Monthly Archive for May, 2009

Nasıl Bir İş Yerinde Çalışmak İstersiniz?

Mark Zuckerberg

Facebook’u kuran ve 15 Milyar dolar piyasa değerine ulaşmasını sağlayan Mark Zuckerberg’in sadece hayal ettiği bir fikri vardı. Bir de dizüstü bilgisayarı.

Bundan 200 sene önce servet yaratmak için toprak sahibi olmak gerekiyordu.

Kapitalist sistemde ise servet yaratmak için sermaye lâzımdı.

Peki, sizce ne değişti de elinde ne toprağı ne de sermayesi olan bu iki genç bu kadar büyük bir servet yaratabildi?

İktisat okuduğum yıllarda bize üretimin, toprak, sermaye ve iş gücüyle yapıldığı ve her birinin yaratılan değerden kendi payını aldığı öğretilmişti.

Karl MarxSermaye, en kıt kaynak olan üretim araçlarını elinde tuttuğundan yaratılan servetten aslan payını alıyordu. Marksist iktisat teorisi de bölüşümdeki bu adaletsizliğin ancak sınıf mücadelesiyle çözüleceğini öngörüyordu.

Peki, artık sermaye olmadan da servet yaratılabiliyorsa, sizce dünyada yeni bir üretim biçimi mi oluşuyor?

Evet, üretim biçimi değişiyor ve bununla birlikte her şey değişiyor. En önemlisi üretim ilişkilerimiz değişiyor: Artık çalışma hayatımız eskisi gibi değil.

Rolf Jensen, artık yeni bir dünyada yaşadığımızı söylüyor. (Düş Toplumu) Jensen’e göre “19. Yüzyılın idolü Henry Ford’du. Sanayi üretimini simgeliyordu. 20. Yüzyılın idolü Bill Gates ise Bilgi Toplumu’nun simgesiydi. 21. Yüzyılın idolü ise şu sıralar belki bir üçüncü dünya ülkesinde ilkokul öğrencisi. Muhtemelen derslerinde başarılı olmadığı için annesi onun adına üzülüyor.

Richard BransonBiliyorsunuz, Virgin şirketlerinin kurucusu Richard Branson, disleksi hastalığı nedeniyle başarısız olunca, 16 yaşında liseyi terk edip hayata atılıyor. Hiç bir resmi eğitim almıyor. Ama aklında bir tek düşünce var: Fikirleriyle dünyayı değiştirebileceğine inanıyor.

R.Branson’un bugün yıllık toplam ciroları 20 milyar doları aşan, çoğu küçük 350 markası var. Time dergisi, 2007 yılında onu “dünyayı değiştiren en etkili 100 kişiden” birisi olarak gösterdi.

İngiltere’de çoğu işveren, ilk işe başladığında R. Branson’u, “maceraperest”, “hayatı kaymış” diye küçümsedi.

Peki, bugün bir iş sahibi olsanız ve R. Branson gibi birisi size çalışmak için başvursa onu işe alır mısınız? Yoksa bizim “uçuk – kaçıklarla” işimiz olmaz mı dersiniz?

Bugün mevcut anlayışla birçok şirket bu tarz “yaratıcı ruhların” başvurularını geri çeviriyor. Daha da kötüsü bu tarz yaratıcı insanlar “saygın” birçok şirkete zaten hiç başvurmuyorlar. Reddedileceklerini bildikleri ve bu şirketleri sıkıcı buldukları için.

Oysa geçen yazımda da anlatmaya çalıştığım gibi yaratıcılık bugünkü ekonominin tek itici gücü.

İçinde yaşadığımız bu değişim çağı, hepimizden yepyeni bakış açıları ve yaklaşımlar talep ediyor. Bugün kullana geldiğimiz usul, yöntem ve süreçlerin artık işe yaramadığı bir dönemdeyiz.

Rakipleri geçmek için paranın alabileceği en iyi teknolojilere ve organizasyonel çözümlere sahip olmak artık yeterli değil. Rakipler de zaten bunlara sahip.

Yaratıcı insanları mıknatıs gibi çeken, enerjisi yüksek bir şirket olabilmek için, bu insanların potansiyellerini sonuna kadar kullanabilecekleri, anlam arayışlarına cevap bulabilecekleri, inovatif ürünler ve kavramlar üretmelerine fırsat verecek, onları cesaretlendirecek yaratıcı bir iklim oluşturmak şart.

Aslında çalışma hayatı, hepimizin bildiği ama çok nadir olarak dikkate alınan duygular ve hayaller çevresinde inşa edilir. İyi bir gelir elde etmek, yaratıcı bir insan için elbette gerekli ama katiyen yeterli bir koşul değil.

Bugün işletmelerin kendilerine sormaları gereken soru: “Yaratıcı sınıfı kendimize nasıl çekebilir ve bu insanların şirketimizde kendilerini geliştirecekleri, anlam bulacakları ortamı nasıl yaratabiliriz?” sorusudur. Oysa bugün hala şirketler, çalışanları eski bakış açıları ve alışkanlıklarla değerlendiriyor. Bu işletmelerin dünya görüşü hala çalışanları, “mavi yakalı işçi” olarak görme döneminde kalmış.

Ekonominin içinde Tarım kesiminin payı zaten çok küçüldü. Bu oran gelişmiş ekonomilerde % 10’ların altında. Sanayi üretimi de %20’lere geriliyor. Gelecekte bu oran daha da küçülecek. “Sanayi işçisi” dediğimiz çalışanların yerine “bilgi işçileri”, “bilgi profesyonelleri” ve “yaratıcı sınıf” geliyor, ama işverenin çalışana bakış açısı hala eskiye ait bir bakış açısı.

Sanayi dönemi, niteliği olmayan yığınları bir fabrikada en verimli şekilde çalıştırmayı gerektiren bir dönemdi. Bu üretim biçiminin bir gereği olarak da işçilerden kol gücüyle üretim yapmaları bekleniyordu. Sistemin verimini artırmak için kontrolün ve baskının yüksek dozda olması gerekiyordu. Amaç, kapasite kullanımını ve verimliliği artırmak, standartın altına düşmeyen bir kalitede mümkün olan en çok üretimi yapmaktı.

Bir düşünün, sizin yaptığınız iş yukarıdaki tanıma uyuyor mu? Uyması mümkün değil; çünkü siz büyük olasılıkla “bilgi çalışanı” ya da “bilgi profesyoneli” olarak nitelenen sınıfa aitsiniz.

Peki, bugün bir fabrikada endüstriyel tasarım yapan bir çalışanı nasıl kontrol edersiniz? Sabah işe gelince kart basması yeterli midir? Bilgisayarının başında ne yaptığını nasıl anlarsınız? Bu insanın verimini nasıl artırırsınız? Reklam ajansında çalışan bir “metin yazarından” baskı ve kontrolle verim almak mümkün müdür?

Bilgi profesyonelleri ve genel olarak yaratıcı sınıf, yaratıcılıklarını besleyen, kişisel gelişimlerine imkân tanıyan, yaptıkları katkının sonucunu görecekleri, anlam bulacakları bir iş ortamında verimli olabilirler.  Aksi takdirde seçme haklarını kullanıp istedikleri yerde çalışırlar: Başka bir iş yerinde, başka bir şehirde veya başka bir ülkede. (En Yaratıcı Şehir Hangisi?)

Bilgi işçileri, bilgi profesyonelleri ve yaratıcı insanlar bir iş yerinde emir komutayla çalıştırılamazlar; şirketlerin onlara ihtiyacı, onların şirkete ihtiyacından daha fazladır. Bu insanlar ancak bir “iş ortağı” olarak muamele görürlerse gönülden katkı yapar ve verimli olurlar.

Maalesef, yönetim alanındaki bilgisi ne kadar gelişmiş olursa olsun hala birçok şirket ve yönetici farkında olmadan yaratıcılığı yok ediyor. Çalışanların motivasyonunu öldürüyor. Her gün heyecanla işe gelmelerine engel oluyor. Şirkete bağlılıklarını ve heveslerini yok ediyor.

Elbette yöneticiler yaratıcılığı kasıtlı olarak yok etmezler. Ancak çoğu zaman kendilerinin bile farkında olmadıkları yerleşik inançlar, yıllar boyunca sorgulanmamış yöntemlerle yaratıcı iklime ne kadar zarar verdiklerini de bilmezler.

Yaratıcılık, insanların kendilerini özgür hissettikleri, çok renkli ve çok sesli ortamlarda yeşeriyor.

Yenilikçi olmak ise ancak yaratıcı olmakla mümkün olabiliyor.

Bugün hala yaratıcı insanların şirket içi “disiplini” bozacağı kaygısında olan yöneticiler çoğunlukta.

Son yazıma yorum yapan Müslüm Kızılgeben’in dediği gibi “Sabah 9,00 akşam 17,00 saatlerinde takım elbise ve tıraş zorunluluğu olan çalışma koşullarında, insanlardan yaratıcı fikirler beklemeye devam eden patronlar hiyerarşisi içindeyiz.

Değişim ile istikrarı bir arada yaşatmak mümkün. Bu bana göre, her işletmenin anlaması gereken ve hayata geçirmesi gereken en önemli dünya görüşü.

Her işin korunması gereken tarafları olduğu gibi terk edilmesi gerekenleri de var. Zamanın bizden talep ettiklerini gerçekleştirerek istikrarı koruyacağımız gibi; terk edilmesi gerekenleri de bırakıp yerine yenilerini koymasını bilmeliyiz.

Bunun için de her kuruluşun yaratıcı, yenilikçi insanlara ihtiyacı var. Onlar olmadan yarını inşa etmek mümkün değil.

Organizasyonel yaratıcılık kolektif bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkar. Yaratıcılık sadece bir bölümün işi olamaz. Yaratıcılığın şirketteki herkesi ve her şeyi kapsamasını, sürekli olarak yayılmasını sağlamamız gerekir. Ancak bu şekilde şirket olarak sahip olduğumuz toplam yaratıcı beyin gücü üzerinden rekabet eder hale gelebiliriz.

Bu tarz şirketler, insanların iç dünyalarına ve beyinlerinin içinde ne olduğuna, sahip oldukları diplomalardan daha fazla önem verir.

Bir şirket rekabette öne çıkmak ve fark yaratmak istiyorsa insanların içindeki yaratıcı potansiyeli harekete geçirecek iklimi yaratan bir yönetim yeteneği göstermelidir.

Gerek bireysel psikolojiden gerekse çalışan davranışlarının seyrinden görüyoruz ki “kabile” şeklinde örgütlenen şirketler daha başarılı ve yenilikçi oluyor; çünkü insanlar bu ortamı sunan organizasyonlara – tıpkı eski insanların kabilelerine bağlılığı gibi- bir aidiyet duygusuyla bağlanıyorlar. Bu bağlılıkla da kendilerini ”evlerinde” hissediyorlar ve yaptıkları işi, çalıştıkları kurumu sahipleniyorlar. (Referanslarda yer alan, bu yaklaşımı liderliğe uyarlayan Seth Godin “Tribes We lead” videosunu izlemenizi öneririm)

O zaman meseleye, yaratıcı sınıfın ait olmak isteyeceği, “kabile şirketleri” nasıl yaratabiliriz diye de bakabiliriz.

Kendinizi hangi koşullar gerçekleştiği zaman bir yere ait hissedersiniz?

• Size ve fikirlerinize değer verildiği zaman.

• Değerli olduğunuzu ve katkı yaptığınızı hissettiğiniz zaman.

• Kurallara uymaktan öte, kuralları değiştirme ve yeniden belirleme gücünüzün olduğunu bildiğiniz zaman.

Bir şirkete girdiğiniz zaman etrafta hakim olan genel görünüm bize o iş yerinin yaratıcılığı ne kadar desteklediği hakkında hemen bir fikir verir.

Kjell NordstromDünyaca meşhur Finli yönetim danışmanları Kjell A. Nordström & Jonas Ridderstrale: “Çalışanlarının yüzde 90’ının aynı cinsiyette ve yaşlarda olduğu, benzer eğitimi aldığı bir şirketten çok fazla yaratıcılık beklemeyin. Eğer şirket yetkilileri yıllık stratejilerini belirlemek için, Alplere veya Akdeniz’e gidiyorsa onlardan çok fazla bir şey ummayın. Bir şirketin yönetim kurulu 55 yaşında, beyaz, Finli erkeklerden oluşuyorsa o şirketten genç, siyah, kadın veya İskandinav olmayan Müslümanlar için cazip fikir üretmelerini beklemeyin.“ diyorlar.

Peki, sizin çalıştığınız şirket nasıl?

Şirket çalışanlarının hepsi birbirine mi benzer? Herkesin görünümü aynı şekilde midir; yoksa ortalıkta dolaşan aykırı tipler de var mıdır? Toplantılar büyük bir uyum içinde mi geçer; yoksa zaman zaman farklı fikirlerin çarpıştığı ”olumlu bir kargaşa ortamı” oluşur mu?

Herkes bir an evvel işini bitirip kaçmak mı ister; yoksa şirketin havası “gönüllü katılım”ın olduğu bir kulüp gibi midir?

Sorumluluk ve yetki dağılımı orantılı mıdır; yoksa çalışanların bol bol sorumluluğu ama çok düşük yetkisi mi vardır?

Hatalar bir “suçlama fırsatı” mıdır; yoksa “öğrenme fırsatı” mıdır?

Çalışanlar arasındaki ast-üst ilişkileri çok belirgin midir? Herkes birbirine “hanım/bey” diye mi hitap eder; yoksa ast-üst ilişkilerinden öte bir sıcaklık, dostluk, paylaşma ve destek olma havası mı hakimdir?

Çalışanlar statükoyu devam ettirmekten yana mı davranırlar; yoksa zaman zaman “kafa tuttukları” durumlar ortaya çıkar mı?

Kaynaklar(para, insan gücü ve zaman) nasıl kullanılır? Hangi işe hangi kaynağın ayrılacağına kim, nasıl karar verir? Öncelikleri kim, nasıl belirler?

İşler bir “yangın söndürme” telaşıyla mı yapılır; yoksa keşfetme, konuları derinlemesine inceleme, “kuluçkaya yatma”, hata yapma, yeniden başlama, sonuçları etraflıca değerlendirme, fikir alışverişinde bulunma gibi deneyimlerle mi ilerlenir?

Çalışılan mekanlar nasıl? Çalışanların gönüllü olarak parçası olmaktan zevk alacakları, dilediklerince kişiselleştirdikleri, kendi yaratıcılıklarını ve kişiliklerini yansıtabildikleri şekilde mi tasarlanmış; yoksa her tarafa genel bir “hastane sterilliği” mi hakim?

Çalışma grupları nasıl tasarlanıyor? Her grup farklı disiplinlerden gelen, farklı bakış açıları ve kariyer geçmişleri olan, birbirini destekleyecek ve yeni pencereler açacak kişilerden oluşuyor mu?

Çalışanların ne iş yapacağı nasıl belirleniyor? Organizasyon genelinde hakim olan detaylı iş tarifleri mi var, yoksa sorumluluk tarifleri yaratıcı ve bireysel iş tarifi yapmayı çalışanın kendisine mi bırakıyor? Daha da ötesi çalışanlar kendilerinin “motivasyon tarifini” yapabiliyorlar mı?

Kanımca, kritik nokta şudur: Öncelikle yaratıcı insanlardan oluşan bir organizasyona sahip olmaya karar vermemiz gerekir. Sonra bu insanların bir yandan kendilerini gerçekleştirip diğer yandan şirket hedeflerini gerçekleştirecekleri ortamları yaratmalıyız. Yaratıcılığın önünü tıkayan engelleri ortadan kaldırmalıyız.

Aslına bakarsanız “yaratıcılığı iş yerine uyarlama” düşüncesini terk edip, çalışma ortamını yeniden tanımlamalıyız.

Bugün akıllı liderler artık tüm çözümleri kendi başlarına bilmelerinin mümkün olmadığının farkındalar. Bu sebeple kendilerini “her şeyi bilen” kişi olarak görmüyorlar. Aksine farklı konuları bilen yaratıcı insanlarla çalışmayı tercih ediyorlar.

Her çeşit tartışmanın yapılabileceği, yüksek hoşgörülü ortamlar yaratıyorlar. Daha da ötesi insanları tartışmaya davet ediyorlar ve kendi fikir ve kararlarını dayatmak yerine daha çok katılım almak için çaba gösteriyorlar.

Şirketlerinin en önemli rekabet avantajlarının başında özgürce yapılan bu tartışmalar geliyor; çünkü fikir özgürlüğünün olduğu, yaratıcılığa olanak tanıyan ve bir mıknatıs gibi yaratıcı yetenekleri toplayan bir organizasyonun başarılı olma şansı çok daha fazla.

Şimdi kendinize şu soruyu sorun: “Bir sonraki Richard Branson’u kaçırmamak için şirketimde, çalışanların “gönüllü” katkıda bulunacakları, yaratıcı düşünecelerini hayata geçirecekleri, sıcak bir kabile ortamını nasıl oluşturabilirim?

Siz böyle bir şirkette çalışmak istemez miydiniz?

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Seth Godin, Tribes, Portfolio, 2008
Frances Hesselbein, Leading For ınnovation, Drucker Foundation, Wiley, John & Sons, 2001
Richard Florida, The Flight of the Creative Class, Harper Collins, 2008
Kjell A. Nordström & Jonas Ridderstrale, “Funky Business”, Financial Times/ Prentice Hall, 2001
Kjell A. Nordström & Jonas Ridderstrale , Funky Business Forever: How to Enjoy Capitalism, Financial Times/ Prentice Hall, 2007
Alan Barker, The Alchemy of Innovation, Paperback, 2003
Howard Gardner, Creating Minds, Basic Books, 1993
Harvard Business Review on Breakthrough Thinking.( Amabile, T., Ferdinand, P., Leonard, D., Morley, E., Rayport, J., Silver, A. and Wetlaufer, S.) HBS Press , 1999
Frans Johansson, The Medici Effect: Breakthrough Insights at the Intersection of Ideas, Concepts, and Cultures, Harvard Business School Press, 1999
Robert R. Carkhuff, Empowering the Creative Leader in the Age of New Capitalism, Human Resource Development Press, 1989
Leonard-Barton, Dorothy and Swap, Walter C. When Sparks Fly: Harnessing the Power of Group Creativity, Harvard Business School Press, 2005
Teresa M. Amabile and Mukti Khaire, ,Creativity and the Role of the Leader, Harvard Business School Press,2008
Bernd Schmitt & Laura Brown, Build Your Own Garage: Blueprints and Tools to Unleash Your Company’s Hidden Creativity, The Free Press. 2001
Robert Defillippi, Gernot Grabher, Candace Jones “Introduction to paradoxes of creativity: managerial and organizational challenges in the cultural economy”, Willey 2007
Ann Marsh, “The Art of Work”, Fast Company 2007
Mark McGuinness,How to Motivate Creative People, 2009 (e-book)

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Seth Godin, “Tribes we lead”, (video) :

www.ted.com/index.php/talks/seth_godin_on_the_tribes_we_lead.html

2. Time 100: The People Who Shape Our World :

http://www.time.com/time/specials/packages/0,28757,1894410,00.html

3. Marksist İktisat Teorisi :

http://tr.wikipedia.org/wiki/Marksist

http://www.marxist.com/

4. Richard Branson :

http://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Branson

5. Richard Florida interview “Managing Those creative types” :

http://gmj.gallup.com/content/17680/Managing-Those-Creative-Types.aspx

6. Charles Warner: How to manage creative people :

http://www.docstoc.com/docs/2562428/HOW-TO-MANAGE-CREATIVE-PEOPLE http://www.charleswarner.us/

7. 10 tips to manage the creatives :

http://www.snd.org/pdf/Manage_Creatives.pdf

8. Stefan Seidel, Michael Rosemann, “Creativity Management – The New Challenge for Business Process Management” :

http://www.bptrends.com/publicationfiles/Three%2005-08-ART-CreativityManagement-Seidel-and-Rosemann-final.pdf

9. Jack & Suzy Welch “How to be a talent magnet” :

http://www.welchway.com/Management/People-Management/Best-Practices-in-HR/How-to-be-a-Talent-Magnet.aspx

© Copyright (26.05.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

En Yaratıcı Şehir Hangisi?

Turkcell’i aradığınızda size cevap veren kişi telefonu Diyarbakır’dan açıyor.

Türkiye’deki birçok yabancı şirketin muhasebesi başka bir ülkede tutuluyor. Yine pek çok şirketin bilgi işlem merkezi de Türkiye dışında.

Artık bir ürün veya hizmet üretmek için bütün çalışanların, bırakın aynı binada, aynı şehirde bile olması gerekmiyor.

Her şirket, en verimli üretimi nasıl ve nerede yapabiliyorsa, üretim sürecini de buna göre parçalayıp birleştiriyor.

No FearHepimiz biliyoruz ki artık bir tişörtü üretmek değil onun tasarımını yapmak, markasını yaratmak ve satış ağını kurabilmek daha değerli.

Eğer markanız güçlüyse, Arjantinli bir tasarımcının elinden çıkmış bir tişörtü Bursa’da ürettirip, dünyanın her yerinde satabilirsiniz. Tâbii bunu satabilecek mağazalarınız varsa.

İçinde yaşadığımız dönemin en kıt kaynağı yaratıcılık ve şirketlerin birinci önceliği ise yaratıcı insanları kendilerine çekebilmek.

Yaratıcılık, yüksek katma değer üretmenin tek yolu. En yaratıcı fikri bulan ve bunu satabilen şirketler sıra dışı başarı elde ediyor.

YouTubeFacebook, you tube, i-tunes ya da hybrid arabalar sözünü ettiğim yaratıcılığın ticarîleşmiş örnekleridir.

İçinde yaşadığımız dönemin belirgin özelliği, yaratıcılığın en önemli üretim faktörü olmasıdır; çünkü artık küresel rekabette toplumsal gelişmenin motorunu yaratıcılık oluşturuyor. Yaratıcılık, sanayi yatırımlarından bile daha önemli bir hale geldi.

Tüm gelişmiş ekonomiler, “yaratıcı sermaye” diye tarif ettikleri bu “zamanın ötesini hayal edebilecek” insanları kendilerine çekmek için uğraşıyor.

Yaratıcı sermayeyi bilim adamları, mühendisler, mimarlar, tasarımcılar, yazarlar, sanatçılar, müzisyenler, şairler, reklâmcılar, film yönetmenleri, bilgisayar programcıları, modacılar… oluşturuyor.

İçinde farklılıkları barındıran, farklılıklara karşı hoşgörülü toplumlar, kentler ve ülkeler yaratıcı sermayenin yaşamak istediği yerler; çünkü yaratıcı sınıf kendisini sınırlamayan, özgür ortamları tercih ediyor.

Farklılıklar yaratıcılığı besliyor, “enerjiyi ve dinamizmi” yükseltiyor.

Dünyaca ünlü kent bilimci, sosyolog Richard Florida’ya göre, teknoloji, yetenek ve hoşgörü ancak bir arada bulunduğu zaman ekonomik büyüme ortamı oluşuyor.

Silicon ValleySilikon Vadisini kuranların arasında önemli ölçüde Hindistanlıların ve Çinlilerin olması da bir tesadüf değildir. Bu insanlar, yaratıcı yeteneklerini hayata geçirecekleri hoşgörü ortamını Silikon vadisinde buldukları için orayı tercih ediyorlar.

Amerika’nın hemen her alanda en yetenekli ve en yaratıcı insanları bir mıknatıs gibi kendine çekmesi de farklılıklara hoşgörünün çok yüksek bir toplum olmasından kaynaklanıyor. Amerika’da yaratıcı ve yetenekli insanlar, “kendi mahallelerini”, “kültürel kabilelerini” oluşturma özgürlüğüne sahipler. Kanada ve İrlanda gibi ülkeler de Amerika’nın stratejisini uygulayıp, yaratıcı sınıfı kendilerine çekmek için uzun dönemli politikaları hayata geçiriyor ve başarılı sonuçlar alıyor.

American DreamYaratıcı insanlar bugün, dünyada istedikleri kentte yaşamayı ve diledikleri şirkette çalışmayı seçebilecek özgürlüğe sahipler.

Ekonomik gelişim ise hoşgörüsü yüksek, çeşitlilik içeren ve yeni fikirlere gelişme iklimi sunan yerlerde hayat buluyor.

Bu nedenle dünyada sürekli yeni “cazibe merkezleri ” oluşuyor. Birçok kent,  yaratıcı bir iklim oluşturmak için programlar ve projeler geliştiriyor. Dünyanın büyük metropolleri en ‘yaratıcı kent‘ yarışında mücadele ediyor.

20. yüzyılın kentlerini plânlama politikaları şekilliyordu; 21. yüzyılın şehirleri ise yaratıcılığı cezbedecek çözümler etrafında şekilleniyor.

AmsterdamBugün birçok kent, kendisini sıçratacak, kentsel yenilenme projeleri gerçekleştiriyor. Stockholm’den Amsterdam’a; Berlin’den Londra’ya; kent yönetimleri küresel yarışta kentlerinin bir cazibe merkezi olması için yaratıcılığı teşvik edecek düzenlemeler yapıyor.

Fikirler virüs gibi bulaşıcı olduğu için, yetenekli insanların bir arada bulunduğu bölgelerde yaratıcılık ekonomik değere dönüşüyor.

Seattle Microsoft2009 yılının en ‘yaratıcı’ şehri seçilen Seattle, bu anlamda çok güçlü merkezlerden biri. Microsoft, Grunge akımını başlatan Nirvana, Pearljam ve Soundgarden gibi pek çok müzik grubu; dünya çapında kahve zinciri Starbucks hep Seattle çıkışlı oluşumlar.

Seattle aynı zamanda toplumsal protestoların da merkezi konumunda. Seattle, 1999 yılında Dünya Ticaret Örgütünü (WTO) protesto eden on binlerce insanın buluştuğu yer oldu. 3. Dünya’nın borçlarının silinmesini isteyenlerden çevrecilere, sendikalardan feministlere, eşcinsellere, sosyalistlere kadar uzanan ve içinde 450 örgütün yer aldığı bir güçler koalisyonu, günlerce Seattle sokaklarında protesto gösterileri yaptılar. Bugün yaşanan global krizde sorgulanan kapitalist sistem, bundan 10 yıl önce, Seattle’da sorgulanmaya başlandı.

Berlin SkulpturBerlin ise yaratıcı kent yarışında bir “başarı öyküsü”. 2009 Ocak ayında yayınlanan Berlin Senatosu Kültür Sektörü Değerlendirme Raporu’nda, kentteki kültür ve yaratıcılık sektöründeki şirketlerin sayısı 2000-2006 yılları arasında yüzde 30 artmış. Bu şirketlerin ciroları ise ekonominin çok üzerinde büyümüş.

Berlin’deki kitap; oyun ve bilgi teknolojileri; sinema ve televizyon; müzik, sanat, tasarım; reklâm, mimarlık ve sahne sanatları alanlarında hizmet veren 23 bine yakın işletme, yıllık toplam 18 milyar Euro’luk bir ciroya ulaşıyor. Yaratıcı sektörün Berlin geliri içindeki payı %21’e ulaşıyor.

Berlin’de çalışan nüfusun %10′undan fazlası kültür sektöründe çalışıyor. Bu yaratıcı sınıfın 2015 yılına kadar daha da büyümesi bekleniyor. Kısa bir süre önce Berlin Senatosu, yaratıcı girişimlere daha fazla kredi sunma kararı aldı. Ayrıca Berlin belediyesi, yaratıcı sektörü “Create Berlin” gibi plâtformlar aracılığıyla destekliyor. Medienboard Berlin-Brandenburg gibi kurumlar da sinema ve bilgisayar oyunları sektörlerine doğrudan destek sağlıyor.

Berlin bugün UNESCO kriterlerine göre dünyanın en yaratıcı ilk 3 kentinden bir tanesi. http://www.creative-city-berlin.de/

Barselona, Kopenhag, Helsinki, Şanghay, Tokyo, Montreal, Toronto, Stockholm da dünyanın yaratıcı sermayeyi cezbeden önemli kentleri arasında gösteriliyor. (http://www.monocle.com/, Temmuz-Ağustos 2008)

Önümüzdeki dönemde teknoloji, yetenek ve hoşgörüyü bir arada buluşturan ülkelerin, kentlerin ekonomik büyüme açısından daha da avantajlı konuma geçecekleri çok açık.

Küresel rekabetin anahtar unsuru artık yaratıcı sınıfı cezbedebilmektir.

Toplum bilimcilerin öngörülerine göre, geleceğin yıldız ekonomileri küresel üretim merkezi haline gelen Çin ya da Hindistan olmayacak. Aksine yaratıcı yetenekleri dünyanın her tarafından kendine çekebilen ülkeler olacak.

Kültürel çeşitlilik yaratıcılığı kamçılıyor. Richard Florida’ya göre gökdelenlerin yanı başında gecekonduların olması gibi “çelişkilerin birlikteliği”; farklı etnik grupların kendilerine ait mahallelerde oturması; bir kentte yürürken iki sokak sonra karşınıza sizi şaşırtan bir mimarinin çıkması; sinagogla caminin yan yana olması gibi unsurlar kentlere “özgün bir kimlik” katıyor.

BeyogluBen Richard Florida’yı okuduktan sonra İstanbul’a artık başka gözlerle bakıyorum. Eskiden bir doğa harikası bu şehri çok hoyrat kullandığımızı düşünüp üzülürdüm. Bu anlamda hala beni rahatsız eden birçok şey olmasına rağmen artık İstanbul’un “çirkinliklerinden” utanmak bir yana bunları bayağı sever ve sahiplenir oldum.

Gözlerim artık İstanbul’un çarpık kentleşmesini değil sahip olduğu enerjiyi görüyor. Artık Beyoğlu’nun hayat dolu kıpırtısını daha çok hissediyorum. Yurt dışından iş görüşmesi için gelen üst düzey yöneticileri kebapçıya götürmeyi tercih ediyorum. Onların da “hayatı” yaşamalarını istiyorum. Onların gözünden bakarak İstanbul’a imreniyorum. Sadece Boğaz manzarasını değil ne kadar yaratıcı bir şehir olduğunu onlarla birlikte gözlüyorum; taze bir bakış açısıyla, yaşadığım şehrin zorluklarından çok sahip olduğu potansiyeli ve cazibeyi görüyorum. Benim için artık Kapalıçarşı sadece bir pazar yeri değil, dört dörtlük bir kültür festivali.

Bugün gerek İstanbul gerekse içerdiği birçok avantajlarla Türkiye, kendine has özellikleri ve zengin kültürel değerleriyle yaratıcı potansiyeli en yüksek bölgeler arasında gösteriliyor.

istanbulBizim eleştirdiğimiz ve varlığından huzursuz olduğumuz birçok çelişki aslında İstanbul’a benzersiz bir kültürel çeşitlilik, renklilik ve özgünlük katıyor. Kentin enerjisini yükseltiyor.

İstanbul’un kültür sermayesi hem tarihsel hem de güncel açıdan çok güçlü. İstanbul, doğal ve tarihi özelliklerinin yanı sıra son derece dinamik ve yaratıcı bir şehir. Bu nedenle son yıllarda İstanbul, dünyanın en ilgi duyulan “trend kentleri” arasında yer alıyor.

Philip Starck İstanbul için “dünyanın en heyecan verici, en seksi, en erotik” kenti tanımlamasını yapıyor. Son yıllarda dünyaca ünlü mimarların, tasarımcıların, orkestra şeflerinin ya da dansçıların İstanbul’u tercih etmelerinin sebebi İstanbul’un “çok kültürlülüğü”,  “özgün kimliği” ve “enerjisidir”.

Richard Florida’nın teorisine dayanan “Ülkeler Yaratıcı Sınıf Endeksi 2008″ sıralamasına göre İstanbul, 60 kent içinde 28. sırada geliyor. (New York 1.sırada)

Şehirlerin küresel ekonomide oynadıkları stratejik role göre sınıflandırılmasında ise İstanbul; Pekin, Berlin, Kuala Lumpur, Prag ve Barselona ile aynı listede yer alıyor.

Yaratıcı sınıfın gelişme hızı açısından sıralandığında ise performansı en yüksek 10 ülke içinde Türkiye, 5. sırada bulunuyor.

21’inci yüzyılda büyümenin en önemli yolu, yetenekli insanları çekecek yaratıcı bir şehir olmak.

Yaratıcı sınıfın tercih ettiği bir kent olmak işin bir tarafı, asıl bir de bu yaratıcı sınıfa liderlik etmek ve bu sınıfın çalışacağı şirketlerde onların daha da gelişeceği ortamlar yaratmak gibi bir konu var.

Yaratıcı insanları mıknatıs gibi çeken, enerjisi yüksek bir kent olmak kadar, bu insanların yeteneklerini ortaya çıkarabilecekleri bir şirket iklimi yaratmak da önemli.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Richard Florida, The Flight of the Creative Class, Harper Collins, 2008
Saskia Sassen, The Global City, Princeton University Press 2001
John Howkins , The Creative Economy: How People Make Money from Ideas, Penguin Books Ltd, 2002
Rolf Jensen, The Dream Society, Mcgraw-Hill, 2002
R. Florida : Who is your city, Basic Books, 2008

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. 2008 Global Cities Index :

http://www.atkearney.com/index.php/Publications/global-cities-index.html

http://www.foreignpolicy.com/story/cms.php?story_id=4509&page=1

2. Richard Florida “The new Megapolis” :

http://www.creativeclass.com/rfcgdb/articles/The_New_Megalopolis.pdf

3. UNESCO “Creative Cities Network” :

http://portal.unesco.org/culture/en/ev.php-URL_ID=36746&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201.html

4. John Howkins , The Creative economy Blog :

http://www.creativeeconomy.com/think.htm

5. The Creative Economy Paper, Martha Christina Suciu, Bucherest University :

http://lexetscientia.univnt.ro/ufiles/17.%20Romania.pdf

6. Thomas friedman: the world is flat :

http://www.thomaslfriedman.com/bookshelf/the-world-is-flat

© Copyright (19.05.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Erkek Ne İster?

Sigmund FreudBaşlıktaki bu soruyu, “Erkek seks ister.” diye cevapladıysanız, doğru bildiniz. Evet, erkekler seks isterler; çünkü performanslarını kanıtlamak isterler, öncelikle kendilerine.

Ayrıca her türlü yarışma içeren oyun oynamak, izlemek isterler.

Bir de karınları acıktığında hemen yemek isterler. 

Ayrıca şevkat isterler.  Başka bir şey isterler mi bilmiyorum?

Fıkra gibi bir giriş oldu biliyorum ama bu yazıda anlatmak istediklerimi de bayağı iyi özetledi.

İsterseniz ciddi olarak bir kere daha sorarak başlayayım: Erkek ne ister?

Erkek güçlü olmak ister.

Ait olduğu grubun hiyerarşisini anlamak, liderin nasıl karar aldığını bilmek ve  sistemin nasıl çalıştığını kavramak ister. Bir kere bu verileri deşifre ettikten sonra grup içinde kendine yer edinmek , yükselmek ister.

Bu özellikler, binlerce yıllık genetik kodlarında mevcuttur. Tek başına avlanıp, evine yemek götürmek zorunda olan bir erkek, grup olarak birlikte avlananlara göre daha zayıf ve korunmasızdır. Erkek için en büyük tehlike gruptan dışlanmaktır.

Bu nedenle bugünün şirket yapılarını anlamak, “açıkça söylenmemiş kuralları deşifre etmek”, “yükselmek için yapılması gerekenleri bilmek” bir erkeğin doğal olarak yapabildiği işlerdir.

Şirketlerin yapısı da, siyaset de, futbol da kendine özgü kuralları, mantığı olan sistemlerdir. Sistem kurmak ve herhangi bir sistemin kurallarını anlayıp bu sistemde hangi değişkenlerin, hangi sonuçları doğuracağını öngörebilmek erkeklerin genlerinde mevcuttur. (Kadınlar Mantıksız! Erkekler Duygusuz!)

TeknoseksüelSadece iş ortamında değil erkekler boş zamanlarında da aynı davranış kalıbını gösterirler: Futboldaki sistem (4-4-2 veya 4-5-1 gibi) tartışmalarının erkeklere son derece cazip gelmesi ya da 40 yaşında iş güç sahibi erkeklerin, bir araya gelip, Play Station oynamaları da geçici bir heves değildir.

Bütün erkekler güçlü olmak mecburiyetinde olduklarını bilirler; çünkü güçlü olduklarında avladıkları avdan daha fazla pay alabilecekler ve çevredeki en güzel kadın tarafından seçilme şansına sahip olabileceklerdir.

Bu nedenle ait oldukları grubun hiyerarşisinde kaçıncı sırada olduklarını, kiminle iyi geçinip kime hükmedebileceklerini iyi bilirler. Erkeklerin siyasete yatkınlığının en önemli sebebi budur.

Mücadele, hırs, rekabet, başarı erkek dünyasına ait değerlerdir. Hayatta kalabilmek için güçlü olmaya programlanmış genleri ve toplum tarafından doğduğu günden itibaren aynı beklenti ile koşullanmaları nedeniyle erkekler için başarısızlık, “ölüm”le eş değer bir kavramdır.

Sürekli bir “yarışma” hali içinde olmaları ömür boyu devam eder. Erkeğin bu “performans endişesi” (performans anxiety) ancak emeklilik yaşında ortadan kalkar ve bambaşka biri olur.

Erkek beyni, sistemin içindeki “değişmeyen” özellikleri ayırt etmeyi arar. “Değişmez” unsurları belirleyerek, hangi değişkenlerinin hangi sonuçları doğuracağını öngörmek ister. Sistemin değişmeyen unsurlarını keşfetmek ise ancak “tekrar”la mümkündür. Sistem kuran bir beyin, tekrar eden davranışları gözlemek ister.

Erkek, kendi günlük hayatında da mümkün olduğu kadar değişmez davranışlar (rituel) yaratmak ister. Günlük hayatın değişmeyen’lerini olabildiğince çoğaltma eğilimindedir. Değişmezler ne kadar artarsa kontrol etmek o kadar kolaylaşır.

Bir erkek, evde her akşam aynı koltukta oturmaktan bıkmaz. Yıllarca aynı lokantaya gidip benzer yemekleri yemekten de. Bu ritueller kadınlara sıkıcı gelse de bunlar neredeyse bütün erkeklerin ortak paydasıdır.

Son yıllarda pazarlama dünyasında, erkeklerle ilgili birçok yeni tanım ortaya atıldı.

Metroseksüel - David Beckham• Modaya ve kişisel bakımına düşkün şehirli Metroseksüel erkekler.

• Toplumsal konulara duyarlı, siyaset bilinci olan, kadınsı özelliklere öykünmeyen, maço olmayan ama gerektiğinde yumruğunu masaya vurmaktan çekinmeyen, kaliteli yaşamayı ve kaliteli tüketimi arzu eden Überseksüel erkekler.

• Seks ve futbol gibi performans odaklı konulara ilgisini açıkça belli eden, dış görünüme önem vermediğini vurgulayan, kirli sakal bırakan, “hırpani” tarzda giyinen, estetik duygusunun az gelişmiş olduğunu ispat etmek isteyen, kadınlara karşı öyle çok fazla nazik davranmayan, ama kadınlara karşı her zaman “koruyucu” bir tutum sergileyen Retroseksüel erkekler.

Retroseksüel - Brad Pitt• Hayatındaki önceliği teknolojik gelişmelere ve teknolojik ürünlere veren, teknoloji marketlerinin baş müdavimleri, cafe’de, havaalanında, yolda sürekli “online” olan; dizüstü bilgisayarları, bluetooth’lu cep telefonları, dijital fotoğraf makineleri, MP3 çalarları olmadan yapamayan; tasarıma önem veren, megapixel’lerin, gigabyte’ların yüksekliğini prestij meselesi yapan Teknoseksüel erkekler.

Bu tiplemelerin her birinin ayrı bir hayat tarzını yansıttığına katılıyorum ancak hiçbir tipleme yukarıda anlattığım erkek özelliklerini ortadan kaldırmaya yetecek güçte değil.

Toplumsal koşullanmaları ve genetik özellikleri nedeniyle erkekler, kadınlara kıyasla her zaman, daha sistematik, daha rekabetçi, daha rasyonel, daha performans odaklılar.

Erkekler öte yandan, yüksek testosteron ve düşük östrojen hormonlarıyla, kadınlara kıyasla daha sabırsız ve eylem odaklılar. Her şeyin bir an evvel olmasını istemeleri, örneğin yemeğin hazırlanmasındaki bir gecikmede bile “sinirlenmeleri”, bundan kaynaklanıyor.

Erkekler tüm ilişkilerinde önce “etki alanlarını” tanımlamak (territory definition) ve bu alan içinde liderliği ele geçirmek dürtüsüyle davranıyorlar.

Peki, erkeklerin bu özellikleri pazarlamacı için ne ifade eder?

1) Erkekler zekâlarına hitap edecek ürünlerden ve tekliflerden hoşlanırlar. Birden fazla fonksiyon sunan ve başarılarına destek olacak ürünler isterler.

2) Bir ürün ya da teklif nasıl olursa olsun erkeğin gücünü teyit edecek, gücünü artıracak nitelikte olmalıdır.

Ayrıca erkekler, markaların tekliflerinin çok sık değişmesini istemezler. Bir markadan istikrar beklerler.

Bir mağazanın ürünlerini sergileme biçimi değiştiği zaman bile erkekler bundan rahatsız olurlar. Uzun bir süre sonra bile aynı mağazada aynı ürünü aynı yerde bulmak isterler.

3) Ürün sergilenmesi bir mantık, öngörülebilir bir “sistem” içermelidir. Mağazalardaki sergilemenin gruplanmış, tasnif edilmiş olması gerekir.

ÜberseksüelErkekler bir mağazada işlerini en kısa zamanda çözmek isterler. Alışveriş onlar için bir keyif değil kısa zamanda, etkin yöntemler kullanarak bitirilmesi gereken bir iştir.  Alışverişlerini zorlaştıran, planladıklarının ötesinde bir vakit alacak hiç bir “atraksiyon” erkeklere cazip gelmez.

4) Müşteri ilişkileri erkeklerin rasyonel yapılarına uygun bir şekilde düzenlenmelidir. Kısa yoldan hızlı çözümler erkekleri büyüler. Erkekler mazeretlerle değil sonuçlarla ilgilidirler. Erkekler kontrolü ellerinde bulundurmak isterler:  Müşteri ilişkilerinde belirsizlik duygusu yaratmak erkekleri markadan uzaklaştırır.

İster bir mağazada ister bir çağrı merkezinde olsun,  kontrolün erkek müşteride olması gerekir. Erkek, bir markayla ilişkisinde kontrolü elinde tuttuğunu bilirse, markaya yakınlaşır.

Swiss Army Knife5) Yalınlık ve somut fayda: Erkekler uzun öykülerden, karmaşık kurgulardan ziyade daha net, dolaysız ve sonuç odaklı yaklaşımlardan hoşlanırlar. Sade, rasyonel, amacı net tarif edilmiş teklifler onları daha kolay yakalar.

Erkekler, iyi bir seçim yaptıklarını bilmek ve bunun başkaları tarafından da bilinmesini isterler. Markaların “rekabet avantajını” bilmek yarışmacı ruhlarına hitap eder. Markaların üstünlüklerini anlatmak, onları ikna eder.

6) Erkekler için güven mantıktan beslenir. Bu sebeple markaların erkeklerin mantıklarına hitap etmesi gerekir.

7)Erkekler problem çözerken belirli bir çerçeveye bağlı kalmaktan hoşlanırlar. Bu yüzden, her aşama hakkında bilgi veren, kuralları önceden açıklayan ve erkeğin bu oyundan nasıl kazançlı çıkabileceğini sergileyen yaklaşımlar gerekir.

Çağdaş yaşam erkek davranışlarını değiştiriyor olsa da erkek özünde erkektir. Hiç bir moda veya trend, erkeğin sahip olduğu genetik özellikleri değiştiremez. Erkek yüz kremi kullansa da, manikür yaptırsa da, giyimine özen gösterse de bunlar erkeğin kadınlaştığı anlamına gelmez. Mertoseksüel veya Retroseksüel erkek tiplerinin varlığı sadece bazı niş pazar segmentlerinin varlığını ve bazı markalar için bir pazar fırsatı olduğunu ifade eder.

Erkeklere pazarlama yapmak, erkek motivasyonlarını (dürtülerini) bilmekten geçer. 

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Simon Baron-Cohen, The Essential Difference, Penguin Book, 2004
Marian Salzman, Ira Matathia, Ann O’Reilly, The Future of Men, Pagrave, 2005
Mark Tungate, Branded Male: Marketing to Men, Kogan Page, 2008
James B. Twitchell, Where Men Hide, Columbia University Press, 2007
Dave Besley, The Retrosexual Manual: How to Be a Real Man, Prion Books, 2008
Dr. Harvey C. Mansfield, Manliness, Yale University Press, 2006
Alon Gratch, If Men Could Talk: Translating the Secret Language of Men, Little, Brown and Company, 2002

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Performans Anksiyetesi (Stage Fright) :

en.wikipedia.org/wiki/Stage_fright

2. Elizabeth Debold, “What ever happened to Vickings?” (article) :

www.enlightennext.org/magazine/j41/what-ever-happened-to-the-vikings.asp

3. Metrosexual :

en.wikipedia.org/wiki/Metrosexual

4. Technosexual :

en.wikipedia.org/wiki/Technosexual

5. Ubersexual :

www.euromonitor.com/Ubersexual_man_The_next_big_thing

6. The future is ubersexual (article) :

www.telegraph.co.uk/expat/expatresources/4197140/The-future-is-ubersexual.html

7. Technosexual “Ricky Montalvo blog” :

www.technosexual.org

8. Constructing the New Man, Perspectives on Masculinity in the 21st Century :

masculineheart.blogspot.com/2008/07/what-is-enlightenment-constructing-new.html

www.enlightennext.org/magazine/j41/j41.asp

© Copyright (12.05.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Kararı Kim Verir? Kadın mı? Erkek mi?

Ivanka TrumpSatın alma kararını kim verir?

Bu soruya hemen “Parayı ödeyen.” cevabını vermeyin; çünkü paraya sahip olmak karar hakkına sahip olmak anlamına gelmeyebilir.

Benim çok sevdiğim bir fıkra var: Bir akşam yemeğinde eşler aralarında konuşuyorlarmış, konu evde kararları kimin verdiğine gelmiş. Her çift kendi özel durumunu anlatıyormuş. Kadınlar kendi üstünlüklerini, erkekler sahip oldukları gücü ima eden örnekler veriyorlarmış. Karşılıklı atışmalar sürerken bir kadın demiş ki: “Bizim evde son sözü kocam söyler.” Diğer kadınlar bu duruma şaşırmışlar. Hemcinslerinden hiç beklemedikleri bu teslimiyetçi tutuma bozulmuşlar ve tepki dolu gözlerle kadına çevirmişler bakışlarını. “Gerçekten.” diye devam etmiş kadın. “Ne zaman farklı düşünsek, kocam son sözü söyler: Peki karıcım der.”

Bir ailede erkek daha fazla para kazansa bile, satın alma kararlarının çoğunu kadın verir.

Kadınlara Pazarlama alanının önemli gurularından Martha Barletta, “Söz Kadınlarda: Kadınlara Pazarlama” kitabında, “Aile için yapılan alışverişlerde yüzde 80 oranında kadınların söz sahibi olduklarını” iddia ediyor. Barletta’ya göre, kadınların etkiledikleri alışveriş hacmi, Amerika’da ulusal gelirin yüzde 66’sını oluşturuyor.

Bırakın sadece kadınları hedefleyen markaları, erkeklerin giyim tercihi bile çoğunlukla kadınlar tarafından yapılır.

Pazarlamacı için, “kadını anlamak” sadece pazarın bir alt grubunu anlamak gibi basit bir “Pazar bölümlemesi” işi değildir. Kadınları anlamak neredeyse bütün pazar segmentlerini yönetmek için bir zorunluluktur.

Hepimizin çoklu kimlikleri var. Bir erkek, baba, çocuk, arkadaş, iş sahibi ya da yönetici gibi farklı kimlikleri taşır.

Kadınlara gelince, çoklu kimlik konusu hayati bir önem kazanır; çünkü kadınlar erkeklere kıyasla daha fazla kimlikle yaşamak gibi bir zenginliğe sahipler. Bir kadının hem eş, hem anne, hem çocuk, hem meslek sahibi, hem dişi, hem evi yöneten olmak gibi birbirinden farklı kimlikleri yaşamak mecburiyeti vardır. Bir kadın, aynı zamanda “aklı başında” bir anne ve “sıra dışı” bir sevgili olabilir.

Erkek için bu kimlikler hem daha azdır hem de birinden diğerine geçiş daha kolaydır. Oysa kadınların bu farklı kimlikleri bir arada yaşaması başlı başına bir hayat mücadelesidir. (Synovate Trendview, Ev Kadınları Raporu, 2004)

Bugüne kadar pazarlama dünyası, kadınların sadece bir kimlikleri varmış gibi bir anlayışı benimsedi. Markalar, ya ev kadınlarına ya çocuklu annelere ya da çalışan profesyonel kadınlara hitap ettiler. Örneğin, biz bugüne kadar “annem en iyisini düşünür” gibi bir sloganın arkasında hep geleneksel bir anne görmeye alıştık. Sanki söz konusu kadının başka kimliği yokmuş gibi varsayıldı. Mesela bebek bezi pazarı için konuşacak olursak anne, sadece “çocuğunun pişik ve temizliğiyle uğraşan” bir kimlikte değildir. Anneler “dişi” kimliğini en az “anne” kimliği kadar yaşamak ve yaşatmak isterler.

İşte bu nedenle kadınların çoklu kimliklerini iyi anlayan markalar başarılı oluyor. Mesela Rexona’nın Gülben Ergen ile, “sen de her gün hayatının sahnesine çıkıyorsun, hayatın sahnesinde alkışları hak etmek için terlemek gerek” derken, ter kontrolü dışında kadınların çekici olma ve başarılı olma ihtiyaçlarına ve çoklu kimliklerini dikkate alan bir yaklaşım sergiliyor. (Kampanya sonucunda Rexona, kadın antiperspirant deodorant pazarında yüzde 32 büyüdü. http://www.iszirvesi.com/uye/Rexona/Basin-Bulteni/Rexona-Gulben-Ergen/)

Kadınlara pazarlama yapmak, ürünleri “pembe” ya da “çiçekli” ambalâjlarla sunmaktan daha derin yaklaşımlar gerektiriyor.

Bir başka önemli konu, kadının ilişki ve bağ kurma konusunda erkeğe kıyasla tamamen farklı bir beyin yapısına sahip olmasıdır. (Kadınlar Mantıksız! Erkekler Duygusuz!) Kadınlar süpermarkette ya da ATM’de sıra beklerken bile birbirlerine öneride bulunurlar. Bu çaba, sadece bir ürün hakkında bilgi almak çabası değildir. Kadınlar, ait olma, onaylanma ve bağ kurma ihtiyaçlarını doyurmak isterler.

AvonMesela kadınların bağ kurma ve bir topluluk yaratabilme güçleri sayesinde Avon, dünya kozmetik devleriyle yarışan bir marka olmuştur. Hem de rakipleri kadar yüksek bütçeli reklam yapmadan, her caddede havalı mağazalar açmadan.

Kadınları iyi anlayan ve pazarlama yaklaşımlarını yeni bir gözle değerlendiren yüzlerce başarılı marka var.

Miller pazara girene kadar bira, ağırlıklı olarak, bir erkek içkisiydi. Miller sadece “içimi rahat, hoş kokulu ve light” bir bira üretmekle kalmadı aynı zamanda bira şişesine de gerek biçim gerekse renk olarak “estetik” bir boyut kattı. Bugün Miller’ın açtığı pazarda, kadınları hedefleyen birçok marka rekabet ediyor. Miller’dan daha sonra pazara giren Heinekken New Brew, “Charli” markası ile “kadınsı bira” örneklerinden bir tanesi.

Harley gibi erkeksi bir marka bile kadınları hedefliyor. (NY Times, motosiklet pazarının en hızla büyüyen kısmının, kadın segmenti olduğunu söylüyor.)

Kadınları “dikkate alan”, onlarla iletişimden öte bir “ilişki kuran”, onların “kendilerini gerçekleştirmelerine destek veren”, kadınların kalplerini ve sadakatlerini kazanabilecek yüzlerce yaklaşım olduğu kesin.

Ben “kadınlara pazarlama”  alanına şu şekilde yaklaşmayı öneriyorum:

1-Öncelikle, etnografik araştırmalardan da yararlanarak, bir kadının 24 saatini gözlemleyip, geçirdiği vaktin “ön yargısız” bir analizini yapmamız gerekiyor.

Bir kadının bir ayakkabı almak için kırkı da birbirine benzer ayakkabıyı denerken geçirdiği zaman, erkeklere “boş ve anlamsız” gelebilir. Ancak bu zamanlar kadınların kendilerini “en güçlü” ve “en iyi” hissettikleri zamanlar olabilir. (Kadınlar Mantıksız! Erkekler Duygusuz!)

2-Bir kadının günlük hayatındaki zorlukları tek tek ortaya çıkarıp, bu zorlukları nasıl kolaylaştırabileceğimiz üzerine düşünmeliyiz; çünkü kadınlar erkeklere kıyasla daha fazla “desteklenmek” istiyorlar.

Ayrıca onay ihtiyacı, kadınlarda baskın bir ihtiyaçtır. Bu sebeple en basit bir alışverişte bile bir kadın, arkadaşlarına, annesine danışır. Ürün ve marka kararlarında etrafına “akıl verdiği” kadar çevresinden “onay da alır”. Kadınların hayatlarını kolaylaştırmak demek onları sosyal, fiziksel ve de duygusal olarak desteklemek demektir.

MillerAncak, bu bütün markaları “kadınsı” bir hale getirmek anlamına gelmemeli. Pek çok marka her iki cinsiyete de hitap edebiliyor. Dolayısıyla markaları kadın ve erkek olarak ayırmaktan öte klişelerden uzak, derin ve yaratıcı düşünme mecburiyetimiz var. Bir markayı yönetirken “bu marka kadınların dünyasını nasıl kolaylaştırabilir?” düşüncesini dikkate alan bir anlayışa sahip olmamız gerekiyor; çünkü araştırmalardan, kadınların beğenisini kazanan markaların erkekleri de memnun ettiğini biliyoruz.

3- Eğer markamız ya da şirketimiz bir kadın tarafından yönetilseydi ne tür farklılıklar olurdu? Eğer markamız çocuğumuz olsaydı, onu nasıl yetiştirirdik? Tek başımıza mı, yoksa eşimizin  yardımıyla mı? Sorularını kendimize sormalıyız.

What woman wantKadın tüketicilere ulaşmanın ve onların sadakatini yakalamanın yöntemlerinden biri, markanın ya da ürünün oluşturulmasında, kadınların katkısını sağlamaktır.

Farklı kesimleri temsil eden kadınlardan oluşan bir danışma kurulundan çok faydalanabiliriz; çünkü kadınlar, söz konusu markayla duygusal bir bağ yaratmak konusunda, erkeklerden daha istekliler.

Bu duygusal bağı yaratmanın en önemli adımı ise ürünü ve markayı onlarla birlikte şekillendirmektir. Onların ürününüzle ilgili görüşlerini açıklayabilmeleri için her türlü olanağı sağlamak, onları dinlemek, fikirlerini ciddiye almak, onları tasarımdan kanal yönetimine kadar ,değer zincirinin her adımında, işin içine katmak gerekir.

Ayrıca kurum yönetimi alanında da artık daha “kadınsı organizasyonlara” doğru bir eğilim olduğunu hatırlamamızda fayda var. Tamamen sol beyin odaklı, rekabet, performans, güç gibi testosteron yüklü değerler etrafında yönetilen şirketler, yaratıcılık ve inovasyon gibi daha sağ beyin odaklı özellikleri içeren alanlarda eksik kalabiliyor. Bu anlamda kadınları yönetim kuruluna dahil etmek kadar, kadınlardan oluşan bir danışma kurulu da, hem kadınlara pazarlama yapmayı kolaylaştıracak hem de yönetsel fayda sağlayacaktır.

Tom Peters bu yüzyılın en önemli pazarlama trendlerinden bir tanesinin “kadınlara pazarlama yapmak” olduğunu söylüyor. The Economist dergisi de Nisan 2006 sayısında “Womeneconomics” konulu yazıda “Çin’i, Hindistan’ı, hatta Internet’i bir kenara koyun, asıl ekonomik büyümeyi yaratacak olan kadınlardır” tezini ortaya koyuyor.

Kadın dünyasını gerçek iç görülerle anlamak pazarlamacının en önemli görevlerinden biridir.

Alışveriş yaparken sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayan, aynı zamanda “duygusal ihtiyaçlarını” da doyuran, kendilerini ödüllendiren, sevdiklerine verdikleri değeri gösteren, çevresiyle ilişki  kurmada daha yetenekli, erkeklere kıyasla daha kolay sosyalleşebilen kadınlarla, “kadınlara özgü” bir bağ kurabilmek için, öncelikle bu konudaki bakış açımızı değiştirmeliyiz.

Bütün rollerini ve kimliklerini yaşamak isteyen ve bunları aynı potada eriten kadınlara, onların sadece tüketici kimlikleriyle hitap edemeyiz. Etsek bile başarılı olamayız. Kadınların hayatlarına daha bütünsel bakarak, onların bütün kimlikleriyle “anlamlı bağlar kurmak” zorundayız; çünkü çoğu kararı onlar veriyorlar.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Judy Hoyt Pettigrew, Women Mean Business; The Secret of Selling to Women, Creative Consortiom Books, 2000
Schneider Grant, She means Business, Time Inc., 2005
Quinlan, M.L. Just Ask A Woman: Cracking the Code of What Women Want and How They Buy, John Wiley & Sons Inc., 2003
Simon Baron-Cohen, The essential difference, Penguin Book, 2004
Marti Barletta, “Marketing to Women: How to Understand, Reach and Increase Your Share of the World’s Largest Untapped Market”, Kaplan, 2006
Marti Barletta, “PrimeTime Women: How to Win the Hearts, Minds, and Business of Boomer Big Spenders.”, Kaplan, 2007
Manuella Dunn Mascetti, “The Song of Eve”, Fireside, 1990
Lisa Johnson and Andrea Learned, “Don’t Think Pink: What Really Makes Women Buy – and How to Increase Your Share of This Crucial Market”, Amacom, 2004
Mary Brown and Carol Orsborn, “BOOM: Marketing to the Ultimate Power Consumer – The Baby-Boomer Woman”, Amacom, 2006
Faith Popcorn and Lys Marigold, “Eve-olution: The Eight Truths of Marketing to Women”, Hyperion, 2000
Fara Warner, “The Power of the Purse: How Smart Businesses Are Adapting to the World’s Most Important Consumers-Women”, Prentice Hall, 2005
Mary Lou Quinlan, Just Ask a Woman: Cracking the Code of What Women Want and How They Buy, Willey, 2003

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Female car bures :

http://mytribeblog.com/?p=19

2. Harley women bikers :

http://www.nytimes.com/2007/07/25/business/25biker.html?_r=1&partner=rssnyt&emc=rss:

3. Marketing the Nike way :

http://www.marcomblog.com/2005/02/09/marketing-to-women-the-nike-way/

http://www.nike.com/nikeos/p/nikewomen/en_US/index.html

4. What do women want NYTimes article :

http://www.nytimes.com/2006/10/29/business/yourmoney/29women.html?scp=9&sq=marketing+to+women&st=nyt

5. Female fever :

http://www.trendwatching.com/trends/femalefever.htm

6. Faith Popcorn Brand reserve :

http://www.faithpopcorn.com/

7. Can A bra change your life: Real women respond to our video of real women :

http://mytribeblog.com/?p=57

© Copyright (05.05.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.