapmak için gittiğiniz insanların size – kendilerine bile itiraf etmedikleri – cinsel sorunlarını söylemelerini beklemek en hafif deyimiyle safdilliktir.

Hepimizin duyarlı olduğu konular var. Bunlar sadece cinsellikle sınırlı konular değil. Temizlik gibi, kültür gibi konulara hepimiz duyarlıyız. Bu konular konuşulduğunda gerçeği söylemek istemiyoruz. Kitap okumasak da “Kitap okurum.” demek istiyoruz. Akşam evde “Yemekteyiz” programını seyrettikten sonra ertesi gün bize “Televizyonda en çok hangi programları izliyorsunuz?” sorusuna gayet içten ve doğal olarak “Belgesel.” cevabını verebiliyoruz. Hiç birimiz zafiyetlerimizi dile dökmek istemiyoruz. Hepimiz kültürlü, temiz ve bilgili görünmek istiyoruz. Sadece biz mi? Bizden daha “medeni” olduğunu düşündüğümüz batı toplumlarında da durum farklı değil. Kaldı ki iç dünyamızı açacak olsak kendi zafiyetlerimizi anlatacak olsak bunu ya psikologumuza ya da zarar görmeyeceğimizi bildiğimiz yakın dostumuza açarız. Hayatımızda ilk kez gördüğümüz anketöre değil. (Bu tür araştırmalar için özel yöntemler kullanmak gerekir-miş).

2. “İnsan büyük ölçüde duygu ve sezgileriyle karar veriyor ama akıllı görünmek istiyor.” (Hissediyorum Öyleyse Varım) Dünyanın neresinde olursa olsun yapılan araştırmalarda tüketiciler, reklamlardan hiç etkilenmediklerini beyan ediyorlar. Kendilerine sorulduğunda tüketim tercihlerini reklamlardan etkilenmeden, kendi özgür iradeleriyle, akılcı olarak verdiklerini iddia ediyorlar. Ama gerçek bu değil. Evlerinde inceleme yaptığınızda sadece televizyonda reklamı yapılan markaları satın almış olduklarını görüyorsunuz.

Bize “Filanca marka arabayı satın alma nedeniniz nedir?” sorusuna hiç birimiz “Canım öyle istedi.” diyemiyoruz. Tercihimizi bir dolu rasyonel özelliğe bağlıyoruz: Fiyatı, garanti süresi, yakıt tüketimi gibi kulağa hoş gelen (rasyonel) nedenler sıralıyoruz.

Benim daha önceki yazılarımda sık sık üzerinde durduğum, son yıllarda gelişen fMRI teknolojisi bize çok şey öğretti. Bu teknoloji insanın, aklından geçenle ağzından çıkan arasındaki farkı çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu teknoloji sayesinde kendimizi (insanı) daha iyi tanıyoruz. Duygularımızın kararlarımızda ne kadar etkili olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz.

Bu konu bence araştırmacının belki de en çok önemsemesi gereken konudur. Her araştırmacının insanın akıldan değil duygulardan ibaret olduğunu bilmesi en önemli görevidir.

3. “İnsan çoğu zaman neye ihtiyacı olduğunu tam olarak bilemiyor ama bildiğini zannediyor.” (Dünyada en adaletli dağıtılmış şey akıldır) 1990 yılında Nokia için bir cep telefonu araştırması yaptım. Amacımız henüz piyasaya çıkmamış, kimsenin bilmediği bu yeniliğin ne kadar talep göreceğini hesaplamaktı. (Hatırlarsınız cep telefonlarını 1994 yılında kullanmaya başladık.) Benim yaptığım araştırmaya göre Türkiye’de cep telefonuna neredeyse hiç talep yoktu. Tüketici cep telefonu istemiyordu! Böyle bir araştırmaya dayanarak karar alınsaydı Türkiye’de cep telefonuna yatırım yapılmaması gerekirdi.

Oysa daha sonraki deneyimlerimden anladım ki tüketici kendi ihtiyacını ifade edemiyor. Daha doğrusu ne istediğini bilmiyor. Bu nedenle yeni ürün araştırmaları bizim mesleğin en zor işlerinden biridir. Yeni ürünlerin piyasada hangi ölçüde talep göreceğini bilmek zordur. Ne zaman bir “yeni ürün” araştırmasından söz edilse araştırmanın gerçeği yansıtmayacağı ihtimalini düşünürüm. (Hızlı tüketilen ürünler için, veri tabanlarına dayalı ve daha güvenilir “yeni ürün” araştırma yöntemlerinin varlığını çok sonra öğrendim. Yine de hızlı tüketim ürünleri dışındaki kategoriler için bu işi yapmak hala çok zor.)

Mesela bugün bizlere televizyon yayınlarını hangi yolla izlemek istediğimiz sorulsa muhtemelen benim Nokia araştırması gibi bir sonuçla karşılaşırız. Bugün televizyon yayınlarını 1.Çatal antenden, 2. Çanak antenden ( Digitürk, D Smart, Uydu) veya 3. Kablo üzerinden izliyoruz. Soru şu: “Bugün size internet üzerinden televizyon yayını ulaştırılsa, hangisini seçersiniz?”

Bu sorunun cevabını bulmak kolay değil. Çünkü henüz internet üzerinden TV izleme uygulaması yaygınlaşmadı. Eğer yaygınlaşırsa televizyonu bilgisayardan da izleyebileceğiz. Bugün itibariyle bu teknolojinin hayatımızı nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz.

Ama bu konu İntel gibi üreticileri çok ilgilendiriyor. Geleceği bugünden görmek zorundalar ki yatırımlarını yönlendirebilsinler. İşte bu nedenle İntel yeni bir araştırma türü deniyor. İnsanlara soru sormak yerine onları kendi doğal ortamlarında inceliyor yani etnografik araştırma yapıyor. Bu amaçla çalıştırdığı kadrolu antropolog sayısını 2009 yılı başında 10’dan 20’ye çıkarttı. Bu antropologlar tüketicilere hiçbir şey sormuyorlar. Sadece haftalar boyunca onlarla birlikte onların evlerinde yaşayıp, gözlem yapıyorlar. (Harvard Business Review, Mart 2009)

Geçtiğimiz hafta Araştırmacılar Derneği bu konuların konuşulduğu iki günlük bir Zirve düzenledi.  Zirvenin açılış konuşmasını Güler Sabancı yaptı. Size bu konuşmadan kısa bir özet aktarmak istiyorum. Bakalım Türkiye’nin bu saygın patronunun (ve yöneticisinin) araştırmadan beklentileri neler?

Çok önceleri, araştırmacı sadece veri toplama görevini üstleniyordu.

Sonraları araştırmacı topladığı verilerden bilgi üretme, bu bilgiyi yorumlayıp yönetimin DOĞRU KARAR almasına katkı yapma görevini üstlendi. Araştırmacının böyle bir görevi üstlenmesi, araştırmacıları kendi şirketlerimizin birer iş ortağı haline getirdi.

İşletmeler için bugün en önemli konulardan biri, tüketicilerin/müşterilerin tanımlanmamış ihtiyaçlarını anlayabilmek. Bizim araştırmacıdan beklentimiz, tüketicinin kendisinin bile tarif edemeyeceği ihtiyaçlarını ortaya çıkartması ve şirketlerimize yön göstermesidir.

Tüketicinin aklını ve kalbini okumak, kendisinin bile dile getiremediği isteklerini ortaya çıkarmak için eminim pek çok yönteminiz vardır. Ben bu konunun uzmanı değilim. Bu yöntemlerin hangisini kullanmak gerektiğini bilemem. Tüketiciyi kendi ortamında gözlemlemek mi (etnografik araştırma), trend analizleri mi, Nöroloji biliminin verdiği imkanlarla tüketicinin beynini okumak mıdır bilemiyorum? Yöntem konusunun ustaları sizlersiniz. Hangi yöntem doğrudur? Hangi yöntem en iyisidir? Hangisi en ekonomiktir? Elbette bunların cevaplarını siz vereceksiniz. Ama biz araştırma kullanıcıları olarak, hızla değişen ekonomik ortamda, daha fazla içgörüye (insight) ihtiyaç duyuyoruz.

Araştırmacıdan tüketiciyi. toplumu en iyi şekilde anlamasını ve bize yön vermesini bekliyoruz.” (12. Araştırma Zirvesi, Açılış Konuşması, 10 Mart 2009)

Güler Sabancı, konuşmasında araştırma sektörünün nereye doğru gelişmesi gerektiğini fevkalade isabetli bir şekilde işaret etti. Gerçekten de araştırmacı bundan böyle tüketicinin tanımlanmamış ihtiyaçlarını tüketicinin kendisinden daha iyi anlamak zorunda. Bunu yaparken de kullandığı yöntemlerde yenilik yapması gerekecek. Araştırmacılıkta benim de öngördüğüm gelişme bu yönde: Önümüzdeki yıllarda bir taraftan tüketiciyi kendi doğal ortamında inceleyen “etnografik” araştırmalar diğer taraftan da insanın beyin faaliyetlerini gün ışığına çıkaran “fMRI” teknolojisi çok yoğun olarak kullanılacak.

Bu iki gelişmeye ek olarak Türkiye’de araştırmacıların dijital tüketiciyi daha iyi anlamaları gerektiğine inanıyorum. Çünkü Türkiye’de şaşırtıcı bir gelişme oluyor. Bilmem farkında mısınız? Facebook, Myspace gibi uluslararası sosyal medyalarda Türkler, ya ikinci ya da üçüncü sıradalar. Bunun nasıl ve neden olduğunu bilemiyorum. Nasıl oluyor da Türkiye’deki 28 Milyon internet kullanıcısı bu sosyal ortamlarda Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin önünde yer alıyor? Bir taraftan bu gelişmeyi mutlaka açıklamamız gerekiyor diğer taraftan da internet yoluyla yaptığımız araştırmaları artırmamız gerekiyor.

Bugün sosyal network’ler, yaşadığımız gerçek ortamlara rakip olmaya başladı. Özellikle gençler; Yonja, Musicopat, Flickr, Linkedin, Siberalem, Netlog gibi ortamlarda hobilerini paylaşıyorlar, arkadaşlık kuruyorlar, chat’leşiyorlar. İnternet bizim sadece sosyal kimliklerimizi değil aynı zamanda tüketim tercihlerimizi de şekillendiriyor.

Hayat tarzlarımız – dijital gelişmede olduğu gibi – inanılmaz bir hızla değişiyor. Çevremizdeki bilinmezler arttıkça ve değişim hızlandıkça araştırma duyulan ihtiyaç artıyor. Ne güzel!

Salvador DaliBelli ki hem şirketler hem siyasi partiler hem de devlet kuruluşları bundan sonra daha fazla araştırma kullanacak. Zamanın koşulları bunu gerektiriyor. Ama diğer taraftan hepimiz  bu akla-mantığa sığmaz insan doğasının araştırmaları saptıran, şaşırtan, bozan özelliklerinin farkında olmalıyız.

Araştırmaya hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyulan bu dönemde, araştırmacının önce “insan doğası”nın bu “tehlikeli” yapısını çok iyi tanıması, bu “tehlike” hakkında çok bilgili olması ve her adımı buna göre atması gerekiyor.

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. BASS, Frank M. “The future of research in marketing: Marketing science” :

www.tecmarketing.net/pdf

2. Esomar :

www.esomar.org

3. WARC :

www.warc.com

4. Diane Schueneman, Merrill Lynch’s operations and IT “Focusing on the consumer” :

www.mckinseyquarterly.com/PDF

5. Andrew j. Parsons, Michael Zeisser, and Robert Waitman, “Organizing for digital marketing” :

http://www.mckinseyquarterly.com/PDF

6. How to do Etnographic Research? :

www.sas.upenn.edu

7. Consumer research, Postcards from the edge e-book :

books.google.com.tr/books

8. Ken Anderson, HBR Article Ethnographic Research: A Key to Strategy :

hbr.harvardbusiness.org

9. Kinsey Report :

en.wikipedia.org/wiki/Kinsey_Reports

10. Alfred Adler :

tr.wikipedia.org/wiki/Alfred_Adler

11. Sosyal Networkler :

en.wikipedia.org/wiki/Social_network

© Copyright (10.03.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Tutku Markaları

iPod’u bozulduğunda sanki çocuğu hastalanmış gibi hüngür hüngür ağlayanlar var. Tamire gönderdikleri zaman “Ona iyi davranacaklar mı, hor kullanırlar mı?” diye endişeleniyorlar. Size abartı gibi gelebilir ama gerçek.

Sizin de tutkuyla bağlı olduğunuz markalarınız var mı? “ Var ama ben tamire gönderdiğim markanın arkasından ağlamam. Bu kadarı da şımarıklıktır.” demeyin. Sakın ”Ben çok mantıklıyımdır.” da demeyin. Mesela ben kendimde yakaladığım mantıksız tüketim davranışlarımı – sadece tüketim mi? – bir çırpıda sayabiliyorum. Tabii farkında olduklarımı…

Peki, sizin davranışlarınız nasıl? Belki vücudunuza sevdiğiniz markanın dövmesini yaptırmamış olabilirsiniz ya da merakla beklediğiniz ürünün satılacağı günün arifesinde mağazanın önünde kuyruğa da girmemiş olabilirsiniz ama mutlaka sizin de tutkuyla bağlı olduğunuz markalar vardır. Yok mu?

Markalara tutkuyla bağlanma, hep aynı marka jean pantolonu alma, her gün geleneksel olarak aynı kafeye sabah-akşam uğrama, vazgeçemediğimiz parfümler… Sizin de listeniz uzayıp gidiyordur. İtiraf etmesek de bir çoğumuzun böyle tutkuları var. Çoğumuz satın alırken aslında tutku satın alıyoruz.

Araştırmalar satın alma kararını – aynen ilk görüşte aşık olmak gibi – ilk birkaç saniyede verdiğimizi söylüyor. İlk görüşte aşkı tetikleyen unsurların başında tasarım (design) geliyor. Tasarım insanları bir bakışta markaya aşık ediyor ve zaman içinde bu aşkı vazgeçilmez bir tutkuya sürüklüyor. Bir zamanlar “lüks bir ayrıcalık” gibi düşünülen tasarım, bugün bir çok kategori için “olmazsa olmaz” bir unsur haline geldi. Tasarım bu anlamda giderek “demokratikleşiyor”. Artık süpermarketten aldığınız bir peynir ya da sıvı sabun ambalajının bile bir tasarım ürünü olmasını bekliyoruz.

Tutkularımız akılla açıklanamayan davranışlarımızdır. Örneğin “fanatik” taraftarlığı akıl dışı olarak tanımlayanlar olsa da dünyanın her yerinde taraftarlık büyük bir tutkudur. Bugün bir çok sosyal bilimci futbolu, “postmodernizmin bile öldüremediği bir tutku” olarak tarif ediyor.

Futbol taraftarlığı için geçerli olan mekanizma bir arzu nesnesi olan markalar için de geçerli. Tüketiciler, kendilerini kalplerinden yakalayan bu markalara tutkuyla bağlanıyorlar. O kadar ki markayı hayatlarından çıkarmaları veya rakip markayı tercih etmeleri neredeyse mümkün olmuyor. Hatta söz konusu marka kendilerini hayal kırıklığına uğratsa bile “aşk her şeyi affeder” mantığıyla bağlılıklarını sürdürüyorlar.

Her piyasada yaşadığımız bolluk, ürünlerin performans ve fonksiyon özelliklerini eşitledi. Bu ortamda her ürün kategorisinde tüketicilerin tutkuyla bağlanmak istedikleri markalara imkan doğdu. Tüketiciler artık nitelik ve performans gibi rasyonelliğin ötesinde tutkuyla bağlanabilecekleri deneyimler peşindeler.

Bir marka için tüm rasyonel özelliklerin güven yarattığı doğrudur ancak tutku, güvenin de ötesindedir. Çoğu zaman tutku, güvenin aldıramadığı kararları bize gönüllü olarak aldırır. Çünkü tutku; ister markaya, ister insana, ister ideallerimize olsun “gözümüzü kör eder”. Ama bu körlük aynı zamanda hayatı da anlamlı kılar.

Bu arada tüketim toplumunun bir yaşam kültürüne dönüşmesini günümüzün temel sorunlarından birisi olarak kabul ediyorum. Elinde biraz imkanı olanların çoğunun tüketmeyi aynı zamanda bir sakinleşme, iç huzursuzluğunu giderme, mutluluk elde etme, içsel boşluk duygusuyla başa çıkma, teselli ve ödüllendirme olarak algıladığının bilincindeyim.

Bu durumu yargılayabilir hatta bu duruma isyan da edebiliriz. Kendi kişisel görüşüm, insanın sadece tüketmekle kendini var edemeyeceği, tüketmenin ötesinde hayatı anlamlı kılacak ve uğrunda zaman ve emek harcanacak başka güzellikler olduğunun ayrımına varmış bulunmaktayım. Bu nedenle anlamsız bir alışveriş tutkusunu körüklemek niyetinde değilim. Ama diğer taraftan marka yaratmayı da insanın tüketim davranışına bir anlam katmak olarak algıladığımı belirtmek istiyorum. Pazarlamanın toplumsal çıkarlarla birleşebileceğini düşünüyorum. Yönettiğimiz markaların insanların hayatında daha kalıcı ve anlamlı bir yer bulabileceğine inanıyorum.(Siz hangi markanın yoldaşısınız?)

Hem tüketicilerin zevk alma (hedonist) ihtiyaçlarına hizmet edip hem de “ahlaklı” olabiliriz. Tüketicilere tutku duyacakları lezzetler, kokular, tasarımlar yaratabiliriz.

Bu konuyu Kevin Roberts Aşk Markaları (Lovemarks) ve Neill Duffy  Tutku Markaları (Passion Brands) isimli kitaplar yazarak değişik açılardan incelediler.

Tutkuyu markalaştırmak ya da markayı tutku haline getirmek sadece rekabet üstünlüğü yaratmak değildir: Yeri doldurulamaz ve karşı konulamaz bir teklifte bulunmak demektir.

Karşı konulamaz bir teklif sunmak sadece algıları yönetmekle olacak bir iş değil. Tutku markası yaratmak öncelikle insan davranışlarının akıl dışılığını kurumsal bir anlayışla kucaklamayı ve bunu güçlü bir stratejiye dönüştürmeyi sonrasında tüketim deneyimini en ince ayrıntılarına kadar planlamayı ve çok titiz bir uygulamayı gerektirir.

1. Öncelikle tutkunun doğasını kavramalıyız. Bu psikolojik konunun felsefi, nörolojik, sosyal boyutlarını derinlemesine öğrenmeliyiz. Bu ancak etnografik araştırmalarla mümkün olabilir.

2. İçinde yaşadığımız Postmodern zamanın nabzını tutmalıyız. Markamızın bir felsefesi olmalı ve bunu hem tüketicilere hem bütün paydaşlara yaşatmalıyız. (Marka Şirketin İmanıdır)

3. Tutku gizemli hikayelerin, hayallerin ve sembollerin bir araya gelmesiyle oluşur. Markamızı öykü anlatarak ifade etmeliyiz.

4. Baştan çıkarıcı olmanın yolunu bulmalıyız. Tutku ekonomisi duygulara olduğu kadar duyulara da seslenen bir ekonomidir. Sadece hoş kokan bir şampuan değil baştan çıkaran bir şampuan yapmalıyız. Ya da bahçeden biraz önce toplanmış gibi keskin şeftali kokan bir meyve suyu üretmeliyiz. Bizi başka diyarlara götürecek estetik çizgileri nasıl yaratabileceğimizin üzerinde kafa yormalı, emek harcamalıyız.

5. Müşterilerimizle mahrem bağlar kuracağımız kanalları iyi tarif etmeliyiz. Çünkü Steve Jobs’un dediği gibi “Yaratıcılık bağ kurmaktır.” ve kalıcı bir sadakat kazandırır. Bunun için müşterilerimizi sadece markayla kurdukları tek boyutlu bir ilişki çerçevesinde değil onların çoklu kimliklerini dikkate alarak bir ilişkiye girmeliyiz.

6. Müşterilerimizle meydan okuyan, ilham veren bir diyaloga girmenin yollarını bulmalıyız. Sadece pazarlama departmanımızın değil tüm çalışanlarımızın müşterileri anlamasını sağlamalıyız.

7. İnsanların tutku duyduğu etkinliklerle işbirliğine girmenin, onlar için tutku platformları yaratmanın yollarını bulmalıyız. Marlboro’nun Formula 1 ile özdeşleşmesi, Rock&Coke’un müziğin tüm enerjisini Coca-Cola’nın üzerine çekme başarısı gibi uygulamalar yapmalıyız.

8. Evimizi temiz tutmalıyız: Tüketiciler tutku duydukları markaları tüm varlıklarıyla benimsemek istiyorlar. Adil bir ticaret içinde değilseniz tutku sadece bir aldatmaca ve göz boyama olarak kalıp kısa ömürlü olacaktır. Pazarlama sadece müşterilere yapılan bir etkinlik değildir. İç müşteriler, tedarikçiler, dağıtıcılar ve tüm paydaşlarla sürdürülebilir bir iş modeli ile adil ilişkiler kurmalıyız.

9. Birlikte çalıştığınız insanların tutkularını öldürmeyecek bir kültürümüz olmalı. Bunun için konularının uzmanı ama entelektüel meraklarında geniş bir yelpazeye sahip (T Shape) çalışanlardan oluşan bir takım ve bu takımın ruhunu canlı tutacak bir kurumsal iklime sahip olmalıyız.

Tutkularımız o kadar bizi biz yapan özelliğimiz ki içinde yaşadığımız dönemin olumsuz koşulları ne olursa olsun, bizimle aynı “dalga boyundaki” bir sese ilgisiz kalmamız mümkün değil. Bir kaşifin serüvenindeki tutku gibi olmasa da veya bir mucidin tutkusuna kıyasla daha dünyevi de olsa, hepimizin içinde bizi ateşleyecek tutkular var.

Bu zamanın insanının tutkuları daha maddi daha dünyevi bir nitelike.  Bu tutkular belki sanatçıların ya da bilim insanlarının tutkularına kıyasla daha kısa ömürlü ve yüzeyseller ancak  tüketicilere yön veriyor ve hayatlarına anlam katıyor.

Bir tutku markası yaratmak her pazarlamacının rüyasıdır. Bunu yapabilmek için markaların, tutkunun bu çok insani doğasını iyi anlamaları gerekiyor. Belki de işe, kendi tutkularımızı anlamaya çalışarak başlayabiliriz.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Adam Morgan, The Pirate Inside: Building a Challenger Brand Culture Within Yourself and Your Organization, Wiley, 2004
Kevin Roberts, Lovemarks: the future beyond brands, powerHouse Books, 2004
Kevin Roberts, The Lovemark Effect: Winning in the Consumer Revolution, powerHouse Books, 2006
Kert Wertimer, Building brands & believers, Wiley & Sons, 2002
Helen Edwards, Derek Day, Creating Passion Brands, Kogan Page 2007
Neill Duffy, Jo Hooper, Passion Branding, Wiley & Sons, 2003

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

“On the Psychology of Passion: In Search of What Makes People’s Lives Most Worth Living”Vallerand, Robert J, Canadian Psychology, (Article) :

http://www.er.uqam.ca/nobel/r26710/LRCS/papers/vallerandcp2008.pdf

© Copyright (10.03.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Onlar Nasıl Para Kazandılar?

Şu anda bu satırları okurken aynı zamanda aklınızda bir başka düşünce var.

Bu konu sizin için bu yazıyı okumaktan daha önemli.

Hem bu yazıyı okuyor hem de o konuyu düşünüyorsunuz.  Zihniniz o konuyu çözmek istiyor.

İçinizde bir gerginlik, endişe ya da tam tersi bir heyecan varsa nedeni o konu.

Ben düşündüğünüz şeyin ne olduğunu tahmin edebilirim.

Şaka yapmıyorum. Gerçekten tahmin edebilirim.

Hangi yaşta olduğunuz önemli değil. Nerede yaşadığınız ya da hangi işi yaptığınız da önemli değil. Belki de bir üniversitede okuyorsunuz. Ya da iş arıyorsunuz.

Bu yazıyı okuyorsunuz ama aklınız aslında o konuyla meşgul.

Asıl amacınız o konuya bir çözüm bulmak. Doğru mu?

Şimdi bir an durun.

Aklınızdan geçen düşünceyi yakalayın.

Peki, bu düşünce hangi konuyla ilgili?

Bakalım tahmin edebilecek miyim?

Sağlıkla ilgili bir sorununuz olmadığını varsayıyorum çünkü sağlıkla ilgili konular zihnimizi işgal ettiği zaman neredeyse başka bir şey düşünemiyoruz. Eğer sağlıklıysanız – umarım öyledir – aklınızda üç konu dolaşıyor olabilir.

1. Parayla yani daha iyi yaşamakla ilgili konular.
2. Sevmekle ve sevilmekle –cinsellik de dahil – ilgili konular.
3. Takdir görmek yani onaylanmakla ilgili konular.

Doğru tahmin etmiş miyim? Büyük olasılıkla tahminim doğrudur.

Bunu siz de yapabilirsiniz. Aslında bu durum hepimiz için geçerli. Hepimizin aklındaki düşünceler bunlardan bir tanesine uyuyor. Belki de aklınızdaki düşünce aynı zamanda yukarıdaki iki hatta üç gruba birden giriyordur.

Mesela Türkiye’de genç erkekler çok para kazanmak ve bu sayede güçlü olmak istiyorlar (1); eğer bunu yapabilirlerse istedikleri zarif ve güzel kızın sevgisini kazanacaklarını düşünüyorlar (2) ve bu ikisini yaptıklarında herkesin takdirini alacaklarını varsayıyorlar(3). Türkiye’deki genç kızlar da bir manken gibi güzel ve zarif olurlarsa sevgiyi ve gücü –yani parası olan erkeği- elde edeceklerini ve böylece kendi çevrelerinin takdirini kazanacaklarını düşünüyorlar. (Trendview Raporu, Synovate, 2004)

Toplum olarak değer yargılarımız giderek maddiyat üzerine temelleniyor. Para sahibi olmanın ve bu gücü Turgut Özalgöstermenin popüler olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bu dönem Türkiye’de 1980’li yıllarda başladı ve hala devam ediyor. Bu oluşumun nedenleri ve bu anlayışın ne kadar hüküm süreceğini – fevkalade önemseyerek- bir kenara bırakıyorum ve bu durumu bütün çıplaklığıyla olduğu gibi kabul ediyorum. Bugün içinde bulunduğumuz durum budur. Üstelik yaşadığımız ekonomik kriz, maddiyatla ilgili konuları hepimizin gündeminde daha da üst sıralara çıkarıyor.

Sadece geleceklerini kurmak isteyen gençler değil hepimiz nasıl bir hayat istediğimizi sorguluyoruz. Bu hayatı iyi yaşamak için ne yapmamız gerektiğini ve en akıllı seçimin hangisi olduğunu bilmek istiyoruz.

Madem çoğunluk maddiyat üzerine kurulu bir anlayışı benimsiyor, ben de bu durumu olduğu gibi kabul ederek, hiç yargılamadan soruyorum: Para kazanmanın, zengin olmanın yolu nedir? Hangi işi yaparak para ve güç elde edilir? Madem kazanan, masadaki her şeyi – hem parayı hem sevgiyi hem de takdiri – kazanıyor, o zaman bunun reçetesi nedir?

Bence para kazanmanın çok sağlam bir reçetesi var. Bilmek ister misiniz?

Bill GatesPetrol zengini Arap Şeyhlerini bir kenara bırakırsak çok zengin olanların hayat öyküleri bize önemli yollar gösteriyor. Mesela dünyanın en zengin kişilerinden biri olan Bill Gates nasıl zengin oldu? Ya da 1960’lara damgasını vuran Beatles grubunun zengin olmasının altında yatan nedenler nelerdir?

Cevap olarak hemen yetenek demeyin. Çünkü yeteneği olan herkes mutlaka çok para kazanmıyor. Etrafınızdaki yetenekli ama parasız arkadaşlarınıza bakın.

Üstün zekalı olmak da başarının ve para kazanmanın garantisi değil. Benim çevremde çok ama çok zeki olup hayatlarını ellerinden kaçırmış bir çok tanıdığım var.

Peki para kazanmanın yolu nedir?

Malcolm Gladwell’in geçen yıl sonunda (2008) yayınladığı “Outliers” kitabı bu sorunun cevabını veriyor. Başarılı olan herkes tutkusunun peşinden giderek başarılı olmuş. Bunlar kendilerini tutkularına o kadar kaptırmışlar ki sadece işlerini nasıl en iyi yapacaklarını düşünerek çalışmışlar.  Zevk alarak, mutlulukla çalışmışlar. Çalışırlarken dünyayı unutarak çalışmışlar. Ama hepsi –istisnasız hepsi – yaptıkları işe en az    10 000 saat (on bin saat) kendilerini adamışlar.  Bu “on bin saat” rastgele bir rakam değil  her birinin hayatı incelendiğinde kolayca hesaplanabilecek bir rakam. Bu durum başarılı olan herkes için geçerli. Ünlü besteci Mozart da dahil.

Gladwell’in “Outliers” kitabında bu tezi doğrulayan o kadar çok örnek var ki. Hem de sadece tek bir kaynaktan gelen örnekler değil bunlar. Değişik araştırmacılar  hep aynı sonuca varıyor: Tutkunun peşinden gideceksin.

Sigmund Freud’a hayatın anlamı sorulduğunda, “Sevmek ve çalışmak.” diye yanıtlamış. Oysa bizim önyargımız çoğu kez, “sevgi ve işi” yan yana getirmemize engel olur.

Joshua BellProf. M. Csikszentmihalyi beni çok etkilemiş bir yazar. Sürdürdüğü araştırmalar, “yaptıkları işe yoğunlaşarak, derin bir zevk alan insanların” başarıyı ve mutluluğu yakaladığını kanıtlıyor. Yani kim olursanız olun ve hangi işi yaparsanız yapın anlamlı bir hayat için “kendinizi adayacağınız bir iş” yapmanız gerekiyor.

Csikszentmihalyi; dışarıdan gelecek ödülleri (para, şöhret) önemsemeden, kendini tamamen adayarak yapılan her işin her koşulda mutluluk ve başarı getirdiğini kanıtlıyor.

İnsanların yaptıkları işe -kendilerini kaybedecek kadar – yoğunlaşmalarının nasıl bir şey olduğunu aslında hepimiz biliriz ve bunu zaman zaman yaşarız. Bu durumda kendimizi daha güçlü hissederiz. Daha dikkatliyizdir, hiç bir ayrıntı gözümüzden kaçmaz. Olaylar bizim kontrolümüzdedir. Yeteneklerimizin doruğuna çıkarız. Zaman duygusu ortadan kalkar: İşin ne zaman biteceğinin önemi yoktur. Ne kadar çok çalışırsak çalışalım yorgunluk hissetmeyiz aksine varsa başka sorunlarımız bile ortadan kalkar. Bu tarz bir yaşantı öylesine değerli olur ki ne kadar para kazanacağımızı hiç düşünmeyiz. Esas bu süreci yaşamak değerlidir.

Edward de BonoRekabet, aynı yarışta koşmayı seçmek demektir. Rekabetüstünde ise oyuncular kendi yarış alanlarını kendileri seçerler.” derken benzer bir yolu gösteriyor. Toplumun yönlendirmesiyle bir iş seçtiğimizde rekabeti kabul etmiş oluruz ama kendi yarış alanımızı tutkularımıza göre seçtiğimizde rekabetüstü oluruz.

Tutkuların peşinden gitmek üzerine çalışan araştırmacılardan biri de Po Bronson. İki sene süren araştırmasında 900 kişiyle yaptığı derinlemesine görüşmeler sonucunda vardığı sonuçlar çok çarpıcı : Hayattaki çağrımızı, gerçek misyonumuzu bulduğumuz zaman başarıyı yakalayacağımız kesin.

Bronson’un araştırmalarında en sık karşılaştığı durum, insanların kendi misyonlarını bulamamış olmaları değildir. Aksine insanlar çoğu zaman ne yapmak istediklerini “içeriden” biliyorlar ama iş seçerken duruma “dışarıdan bakıp” kendi içsesleri yerine toplum yönlendirmesiyle karar veriyorlar.

Peki, neden kendi iç sesimizi dinlemekten korkuyoruz ve tutkularımızın peşinden gitmiyoruz?

1. Öncelikle bu sesi dinleyip kendi özgür yolumuzu seçmenin sorumluluğunu taşımaktan korkuyoruz.

2. İç sesimizi dinlersek para kazanamayacağımızı düşünüyoruz ve bunu göze alamıyoruz.

3. Para kazanma ve sevdiğimiz işi yapma konusunda kafamızda yanlış bir sıralama var. Yani önce para kazanmak için sevdiğimiz işi erteleyelim sonra nasıl olsa sevdiğimiz işi yapacağımız zaman gelir diye düşünüyoruz.

4. Para kazanmanın özgürlüğe giden en kısa yol olduğunu zannediyoruz.

5. “Hangi alanda başarılı olurum?” gibi yanlış bir soru sorarak işe başlıyoruz. Halbuki doğru soru “Hangi işi tutkuyla yaparım?” olmalı. Başarılı olacağınız alanı seçmek, yaptığımızla mutlu olacağımız anlamına gelmeyebilir. Soracağımız soru: “Ne yaparken kendimi kaybediyorum?” olmalı.

Vicky the VikingKendi tutkularını bulmuş insanlar yaşları ya da statüleri ne kadar farklı olursa olsun birbirlerine benzerler: Gözleri parlar. Özgürdürler. Kendi zamanlarını nasıl kullanacaklarına kendileri karar verirler. En parlak fikirler onlardan çıkar. En zor sorunları onlar çözerler. Olağanüstü çaba göstermekten kaçınmazlar. Sanki sadece iş hayatında istedikleri yere gelmiş değil dünyada yerlerini bulmuş gibidirler. İş onlar için iş değil hayattaki varlık nedenleridir. İşin patronu kim olursa olsun yaptıkları işin gerçek sahibi onlardır.

Şimdi size para kazanmanın son derece yalın, iki maddelik reçetesini veriyorum:

1. Sizi hayata bağlayan en önemli tutkunuzun hangisi olduğunu keşfedin.  Hangi işi yaparak bu tutkunuzu gerçekleştireceğinizi hayal edin. Bu işi yaparken başkalarının ne düşüneceğini, gelirinizin ne olacağını boşverin. Bu iş sizin hayatınızın işidir, ona sıkı sıkıya sarılın.

2. Şimdi artık bu işte kendinizi kaybedecek ölçüde, on bin saat, çalışabilirsiniz. Evet 10 000 saat. Sizden önceki bütün başarılı insanlar bunu yaptılar. Siz de bu işe; kendinizi unutacağınız, dünyayla bağınızı kopartacağınız kadar ön koşulsuz ve beklentisiz yoğunlaşın. Sonuç odaklı değil süreç odaklı hareket edin. Sonucu düşünmeden bu yoğunlaşmanın kendisinden üst düzey bir zevk alarak çalışın.

Sınırlı imkanlarla büyük engelleri aşmış, başlangıçta çevresindekiler tarafından hafife alınsa da yılmadan hayalinin peşinden koşmuş ve  başarıya ulaşmış bir çok insan var. Neden siz de onlardan biri olmayasınız?

Eğer başarmak istiyorsanız yapmanız gereken önce içinizde yanan ateşi keşfetmek sonra da yüreğinizi vererek o ateşin gösterdiği yolu takip etmek.

Bu yolculuğun bir sırrı var. Bu pek az kişinin bildiği bir sır: “Amacı para kazanmak olmayan, sadece tutkuları uğruna çalışanlar çok para kazanıyorlar.”  Yukarıda adını andığım bütün yazarların vardıkları sonuç bunu doğruluyor. Zengin olmuş insanların hiç biri yola para kazanmak için çıkmamış. Hepsi tutkularının peşinden koşmuş. Kendilerini tutkularına adamışlar. Sonucunda ise istemedikleri, harcayamayacakları kadar para kazanmışlar. Bu neredeyse zengin olmuş herkes için geçerli.

Çelişkili gibi görünen bu sırrı bir kere daha söylemek istiyorum: Para kazanmak istiyorsanız para kazanmayı hedeflemeyin!

Eğer siz tutkunuzun peşinden giderseniz para da sizin peşinizden gelir.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitap ve linkleri öneririm:

Po Bronson, What should i do with my life, Random House, 2002
Prof. M. Csikszentmihalyi, The Flow, The Psychology of Optimal Experience, Harper and Row, 1993. (Akış: mutluluk bilimi, Hyb yayıncılık, 1991)
Ziyad Marar, The Happiness Paradoks, Reaction Books UK, 2003. (Mutluluk Paradoksu, Kitap Yayınevi, 2003)
  E-Book : Ziyad Marar, The Happiness Paradoks
Malcom Gladwell, Outliers: The Story of Success, Little, Brown and Company, 2008

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. S.Covey 8th Habit, Free Press 2004 :

www.stephencovey.com

2. Steve Jobs, Stay hungry stay fulish :

www.youtube.com/watch?v=D1R-jKKp3NA

3. Sigmund Freud :

www.freudfile.org

4. Edward de Bono :

www.edwdebono.com

5. Po Bronson :

www.pobronson.com
www.fastcompany.com/magazine/66/mylife.html

© Copyright (03.03.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.