Monthly Archive for April, 2009

Kadınlar Mantıksız! Erkekler Duygusuz!

Bir çiftin alışverişe çıktıklarını düşünün. Kadının, akşam gidecekleri davette giymek için bir elbiseye ihtiyacı vardır. Hayal ettiği elbiseyle davette kendini iyi hissedecek ve arkadaşları üzerinde istediği etkiyi yaratabilecektir. Alışveriş merkezinde çok kalmayıp hemen çıkacaklardır. Erkek alışverişten hiç hoşlanmıyordur ama yine de kısa sürecek bir alışverişe “eşlik” etmek yerinde bir davranış olacaktır.

Alışveriş merkezine girer girmez kadın ilk ayakkabı mağazasının önünde durur ve eşine gösterdiği ayakkabıyı, beğenip beğenmediğini sorar. Erkek bu durumu biraz garipser. Onun aklında bir an evvel elbiseyi alıp alışverişi bitirmek vardır. Çok da ilgili olmayan bir tavırla ayakkabı konusunu geçiştirir. Kadın, eşinin bu tavrına bozulur ama büyütülecek bir konu değildir. Biraz ilerlerler, kadın bu sefer bir başka mağazanın vitrininde beğendiği bir bluz hakkında eşinin fikrini sorar. Adam bu sefer üflemeye, püflemeye başlar… Sonunda büyük bir mağazaya girerler ve kadın neredeyse askılardaki tüm elbiseleri denemeye başlar. Kadın bir türlü karar veremez. Hiçbiri tam istediği gibi değildir. Eşinin fikrini sorar. Erkek için hepsi güzeldir. Bu arada kadın, mağaza içinde gördüğü her şeyle ilgilenmektedir: Kemerler, çantalar, trikolar, aksesuarlar… Erkek bu duruma içerlemeye başlar. İlişkileri gerginleşir. Erkeğin siniri, kadının mutsuzluğu suratlarından okunacak kadar aşikardır.

Kadın ve erkeğin birlikte yaptıkları her alışverişin kaçınılmaz sonucudur bu. Bu durum size tanıdık geliyor mu?

Peki, neden böyle oluyor? Birbirlerine muhtaç iki cins, alışveriş gibi basit bir konuda, anlaşmakta neden bu kadar zorlanıyorlar?

Anlaşamıyorlar çünkü beyinleri farklı yaratılmış.

Anlaşamamaları “geçimsiz” olmalarından değil beyinlerindeki “yazılım” farklarından kaynaklanıyor.

Erkek beyni sistem kurmaya programlanmış. Erkek, bir durum karşısında neden-sonuç ilişkisini anlamaya ve sistemin nasıl işlediğini çözmeye çalışır. Sistemde hangi girdilerin hangi sonuçları ürettiğini bilmek ister. İster bir şirket olsun ister bir futbol maçı, erkek söz konusu sistemin işleyişindeki kuralları anlayıp, hangi değişikliklerin hangi sonuçları doğuracağını öngörmek ister.

Kadın beyni ise ilişki kurmaya programlanmış. Kadın, ilişkide olduğu kişinin duygularını  anlamaya ve bu duruma duygusal bir cevap vermeye çalışır. Kadının bu davranışı psikolojik deyimiyle “empati” kurmaktır, kendini karşısındakinin yerine koyup, onun ne hissettiğini anlamaya çalışır. Bu nedenle normal bir kadın, mesela karnı ağrıyan birisiyle birlikteyse, kendisinin karnı ağrıyormuş gibi hisseder ama aynı durumda bir erkek muhtemelen söz konusu kişinin karnının neden ağrıdığını anlamaya çalışıp kendince en etkin tedavi yöntemini önerir. Kadın empatik bir ilişki kurarken; erkek sistemin aksaklığını nasıl gidereceğini düşünür. (Simon Baron-Cohen) Bu nedenle kadının davranışları sıcak ve anlayışlı; erkeğin davranışları soğuk ve mesafelidir. Ama ikisinin de niyetlerinin iyi olduğundan şüphe yoktur.

Elbette ortalama bir erkekten daha iyi sistem kuran bir beyine sahip kadınlar olduğu gibi ortalama bir kadından daha empatik erkekler de vardır. Ama istisnaların varlığı kuralı bozmaz.

Kadınlar hayatta ilişki isterler. Anlamak ve anlaşılmak isterler. Bu nedenle kimin ne yaptığı, neden yaptığı; kimin kimle birlikte olduğu; aşık olmak, flört etmek, ayrılmak gibi insan merkezli konular kadınların doğal konularıdır.

Erkekler ise sonuç odaklıdırlar. Onlar için ilişki, ikinci hatta üçüncü plandadır. İlişki ancak sonuç almak için gerekli bir aşamadır. Amaçları hedefe ulaşmaktır.

NeandertalAslında bu özellikler bize atalarımızdan kalan mirastır. Erkek bütün gün dışarıda avlanır. Tehlikeli ormanda evine yemek bulmak için hedefe kilitli bir şekilde kabile arkadaşlarıyla birlikte mücadele eder. Eve geldiğinde, ertesi gün yeniden avlanabilmek için güç toplamak zorundadır. Bunun için mağarada yanan ateşe (tv) boş gözlerle bakar. Kadın ise mağarada çocuklarıyla ve akşam eve gelen eşiyle “ilişki” kuran, aileyi bir arada tutan bir görev üstlenir. Bizim sahip olduğumuz genetik kodlar, yaşadığımız ortam ne kadar modern olursa olsun, özünde ilk insanın kodlarıyla aynıdır.  (İçimizdeki Kahramanlar)

Erkek bir sistemin içinde değişmeyen özellikleri keşfetmek,  hangi girdileri değiştirdiği zaman hangi sonuçları alacağını bilmek ister. Değişmeyen “altın kuralları” keşfetmeyi ve anlamayı amaçlar. Beyni bu şekilde programlanmış erkek, birlikte olduğu kadının davranışlarını da aynı yöntemle çözmeye çalışır. Kadının davranışların altındaki değişmeyen kuralları bulmak ister. Ama aradığını bulamayınca “Kadın davranışlarında hiçbir mantık yok.” sonucuna ulaşır. Bu nedenle erkek için kadın “anlaşılmazdır“. Anlaşılmaz olmak ise erkek dünyasında “mantıksız” olmak anlamına gelir.

Kadın, karşısındakinin değişen duyguları ve ruh halleriyle birlikte kendini değiştirebilen, kendini bu duruma uyarlayabilen, empati kurabilen bir doğaya sahiptir. İlişkinin iniş ve çıkışlarını, “değişen dinamiklerini” yaşamayı amaçlar. Erkek değişmeyenlere, yani sistemin mantığına odaklanırken; kadın “değişen dinamikleri” anlamaya ve bağ kurmaya odaklanır. Hiç bir sonuca varmayacak şekilde konuşmak, sohbet etmek, dertleşmek, paylaşmak kadınların doğal olarak yaptıkları bir iştir. Çünkü bütün bunlar bağ kurmaktır. Erkek gözünden bakıldığında ise bunlar “amaçsız” davranışlardır. Erkek, kadının bunları neden yaptığını anlayamaz.

Kadınlar, doğanın bağ kurma konusunda “yetkinlik” vermemiş olduğu erkekleri, soğuk, uzak, mesafeli, duygusuz, duyarsız bulurlar.

Doğa birine bağ kurma; diğerine sistem kurma gibi farklı özellikler vermiş. Bu özelliklerden biri diğerine üstün değil ama ikisinin bir arada yaşamasını ve anlaşmalarını zorlaştıran özelliklerdir.

Üstelik, ailede aldığımız eğitimler de bu farklılığı pekiştirir. Bütün dünyada kız çocuklarıyla erkek çocukları doğdukları andın itibaren farklı eğitim ve görgü alarak büyütülürler.  (Kızılderililer ve Aborjinler hariç.)

Cinsiyet ayrımcılığına elbette karşıyım ama bugün hala ilk insanın görev dağılımı modern toplumda da sürmekte. Erkekler hala ailenin geçimini sağlamak için “avcılık”; kadınlar ise bir taraftan çarşı-pazarda “toplayıcılık” diğer taraftan evde ilişki yönetmek rollerini üstleniyorlar.

Kadınlar sürece odaklıdırlar ve bundan memnun olurlar. Alacak bir şey için “bakınmak” bile bir kadın için sonuç kadar önemlidir.

Erkekler ise avcı olduklarından sabırsızdırlar. Bir erkek için etrafa bakınmak bir eziyettir.

Erkek için akşam gideceği davette giymek için ihtiyacı olan mavi-beyaz çizgili bir gömlek satın almak, “çözülmesi gereken bir sorundur.”  Alışveriş erkek için bu problemi çözmek, işi halletmek demektir.

Erkek bu gömleği, daha önceden bildiği, kalitesine ve fiyatına güvendiği, satıcıların kendisini tanıdığı, onu yormayacak bir mağazadan almak ister. Bu onun için etkin bir çözümdür. Bunu ne kadar kısa sürede yapabilirse kendisini o kadar iyi ve başarılı hissedecektir.

Neredeyse bütün kadınlar için, akşam gidecekleri davette diğer kadınlardan daha güzel ve etkileyici olmak gibi temel bir amaç vardır. Bu amaçlarına çok değişik yollardan ulaşabilirler. Hayal ettikleri elbiseyi almak da bir seçenektir. Yeni, çarpıcı bir ayakkabı satın alıp evdeki elbiselerinden biriyle davete gitmek de. Mesele, “Diğerlerinden nasıl daha etkileyici olurum?” sorusuna  mükemmel bir yanıt bulmaktır. Ne var ki bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Bu nedenle kadının aradığı çözüm erkeğin aklına hayaline gelmeyen bir çözüm olabilir. Ancak kadınlar sonuca en kısa yoldan ulaşmayı hiç de istemezler çünkü hemen ulaşılan sonuç, aslında “mükemmel” sonuç olmayabilir. Mümkünse seçeneklerin tamamını taramak gerekir.

Çünkü kadınlar için “problemin tarifi” erkeğe göre farklıdır. Erkek davete giyeceği takım elbisesine uygun bir gömleği çözülmesi gereken bir “problem” olarak tarif ederken kadın, 1) Kendisini diğer kadınlardan daha güzel gösterecek 2)Vücudunun kendince kusurlu yerlerini ortaya çıkarmayacak 3)Dışarıdan bakıldığında öyle fazla çaba sarf etmiş gibi görünmeyecek 4) Mümkünse evdeki ayakkabı ve çantasıyla uyumlu olacak ve onu fazla masrafa sokmayacak 5)Diğer kadınların üzerinde benzeri olmayacak 6)Geceyi içinde rahat geçirebilecek, kendisini fazla kasmayacak 7) Olduğu yaştan daha büyük (ağır) ya da oldukça küçük (hafif) görünmesine sebep olmayacak- ve siz bu listeyi daha da uzatabilirsiniz – mükemmel bir çözüm peşindedir.

Üstelik bu “mükemmel çözümle” ilgili sadece kendisinin ne düşündüğü değil, 1)en yakın arkadaşının 2)bu konuda “bilirkişi” konumunda olan bir başka arkadaşının 3) yaşı kaç olursa olsun “annesinin” de ne düşündüğü önemlidir. Kadınlar bağ ve ilişki kurarken “onay” da ararlar.

Cebirsel bir anlatımla(!), ”güzel olmak” gibi bir denklem içine birden fazla değişken koyarsanız, sonsuz  sayıda çözüm bulursunuz ve hepsi de geçerli çözüm olur ama tekil olarak hiçbir çözüm de mutlak çözüm olmaz. İşte kadınlar birden fazla bilinmeyeni olan bir denklem içinde mükemmel çözüm ararlar. Erkek için ise sonsuz  sayıdaki çözümlerden ilki bile kabul edilebilir bir çözümdür ve böyle bir denklemi tekrar tekrar çözmek çabası pek anlaşılır değildir. (Bu cümledeki sistem de bu satırları yazanın cinsiyeti ile ilgili yeterli bilgi veriyor sanırım.)

Kadınlara satış yapmakla erkeklere satış yapmak birbirinden çok ama çok farklı iki ayrı dünyadır.

Kadın erkek davranışlarının farklılığı sadece özel hayatımızı ilgilendiren bir konu değil.  Her pazarlamacının, kadın ve erkek bakış açılarının ne kadar farklı olduğunun bilincinde olması gerekir.

Pazarlama disiplininin daha yeni yeni keşfettiği, cinsiyetlere göre yapılan pazarlamayı (gender marketing), bundan sonraki yazıda, incelemeye devam etmek istiyorum.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Simon Baron-Cohen, The essential difference, Penguin Book, 2004
Marti Barletta, “Marketing to Women: How to Understand, Reach and Increase Your Share of the World’s Largest Untapped Market”, Kaplan, 2006
Marti Barletta, “PrimeTime Women: How to Win the Hearts, Minds, and Business of Boomer Big Spenders.”, Kaplan, 2007
Manuella Dunn Mascetti, “The Song of Eve”, Fireside, 1990
Lisa Johnson and Andrea Learned, “Don’t Think Pink: What Really Makes Women Buy – and How to Increase Your Share of This Crucial Market”, Amacom, 2004
Mary Brown and Carol Orsborn, “BOOM: Marketing to the Ultimate Power Consumer – The Baby-Boomer Woman”, Amacom, 2006
Faith Popcorn and Lys Marigold, “Eve-olution: The Eight Truths of Marketing to Women”, Hyperion, 2000
Fara Warner, “The Power of the Purse: How Smart Businesses Are Adapting to the World’s Most Important Consumers-Women”, Prentice Hall, 2005
Mary Lou Quinlan, Just Ask a Woman: Cracking the Code of What Women Want and How They Buy, Willey, 2003

© Copyright (28.04.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Zamanın Ruhu

Modanın bizi cezbetmesinin nedeni güzel olana duyduğumuz hayranlıktır. (Güzeller Zekidir)  Hepimiz farklı olmak, sürüden ayrılmak istiyoruz.

Sizce de öyle değil mi?

Ama aşırı farklı olmak da istemiyoruz. Jerzy Kosiński’nin “Boyalı Kuş” romanında kendisini boyayan kuşun türdeşleri tarafından öldürülmesi gibi, biz de dışlanılmaktan korkuyoruz.

Farklı olmak istiyoruz ama yaşadığımız topluluğa da uyumlu olmak istiyoruz.

Moda kelimesinin Lâtince “oluşmayan sınır” anlamındaki “Modus”tan geldiğini düşünürsek, değişimle bağını kolayca kurabiliriz. Moda, içimizdeki birbirlerine zıt, farklılaşma ve benzeme ihtiyaçlarımızı şaşırtıcı bir şekilde doyuran değişimin adıdır.

Modayı inceleyerek sadece zamanın ruhunu değil bu ruhu oluşturan sosyo-kültürel geri planı da okuyabilirsiniz.

Örneğin Orta Çağ rahipleri, bedenin “ruhun iğrenç giysisi” olduğunu söyleyerek, bırakın giyinip süslenmeyi, yıkanmayı bile yasaklamışlardı.

Marie AntoinetteManastır kurallarını hiçe sayma cesaretini gösteren Aristokratlar, giyim-kuşam ve yeme-içme alışanlıklarıyla saraylar arasında bir gösteriş yarışı başlattılar ve sıradan halktan sıyrılmak, üstünlüklerini kanıtlamak için kendilerine özgü bir moda yarattılar.

18. yüzyılda aslında her şey “abartılı” ve “süslüydü”. Döneme damgasını vuran Rokoko tarzı giysiler, kadınların hareket etmesini kısıtlayacak kadar gösterişliydi. Şık bir giysi sadece pahalı olduğu için değil, aynı zamanda “çalışmak zorunda olmamanın” da simgesiydi.

Fransız İhtilaliyle modadaki bu ihtişamlı dönem de sona erdi. Artık burjuva sınıfı talep ettiği demokratik hakları elde etmişti. Yeni dönem, yeni bir yaşama felsefesini ve kendi modasını getirdi: Burjuva erkek giyimi iyice sadeleşti. Erkek kıyafetleri artık “yoz aristokrat değerlere” karşı koyan bir yalınlıktaydı. Kadının yeri evi; görevi de erkeği için süslenmekti.

Savaş yılları moda üzerinde öldürücü değilse bile dondurucu bir etki yaptı. Hatta 1918’de İngiltere de aynı anda “sokak, ev, dinlenme, çay, yemek, akşam, gece ve yatak giysisi” olarak tasarlanacak bir “Ulusal standart giysi” yaratılması bile gündeme geldi.

Yoklukla birlikte kadınlar evlerinden çıkarak fabrikalarda ve hastanelerde çalışmaya başlayınca korseler çıktı, saçlar ve etek boyları kısaldı, giysilerdeki tüm romantik kesimler ve kadınsı kıvrımlar yok oldu. Artık kadın giyiminde “androjen” (erkeğe özgü) bir görüntü hâkim olmuştu.

Coco ChanelCoco Chanel, boncuklu, uzun ve kabarık tuvaletler giyen kadınların çoğunlukta olduğu bir davete üzerinde son derece düz, iyi kumaştan siyah bir giysiyle katıldı. Saçları “A-lâ garçon ” (oğlan çocuğu) stilinde kesilmişti. Teni güneşten bronzlaşmıştı. Boynunda bir sıra beyaz inci vardı. Son derece gösterişli giyinmiş diğer kadınlar Coco’yu şaşkınlıkla süzdüler. Oysa onun kendine özgü, güvenli ve özgür bir tavrı vardı. Chanel’in bu tarzı bir devrim etkisi yarattı. Chanel’in “Şehrazat olmak kolaydır. Asıl zor olan küçücük siyah bir elbiseyi taşımaktır” sözü moda tarihine yazıldı.

Savaşın “dayattığı” koşulları sezen Coco Chanel 1914 yılında jarse’leri (jersey) çıkardı. Bu aşırı yalın ve rahat giysiler 1920’lerin modasının temel taşları olacaktı. Bugün bu modaya dönüp baktığımızda, ortaya çıkanın salt elbise modeli olmadığını, yepyeni bir kadın tipi yarattığını söyleyebiliriz. Bu giyim tarzı “erkeğe benzeyen” bir dişiyi yansıtıyordu.

Yüzyıl boyunca da “klâsik giyim” olarak tanımlanan ve bugün resmi kurumlarda “uygun kadın kıyafeti” olarak öngörülen “döpiyes” (ceket ve etek) aslında savaş yıllarının zorunluluklarıyla ortaya çıkan bir tercihti.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’ların başında Borsanın çökmesi, kadınsı kıyafetleri ortadan kaldırdı. Her türlü israf ve doğal olarak moda, vatan hainliği olarak kabul edilir oldu.

General Sir Bernard Montgomery (Monty)İkinci dünya savaşında Paris zaten Alman işgaliyle bütün vitrin ışıklarını söndürmüştü. En az kumaşla ve malzemeyle, çok az işçilik gerektiren, sade, gösterişsiz elbiseler, bele oturan düz kesimli askeri üniformaya benzeyen ceketler, bu döneme damgasını vurdu.

İngiliz generali Bernard Law Montgomery (Monty)’nin giydiği ceketlerden esinlenerek tasarlanan ve bizim bugün hala kısaca “mont” dediğimiz ceketler ortaya çıktı.

Savaş sonrasında refah yeniden artmaya başlayınca, 50’li yıllarda kadınlar, gelişen ev teknolojileri sayesinde “mutlu ev kadını” tablosu çizmeye başladılar. Kadınların erkek giyimine öykünme dönemi sona erdi ve yüzyılın başından beri reddedilen kadınsı giyim (Victoria dönemine öykünen kabarık etekler ve ince bel) modası geri geldi. Tüm keskin hatlar yumuşadı ve göğüsleri vurgulayan pensler, yuvarlak yakalar, fırfırlar, uçuşan etekler – kadınsı stil – geri geldi.

Marlon BrandoAmerika’da ise 1950’lerde Hollywood aktörlerin taşıdığı “Blue jean”, siyah deri ceket ve tişört giymek “işçi sınıfının isyanını” simgeleyen kimlik haline geldi. (Asi Gençlik filminde James Dean, Rıhtımlar Üzerinde filminde Marlon Brando, o zamanlar neredeyse herkesi etkileyen moda ikonları olmuşlardı.)

Daha sonrasında bu giyim tarzı, Avrupa’nın alt-kültürlerinin moda anlayışı oldu. Özellikle gençler, kendi modalarını – bir tür Anti-moda – yaratmaya başladılar.

Meselâ Punk, içinde bulundukları durumu protesto etmek üzere kendilerini birer “toplumsal artık” olarak sunan gençlerin modasıydı. Punkçuların dertleri, mümkün olan en korkutucu görünüşe ulaşmaktı. Parayı ve zenginlik ifadesi olan modayı, burjuva ve kapitalist değerleri olarak görüyorlardı. Değersiz malzemeleri “aksesuar” olarak kullanarak isyanlarını ifade ediyorlardı. (Young, Tricia H. Punk Bir Alt Kültürünün Oluşumu, Dost Kitap evi, 1999)

60lar Mini Etek Akımı60lı yılların modası ise etek boylarının iyice kısaldığı, kadınların göğüslerini kapatmasın diye kolye bile takmadıkları, bir “açılma ve rahatlama” dönemi oldu. 60’lı yıllar bütün batı dünyasını hatta Türkiye’yi de içine alan bir iyimserlik dönemiydi. Bu iyimserlik toplumsal ilişkilerin her planına yansıdı. Tabii modaya da.

60’lı yıllar dünyada özgürlük rüzgarlarının estiği yıllardı. Kennedy Amerikan başkanı olmuştu, Neil Armstrong aya çıkmıştı, Martin Luther King Nobel ödülü almıştı, Bob Dylan ve Joan Baez savaş karşıtı hareketlerin sembolüydüler.

Hippie Girl68 kuşağı ve özgür aşk savunan, barış yanlısı “Çiçek Çocukları” bu dönemin içinden çıkmış karşı koyuşlardır. 68 kuşağı doğal malzemelerden yapılmış, rahat kıyafetler giyiyor ve bu kıyafetlerinde el örgüleri ve el boyamaları gibi folklorik özelliklere yer veriyorlardı. 68 kuşağının tarzı sanayi toplumuna “doğal” bir başkaldırıydı.

70′li yıllara gelindiğinde toplumların ruh halleri genel olarak kötümserdi. Aynı dönemde tarz, modanın önüne geçti. Coco Chanel bunu aslında 1930′larda “Moda geçici tarz kalıcıdır.” diyerek bir kehanet gibi ortaya koymuştu.

Lady Diana80’li yıllarda trendler değişti ve tabi moda anlayışı da. 19 yaşında evlenerek Buckingham Sarayına giren Prenses Di, mahcup ve ürkek gülümseyişiyle kameraların kendisine çevrilmesine neden oldu. Lady Diana, yeni bir romantik akım başlatarak 80’lere damgasını vurdu. Bir prensesten beklenmeyecek kadar ürkek, ama bu ürkekliğine rağmen, stiliyle oldukça güçlü duruyordu.

Aynı dönemde Madonna da, “yeni romantiklerin” önemli temsilcilerinden birisi oldu. Değişik aksesuarları, siyah deri motosiklet ceketiyle, “ kendi tarzını” oluşturuyor; eskitilmiş ve yırtık kıyafetlerle beraber dantel kullanabilecek kadar aykırı davranabiliyordu. Moda’nın kalıplarını yıkarak stil ikonu oluyordu.

80′li yılların sonuna doğru artan küreselleşmeyle birlikte Fransız modasının egemenliği zayıflamaya başladı. Japonya “uçuk bir tarz” (avant-garde); Amerika “rahat” (casual) giyimlerle yükselişe geçerken; İtalyanlar “kalite ve tarzın” simgesi haline geldiler.

Yuppie80’lerde barış ve aşk isteyen hippilerin yerini; başarı ve parayı önemseyen, hırslı, çok çalışkan, sert oynayan, kariyer sahibi, “yuppie“ler almıştı. Thatcher, Özal ve Reagan ekonomilerinin yarattığı “yupiler” için kruvaze ceketler, beyaz yakalı, çizgili gömlekler sosyal tırmanış ve rekabetin sembolü haline geldi.

İnsanlar daha fazlasını istiyordu. Daha çok güç, daha çok para, daha çok başarı, daha çok itibar… Bunun moda dünyasında tercümesi, daha geniş omuzlar, daha kabarık saçlar, daha çok aksesuar demekti. Kadın ve erkek arasındaki fark azaldı ve kadınlar da takım elbise giymeye başladılar. Dönemin modası kadınlara ve erkeklere güçlü ve başarılı olmanın simgelerini sunuyordu.

Linda Evangelista90′lara gelindiğinde ise “sade” ama “kaliteli”; “aldırmaz görünen” ama çok “özenli” bir tarzı yansıtmaktı. Siyah yine moda olmuştu. Vogue’un kapağını bu kez soluk kotları ve görünmez makyajlarıyla Naomi Campbell, Linda Evangelista gibi mankenler süslemekteydi. Hepsi de güzellikleri nedeniyle “şehvet” uyandırıyor, güçleriyle “hayranlık” yaratıyor ve “hırslarıyla” saygı telkin ediyorlardı. Ralph Lauren bu aldırmaz tarz için “soluk, eskimiş, hırpanî kıyafetleri seviyorum. Bu çılgınlık değil, sadece dürüstlükle ilgili” diyordu.

Lady Di’nin boşandıktan sonra Vogue’un kapağına yansıyan basit bir siyah dik yakalı kazakla çekilmiş kısa saçlı fotoğrafı sadece artık “istediği gibi davranabileceğinin bir kanıtı değil”, aynı zamanda Chanel, Valentino, Versace gibi moda evlerinin de güçlerinin azaldığının bir kanıtıydı.
Sex and the city2000′li yılların ilk on yıllık bölümünü bitirirken, moda denildiğinde bugün Sex & the City dizisini gözümüzün önüne getirebiliriz. Dizi; ayakkabılardan giysilere; lokantalardan yemek ve içkilerine; ilişki biçimlerinden yaşam tarzlarına kadar başlı başına bir moda gösterisi olmakla beraber, bu zamanın ruhunu okuyabileceğimiz sosyolojik bir olgudur aslında. New York’lu 4 kadının yaşamını konu alan ve tüm dünyada izlenme rekorları kıran “Sex & the City” dizisinin yıldızları, gösterildiği hemen her ülkede, stilleriyle birer idol haline geldiler.

Dikkatli bakıldığında, dizinin stil ikonu Sarah Jessica Parker (dizideki adıyla Carrie Bradshaw), kısa boylu, çarpık bacaklı ve uzun yüzüyle pek güzel bir kadın değil. Ancak tarzıyla 2000’li yılların ruhunu yansıttığı kesin. Asla birlikte giyilmeyeceğini düşündüğünüz renkleri ve desenleri bir araya getirip bunları seksi bir havayla taşıyan bir karakter. Hiç bir modayı takip etmiyor. Üzerinde dünya modası markalarını taşısa da “kendi modasını” oluşturuyor. Bir taraftan, hiç kimsenin giymeye cesaret edemeyeceği giysileri sıradan bir işgününde giyiyor diğer taraftan çeşitli dönemlerin modasından seçtiği giysilerle bir kolaj oluşturup eskiyi moda haline getiriyor. Armani’den, Dior’a tüm tasarımcıların koleksiyonlarıyla âdeta “oyunlar” oynayarak aslında kendi “kişilik projesini” yaratıyor ve “toplama” (patchwork) bir kimlik sunuyor.

Moda bize zamanın ruhunu yansıtan ilhamlar sunar. Modacılar; içinde bulundukları dönemi ve şartları, etkileşimleri, insanların duygularını, fantezilerini, korkularını ve beğenilerini bir potada eriterek seçenek sunarlar.

Moda tasarımcılarının akıllarına esen ilham aslında toplumun içine girdiği ruh halini yansıtan rüzgârdır. Onların yaptıkları bizim duygularımızı bize tercüme etmektir. Tıpkı iyi sanatçıların yaptıkları müziğin bizim ruhumuza hitap etmesi gibi bize, tam da içinde olmak istediğimiz havayı verirler.

Modada yaratıcılık zamanın ruhunu yansıtmaktır.

Not:

Toplumların ruh hallerinin; moda, popüler müzik, borsa, ekonomi, siyaset gibi her unsurun temel belirleyicisi olduğuna inanıyorum. Bu temel görüşü ortaya atan disiplinin adı “Sosyonomi.” Yakından incelemenizi öneririm. Vaktiniz olursa aşağıdaki linkten ulaşacağınız bir saatlik filmi mutlaka izleyin. Bu film toplumsal gelişmelere ve altındaki nedenlere bakış açınızı mutlaka etkileyecektir.

Ayrıca Türkiye ile ilgili bir analiz okumak istiyorsanız Tuncer Şengöz‘ün kitabını ve blog’unu öneririm.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Tuncer Şengöz, Çılgınlık ve Çöküş, Borsaanaliz Kütüphanesi, 2004
Diana Crane, Fashion and Its Social Agendas: Class, Gender, and Identity in Clothing, University Of Chicago Press, 2001
Diana Crane, Moda ve Gündemleri: Giyimde Sınıf, Cinsiyet ve Kimlik, Ayrıntı Yayınları, 2003
Christopher Breward, The Culture of Fashion, Manchester University Press, 1995
Fred Davis, Moda, Kültür ve Kimlik, YAPI KREDİ YAYINLARI, 2000
Gertrud Lehnert, A History of Fashion, Könemann, 2000

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Sosyonomi :

www.socionomics.net/history

2. Tuncer Şensöz’ün Blogu :

www.borsaanaliz.com

3. Hatırla Sevgili :

tr.wikipedia.org/wiki/Hat%C4%B1rla_Sevgili_(dizi)

4. Aristokratik Stil :

www.aristocratic-style.net

5. İzmir ekonomi üniversitesi “yavaş moda hareketi” :

www.izmirekonomi.edu.tr/?id=658&lang=tr

6. Devil Wears Prada :

en.wikipedia.org/wiki/The_Devil_Wears_Prada_(film)

7. Blow-up :

en.wikipedia.org/wiki/Blowup

8. Lagerfeld Confidential :

www.lagerfeldconfidentiel.com/index.cfm?lng=en

9. Pret e Porter :

en.wikipedia.org/wiki/Pr%C3%AAt-%C3%A0-Porter_(film)

10. Coco Avant Chanel :

www.imdb.com/title/tt1035736

11. Valentino The Last Emperor :

www.valentinomovie.com

12. Unzipped :

www.imdb.com/title/tt0114805

© Copyright (21.04.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Bugün Kim Olmak İstiyorsunuz?

Siz de bir ortama girdiğinizde insanların ne giydiklerine dikkat ediyor musunuz? Meselâ ilk kez gördüğünüz bir kişinin giyimine bakarak, onun nasıl bir insan olduğunu tahmin etmeye çalışıyor musunuz? Ya da iyi tanıdığınız bir arkadaşınızın o günkü giyimine göre kendisine nasıl bir “hava” vermeye çalıştığını anlamaya?

Hepimiz böyle davranıyoruz. Herhâlde bunun istisnası, insanın içindeki dünyevî arzuları silmeyi amaçlayan Tibet yaylalarındaki Monklar ya da kendini öteki dünyaya adamış dindarlardır.

Etrafımızdakilerin “kim olduklarıyla” ilgili ipuçlarını onların nasıl giyindiklerinden anlarız. Çok sınırlı maddî imkânı olup da gerçekten giyecek bir şey bulamayanları “hoş görürüz” ama bunun dışındaki herkesi giyiminden “çözmeye” çalışırız.

Hippie Girl“Eski solcu”lar ve hippi’ler de dâhil hepimiz kişiliklerimizi giyim tarzımıza yansıtırız. Modayı reddetme davranışı bile hayatta bir duruşu, bir kişiliği yansıtır.

Kıyafetimiz, parfümümüz, aksesuarlarımız, saç sitilimiz aslında kendimizi ifade ettiğimiz özel bir dildir. “Herkesin anladığı, farklı lehçeleri olan sessiz bir dil.” (Dr. Gillian Vogelsang-Eastwood).

Giysilerimiz ve aksesuarlarımız sadece kendimizi nasıl hissettiğimizi göstermez, başkalarının bize nasıl davranmasını istediğimizin de ifadesidir. Çünkü hepimiz biliriz ki “Bir hanımefendi ile bir sokak kızı arasındaki fark, onların nasıl davrandıkları değil, onlara nasıl davranıldığı arasındaki farktır.” (George Bernard Shaw)

Giysilerimiz, aksesuarlarımız, saç biçimimiz, kullandığımız parfüm, kendilerine özgü renkleri, dokuları, duruşları ve modelleriyle kendi kişiliğimizi yansıtan bir anlam yaratır.

Bir Alışverişkoliğin İtiraflarıHer birimizin içinde birden fazla alt kişilik var. Bazen “masum” olup kendimizi saklamak isterken bazen “hükmetmek” istiyoruz. (İçimizdeki Kahramanlar) Ve içine girdiğimiz her kişiliğin kimliğine uygun kıyafet seçiyoruz. Yarattığımız bu kimlikler, bizim bazı gruplara girmemizi sağlayan bir pasaport olurken bazı ortamların da bizi dışlamasına neden olabiliyor.

Hepimiz ergenlikle beraber kendi kişilik projemize uygun kimlik inşa etmeye başladığımız için kendimizi ifade etmenin bu en “etkili” dilini öğrenmek için ömür boyu sürecek bir çaba harcıyoruz.

İçimizde birden fazla alt kişiliği barındırdığımız için hangi ortamda nasıl giyinmek gerektiğini hem kendimize model aldığımız insanlardan hem de deneyip yanılarak öğreniyoruz. Bir dili kötü konuşmanın verdiği mahcubiyetin ne demek olduğunu bildiğimiz için kötü giyinerek kendimiz hakkında yanlış yargıların oluşmasını engellemek istiyoruz. Daha da ötesi bu dili çok iyi konuşarak, kendimize biçtiğimiz “ideal ben”i çevremize anlatmak istiyoruz.

Sarah Jessica Parker

Seçtiğimiz giysiler bizim kişisel duruşumuz haline gelir: Mesafeli; ciddî ya da boş vermiş; seksi ya da masum; olgun ya da çılgın. Ruh halimizi yansıtan giysiler bizim dünyaya kim olduğumuzu anlatan bir araçtır.” (Kaiser, Freeman, Chandler “favorite clothes and gendered subjectivity”, 1993)

Giyim kuşamımız, özel ya da sosyal alanlarda, dış dünyaya ilettiğimiz mesajdır. Bu sebeple her sabah uyandığımızda, dolabımızın karşısına geçip, bir yap-bozun parçalarını birleştirir gibi kendi kimliğimizi inşa etmek, dünyaya anlatacağımız öykünün o günkü bölümünü oluşturmak için seçim yaparız. Giydiklerimiz, kişisel hikâyemizdir.

Moda tasarımcıları bize içinde yaşadığımız zamanın anlayışını yansıtan şablonlar verirler. Bizler de bu şablonları kullanarak tıpkı noktaların üzerinden çizgiler çeken çocuklar gibi kendi resimlerimizi oluştururuz. Bu resmi oluştururken kendi tenimizi, seçtiğimiz tekstilin dokusuyla birleştirir ve o gün içine girmek istediğimiz- ya da mecbur kaldığımız – ruh halimizi en iyi yansıtacak seçimleri yaparız.

Bu seçimler aslında moda olan anlayışın ve ruh hallerimizin rüzgârıyla dalgalanan bir denizde sörf yapmak gibidir. Görsel bir dille kendimizi ifade ederiz. Bu dil aynı zamanda bizim ne kadar “bugüne ait” olduğumuzu anlatan bir dildir. Bu dil, benzetmeler, mecazlar, tezatlar kullandığımız bir dildir. Geçmişi ve yeniyi bir arada kullanabildiğimiz, kişiselleştirdiğimiz ama karşımızdakinin de bizi anladığına inandığımız yaratıcı bir dildir. Her gün evrim geçiren, sözcüklerine -kullandığımız mekana ve zamana göre- farklı anlamlar yüklediğimiz bir dildir.

Giyim ve modanın dili son derece akışkan ve esnektir.  Aynı giysi dünkü taşıdığı anlamı bugün taşımayabilir. Tıpkı uzak doğu dillerinde olduğu gibi, küçük bir ayrıntının farklılaşması bütünün anlamını değiştirebilir.

İyi giyinmek, kesin kuralları olmayan, esnek ve belirsiz bir dili ustaca kullanmak demektir. Kendi kimliğimizi, olmak istediğimiz kişiliğe uygun bir şekilde yaratmak demektir. Ustalık, yüklemek istediğimiz anlamı, karşı tarafın hiç anlam kaybına uğramadan anlamasını sağlamaktır.

Ermenegildo ZegnaKadınlar kendilerini giyim diliyle anlatmak konusunda daha şanslılar. Erkekler, farklılaşmayan tek bir kişiliği oluşturma çabası içindeyken kadınlar, farklı alt-kişilikleri ifade edebilmenin hakkını ve özgürlüğünü daha rahat kullanıyorlar. Toplum onlara bu özgürlüğü daha fazla tanıyor. Erkek giyimi ise daha tek düze ve daha renksiz çünkü toplum erkeklerin farklı ruh hallerini giyimlerine yansıtmalarına izin vermiyor. Erkekler için tek kişilikli olmak ve değişken olmamak kabul görüyor.

Giyim dilini konuşmanın zorluğu güncel olmak için sürekli çaba göstermek zorunda olmaktır. Milyarlarca kadının uğraşı da işte tam budur! Onlar bu dili erkeklerden daha iyi konuşmaya mecburlar. Her gün aynı tarz giyinen ve bunu hiç değiştirmeyen bir kadın getirin gözünüzün önüne. Bunu “normal” karşılar mısınız?  (Yoksa siz kadınların giyim alışverişini “zevk” için mi yaptıklarını düşünüyordunuz?)

Victoria BeckhamPsikolojik araştırmalar, insanların giyimlerini değiştirerek duygularını da değiştirdiklerini iddia ediyor. Çoğunluk gülüp geçti ama Victoria Beckham’ın “yüksek topuklu giydiğimde kendimi daha akıllı hissediyorum” sözleri, aslında bu araştırmaları kanıtlayan sözlerdi.

Moda, herkesi içine alacak kadar güçlü ve hafife alınamayacak kadar önemli bir olgu.  Farkında olmasak da moda, bizim varlık nedenimize yani kimlik projemize, doğrudan katkı yapan bir sektör. Moda,  Bruno Remaury‘nin dediği gibi, “Arzu üreten bir fabrika.” aslında.

İnsanın maddi imkanları çok sınırlı değilse, moda ile ilgilenmemesinin iki nedeni olabilir: Ya kendine göre haklı sebeplerle güncel hayattan  istifa etmiştir (“check-out” )  ya da bu dili öğrenemediği için konuşmaktan vazgeçmiştir.  Aksi takdirde herkes modayla ilgilidir. Bazısı biraz geriden takip eder, bazısı geçmişle yeniyi birleştirir, bazısı kısmen uygular, bazısı çoğunluğun yaptığını yapmamak adına kendi modasını yaratır ama herkes modayla ilgilidir. Büyük çoğunluğumuz ne tıpatıp başkalarına benzemek istiyoruz ne de tamamen farklı olmayı göze alabiliyoruz.

Emporio ArmaniVogue eski editörlerinden Linda Watson’un dediği gibi: “Modanın ifade ettiği şey, etek boyundan, siluetlerden ve renklerden çok daha derindir. Moda, yemekten sanata; müzikten sekse kadar her şeydeki ruhsal değişiklik ve toplumsal alışkanlıklarla yarışır. Moda, zamanın en şaşmaz göstergesidir.

Eskiden üst sınıflardan sokağa doğru yayılan, “haute couture”ün dayattığı bir Paris Hiltonmoda anlayışı hâkimdi. Bugün işin içine farklı kesimlerin, kimliklerin, alt kültürlerin ve bizzat sokağın girmesiyle daha dağınık ama bir o kadar da renkli ve demokratik bir moda sahnesi oluştu. (Armani bu duruma ”Eğer herkes kendi modasını yaratıyorsa, moda öldü” diye tepki gösteriyor.)

90’lı yıllarda, sokak giyiminin yükselmesi ve kadınların kariyerlerini ve rahatlıklarını daha çok önemsedikleri bir dönem başladı. “Serbest Cuma” giderek haftanın diğer günlerine yayıldı. Tüm giysilerde rahatlık ve sade-şıklık öne çıkmaya başladı. Bırakın kullanıcıları, modanın taşıyıcısı mankenler bile “femme fatale” hallerinden sıyrılıp daha sıradan ve normal görünmeye başladılar.

Birkaç büyük markanın egemen olduğu ve bu markalara ait ürünlere sahip olmanın prestij sayıldığı günler artık geride kalıyor. Artık kısa zamanda “tüketilip” yenisinin satın alınacağı bir giyim anlayışı hakim.

Bugün Zara, Koton gibi markaların başlattığı “Hızlı giyim” (fast fashion) dönemini yaşıyoruz. Artık en son moda ürünler, uygun Kotonfiyatlarla, alışveriş özgürlüğü ve heyecanı yaratan şık mağazalarda milyonlarca müşteriyle buluşuyor. Moda demokratikleşerek kitlelerle buluşuyor.

Müşterinin nabzını her an elinde tutan, doğru ürünü, doğru zamanda, doğru fiyatla sunan hızlı moda üreticisi firmalar, daha çok sayıda modeli, daha kısa sürede üreterek moda dünyasındaki rekabeti her geçen gün daha da hızlandırıyorlar. 

Modayı yaratanlar toplumun nabzını tutma, toplumu anlama konusunda şaşılacak bir beceriye sahipler. Onlar toplum psikolojisini usta bir sosyolog gibi anlayıp yorumlayabiliyorlar. Toplumun iyimserliğini ve karamsarlığını; bireylerin kendilerini nasıl ifade etmek istediklerini onlardan daha iyi biliyorlar. Ekonomik krizlerin ruh hallerimize nasıl yansıdığını ve bu ruh hallerine uygun giyim tarzını -2009’da eşofmanın sokağa çıkması gibi- biz daha fark etmeden bize sunabiliyorlar.

ZaraModa tasarımcıları insanı analiz eden birer etnograf gibi gözlem yapma yeteneğine ve bizim tercihlerimizi belirleme gücüne sahipler: 1930’ları veya 1960’ları geri getirebiliyorlar. Toplumda her kesimin her bireyin, kendini ifade etmesine imkan yaratıyorlar.

Biz onların sundukları seçenekler arasından kendi kimliklerimizi ifade etme biçimlerini seçiyoruz.

Aslında her modacı bize şu soruyu soruyor:  “Bugün kim olmak istiyorsun?

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Fred Davis, Fashion, Culture, and Identity, University Of Chicago Press, 1994
Diana Crane, Fashion and Its Social Agendas: Class, Gender, and Identity in Clothing, University Of Chicago Press, 2001
Malcolm Barnard, Fashion as Communication, Routledge, 2002
Bronwyn Cosgrave, The Complete History of Costume & Fashion: From Ancient Egypt to the Present Day, Checkmark Books, 2001
Bonnie English, A Cultural History of Fashion in the Twentieth Century: From the Catwalk to the Sidewalk, Berg Publishers, 2007
Gerda Buxbaum, Icons of Fashion, Prestel, 1999
Roland barthes, The Language of Fashion, Berg Publishers, 2006
Linda Watson, 20th Century Fashion: 100 Years of Style by Decade and Designer, in Association with Vogue, Firefly Books, 2002
Mark Tungate, Fashion Brands: Branding Style from Armani to Zara, Kogan Page, 2008

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Wikipedia fashion & history of fashion :

en.wikipedia.org/wiki/Fashion

2. ANDREW ADAM NEWMAN, “What’s That Label? Why, It’s a Mongo” NYTimes article :

www.nytimes.com/2006/04/23/fashion/sundaystyles/23FOUND.html?_r=1

3. NYTimes fashion& style site :

www.nytimes.com/pages/style/index.html

4. Manola Blahnic shoe blog :

shoeblogs.com/

5. Vogue :

www.style.com/vogue

6. Wikipedia fashion & history of fashion :

en.wikipedia.org/wiki/Fashion

7. ANDREW ADAM NEWMAN, “What’s That Label? Why, It’s a Mongo” NYTimes article :

www.nytimes.com/2006/04/23/fashion/sundaystyles/23FOUND.html?_r=1

© Copyright (14.04.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Güzeli Tarif Edebilir Misiniz?

Adriana LimaHollywood film prodüktörlerinden Aaron Spelling’den güzel kadını tarif etmesini istemişler. Spelling, “Güzel olanı tarif edemem ama salona girip yürüdüğünde hemen anlarım.” diye cevaplamış.

Milâttan önce 600’lerde Sappho, “Güzel olan iyidir.” derken yüzyıllar sonra Darwin’in evrim teorisiyle ispatlanacak bir gerçeğin altını çiziyordu: İnsanlar eş seçerken güzel olanın aynı zamanda en sağlıklı genleri taşıdığını sezgisel olarak biliyorlardı. Güzellik aslında bazı bilim adamlarının dediği gibi âdeta bir “sağlık sertifikasıydı” (Thornhill ve Gangestad)

Güzelliği simetri ve orantılarla açıklayanlar olsa da güzellik değişmez bir kavram değildir. Güzellik, içinde yaşanan kültür tarafından belirlenir, zamanla anlam ve biçim değiştirir.

Değişmeyen ise güzelliğin her zaman en çok istenen, arzu edilen, kıskanılan bir özellik olmasıdır.

AfroditEn güzel olmak aynı zamanda en iyi olmak ve ilk tercih edilen olmak anlamına geldiği için kadınların içgüdüsel olarak elde etmek istedikleri birinci özelliktir. Hal böyle olunca güzellik elbette kıskançlığın da en önemli konusudur. Tarihin başından beri.

Tanrıların Olympos dağındaki yemeğine davet edilmeyen kıskançlık ve nifak tanrısı Eris, herkesin gülüp eğlendiği ve dikkatlerin dağıldığı bir anda davetin tam ortasına, üzerinde “tanrıçaların en güzeline” yazılı bir elma fırlatır. Üç tanrıça da haklı nedenlerle elmaya talip olurlar ve ortalık kızışır. Bu karmaşık durumu çözse çözse Zeus çözecektir. Her ne kadar aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit başı çekse de bilgelik ve akıl tanrıçası Athena’nın parıltısı ve ana kraliçe (Zeus’un karısı) Hera’nın haşmeti karşısında Zeus önce bocalar ve sonra zekice bir hamleyle üç kadının hışmını üzerine çekmemek için bu zor durumu Kaz dağlarında yaşayan Paris’in çözeceğini söyler. Tanrıçalar Paris’in karşısına birbirinden güzel kıyafetler ve iştah kabartan vaatlerle çıkarlar. Hera’nın “iktidar”; Athena’nın “bilgelik” vaatleri karşısında; Afrodit “kadınların en güzelinin aşk”ını vaat eder. “İktidar ve bilgelik” yerine “aşk ve güzelliği” seçen Paris, elmayı Afrodit’e verir.

Tarihin ilk güzellik yarışması bu şekilde sonuçlanır ama Hera ve Athena yenilgiyi kabullenmezler. İçlerindeki düşmanlık ve öç alma duygusu, tarihin en kanlı savaşlarından birini, Truva Savaşı’nı başlatır.

Güzel ve çekici olmak sadece kadınların değil erkeklerin de en temel içgüdülerinden biri. “Evrimci psikoloji”, güzellik karşısındaki hayranlığımızı, insanın kendini yeniden üretme dürtüsüne dayalı bir doğa yasası olarak kabul ediyor. Harvard Tıp Fakültesinden Dr. Nancy Etcoff‘un dediği gibi “Güzellik, feministlerin söylediğinin aksine kapitalist toplum tarafından yaratılmamıştır. Tarih boyunca evrensel bir çekim gücü olmuştur.” (The survival of the prettiest)

Güzellik algısı ve duygusu “kültürel” midir yoksa “doğal” mıdır? Güzellik, öğrenilen bir şey midir?  Yoksa doğuştan sahip olduğumuz bir duygu mudur? Yani bu duyguyu doğuştan beraberimizde getiriyor olabilir miyiz?

Texas Üniversitesi Fizyolojist’lerinden Prof. Judith Langlois bu soruların yanıtını bulmak için, yüzlerce insan portresini yetişkinlere gösterip, onlardan gördükleri fotoğrafları çekiciliklerine göre derecelendirmelerini istemiş. Sonra da aynı fotoğrafları, üç ile altı ay arasındaki bebeklere göstermiş. Dünyaya geleli henüz birkaç ay olmuş bu bebekler – ırkı ve rengi ne olursa olsun – güzel ve çekici yüzlere daha uzun süreyle ve dikkatle bakmışlar.

Bu tarz araştırmalar güzelliğe olan düşkünlüğümüzün (güzellik saplantımızın) genlerimize işlemiş olduğunu ortaya koyuyor.

Ancak mutlak bir güzellik anlayışından yani evrensel ve değişmez bir güzellikten bahsetmek oldukça güç. Güzelliğin zaman içinde değiştiği, toplumdan topluma farklılıklar gösterdiği bir gerçek.

Etiyopya’da Surma kabilesinde güzellik, kadınların dudaklarını bir halkayla büyütmeleri anlamına gelir.

Güney Amerika kabilelerinde kadınlar,  güzel olmak için geleneklerine uygun olarak, ergenlik çağına ulaşmadan önce boyunlarının etrafına demir halkalar takarlar.

Tarih öncesi dönemin en önemli ikonlarından Willendörf Venüsü, obez seviyesindeki kiloları, kocaman kalçaları ve sarkık memeleriyle bugünün güzellik anlayışından şüphesiz çok uzaktır.

İlk çağlarda güzellik anlayışı, simetri ve ölçü esaslıdır. Güzellik bütünü oluşturan parçaların arasındaki güçlü uyumdur. Örneğin Aristo’ya göre güzellik, matematiksel bir orantı olarak düşünülmelidir. (Altın Oran)

Rönesans güzelliği erdem ile bütünleştirir. Erken Rönesans döneminde kadınlar anne ve eş olarak erkeğin sosyal statüsüne göre sınıflandırılır.

Modern zamanların başlamasıyla birlikte, önceleri göz ardı edilmiş olan duyular yeniden keşfedilir. Bu dönemde, Antik çağdaki masum güzellik anlayışının karşıt ucunda yer alan “zevk” kavramı devreye girer: Güzellik ölçülemeyen, mantık dışı ve öznel bir anlam kazanır. Somut olanın ötesine geçilir.

Böylece Modernizm, güzellik konusundaki bilgimizi altüst ederek klâsik anlamda güzel olmayanı da güzel yapan bir anlayış benimser. Bu belki de “estetik” kelimesinin Yunanca anlamına bir geri dönüştür: Estetik Yunancada duygu, duyum ve algı anlamlarına gelir.

Angelina JolieYakın tarihimizde güzellik, moda ve Hollywood ile belirlenen bir ölçü haline geldi. Sadece Amerika ve Avrupa’da değil, bütün dünyada kadınlar ve erkekler sinema endüstrisinin ve onun yarattığı popüler kültürün etkisiyle kendilerini şekillemeye başladılar. Magazin yayınları bu kültürün vazgeçilmez taşıyıcıları oldu.

Roma mitolojisindeki Venüs, evrensel bir güzellik simgesi iddiasında olsa da, bugünün Venüs’leri, hiç de tarihin başlangıcındaki gibi şişman ve “doğurgan” değiller. Aksine bugün Venüs’leri 36 beden ve neredeyse rüzgârda uçacak kadar inceler.

Daha da ötesi sadece 36 beden Venüs’lerimiz değil, toplum olarak hepimiz güzelliği, zevkten ziyade acı ile bağdaştırır bir hale geldik. Amerika’dan Japonya’ya kadar hemen her coğrafyada, güzel olmak için türlü acılara katlanan milyonlarca kadın var. (Tıpkı boyunlarına halka geçiren Padaung kadınları gibi acı çekiyorlar.)

Truva’dan beri her durumda güzellik bir savaş nedeni. Başkasıyla ya da kendinle; güzellik uğruna veya güzellik yüzünden.

Dove’un 2006 senesinde dünya genelinde yaptığı “güzellik inanışları” araştırmasına göre, bu büyük senaryonun maliyeti sadece estetik ameliyatlarıyla sınırlı değil.

Moda dünyasının direttiği güzellik anlayışını takip eden, on beş yaşından altmış yaşına kadar, dünya kadın nüfusunun üçte ikisini oluşturan milyonlarca kadın, görünümlerinden hoşnutsuz. Bu kadınlar kendilerinden memnun olmadıkları için okula gitmek, işe gitmek, erkek arkadaşı ile buluşmak ve hatta doktora gitmek gibi temel yaşam faaliyetlerinden kaçınıyorlar. Birçok psikolojik sorunla boğuşuyorlar.

Kadınlar bir taraftan güzel olmak için onca acıya “gönüllü” katlanırken artık moda dünyasının direttiği bu gerçekçi olmayan güzellik anlayışına isyan ediyorlar.

Kadınlar iyi görünmek için bugüne kadar hoşlanarak yaptıkları kozmetik ürünlerini kullanmak, rejim yapmak veya saçlarını şekillendirmek gibi “faaliyetlerin” artık yetmiyor olmasına isyan ediyorlar.

Göğüsleri büyütmeye, kalça yağlarını aldırmaya, yanaklara dolgunluk kazandırmaya veya daha uzun boylu olmak için bacakları uzatan ameliyatlara karşı çıkıyorlar. (Dove Araştırması 2006) Güzelliğin kabul edilebilir masumiyette ve eğlenceli bir uygulama olmaktan uzaklaşmasına tepki duyuyorlar.

Sanayi sonrası toplumun çoğulcu yaklaşımıyla, yeniden şekillenen bir güzellik anlayışı ile karşı karşıyayız.   Tek bir güzellik idealinden bahsetmek neredeyse imkânsız olduğu gibi  güzelliğin “dayatılmasına” karşı duran artık sadece feministler değil. Bugün ev kadınları da “kendi stillerini” yaratma isteğiyle, güzellik endüstrisinin zorladığı sınırlar içinde sıkışmayı reddediyorlar.

Kendi güzelliklerinin, dayatılan beden sınırlarından çok daha fazlasını içerdiğini düşünenler her geçen gün artıyor.

Güzelliğin dışarıdan değil içeriden geldiği bilincine varmış, kendi mutluluklarını, iyiliklerini, özgüvenlerini diğer bir deyişle kadın olarak varlıklarını kendilerince ortaya koymanın da bir güzellik olduğuna inanan birçok kadın var. Medyanın tüm aksi yöndeki çabalarına rağmen güzellik ile öz saygı arasındaki bu ilişkiyi kurabilen kadınların sayısı her geçen gün artıyor.

Çeşitli kiloda, şekilde, yaştaki kadınlar, kendi özgün biçimleriyle barışmak istiyorlar.

Bu sebeple Nike ve Dove gibi -kadınları kendileriyle barıştıran – firmalara toplumsal sempati artıyor.

Artık kadınlar kendi bireyselliklerine değer veren ve onların hayattan zevk almalarına izin veren bir güzellik talebindeler.

Buradan markalara ne öneriler çıkar?

1. Güzellik her zaman önemini koruyan bir dürtü olacak. Bu nedenle markalar da yapacakları her uygulamada güzelliği sahiplenmek zorunda.  Tasarımın rekabet avantajı yarattığı bir gerçek.

2. Güzellik dayatılan değil desteklenen bir özellik olmalı. Kadınların ya da erkeklerin kendileri olmalarına fırsat vermek markayı rekabetten farklılaştırır.

3. Güzelliğe katkı yapacak ve korunmasını sağlayacak yol ve yöntemler güzellik pazarının şeklini değiştiriyor. Bu pazar artık yaşlanmayı geciktirme, doğallık, wellness gibi kavramları da içererek genişliyor.

Audrey Hepburn4. Dışsal güzellik kadar içsel güzellik de öne çıkıyor. Bu anlamda güzellik endüstrisi, fiziksel beslenmeden ruhsal desteklemeye kadar geniş bir alana taşınabilecek yeni iş modellerine imkân sağlıyor.

5. Güzellik kavramı sabit ve değişmeyen bir kavram değildir. Zamanın ruhu kendi güzellik kavramını yaratır. Özellikle ekonomik kriz dönemleri değişimin hızlandığı dönemler olduğu için bu dönemlerde güzellik tarifleri de değişir.

Fransız şirketi Evian’ın anketine katılan makyaj uzmanları, moda editörleri, fotoğrafçılar ve model ajansları kalın kaşları, anlamlı bakan gözleriyle Audrey Hepburn‘ü (1929-1993) “tüm zamanların en doğal güzeli” seçerler. Evian’ın anketinde oy kullanan Elle dergisi güzellik editörü Rosie Gren, “Audry, doğal güzelliğin vücut bulmuş halidir” diyor. Dik yürüyüşü, bir kuğuyu andıran boynu ve zarafetiyle kendine sonsuz güvenen, iç huzuru bulmuş bir kadın portresi çizen Audrey Hepburn’e güzelliğin sırları sorulduğunda cevabı bütün kadınlara, hatta erkeklere rehber olacak nitelikteydi:

“Çekici dudaklara sahip olmak istiyorsanız, dudağınıza tatlı sözden başkasını dokundurmayın. Güzel gözleriniz olmasını istiyorsanız, güzel insanlarla göz göze gelin, gerçek dostlar edinip sık sık görüşün. İdeal beden ölçülerine sahip olmak ve zayıf kalmak istiyorsanız, yemeğinizi yoksullarla ve açlarla paylaşın. Alımlı saçlara sahip olmak istiyorsanız, çocuğunuzun günde en az bir kere saçlarınızı okşamasına izin verin. Dikkat çekici pozlar vermek istiyorsanız, yanınıza bilgelik ve alçak gönüllüğü alarak yürüyün. Asla cahilce ve gururla yürümeyin. Bir kadının güzelliği giydiği elbisede, beden ölçülerinde ya da saç stilinde değildir. Bir kadının güzelliği gözlerinden okunur. Çünkü gözler, kalbe yani aşkın yaşadığı ülkeye giden kapıdır. Bir kadının güzelliği; yüzündeki benlerden değil içinde sakladığı ruhundan okunur; sevgiyle gösterdiği ilgi, beslediği tutkudur. Ve güzellik, geçen yıllarla birlikte yalnızca daha da artar.”

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Nancy Etcoff, Survival of the Prettiest: The Science of Beauty, Anchor Publications, 2000
Naomi Wolf, The Beauty Myth: How Images of Beauty Are Used Against Women, Anchor Publications, 1992

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Judith Langlois :

www.psy.utexas.edu/psy/FACULTY/Langlois/Langlois.html

2. Gillian Rhodes, The evolutionary psychology of facial beauty :

sirl.stanford.edu/~bob/teaching/pdf/arth202/Rhodes_AnnRevPsychol06.pdf

3. Dove “Klişelerin Ötesi” Araştırması, 2005 Raporu :

www.gercekguzellikkampanyasi.com/dove_white_paper_final.pdf

4. Dove gerçek güzellik kampanyası :

www.gercekguzellikkampanyasi.com

5. Nike “big butt” reklam kampanyası :

www.businessweek.com/the_thread/brandnewday/archives/2005/08/_maybe_its_beca.html

6. Troya Savaşı :

tr.wikipedia.org/wiki/Truva_Sava%C5%9F%C4%B1

7. Wikipedia Güzellik :

tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCzellik

8. The psychology of beauty :

www.buzzle.com/articles/the-psychology-of-beauty.html

© Copyright (07.04.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.