
Facebook’u kuran ve 15 Milyar dolar piyasa değerine ulaşmasını sağlayan Mark Zuckerberg’in sadece hayal ettiği bir fikri vardı. Bir de dizüstü bilgisayarı.
Bundan 200 sene önce servet yaratmak için toprak sahibi olmak gerekiyordu.
Kapitalist sistemde ise servet yaratmak için sermaye lâzımdı.
Peki, sizce ne değişti de elinde ne toprağı ne de sermayesi olan bu iki genç bu kadar büyük bir servet yaratabildi?
İktisat okuduğum yıllarda bize üretimin, toprak, sermaye ve iş gücüyle yapıldığı ve her birinin yaratılan değerden kendi payını aldığı öğretilmişti.
Sermaye, en kıt kaynak olan üretim araçlarını elinde tuttuğundan yaratılan servetten aslan payını alıyordu. Marksist iktisat teorisi de bölüşümdeki bu adaletsizliğin ancak sınıf mücadelesiyle çözüleceğini öngörüyordu.
Peki, artık sermaye olmadan da servet yaratılabiliyorsa, sizce dünyada yeni bir üretim biçimi mi oluşuyor?
Evet, üretim biçimi değişiyor ve bununla birlikte her şey değişiyor. En önemlisi üretim ilişkilerimiz değişiyor: Artık çalışma hayatımız eskisi gibi değil.
Rolf Jensen, artık yeni bir dünyada yaşadığımızı söylüyor. (Düş Toplumu) Jensen’e göre “19. Yüzyılın idolü Henry Ford’du. Sanayi üretimini simgeliyordu. 20. Yüzyılın idolü Bill Gates ise Bilgi Toplumu’nun simgesiydi. 21. Yüzyılın idolü ise şu sıralar belki bir üçüncü dünya ülkesinde ilkokul öğrencisi. Muhtemelen derslerinde başarılı olmadığı için annesi onun adına üzülüyor.”
Biliyorsunuz, Virgin şirketlerinin kurucusu Richard Branson, disleksi hastalığı nedeniyle başarısız olunca, 16 yaşında liseyi terk edip hayata atılıyor. Hiç bir resmi eğitim almıyor. Ama aklında bir tek düşünce var: Fikirleriyle dünyayı değiştirebileceğine inanıyor.
R.Branson’un bugün yıllık toplam ciroları 20 milyar doları aşan, çoğu küçük 350 markası var. Time dergisi, 2007 yılında onu “dünyayı değiştiren en etkili 100 kişiden” birisi olarak gösterdi.
İngiltere’de çoğu işveren, ilk işe başladığında R. Branson’u, “maceraperest”, “hayatı kaymış” diye küçümsedi.
Peki, bugün bir iş sahibi olsanız ve R. Branson gibi birisi size çalışmak için başvursa onu işe alır mısınız? Yoksa bizim “uçuk – kaçıklarla” işimiz olmaz mı dersiniz?
Bugün mevcut anlayışla birçok şirket bu tarz “yaratıcı ruhların” başvurularını geri çeviriyor. Daha da kötüsü bu tarz yaratıcı insanlar “saygın” birçok şirkete zaten hiç başvurmuyorlar. Reddedileceklerini bildikleri ve bu şirketleri sıkıcı buldukları için.
Oysa geçen yazımda da anlatmaya çalıştığım gibi yaratıcılık bugünkü ekonominin tek itici gücü.
İçinde yaşadığımız bu değişim çağı, hepimizden yepyeni bakış açıları ve yaklaşımlar talep ediyor. Bugün kullana geldiğimiz usul, yöntem ve süreçlerin artık işe yaramadığı bir dönemdeyiz.
Rakipleri geçmek için paranın alabileceği en iyi teknolojilere ve organizasyonel çözümlere sahip olmak artık yeterli değil. Rakipler de zaten bunlara sahip.
Yaratıcı insanları mıknatıs gibi çeken, enerjisi yüksek bir şirket olabilmek için, bu insanların potansiyellerini sonuna kadar kullanabilecekleri, anlam arayışlarına cevap bulabilecekleri, inovatif ürünler ve kavramlar üretmelerine fırsat verecek, onları cesaretlendirecek yaratıcı bir iklim oluşturmak şart.
Aslında çalışma hayatı, hepimizin bildiği ama çok nadir olarak dikkate alınan duygular ve hayaller çevresinde inşa edilir. İyi bir gelir elde etmek, yaratıcı bir insan için elbette gerekli ama katiyen yeterli bir koşul değil.
Bugün işletmelerin kendilerine sormaları gereken soru: “Yaratıcı sınıfı kendimize nasıl çekebilir ve bu insanların şirketimizde kendilerini geliştirecekleri, anlam bulacakları ortamı nasıl yaratabiliriz?” sorusudur. Oysa bugün hala şirketler, çalışanları eski bakış açıları ve alışkanlıklarla değerlendiriyor. Bu işletmelerin dünya görüşü hala çalışanları, “mavi yakalı işçi” olarak görme döneminde kalmış.
Ekonominin içinde Tarım kesiminin payı zaten çok küçüldü. Bu oran gelişmiş ekonomilerde % 10’ların altında. Sanayi üretimi de %20’lere geriliyor. Gelecekte bu oran daha da küçülecek. “Sanayi işçisi” dediğimiz çalışanların yerine “bilgi işçileri”, “bilgi profesyonelleri” ve “yaratıcı sınıf” geliyor, ama işverenin çalışana bakış açısı hala eskiye ait bir bakış açısı.
Sanayi dönemi, niteliği olmayan yığınları bir fabrikada en verimli şekilde çalıştırmayı gerektiren bir dönemdi. Bu üretim biçiminin bir gereği olarak da işçilerden kol gücüyle üretim yapmaları bekleniyordu. Sistemin verimini artırmak için kontrolün ve baskının yüksek dozda olması gerekiyordu. Amaç, kapasite kullanımını ve verimliliği artırmak, standartın altına düşmeyen bir kalitede mümkün olan en çok üretimi yapmaktı.
Bir düşünün, sizin yaptığınız iş yukarıdaki tanıma uyuyor mu? Uyması mümkün değil; çünkü siz büyük olasılıkla “bilgi çalışanı” ya da “bilgi profesyoneli” olarak nitelenen sınıfa aitsiniz.
Peki, bugün bir fabrikada endüstriyel tasarım yapan bir çalışanı nasıl kontrol edersiniz? Sabah işe gelince kart basması yeterli midir? Bilgisayarının başında ne yaptığını nasıl anlarsınız? Bu insanın verimini nasıl artırırsınız? Reklam ajansında çalışan bir “metin yazarından” baskı ve kontrolle verim almak mümkün müdür?
Bilgi profesyonelleri ve genel olarak yaratıcı sınıf, yaratıcılıklarını besleyen, kişisel gelişimlerine imkân tanıyan, yaptıkları katkının sonucunu görecekleri, anlam bulacakları bir iş ortamında verimli olabilirler. Aksi takdirde seçme haklarını kullanıp istedikleri yerde çalışırlar: Başka bir iş yerinde, başka bir şehirde veya başka bir ülkede. (En Yaratıcı Şehir Hangisi?)
Bilgi işçileri, bilgi profesyonelleri ve yaratıcı insanlar bir iş yerinde emir komutayla çalıştırılamazlar; şirketlerin onlara ihtiyacı, onların şirkete ihtiyacından daha fazladır. Bu insanlar ancak bir “iş ortağı” olarak muamele görürlerse gönülden katkı yapar ve verimli olurlar.
Maalesef, yönetim alanındaki bilgisi ne kadar gelişmiş olursa olsun hala birçok şirket ve yönetici farkında olmadan yaratıcılığı yok ediyor. Çalışanların motivasyonunu öldürüyor. Her gün heyecanla işe gelmelerine engel oluyor. Şirkete bağlılıklarını ve heveslerini yok ediyor.
Elbette yöneticiler yaratıcılığı kasıtlı olarak yok etmezler. Ancak çoğu zaman kendilerinin bile farkında olmadıkları yerleşik inançlar, yıllar boyunca sorgulanmamış yöntemlerle yaratıcı iklime ne kadar zarar verdiklerini de bilmezler.
Yaratıcılık, insanların kendilerini özgür hissettikleri, çok renkli ve çok sesli ortamlarda yeşeriyor.
Yenilikçi olmak ise ancak yaratıcı olmakla mümkün olabiliyor.
Bugün hala yaratıcı insanların şirket içi “disiplini” bozacağı kaygısında olan yöneticiler çoğunlukta.
Son yazıma yorum yapan Müslüm Kızılgeben’in dediği gibi “Sabah 9,00 akşam 17,00 saatlerinde takım elbise ve tıraş zorunluluğu olan çalışma koşullarında, insanlardan yaratıcı fikirler beklemeye devam eden patronlar hiyerarşisi içindeyiz.”
Değişim ile istikrarı bir arada yaşatmak mümkün. Bu bana göre, her işletmenin anlaması gereken ve hayata geçirmesi gereken en önemli dünya görüşü.
Her işin korunması gereken tarafları olduğu gibi terk edilmesi gerekenleri de var. Zamanın bizden talep ettiklerini gerçekleştirerek istikrarı koruyacağımız gibi; terk edilmesi gerekenleri de bırakıp yerine yenilerini koymasını bilmeliyiz.
Bunun için de her kuruluşun yaratıcı, yenilikçi insanlara ihtiyacı var. Onlar olmadan yarını inşa etmek mümkün değil.
Organizasyonel yaratıcılık kolektif bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkar. Yaratıcılık sadece bir bölümün işi olamaz. Yaratıcılığın şirketteki herkesi ve her şeyi kapsamasını, sürekli olarak yayılmasını sağlamamız gerekir. Ancak bu şekilde şirket olarak sahip olduğumuz toplam yaratıcı beyin gücü üzerinden rekabet eder hale gelebiliriz.
Bu tarz şirketler, insanların iç dünyalarına ve beyinlerinin içinde ne olduğuna, sahip oldukları diplomalardan daha fazla önem verir.
Bir şirket rekabette öne çıkmak ve fark yaratmak istiyorsa insanların içindeki yaratıcı potansiyeli harekete geçirecek iklimi yaratan bir yönetim yeteneği göstermelidir.
Gerek bireysel psikolojiden gerekse çalışan davranışlarının seyrinden görüyoruz ki “kabile” şeklinde örgütlenen şirketler daha başarılı ve yenilikçi oluyor; çünkü insanlar bu ortamı sunan organizasyonlara – tıpkı eski insanların kabilelerine bağlılığı gibi- bir aidiyet duygusuyla bağlanıyorlar. Bu bağlılıkla da kendilerini ”evlerinde” hissediyorlar ve yaptıkları işi, çalıştıkları kurumu sahipleniyorlar. (Referanslarda yer alan, bu yaklaşımı liderliğe uyarlayan Seth Godin “Tribes We lead” videosunu izlemenizi öneririm)
O zaman meseleye, yaratıcı sınıfın ait olmak isteyeceği, “kabile şirketleri” nasıl yaratabiliriz diye de bakabiliriz.
Kendinizi hangi koşullar gerçekleştiği zaman bir yere ait hissedersiniz?
• Size ve fikirlerinize değer verildiği zaman.
• Değerli olduğunuzu ve katkı yaptığınızı hissettiğiniz zaman.
• Kurallara uymaktan öte, kuralları değiştirme ve yeniden belirleme gücünüzün olduğunu bildiğiniz zaman.
Bir şirkete girdiğiniz zaman etrafta hakim olan genel görünüm bize o iş yerinin yaratıcılığı ne kadar desteklediği hakkında hemen bir fikir verir.
Dünyaca meşhur Finli yönetim danışmanları Kjell A. Nordström & Jonas Ridderstrale: “Çalışanlarının yüzde 90’ının aynı cinsiyette ve yaşlarda olduğu, benzer eğitimi aldığı bir şirketten çok fazla yaratıcılık beklemeyin. Eğer şirket yetkilileri yıllık stratejilerini belirlemek için, Alplere veya Akdeniz’e gidiyorsa onlardan çok fazla bir şey ummayın. Bir şirketin yönetim kurulu 55 yaşında, beyaz, Finli erkeklerden oluşuyorsa o şirketten genç, siyah, kadın veya İskandinav olmayan Müslümanlar için cazip fikir üretmelerini beklemeyin.“ diyorlar.
Peki, sizin çalıştığınız şirket nasıl?
Şirket çalışanlarının hepsi birbirine mi benzer? Herkesin görünümü aynı şekilde midir; yoksa ortalıkta dolaşan aykırı tipler de var mıdır? Toplantılar büyük bir uyum içinde mi geçer; yoksa zaman zaman farklı fikirlerin çarpıştığı ”olumlu bir kargaşa ortamı” oluşur mu?
Herkes bir an evvel işini bitirip kaçmak mı ister; yoksa şirketin havası “gönüllü katılım”ın olduğu bir kulüp gibi midir?
Sorumluluk ve yetki dağılımı orantılı mıdır; yoksa çalışanların bol bol sorumluluğu ama çok düşük yetkisi mi vardır?
Hatalar bir “suçlama fırsatı” mıdır; yoksa “öğrenme fırsatı” mıdır?
Çalışanlar arasındaki ast-üst ilişkileri çok belirgin midir? Herkes birbirine “hanım/bey” diye mi hitap eder; yoksa ast-üst ilişkilerinden öte bir sıcaklık, dostluk, paylaşma ve destek olma havası mı hakimdir?
Çalışanlar statükoyu devam ettirmekten yana mı davranırlar; yoksa zaman zaman “kafa tuttukları” durumlar ortaya çıkar mı?
Kaynaklar(para, insan gücü ve zaman) nasıl kullanılır? Hangi işe hangi kaynağın ayrılacağına kim, nasıl karar verir? Öncelikleri kim, nasıl belirler?
İşler bir “yangın söndürme” telaşıyla mı yapılır; yoksa keşfetme, konuları derinlemesine inceleme, “kuluçkaya yatma”, hata yapma, yeniden başlama, sonuçları etraflıca değerlendirme, fikir alışverişinde bulunma gibi deneyimlerle mi ilerlenir?
Çalışılan mekanlar nasıl? Çalışanların gönüllü olarak parçası olmaktan zevk alacakları, dilediklerince kişiselleştirdikleri, kendi yaratıcılıklarını ve kişiliklerini yansıtabildikleri şekilde mi tasarlanmış; yoksa her tarafa genel bir “hastane sterilliği” mi hakim?
Çalışma grupları nasıl tasarlanıyor? Her grup farklı disiplinlerden gelen, farklı bakış açıları ve kariyer geçmişleri olan, birbirini destekleyecek ve yeni pencereler açacak kişilerden oluşuyor mu?
Çalışanların ne iş yapacağı nasıl belirleniyor? Organizasyon genelinde hakim olan detaylı iş tarifleri mi var, yoksa sorumluluk tarifleri yaratıcı ve bireysel iş tarifi yapmayı çalışanın kendisine mi bırakıyor? Daha da ötesi çalışanlar kendilerinin “motivasyon tarifini” yapabiliyorlar mı?
Kanımca, kritik nokta şudur: Öncelikle yaratıcı insanlardan oluşan bir organizasyona sahip olmaya karar vermemiz gerekir. Sonra bu insanların bir yandan kendilerini gerçekleştirip diğer yandan şirket hedeflerini gerçekleştirecekleri ortamları yaratmalıyız. Yaratıcılığın önünü tıkayan engelleri ortadan kaldırmalıyız.
Aslına bakarsanız “yaratıcılığı iş yerine uyarlama” düşüncesini terk edip, çalışma ortamını yeniden tanımlamalıyız.
Bugün akıllı liderler artık tüm çözümleri kendi başlarına bilmelerinin mümkün olmadığının farkındalar. Bu sebeple kendilerini “her şeyi bilen” kişi olarak görmüyorlar. Aksine farklı konuları bilen yaratıcı insanlarla çalışmayı tercih ediyorlar.
Her çeşit tartışmanın yapılabileceği, yüksek hoşgörülü ortamlar yaratıyorlar. Daha da ötesi insanları tartışmaya davet ediyorlar ve kendi fikir ve kararlarını dayatmak yerine daha çok katılım almak için çaba gösteriyorlar.
Şirketlerinin en önemli rekabet avantajlarının başında özgürce yapılan bu tartışmalar geliyor; çünkü fikir özgürlüğünün olduğu, yaratıcılığa olanak tanıyan ve bir mıknatıs gibi yaratıcı yetenekleri toplayan bir organizasyonun başarılı olma şansı çok daha fazla.
Şimdi kendinize şu soruyu sorun: “Bir sonraki Richard Branson’u kaçırmamak için şirketimde, çalışanların “gönüllü” katkıda bulunacakları, yaratıcı düşünecelerini hayata geçirecekleri, sıcak bir kabile ortamını nasıl oluşturabilirim?
Siz böyle bir şirkette çalışmak istemez miydiniz?
![]()
Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:
Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :
1. Seth Godin, “Tribes we lead”, (video) :
www.ted.com/index.php/talks/seth_godin_on_the_tribes_we_lead.html
2. Time 100: The People Who Shape Our World :
http://www.time.com/time/specials/packages/0,28757,1894410,00.html
3. Marksist İktisat Teorisi :
http://tr.wikipedia.org/wiki/Marksist
4. Richard Branson :
http://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Branson
5. Richard Florida interview “Managing Those creative types” :
http://gmj.gallup.com/content/17680/Managing-Those-Creative-Types.aspx
6. Charles Warner: How to manage creative people :
http://www.docstoc.com/docs/2562428/HOW-TO-MANAGE-CREATIVE-PEOPLE http://www.charleswarner.us/
7. 10 tips to manage the creatives :
http://www.snd.org/pdf/Manage_Creatives.pdf
8. Stefan Seidel, Michael Rosemann, “Creativity Management – The New Challenge for Business Process Management” :
9. Jack & Suzy Welch “How to be a talent magnet” :
© Copyright (26.05.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.




















Temel Bey Merhaba,
bir süredir blogunuzu takip ediyorum. Yazılarınızı keyifle okuyor, düşüncelerinizi keyifle takip ediyorum. Bu yazınızı okurken sizin Mihaly Csikszentmihalyi ismini duyup dumadığınızı merak ettim. Referanslarda onun “creativity” kitabına yer vermemişsiniz ama belki de okumuşsunuzdur. Flow Teorisinin sahibi, önemli bir psikolog. Adamın tek derdi sizin bu yazınızda bahsettiklerinizi araştırmalarıyla herkese anlatmak. http://www.ted.com adresinde bir konuşmasının videosu da var. İsterseniz oradan da bilgi edinebilirsiniz. Sizin ilginizi çekeceğini düşünüyorum.
Saygılar,
Özge Koca
Mihaly Csikszentmihalyi çok yakından takip ettiğim bir yazar. Düşüncelerini ilham verici ve özgün buluyorum. Bir süre önce yazdığım “Onlar Nasıl Para Kazandılar?” yazısında “Flow” kitabını referans olarak kullanmıştım. Ayrıca diğer kitaplarını da okudum. Beni çok etkileyen bir yazar, hatta cep telefonumun not defterine mutluluk üzerine yazdıklarının bir özetini aktardım. Arada sırada bakıyorum. Kendime gelmek ve mutluluğun sadece bir tercih olduğunu kendime hatırlatmak için.
Çok teşekkürler.
Sevgiler.
Temel
Merhabalar,
10 yıllık sirketimi bir kabile reisi mantıgı ile yonetiyorum ve sonuctan da oldukca memnun oldugumu paylasmak isterim,
4 kisi ile basladıgımız macerada su anda 40 kisiye yakınız ve cok delinmez bir kadroyuz,
10 yıldır kimse bizden para ile transfer yapamadı ornegin:-)
Bizim Puf noktamız su; biri hata yaptıgında veya bir konuda zayıf kaldıgında, onu elemek yerine; ben/patron dahil hepimiz arkasına gecip o sureci asmasında destek veriyoruz ve sonucta hem bize karsı duydugu sorumluluk nedeniyle hem de 40 kisinin birikiminden aldıgı gucle kolayca toparlanıp ilerleyebiliyor,
Sirket icinde tatlısından bile olsa “rekabet” duygusunu sarkac gibi kullanmıyoruz, hakim duygumuz “yardımlasma” ve zor anlarda birbirimizin yanında olma, keskin gorev tanımlarımız yok, herkesin isi belli ama birinin isi uzarsa geri kalanlar ona mutlaka yardım eder ve hepimiz aynı anda ofisten cıkabilmeye ozen gosteriririz,
Tam bir imece grubuyuz ve bu sayede huzurlu ve verimliyiz…
Bu yontemi 10 yıllık profesyonel is yasantımdaki arızaları ve sevmediklerimi gorup ders almaya calısarak “el yordamıyla” kurguladım ama sonuctan memnunum sevdigim insanlarla sevdigimiz bir isi keyifle yapıyoruz…Basarıyı para ile olcmedigimiz icin de hic bir kriz bu duygumuzu degistiremiyor,
“Nasıl yapıyorsun” sorusunu bazen acıklamakta zorlandıgım olurdu; bu yazınız da bana basarımın altını anlamak adına ısık tuttu, Eskiden “Patron degil ekip lideriyim derdim”
Ama artık Ben bir kabile reisiyim:-)
Tesekkurler,
SY/A+
Ben de danışmanlık yaptığım şirketlere, geleneksel organizasyon şemalarına ve iş tariflerine bağlı olmaları gerekmediğini anlatıyorum. Bunların çoğu zaman gerçek hayata uymadıklarını düşünüyorum. Şirketlerde yardımlaşma duygusunun ve gönüllülük esasının önemini anatmaya çalışıyorum. Doğru bir hedef ve strateji varsa, bunları tamamlayan şirket kültürünün ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Size ve kabile arkadaşlarınıza sevgiler.
Temel
Çok uzun ama harika bir yazıydı sonuna kadar okudum. Evet ileride iş hayatına atıldığımda özgürce düşünebildiğim ve saygı gördüğüm yerde çalışmak isterim. Teşekkürler böyle bir yazı için. Bence işverenlerin okuması gerekli
Öncelikle yazınızda benim yorumlarımdan birine yer verdiğiniz için teşekkür ederim. Yanlız soyadım konusunda bir yanlışlık var sanırım.
Sanırım bir süre daha bizler babalarımızdan gördüğümüz usulle devam etmek zorunda kalacağız. Belkide şirketler içinde ” O ” kişi diye adlandırabileceğimiz fark ve farklılığın farkında olan yaratıcı insan modeli, kısmi anlamda bir bölücülük ve ayrımcılık simgesi olarak kabul ediliyordur.
“Parton otoriterdir” inancında ve paranın güç simgesi olarak varlığını sürdürdüğü ülkemizde aykırı bir düşünce sahibi insan olmak zorunda kalıyoruz.
Tabiki yaratıcılığın bir simgesi olan “kuralsızlık” bizi “parton otoriterdir” mantığından uzaklaştırıp “çalışan gerekliliği” mantığına süreklediğinde. Yıllardır küçük ama kendisinden korkulan bir işletme sahibi olduğunu düşünen “bize göre eski yönetici modeli” egosu yaratcı insan modelini çarkın dışında tutmakta ısrar ediyor.
Kim bilir, belki günün birinde “Tatminkar Ego” düzeyine ulaşıldığında bazı kişilerin farklı olduğunun kabul edilmesi gerekliliğinin farkına varılır.
Ne denemebilir ki ? Belkide yeni dünya modeli çok gecikmese iyi olur.
Soyadınızı yazarken yaptığım yanlışlık için özür dilerim. Düzelttim.
Sevgiler.
Temel
Müsade ederseniz size hocam demek istiyorum. Yazılarınızı yaklaşık 3 aydır takip ediyorum ve çok beğeniyorum.İşsiz bir genç olarak yazılarınızdan aldığım ilham ile bir çıkış noktası arıyorum:)Her yazıda ufkum genişliyor,farkıdalıklarım artıyor.Yazılarınızda kaynak belirtmeniz sayesinde daldan dala atlıyorum.Bir yazı içersinde farklı farklı o kadar çok sayfa açıyor ve inceliyorum ki bunlar da sayenizde.Temel hocam çok teşekkürler bilgi ve emeğinize sağlık…
Merhaba,
Çok güzel bir yazıydı. İşsiz geçen uzun bir dönemin ardından, sorunun bende olmadığını yavaş yavaş algıladığım bir süreçteyken okudum bu yazıyı. Tasarımcıyım ve hiç bir şekilde iş hayatına tutunamadım. İş beni beslemedi ve hiç bir zamanda benim işe verebileceklerim anlaşılmadı. Uzun bir süre çabaladım. Farklı yerlerde ve hatta tasarımın farklı alanlarında. Ama sonuçsuz kaldım ve şu an bir yere bağlı olarak çalışmıyorum. Evet başka işler yapabilirdim -ailemin sürekli beni ittiği gibi- Ama ben başka bir iş yapmasını bilmiyorum. Ben bir tasarımcıyım.
Bir sene önce işten ayrıldığım son yer istanbulun en güzel yerinde, dışardan mükemmel görünen bir ofisti. Şimdi ise istanbulun kuytu köşesinde, bodrum katında, kapatılmış bir atölyede kendi başıma küçük bir ekip kurup çalışmaya başladım. Eksikliğine katlanabileceğime inanmadığım güneş ışığından bile uzağım. Ama hayatımda ilk defa zamanı, hergün üzerindeki sayılara bakarak geriye doğru kovaladığım duvardaki saatim yok..
Olmuş bir olay yeni bile olsa artık geçmiştir. Yani genç eskidir. İnsanlarda doğal olarak gelecek kaygısı vardır. Firma sahipleri veya yöneticileri, aslında geleceğe yönelik endişelerinden kaynaklanan risk korkusundan bilgi profosyonellerine veya bu tip kişilere yatırımın rantabıl olmayacağı düşüncesiyle değil, endişesiyle karşı olmaktadırlar. Her ne kadar geçmişten ders alınsa veya çıkarılsa bile geleceğe yatırım yapabilmek, en önemli unsur olan bilgi ile bereber öngörü, özgüven ve hayallerine özgürlük tanımaktan geçer. Bana göre aslında sorun hayallerin tutsak edilmesinde. Açıklanınca çevre tarafından gülünç karşılanacağının düşünülmesinde. Oysa silikon vadisinde ortaya atılan (okuduğum kadarıyla) fikirlerin içinde gerçekten çok basit ve anlamsız olanlarıda var. Fakat cevher bol olan toprağın içinde az bulunduğu gibi, bilgi ve yaratıcılık cevheri bu tür çoğulcu hayal ve fikirlerin kazıları sonucu ortaya çıkıyor. Kısacası eşelemiyoruz. Hayaller fikirler ile değil, fikriler hayaller ile ortaya çıkar. Yazınızı okumak ufkuma çok katkı sağladı. Teşekkür ederim. Beklentileri sadece tahıl hasatı değil, çınar yetiştirmek olmasa bile meyve hasadı beklentisinde olan işveren, yönetci ve yatırmcılar olabilmemiz.
Selam,
)
Bazı yöneticilerimin beni neden sevmediğini şimdi anladım. Bazı elemanları gibi herşeye evet demiyorum ve karşı çıkmam onları rahatsız ediyor.
Klasik anlamda yönetim tarzını benimseyen işyerlerinde çalışanların aykırı olamamasının nedeni , kötü performans ölçüm teknikleri ile terfi ve atamaların bir kişinin iki dudağı arasında olmasıdır. Bu, çalışanlar arasında bilginin paylaşılmamasına da neden olmakta. Bir işyeri için çok tehlikeli.
Bilmiyorlar bilmiyorlar bilmiyorlar!!! Kaos düzen doğurur.
Temel Bey,
Büyük bir keyifle okuduğum yazınız bana şu anda okumakta olduğum “İşe Yarayan Çılgın Fikirler” isimli – yazarı Robert I. Sutton – kitapta yer alan konuları hatırlattı…
Orada şöyle bir konuya dikkat çekiyor ” Patronların veya yöneticilerin, işe eleman alırken ağırlıklı olarak, kendileri gibi düşünen veya kendilerine benzeyenlere öncelik tanıdığını vurguluyor. Bunun adını ise Homososyal Üreme olarak koyuyorlar…” Bunun şirketi tek tip insan boyutundan daha ileriye götürmeyeceği gün gibi aşikar olarak ortadayken, patronun veya yöneticinin her dediğine evet diyen insanlar ve o insanların çalıştığı şirketler ne kadar yaratıcı olabilir ki? Etrafımızda bunun olduğunu bildiğimiz o kadar çok aile şirketi var ki!
Şüphesiz ki, herhangi bir çalışma ortamında bulunanların, kendi gözlüklerinden görebildiği kadarıyla doğruya dair söyleyecekleri olacaktır. Bana gore; ihtiraslarımızı dizginleyebildiğimiz, birbirimizle aynı fikirde olmak zorunda olmadığımız ama bilgi, beceri ve deneyimimizi özgürce paylaşabileceğimizin farkına varacağımız, açık bir iletişim içinde olabileceğimiz ortamları oluşturmak işten alınan zevki arttıracaktır. İşimizde veya işyerimizde aradığımız yaratıcılığın ve enerjinin kaynağı da bu işten alınan zevk olacaktır. Şu anda çalışmakta olduğum şirkette kendimce bu zihniyeti inşaa etmeye gayret ediyorum. Söyeleyenin kim olduğunu hatırlamıyorum ama hiç unutmadığım güzel bir öğreti var. “ Bir şirketin en değerliği varlığı ne bankadaki parası ne senedi ne çeki ne de malvarlığı, bir şirketin en büyük zenginliği her sabah işe gelip her akşam eve giden çalışanlarının beyin kıvrımlarındaki bilgilerdir “ tabii bu zenginlik, bunu görmek ve değerlendirmek isteyenlerindir diyebiliyorum kendimce…
Bu yazınızdan faydalanacaklarına olan inancımla çalışma arkadaşlarıma da yollayacağım. Teşekkürler.
Saygılarımla,
Erkan DERNEK
Yeni dünya düzeni ? belkide haklısınızdır.
ilk 8 paragrafta anlatılan yeni dünyada yeni üretim modelleri hakkında okumak isteyenlere MediaCat Kitapları’ndan çıkan “Don Tapscott” ve “Anthony D. Williams” isimli yazarların “Vikinomi” adlı kitabını öneririm.
http://blog.denizoner.com/2009/05/14/kendin-pisir-kendin-ye/
Sevgiler…
yazınız gerçekten de güzel olmuş. Devamını dilerim.
Saygılarımla
orhan kılıç