Monthly Archive for June, 2009

Defalarca Yenildim Bu Yüzden Başardım

Ben mesleğimi çok hata yapmam sayesinde öğrendim. Hata yapma özgürlüğüm olmasaydı kesinlikle bu kadar yol kat edemezdim. Benim şansım, araştırmacılığı öğrenirken içinde bulunduğum ortamın da buna izin vermesiydi. Üstelik bu hataları müşterilerimle paylaşarak ilerledim. Bu açık ve şeffaf davranışım, müşterilerimde kızgınlık yerine güven oluşturdu. Bunu fark ettikten sonra kendime güvenim daha da arttı.

Daha sonra çalışma arkadaşlarımın yaptıkları hataları görünce, bu hataları çok değerli bir fırsat olarak görüp bunları şirketin bütün çalışanlarıyla paylaşmalarını istemeye başladım. Önceleri bu tutumum biraz garipsendi ama kısa zamanda herkes bu anlayışa uyum gösterdi. Hata yapmanın değil hatayı gizlemenin “ayıp” olduğu bir anlayış bütünlüğüne geldik.

Bu tutumumuz, hem çalışanlarımızla hem müşterilerimizle açık, şeffaf ve öğrenmeye dayalı bir ortamın oluşmasını sağladı. Araştırma sunumlarında “Biz bu araştırmanın bu sorusunu yanlış kurgulamışız, bunun cevaplarını dikkate almayın.” dediğim zaman hem kendimi daha iyi hissettim hem de müşterilerimizin bize daha fazla güvendiğini gözlemledim. Sonra bu hatayı yapan arkadaşımdan bunu bütün şirketle paylaşmasını istedim. Diğer arkadaşarımızın aynı hatayı yapmamaları için hangi süreçleri yeniden oluşturmamız gerektiğini anlamak istedim.

Bu davranışımı “hatasız kul olmaz, insanları kırmayalım” türünden hümanist bir yaklaşımdan ziyade bugünün şirketlerinin başka bir anlayışla yönetilemeyeceğini, hataya hoşgörü göstermenin olmazsa olmaz bir yönetim anlayışı olduğunu sezgisel olarak kavradığım için böyle davrandım.

Sadece araştırma yapmayı değil insan yönetmeyi de hata yaparak öğrendim.

Her şeyi deneyerek öğrenemeyiz elbette. Bizden önce hata yaparak öğrenmiş olanların deneyimlerinden öğrenmek de seçeceğimiz en akıllı yoldur. Bu özellik herkeste bulunmuyor. Çok az insanın başkalarının deneyimlerinden öğrenme yeteneği var. Çoğunluk böyle bir akıl gösteremiyor.

Başkalarının hatalarından öğrenmek bir erdemdir. Bazılarımız bu erdeme sahibiz. Ben şahsen böyle bir akıl sergileyenleri gerçekten takdir ediyorum. Bireysel olarak bir erdem olarak kabul ettiğim bu davranışın, şirketler için de bir kültür olması gerektiğine inanıyorum. Yapılan hataların açıkça paylaşılması ve organizasyonun yapılan bir hatayı bir daha tekrar etmemesi için ciddi önlemler alması gerektiğine inanıyorum. Toplam kalite uygulamalarının da aslında bu yöntemin kurumsallaştırılması olduğuna inanıyorum.

Hata yapmadan öğrenmek neredeyse mümkün değil.

Fakat çoğumuzda hata yapma korkusu var. Bazılarımız da oldukça sıkıntılı ve bazen patolojik bir duruma kadar varan mükemmeliyetçilikten muzdarip.

Aile içinde ve eğitim hayatımızda  “hata yapmayan mükemmel insanlar olmak” için koşullandırılırız. Yeni bir şey denememiz çok desteklenen bir durum değildir. Oysa hayat hata yaparak öğreniliyor. İnsan, kendi yolunu hata yaparak buluyor.

“Yer çekimi yasasını, kendi üzerinde, balkondan atlayarak test etmek” gibi bir çılgınlığa varmamak  koşuluyla çocuklarımızın kendi yollarını -deneyip yanılarak -bulmalarına destek olmalıyız. Aksi takdirde en fazla bizim yaşadığımız deneyimlere, en çok bizim gittiğimiz yere kadar ulaşabilirler.

Michael Jordan’ın “Failure” isimli Nike reklâmında “defalarca yenildim, bu yüzden başardım” dediği gibi ancak hata yaptıktan, yenildikten sonra başarabiliriz.

Leonardo sadece dünyada yapılmış en iyi resimler arasında sayılan “Mona Lisa” ve “The Last Supper” gibi eserleri yaratan bir ressam değil aynı zamanda önemli bir mucitti de.

Onun çok farklı alanda, zamanının çok ötesinde buluşlar yapmasını sağlayan birinci ilkesi, çocuksu merakını korumak; ikinci  temel ilkesi de hatadan korkmadan, deneye-yanıla öğrenmekti.

Çocukların sosyalleşip de cesaretlerinin kırılmaya başlamasından önceki yaşlarında hızlı öğrenmelerinin en önemli sebebi hata yapmaktan korkmamalarıdır. Çocuklarda ne hata yapmaktan korkma ne de hatadan utanma vardır. Bu davranış onları inanılmaz bağımsız, cesur ve yaratıcı  kılar.

Büyüdükçe sosyal kaygılarımız , statü endişemiz artar ve “karizmayı çizdirmekten”, eleştirilmekten  korkar oluruz. (Alain de Botton)

Hata yapma endişesiyle kendimizi bastırıp deneme güdümüzü törpüler, kendimizi kilitleriz.

Halbuki bugün bilimsel ya da sosyal alanda dünyanın kaderini değiştirmiş bir çok mucit ve kahraman ne “mükemmel” ne de “hatasız” insanlardı. Örneğin Edison 999 denemeden sonra 1000. denemesinde ampulü bulmuş, ilk 999 başarısız denemenin ya da başka bir deyişle “hatanın” aslında kendisini son aşamaya götüren öğrenmeler olduğunu söylemişti.

Ralph Keyes ve Richard Farson, “İnovasyon Paradoksu” isimli kitaplarında inovatif bir şirket olmak için oldukça fazla hata yapmak gerektiğini savunuyorlar.

Hata yapma oranı yüksek şirketler daha çok inovasyon yapıyorlar çünkü çok hata demek çok denemiş olmak demektir.

IBM’in kurucusu Tom Watson, IBM’i kurduğu ilk yıllarda, “başarılı çalışmalara imza atmak için yapılan hata oranını ikiye katlamak gerektiğini” söylemişti. Watson’nun kendisine bağlı bir yöneticisinin, 10 milyon dolara mal olan bir hatası karşısında “Hata yapan yöneticimi işten atacak kadar zengin değilim. Her hata bir tecrübedir. Biz de bu kez 10 milyon dolarlık bir ders aldık” demesi kurumsal dünyada kulaktan kulağa yayılmış bir efsanedir.

Yes ManHatayı hoş görmeyen şirketlerde herkes en kestirme ve en bildik yoldan iş yapar. Kimse yeni bir yol denemeye cesaret edemez. Kimsenin inisiyatif kullanmadığı şirketlerde ise  ”evet efendim” diyen çalışanlar çoğalmaya başlar. Öğrenen ve birlikte yaratan bir şirket kültürü yerine “itaat kültürü” yerleşir.

Bugünün hiper rekabet ortamında, şirketi değişen zamana uydurabilmek için hatalara hoşgörüyle yaklaşan, yapılan yanlışlardan öğrenmeyi bilen akıllı organizasyonlar kurmamız gerekiyor.

Şirketlerin çoğunda uygulanan, “başarısızlığı cezalandıran, başarıyı ödüllendiren” anlayışın da içinde yaşadığımız zamanın ruhuna uymadığını düşünüyorum.

Bunun yerine deneme cesaretini, inisiyatif alma ve girişimcilik ruhunu yüreklendirmek gerekiyor diye düşünüyorum. Bu da yöneticilerin başarı ve başarısızlığa karşı bakış açılarını değiştirmeleri gerektiği anlamına geliyor.

Hatalara hoşgörüyle yaklaşan bir sistem kurmak için suçlu-arama kültürünü (blame culture) ortadan kaldırmalıyız. Bir şirkette kimin suçlu olduğunun hiç ama hiç önemi yoktur. Bir hata yapılmışsa o hatanın bir daha yapılmamasını sağlamak gerekir. Suçluyu cezalandırmak değil. Her hatada bir suçlu aramak sadece çalışanlar arası mesafeyi açmakla kalmaz kimsenin risk ve sorumluluk almayacağı bir şirket ortamı yaratır.

Suçlu aramak yerine yapılan hataların neden ve nasıl oluştuğunu analiz etmeliyiz (Root-cause analysis). Bunların bir daha tekrarlanmaması için, hataya neden olan temel sebebi ortadan kaldırmalıyız ve ilgili iş sürecini yeniden yazmalıyız. Mesela Toyota ‘da, hatanın kök nedenlerini bulana kadar 5 kez “neden?” diye sormak, her cevabı tekrar irdeleyerek bunun nedenini anlamak üzerine kurulu bir yöntem uygulanır. (Farklı analiz modellerini yazının sonundaki linklerde bulabilirsiniz.)

inovasyonSilikon Vadisi’nde “başarısızlık burada hoşgörüyle karşılanır” denmesi boşuna değildir. Dünyanın en inovatif insanlarından birisi olan Bill Gates, Da Vinci’den ilham alarak, “Yaratıcı ruhunun temelinde, her şeyi denemek güdüsü ve merakı” olduğunu söyler.

3M firmasında Post-it’ler bir hata sonucu bulunmuştur. Çok güçlü bir yapışkan icat edilmek istenirken tam aksine en zayıf yapıştırıcı icat edilmiştir. 3M şirketi, eğer ArGe ekibini hatasından dolayı cezalandırsaydı bugün 3M firmasını dünyanın en büyük şirketlerinden biri yapan Post-it hayatımızda olmayacaktı.

Viagra ve teflon gibi daha birçok ürün hatalardan doğmuş başarı öyküleridir.

Poşetsiz elektrikli süpürgeyi icat eden James Dyson da, bu buluşundan önce 5 bin 127 adet prototip yaptı ve her denemesinden bir şeyler öğrenerek elektrik süpürgesi sektöründe rekabetin yönünü değiştirdi.

Yapılan hataları fırsata dönüştürmek ve bu hatalardan öğrenen organizasyonlar yaratmak cesaret ve kararlılık istiyor.

Golden IdeasBütün bunları söylerken elbette çalışanların dikkatsiz ve sorumsuz davranma özgürlüğü vardır demek istemiyorum.

Hataya hoşgörüyle yaklaşan şirketler, inovasyonu destekleyen, iş süreçlerini iyileştiren, çalışanların kararlara katılımını sağlayan ve bağlılığın yüksek olduğu şirketlerdir.

Hatalardan bir “ortak akıl üretmek“  ve bunu bir yaşam biçimi haline getirmek olağanüstü sonuçlar doğurabilir.

Sam Walton (Founder of WalMart)Hatadan korkup risk almamak yerine hata pahasına risk alma ve hatalardan öğrenme kültürünü yerleştirmeliyiz.

WalMart’ın efsanevi kurucusu Sam Walton’un dediği gibi kendimizi o kadar da ciddiye almayı bir tarafa bırakıp, hatalarımıza gülmeyi de öğrenmeliyiz. Hata yaptığımızda önce “kendimizle dalga geçmeyi” başarıp, sonra hatayı analiz edip, bu hatayı bir daha hiç yapmayacağımız önlemler almalıyız.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Bala Iyer and Thomas H. Davenport, Reverse Engineering Google’s Innovation Machine, HBR, 2008
Ben Gerson, The Reign of Zero Tolerance, HBR, 2009
Michael J.GELB, Leonardo Davinci gibi düşünmek, (Çeviri: Tuncer BÜYÜKONAT), Beyaz Yayınları, 1999
Ralph Keyes, Richard Farson, The Innovation Paradox, Free Press, 1970
Louis V. Gerstner Jr., Who Says Elephants Can’t Dance? Inside IBM’s Historic Turnaround, Collins, 1999

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Mükemmelliyetçilik- Perfectionalism :

http://en.wikipedia.org/wiki/Perfectionism_(psychology)

2. What we may still learn from Silicon Valley :

http://lebret.files.wordpress.com/2008/01/start-up-teaser-en.pdf

3. Root cause analysis :

http://en.wikipedia.org/wiki/Root_cause_analysis

4. 5 Whys :

http://en.wikipedia.org/wiki/5_Whys

5. Case study: 2009 Financial crisis root-cause analysis :

http://www.thinkreliability.com/pdf/CM-FinancialMess.pdf

6. Root-cause analysis tools :

http://www.thinkreliability.com/

7. Brendan Burchell, Alan Hughes, Paper, The stigma of failure: an international comparison of failure tolerance and second chancing :

http://www.cbr.cam.ac.uk/pdf/WP334.pdf

8. Michael Jordan; Failure Advertisement :

http://www.dailymotion.com/video/x1vud7_michael-jordan-failure-nike-commerc_sport

9. Melissa Jackson, “Why perfect is not always best”, BBC Article, 19 June, 2004 :

http://news.bbc.co.uk/2/hi/health/3815479.stm

10. Failure Acceptance: Oxo Learning from mistakes, Fast Company Article, 2007 :

http://www.fastcompany.com/magazine/99/oxo.html

© Copyright (30.06.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Liderin Otoritesi Nereden Gelir?

Kralın TahtıYetki sahibi olunca, insanın kişiliği değişiyor mu?

Peki, size önemli bir yetki verseler, sizin davranışlarınızda bir değişiklik olur mu? Meselâ siz, insanların başarılarını ölçen ve değerlendiren bir konumda olsanız, kimin hangi işi yapacağına karar veren bir yetkili olsanız, davranışlarınız değişir mi yoksa aynı mı kalır?

Masanın diğer tarafına geçmek sizi değiştir mi?

Hemen “İktidar beni bozmaz!” demeyin. Durum sandığınız kadar basit değil.

Bu konuda yapılmış yüzlerce deney var. Hepsi de yetki ve otorite sahibi olunca insanların değiştiğini kanıtlayan deneyler.

2003 yılında, üç üniversite öğrencisi üzerinde bir deney yapıldı. Araştırmayı yapan görevli, üç öğrenciden ikisini tesadüfî olarak seçip, bir konuda kısa bir rapor yazmalarını istedi. Yine tesadüfî olarak seçtiği üçüncü öğrenciyi de raporları okumasını ve diğer ikisinin başarısını ölçmesini istedi. Deney yarım saat sürdü ve sonunda deneyi yapan kişi herkese kahve ikram etti, masada bir tabak ve içinde 5 kurabiye vardı. Masadaki 4 kişi birer kurabiye alarak kahvelerini içtiler. Peki, sizce beşinci kurabiyeyi kim yedi?

Kendisine diğer iki arkadaşını değerlendirme yetkisi verilen öğrenci.

Bu masum, ama insan davranışlarını çok iyi özetleyen “kurabiye deneyi” öncesi her üç öğrenci de eşitti. Birbirlerinden farkı yoktu. Hepsi aynı sınıfta okuyan, aynı yaşta, aynı sosyal çevreden gelen öğrencilerdi, ama aralarından biri tesadüfî olarak yetki sahibi olmuştu ve herkesten daha fazla kurabiye yemeyi kendine hak görmüştü.

Defalarca tekrarlanan bu deneyde, yetki sahibi olan öğrencilerin hepsi aynı davranışı gösterdiler. Son kurabiyeyi keyifle, ağızlarını şapırdatarak yediler. (Robert I. Sutton, How to be a good boss in a bad economy, HBR, Haziran 2009)

Güç sahibi olmak böyle bir şey işte! İnsan, egosuna yenik düşüyor.

Güç sahibi olanlar kendi istek ve ihtiyaçlarına odaklanıyorlar. Başkalarının ne hissettiklerine ve onların ihtiyaçlarına duyarsız oluyorlar.
Eğer bir iş yerinde çalışıyorsanız bu durum size çok tanıdık gelmiştir. Etrafınızdaki yetkili kişilerin hemen hepsi benzer davranışları sergiliyordur. Yetki sahibi olup da kişiliğini değiştirmeyen insanlar gerçekten çok az.

Bir de madalyonun diğer yüzü var: Yetki sahibi olanların kişilikleri değişiyor da yetki ve otorite sahibi kişilerle ilişkiye girdiğimizde bizim kişiliğimiz aynı mı kalıyor?

İnsanların otorite karşısında ne derece zayıf olduğu, otoriteye itaat etme konusunda ne kadar ileri gittiklerini kanıtlayan en çarpıcı deneylerden birisi, Yale Üniversitesi’nde ünlü sosyal psikolog Stanley Milgram’ın gerçekleştirdiği deneydir. Bu deney ilk yapıldığında, büyük bir şaşkınlığa ve tartışmaya yol açmıştı.

Deney, Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann‘ın Kudüs’te yargılanmaya başlamasından üç ay sonra, 1961 yılında yapıldı. “Eichmann ve Yahudi Soy kırımında yer alan yüz binlerce kişi, sadece onlara verilen görevi mi yerine getiriyorlardı yoksa düpedüz savaş suçluları mıydılar?” sorusuna cevap arıyordu.

Deney, farklı yaş ve meslek gruplarından insanlar üzerinde gerçekleştirildi. Denekler, öğretmen ve öğrenci olarak iki gruba ayrıldı. Deneklere, yapılacak deneyin “cezanın öğrenme üzerindeki etkisini” ölçmeyi amaçladığı söylendi. Öğretmenler ve öğrenciler birbirlerini göremeyeceklerdi ama mikrofonla ve hoparlörle iletişim kurabilecekleri iki farklı odaya alınacaklardı.

Denek öğretmen, kendisiyle aynı odada bulunacak olan bir uzmanın (otorite) yönetiminde denek öğrenciye sorular soracak, yanlış cevap alması durumunda da, diğer odada elektrik kablosuna bağlı olan denek öğrenciye 15 volttan başlayarak 450 volta kadar yükselen bir şiddette elektrik verecekti. Öğretmenin yanındaki uzman (otorite), öğretmene voltajı sürekli arttırması yönünde etki edecekti.

Aslında burada sınanan, ceza ve öğrenme ilişkisi değil denek öğretmenin, bir otoritenin (uzmanın) emirleri doğrultusunda voltajı ne kadar yükselteceğiydi. Milgram böylelikle sıradan insanların, bir otoritenin güdümüne girdiklerinde, başka insanlara ne kadar eziyet edebileceklerini öğrenmeyi amaçlıyordu.

Milgram, insanların bir otoriteye itaat ettiklerinde, günlük hayatlarında yapmayı reddettikleri davranışları, otorite altında yapıp yapmayacağını sınamak istiyordu.

Sizce bu koşullar altında, katılanların yüzde kaçı 450 volt elektrik vermeyi kabul etti?

Milgram, açıklama yapmadan önce, psikologlardan, psikiyatristlerden ve kendi öğrencilerinden sonucu tahmin etmelerini istedi. İçlerinden hiç biri, deneye katılanların 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüyordu.

Oysa sonuç yüzde 65’ti. Evet, yüz kişiden 65’i elektrik şiddetini 450 volta kadar çıkartmıştı.

Üstelik bu deney bazı etkenleri değiştirilerek defalarca tekrar edildi ama sonuç değişmedi. Katılımcıların ortalama yüzde 65’i hiç tanımadıkları, kendilerine hiç zararı dokunmamış insanlara 450 voltluk elektrik vermeyi kabul ettiler.

Bu deneylerle Milgram insanların, kendi vicdanî değerleriyle çelişmesine rağmen, otoriteye itaat etmeye ne kadar yatkın olduklarını ispat etmişti.

Sadakat, disiplin gibi masum görünen ve aslında çok değerli özelliklerin, yanlış yönlendirildiğinde nasıl yıkıcı olabileceğini göstermişti.

Bu araştırma çok ses getirdi, gazetelerde geniş yer buldu. Deney daha sonra çeşitli yerlerde ve farklı zamanlarda tekrar edildi. Bin kişiyi bulan gruplarla, kadınlarla-erkeklerle yapıldı. Sonuçlar, ilk deneyin biraz altında ya da üstünde olabiliyordu ama çok da farklılaşmıyordu.

Üstelik araştırma sadece ABD’de de yapılmadı. Farklı kültürlerde, mesela İngiltere’de ve Avustralya’da deney tekrarlandığında itaat oranı, orjinal araştırmadan daha düşük olarak belirlendi ama yine de çoğunluk otoriteye itaat ediyordu. İspanya’da, Avusturya’da ve Almanya’da daha yüksek oranlar ortaya çıkıyordu. (Örneğin Almanya’da otoriteye itaat oranı yüzde 85’i bulmuştu.) Batılı ülkelerin dışında örneğin Ürdün’de ise sonuçlar daha da yüksekti. (Milgram testi en son geçen yıl tekrarlandı, sonuçlar yine aynıydı.)

Kendi başlarına asla şiddete başvurmayacak insanlar, bir otorite altında, korkunç bir işkencenin parçası olabiliyorlardı. Yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen otoriteye boyun eğiyorlardı.

Oysa otorite hepimiz için temel bir gereksinimdir. Otoritenin olmadığı yerde kaos olur. Her grubun, her organizasyonun otoriteye ihtiyacı vardır. Her şirkette birisinin öncelikleri saptaması gerekliliği vardır. “Emir ve kontrol” en yalın organizasyonlarda bile olmazsa olmaz bir unsurdur.

Çocuklar da yetişkinler de kendilerine yol gösterecek, güven verecek bir otoriteye ihtiyaç duyarlar.

Çoğu insan, çocukluktan gelen bir alışkanlıkla, kendisini saygı duyduğu bir otoriteye gönüllü olarak teslim etmekten rahatlık duyar. Daha da ötesi kuruluşlarda ve toplumda otoritenin zayıflaması ve parçalanması korku ve karmaşa yaratır.

Freud, hepimizin özdeşleşme ihtiyacımızdan hareketle otorite olarak belirlediğimiz kişinin ideallerini benimsediğimizi söylüyor. Bu yolla da yalnızlıktan kurtulduğumuzu, içinde bulunduğumuz grubun diğer üyeleriyle bağlantı kurduğumuzu öne sürüyor.

Benim üzerinde durmak istediğim, bir taraftan otoritenin olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğu diğer taraftan da hem otoritenin kendisinin hem de ona kayıtsız şartsız itaat edenlerin akıl dışı işler yapabilecekleri ihtimalidir.

Bugün içinde yaşadığımız şirketlerin de benzer zaafları vardır. Şirket yöneticisi yetkiyi eline geçirdiği zaman, aslında sahip olmadığı birçok özelliği kendisinde “doğal” olarak varmış gibi hissetmeye başlar. Sanki şirkette her şeyden haberdarmış gibi zanneder kendini. Her konuda yeterli bilgiye sahipmiş gibi düşünmeye başlar. Kendi ihtiyaçlarına ve önceliklerine, yönettiği insanların ihtiyaç ve beklentilerinden daha fazla odaklanır ve dünyanın kendi etrafında döndüğü yanılgısına kapılır. Bir konuyu dinlediğinde hemen o konunun bütün boyutlarını kavradığını ve karar verebilecek bilgiye sahip olduğunu zanneder. İnsanlar hakkında pek az bilgiyle karar verecek gücü bulur kendinde. Başkalarının hassasiyetlerine giderek önem vermez olur.

Oysa bütün şirket çalışanları onun en küçük davranışından bile “anlam” çıkarmak için onu gözlemektedir. Her grupta olduğu gibi grubu oluşturan bireylerin lidere bakarak davranışlarını şekillendirdiğini unutur. Giderek yalnızlaşır. Etrafında sadece kendi emirleri doğrultusunda davranan insanlar kalır.

Bunları anlamak başka şeydir kabul etmek başka.

İnsanın zafiyetleri anlaşılmayacak şeyler değil elbette; ama liderden erdemli olmasını beklemek de her şirketin, her kuruluşun hakkıdır. Liderlik sadece müdürlük veya genel müdürlük unvanıyla elde edilecek bir şey değildir. Bu unvanlar bugün var yarın yoktur. Gerçek bir lider gücünü unvandan, konumdan, pozisyondan almaz. Liderlik birçok erdeme aynı anda sahip olmakla elde edilecek bir mertebedir.

Gerçek lider, hem kendi zafiyetini hem de kendisine bağlı olanların zafiyetlerini bilen; ama ilişkilerini bu zafiyetler yerine insanı insan yapan özellikler üzerine kuran kişidir.

Demir disiplini yücelten, sadece sonuç odaklı, hata toleransı düşük, sürekli vaaz veren, “empati” kavramıyla tanışmamış, egosu aşırı güçlü, etrafındakileri baskı altına alan otoriter liderler kısa dönemli başarı elde etmek konusunda çok başarılılar ama bu liderlere olan ihtiyaç her geçen gün azalıyor; çünkü içinde yaşadığımız dönem daha esnek ve yaratıcı ortamlar yaratmamızı gerektiriyor.

Daha önce de yazdığım gibi bu zamanın ruhu, her biri kendi alanında uzman birçok “bilgi çalışanının” hem özgür hem de bir aileye (kabileye) ait olmaktan mutluluk duyacakları ortamları gerektiriyor.    (Nasıl bir işyerinde çalışmak istersiniz?)

İş hayatında “generallik” yapan genel müdürler, bugünün açık ilişkiler üzerine kurulu şeffaf ve yalın kurumlarını yönetmekte zorlanıyorlar. Bugün birlikte çalıştığı arkadaşlarından katkı ve öneri alamayan bir yöneticinin, giderek karmaşıklaşan sorunları tek başına, emir-komuta yöntemiyle çözmesi mümkün değil.

Liderlik, kurumsal, sosyal ya da siyasal alanda ne kadar “etkili” olunduğuyla ilgilidir. Liderin gücü ise sahip olduğu vizyon ve değerleri liderlik ettiği kitleye ne kadar aktarabildiğiyle orantılıdır.

İçinden geçtiğimiz değişim döneminin yükselen kavramları arasında “ilişkiler ağını yönetme becerisi”, “yenilikçilik”, “yaratıcılık”, “etkileyicilik”, “değişimi anlama ve yönetme” becerileri var.

Son 30 yılda iş hayatının yönünü değiştiren Apple’ın CEO’su Steve Jobs, Google’ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin, Facebook’u kuran Mark facebookZuckerberg, Amazon’un kurucularından Jeff Bezos gibi dünyanın en güçlü isimleri otoritelerini, verdikleri emirle demir kesmelerinden değil “yaratıcılıklarından” ve “ilişkileri iyi yönetmelerinden” alıyorlar.

Bu liderler, kendi oyun düzenini kendi kuran, etraflındakileri yetenekleri, becerileri, bilgi ve donanımlarıyla etkileri altına alan, değerli insanları bir mıknatıs gibi kendilerine çekebilen “etkili” kişilerdir.

İnsanlara sevgiyle yaklaşıp, empati kurarak  insanların içindeki ateşi yakmak ve onların öz disiplinlerini ortaya çıkarmak mümkündür.

Yetki sahibi olanların da yetkiye boyun eğenlerin de nasıl zafiyet içine düştükleri apaçık ortada. Bunlar hepimizin zafiyetleri. Benim söylemek istediğim, “bunlar iyi şeyler değildir yapmayalım arkadaşlar” cinsinden ahlâkî tavsiye niteliğinde görüşler değil. Söylemek istediğim içinde bulunduğumuz zamanın ruhunun artık otoriter liderlik anlayışını dışladığıdır.

Liderliğin özünde kişilik bütünlüğü vardır. Lider, kendi zafiyetlerini de yönettiği insanların zafiyetlerini de bilen; ama gücünü insani zafiyetlerden değil insanların yaratıcılıklarını şirketin ortak hedefini gerçekleştirmek üzere bir potada eritebilen kişidir.

Bir liderin otoritesi sahip olduğu makamdan ya da unvandan değil onun bilgisine, deneyimine, yeteneklerine duyduğumuz saygıdan ve onun yönetimini gönüllü kabul ediyor olmamızdan kaynaklanır.

Liderliğin meşruiyetinin temelinde bu “gönüllü kabul” vardır.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Robert Sutton, “How to Be a Good Boss in a Bad Economy”, HBR, June 2009
Theodor W. ADORNO, Otoritaryen Kişilik Üstüne, OM yayınları, 2003
Arno Gruen, İhanete Uğrayan Sevgi Sahte Tanrılar, Çitlenbik Yayınları,2007
Veysel Batmaz, Otoriteryen kişilik, Salyangoz Yayınları, 2006
Joseph White, The Nature of Leadership, AMACOM, 2006
George Sabine, “Yakın Çağ Siyasal Düşünceler Tarihi“, Çeviri:Prof. Dr. Özer Ozankaya, Gündoğan Yayınları, 1991
Erich Fromm, “Escape from freedom”, Holt Paperbacks, 1994

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Stanley Milgram, The Perils of Obedience, Harpers Magazine, 1974 :

http://home.swbell.net/revscat/perilsOfObedience.html

2. Milgram Deneyi :

http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi

3. Jerry M. Burger, Santa Clara University, “Replicating Milgram: Would People Still Obey Today?” :

http://www.apa.org/journals/releases/amp641-1.pdf

4. Jerry M. Burger :

http://burger.socialpsychology.org/

5. Obedience Lite-Milgram deneyi’nin tekrarı üzerine makale :

http://www.apa.org/journals/releases/amp641-3.pdf

6. Arthur G. Miller, Miami University “Reflections on “Replicating Milgram” :

http://www.apa.org/journals/releases/amp641-2.pdf

7. Milgram experiment :

http://psychology.about.com/od/historyofpsychology/a/milgram.htm

8. Fear of Freedom :

http://en.wikipedia.org/wiki/Escape_from_Freedom

9. Prof. Engin Gançtan, İnsancıl Psikoloji :

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/504/6084.pdf

© Copyright (23.06.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Korku Kültürü

Ferhan Şensoy ve arkadaşları, 1986 yılının son günlerinde, bir oyunda kullandıkları Nazi subayı üniformalarını giyerek, İstiklâl Caddesine çıkmışlar ve yoldan geçenlere “Kimlik bitte!” (Kimlik Lütfen!) diye sormuşlardı. Neredeyse kimse itiraz etmemişti. Herkes paşa paşa itaat edip, kimliğini göstermişti.

Bizim böyle bir durumda “Neme lâzım.” diyerek karşımıza çıkan her otoriteye (!) boyun eğmemiz bir “kara mizahtır”; ama aynı zamanda bilinçaltımızdaki otorite korkusunun da çırılçıplak bir yansımasıdır.

Peki, bugün sokakta üniformasını tanımadığınız bir “görevli” size kimliğinizi sorsa siz ne yaparsınız?

Kimliğinizi gösterip geçmeyi mi tercih edersiniz?

Dürüst bir cevap vermek zor, o durumu yaşamak gerek.

Bence çoğumuz “Neme lâzım!” demeyi tercih ederiz.

Toplum olarak hem ailemizde hem okulda Korku Kültürüyle büyütülüyoruz. Bizim toplumumuzda korku, eğitim ve disiplin sağlamanın en yaygın yöntemi. Korkuyla çocukluğumuzda tanışırız:  “Çabuk yat yoksa öcüler gelir.”den tutun da “Akşam baban gelsin, görürsün sen!” e kadar türlü çeşitli tehditlerle büyütülürüz.

Bizde disiplin korkuyla sağlanır.

Bundan birkaç yıl önce, kızımla bazı davranışlarını disiplin altına alması gerektiğini konuşurken, fark ettim ki “disiplin” sözcüğü onun zihninde, “Birinin diğerini zorla terbiye etmesi.” ile özdeş bir anlam ifade ediyor. Ona bir insanın zamanında yatması, yemek düzenini sağlaması gibi davranışlarını düzeltmesinin bir (öz) disiplin olduğunu anlatmakta zorlanmıştım. Bizim toplumumuzda disiplin denince, elinde kırbaç olan bir figür geliyor çoğumuzun gözünün önüne.

Bizde durum böyle de batıda çok mu farklı?

Hayır değil. Korkunun ve baskının batı toplumlarında insanların üzerine nasıl sinmiş olduğunu kanıtlayan o kadar çok psikolojik deney okudum ki.

Korkuyla disiplin sağlama sadece aile ya da okulla sınırlı da değil. Bugün iş yerlerinde çalışanları “korku salarak” yönetmek en yaygın yönetim biçimi.

Sizce insanlar korkmazlarsa disiplinli olamazlar mı? Sizce bugün yaşadığımız çalışma ortamlarında korkuyla verim sağlanıyor mu?

Korkuyla yönetilen insanların başarılı olması ve çalıştıkları kuruma aidiyet ve sadakat duymaları mümkün olabilir mi?

Sizce bugün yaşadığımız “bilgi toplumunda” çalışanların korkuyla yönetilmesi “etkili” bir yöntem midir?

Ben bunun tam tersini düşünüyorum. Sadece aile hayatında değil iş hayatında da tam tersini düşünüyorum.

Korku duygusuyla hareket ettiğimiz zaman, korktuğumuz “şeyden” başka bir şey düşünemez hale geliriz. Akıl ve irademizi kullanamayız. Doğru düşünme yeteneğimiz  yok olur.

Türlü savunma mekanizmaları yaratarak korkularımızı unutmak için o işi yapmamak, o ortamda bulunmamak için bahaneler buluruz.

Pozitif enerjimizi, şevkimizi, heyecanımızı kaybederiz.

Korku yaptığımız işi, muhatap olduğumuz insanları, bulunduğumuz ortamı sevmemizi engeller. Korktuğumuz “şeylere” ne saygı ne sevgi duyarız.

Korku uyumu da engeller iletişimi de. Bu hem özel ilişkilerimizde hem iş ilişkilerimizde geçerlidir. Korku, saygı telkin etmeyeceği gibi insanların birbirlerine güvenmelerini ve “birlikte” hareket etmelerini (iş birliğini) engeller.

Korkarsak kendimize ve çevremize güven duyamayız. Güvenin olmadığı yerde birleşme değil içe kapanma ve yalnızlaşma olur.

Bu sebeplerden ötürü korkunun asla etkili bir yönetim biçimi olmadığına, aksine gelişmeyi ve verimliliği engellediğine inanıyorum.

Korku kültürü ile yönetilen organizasyonlarda  “değerler kültürü” oluşamaz.

İstenen satış rakamına ulaşamamaktan korkan pazarlamacının, işsiz kalma endişesi duyan sekreterin, yapacağı sunumun beğenilmeyeceğini düşünen yöneticinin korkusu onları daha disiplinli, daha verimli ya da daha yaratıcı kılmaz.

Aksine korku kültürünün baskın olduğu organizasyonlarda disiplin ve verimlilik yerine “baştan savma, “sahipsizlik”, “savsaklama” ve “suçlama kültürü (blame-culture) yerleşir.

Hâlbuki risk almak yeniliğin ve ilerlemenin ön koşuludur. İnsanın gerçekleştirdiği tüm ilerlemenin temelinde alınan riskler vardır. Risk alırsak değişebiliriz. Yeni yollar bulabiliriz ve kendimiz için yeni potansiyeller yaratabiliriz. Korkunun hakim olduğu yerde risk alınabilir mi? Yenilik yapılabilir mi?

Eğer şirketinizin değişim karşısında felç olmuş şekilde hiç bir şey yapamadan kalmasını ve yok olmasını istiyorsanız çalışanların üzerine korku salın!

Bence insanların içindeki iyiliği ve yaratıcılığı ortaya çıkartan takdir etme yöntemi çok daha  yapıcı ve etkili bir güçtür. Takımıyla tek vücut olmuş, onları “kırbaçlamak” yerine anlayan ve onlarla duygusal bir paylaşım içinde olan liderler, çalışanlarının işi sahiplenmelerini, kurumsal bağlılıklarını ve gayretlerini artırırlar.

Hem hoşgörülü olup hem de işlerin kurallar çerçevesinde yapılmasını sağlamak, kesinlikle mümkündür.

Şirketlerde korku kültürü yerine, güvene dayalı bir değerler kültürü oluşturmak, içinde yaşadığımız bilgi toplumunun ruhunu yansıtan tek yönetim anlayışıdır.

Bir organizasyon içinde değerlerimiz, hangi konuya hangi önceliği vermemizi gösteren rehberdir. Değerler kurumsal vicdanın temelini oluşturur. Aynı hedefe kilitlenmiş, çalışanların markalarına bağlı olduğu itibarlı bir şirket yaratmak istiyorsak önce değerlerimizin ne olduğunu açıkça ifade etmeliyiz.

Korku kültürüne karşı olmak “hiç bir kontrol mekanizması kurmamak” anlamına gelmiyor elbette. Çalışanlara daha fazla özgürlük ve bağımsızlık vermek, risk almalarını teşvik etmek ama aynı zamanda onlara hesap verme sorumluluğu yüklemek en doğru liderlik biçimidir diye düşünüyorum. (Her Şirket Liderine Benzer) (Yeni Nesil Şirketler Nasıl Olacak?)

Çünkü insana değer veren, ona aidiyet duygusu kazandıran, yerinde ve zamanında ödüllendiren, hataları “deneyim kazanma” olarak değerlendiren bir yönetim tarzı uzun vadede her zaman daha başarılı olur.

İnovatif şirketler hata yapan ve bu hataları değerli deneyimlere dönüştüren şirketlerdir.

GoetheGoethe, “insan bir şeyi sevmeden anlayamaz” der. Korkarsak sevemeyiz. Ama eğer bir işi seversek, sadece anlamakla kalmaz o işle bütünleşiriz de. İşleriyle bütünleşen insanlar fark yaratırlar ve sadece çalıştıkları şirketin değil ülkenin de, dünyanın da kaderini değiştirebilirler. (Onlar Nasıl Para Kazandılar?)

Bu sebeple  liderlik ettiğimiz tüm ortamlarda korku kültürü yerine gönüllü katılıma dayalı bir değerler kültürü oluşturmak istiyorsak,

1. Tüm çalışanların “ait olma ve birey olma dengesini” kurmalarına yardım etmeliyiz. Çalışanların bir taraftan korkusuzca kendi görüşlerini açıklamalarına, “yaratıcı” olmalarına, diğer taraftan da değerlerde ve hedeflerde aynı yöne bakan bir “biz” oluşturmalarına imkân vermek mümkündür.

2. Çalışanların umursandıkları, fikirlerinin ve katkılarının değerli olduğunun kendilerine hissettirildiği bir şirket ortamı yaratmak mümkündür. Bunun için hiyerarşiden arınmış bir yapıda yöneticilerin ve çalışanların işbirliği, paylaşma içinde olacağı, sadece hataların değil övgülerin de dile getirileceği, insan odaklı ve  sonuç odaklı bir şirket ortamı oluşturmak gerekir.  Daha önce de çeşitli vesilelerle vurguladığım gibi ben, insanların sadece “anlamla” motive olacaklarına inanıyorum.

3. İş ortamında disiplin kavramını yeniden tarif etmeliyiz. Aslına bakarsanız sadece kurumsal ya da yönetsel değil toplumsal olarak da buna ihtiyacımız var; çünkü disiplin bizim dünyamızda genelde “zorlama” ile ilişkili “katılık”, “kuralcılık”, “cezalandırma” gibi kavramları çağrıştırıyor; halbuki disiplin yaşamın tüm sorunlarını çözebilmek için gereksinim duyduğumuz en temel araçtır. Disiplinsiz hiç bir şeye çözüm getiremeyiz.

Mesela sporcular, sanatçılar, bilim adamları sevdikleri ve bütünleştikleri alanlarda son derece disiplinlidirler. Aynı şekilde, iş ortamında da disiplin “kişinin kendisini işine adamasıyla” mümkün olur.

Bu anlayışla, iş yerimize yapacağımız en önemli yatırım son teknolojiye yatırım yapmaktan çok değerler üzerine dayanan, korkudan arınmış bir kültür yaratmaktır.

Şirket liderlerinin birinci görevi, kapıdaki görevliden direktörlere kadar herkesin, “parçası olmaktan bir anlam bulacağı”, “korkusuzca yönetimine ve gelişimine katılacağı” ve “fikirlerini özgürce ortaya koyacağı” bir kültür yaratmaktır.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Frank Furedi, “Politics of Fear”, Continuum Press, 2005
Frank Furedi, Culture of Fear, Continuum Press, Ayrıntı Yayınları, 2002
David Denney, Living in Dangerous Times: Fear, Insecurity, Risk and Social Policy (Broadening Perspectives in Social Policy) Wiley-Blackwell, 2009
John D. Martin and William J. Petty, Value Based Management, Oxford University Press, 2005

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Makale: Frank Furedi, “Be Afraid”, Sunday Herald Tribune, 3 Mayıs 2009 :

http://www.frankfuredi.com/index.php/site/article/304/

2. Makale: Frank Furedi, The only thing we have to fear is the ‘culture of fear’ itself :

http://www.frankfuredi.com/pdf/fearessay-20070404.pdf

3. Makale: David Rieff “Fear and Fragility sound a wake up call”, LA Times, 12 Eylül 2001 :

http://articles.latimes.com/2001/sep/12/local/me-44893

4. Makale: Noam Chomsky, The Culture of Fear, Colombia: The Genocidal Democracy, Common Courage Press, Temmuz 1996 :

http://www.chomsky.info/articles/199607–.htm

5. Makale: Samuel C. Weaver, J. Fred Weston, “Implementing Value Based Management”, 2003 :

http://www.anderson.ucla.edu/faculty/john.weston/papers/ImplementingValueBased.pdf

6. Makale: “ITT Engineered Blocks “Value based leadership” :

http://www.itt.com/downloads/ioh_s2004_eng.pdf

© Copyright (16.06.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Her Şirket Liderine Benzer

Dün akşam televizyonda çevreyi kirlettiğini ya da küçük çocukları çalıştırdığını gözlerinizle gördüğünüz bir markanın ayakkabısını satın alır mısınız?

“Evet.” demeniz için bu markanın rakiplerine göre fiyatının bayağı ucuz olması gerekir herhâlde. Aksi takdirde her normal insan gibi, siz de başka bir markayı tercih edersiniz.

Bundan otuz sene önce bir markayı beğeniyor olmak yeterliydi. Bugün markaların sadece tüketiciyi cezbetmesi yetmiyor.

Eskiden bir markayı yönetmek sadece tüketiciyi anlayıp, rekabetten daha üstün, daha cazip bir teklif sunmak demekti. Bugün bir marka yönetmek bundan çok daha fazlasını gerektiriyor.

resim171Son yıllarda o kadar çok skandaldan haberdar olduk ki artık markalara giderek artan bir şüpheyle yaklaşıyoruz. Doğanın tahrip edilmesi, çocuk emeğinin sömürülmesi, hayvanların telef edilmesi, yağmur ormanlarının yok edilmesi, faşist rejimlere destek verilmesi, insan haklarının ihlal edilmesi gibi bir çok suçun, kendi alanının en büyüğü olan markalar tarafından yapıldığını anladık. (Markaların Kara Kitabı – Schwarzbuch Öl, Klaus Werner)

Artık tüketici olarak bizler markalardan sadece iyi ürünler yapmasını değil aynı zamanda bu markaların arkasındaki şirketlerin de iyi, güvenilir, dürüst, çevreyi kirletmeyen, vergi ödeyen, çalışanlarına ve tedarikçilerine iyi davranan şirketler olmasını istiyoruz. Bu koşulları yerine getiren şirketleri itibarlı şirketler olarak değerlendirip, tercihlerimizi onlardan yana kullanıyoruz.

Hatta sadece güvenilir ve itibarlı bulduğumuz markaları tercih etmekle kalmıyor, itibarlı olmadığı yönünde kanıtları artan markaları protesto ediyor ya da protesto eden gruplara bizzat katılamasak da destek veriyoruz.

Şirketlerin kendi çıkarlarıyla toplum çıkarını dengelemesini istiyoruz. Aynı zamanda doğayı korumalarını ve her şeyi bugün tüketmeyip yarını düşünmelerini istiyoruz. Her ne yapıyorlarsa “bugün var yarın yok “ anlayışıyla değil sürdürülebilir bir yönetim anlayışıyla yapmalarını istiyoruz. Bu dengeleri gözeten şirketleri daha itibarlı buluyoruz.

Eskiden şirketlerin itibarlı olması için sadece iyi (kaliteli) ürünler üretmesi yeterliydi. Şimdi artık şirketler büyüdükçe ve ekonomik ağırlıkları arttıkça onlardan daha fazlasını istiyoruz. Piyasadaki bolluk da bizim tüketici olarak elimizi daha da güçlü kılıyor. Tercihimizi itibarlı olandan yana kullanıyoruz.

Bilgisayar ve internetin yaygınlaşması her bireyi birer gazeteciye dönüşürdü. Bugün tek bir kişi bile bir şirketin itibarını yerle bir edecek güce sahip. Elde ettiği bilgiyi internetten duyurması, kısa zamanda söz konusu durumdan bütün dünyanın haberdar olmasını sağlayabilir. Bugün şirketler tarihte görülmemiş bir saydamlık ortamında iş yapıyor.

Bu nedenle bütün büyük şirketlerin birer “kurumsal iletişim” bölümleri var. Bu bölümlerdeki iletişim uzmanları, şirket faaliyetlerini ilgili kitlelere duyurmak, yanlış anlaşılmaları düzeltmek ve şirketlerinin itibarını yönetmek için gecelerini gündüzlerine katıyorlar.

Turkcell Kardelen ProjesiToplumun şirketlerden beklentileri son on yılda o kadar arttı ki bugün artık bir şirketin itibarlı olması için sadece yanlış yapmaması yetmiyor. Sadece iyi ve güvenilir olmak itibarlı olmak için yeterli değil. Büyük şirketlerin “itibarlı şirket” sıfatını hak etmeleri için topluma destek verme, katkıda bulunma sorumlulukları var. (Toplum Sosyal Sorumluluğu Devletten Değil Şirketlerden Bekliyor)

İtibar, bir şirketin toplumsal kabul görmüş değerlere bağlılığına, çok sayıda bireyin teker teker inanması demektir.

Şirketle ilişkiye geçen herkesin (paydaşlarının) şirket hakkındaki deneyiminden, tutumundan ve düşüncesinden oluşan bir yargıdır. Maalesef çok kırılgan ve çabuk kaybedilebilen; elle tutulmaz ama son derece güçlü bir varlıktır.

Bir şirketin ve markanın itibarının yüksek olması sadece müşterilerde değil çalışanlarda ve tedarikçilerde de bir rekabet avantajı sağlar. İtibarı yüksek şirketler pazardaki en yetenekli iş gücünü, tedarikçileri ve dağıtıcıları kendi yanlarına çeker.

Ama itibar sadece “kurumsal iletişim” bölümünün tek başına çalışmasıyla elde edilecek bir sonuç değildir. Bir şirketin itibarı, ilişkiye girdiği bütün kişi ve kurumlar nezdinde oluştuğuna göre, şirketin her çalışanı teker teker şirketin itibarından sorumludur.  Başta CEO olmak üzere bütün kurumun sorumluluğunda olan bir konudur.

Benim  Türkiye’deki büyük şirketlerde gördüğüm önemli bir eksiklik, itibar yöneArçeliktimininin kurumsal marka ile ilişkisinin kurulmamasıdır. Yaygın uygulamaya göre, pazarlama bölümü markadan sorumlu tutulurken, kurumsal iletişim bölümü de itibardan sorumlu tutuluyor.  Oysa bana göre, kurumsal itibar ile marka yönetimi köklerini aynı felsefeden, aynı dünya görüşünden alan bir bütünün farklı hedef kitleler üzerindeki uygulamalarıdır. Eğer bunları birleştiren bir ortak payda yoksa, çok sesli bir orkestranın kötü müzik yapması gibi bir durum çıkar ortaya.

Daha önce de ısrarla vurguladığım gibi önce marka felsefesi vardır. Yani bir kurumun neden var olduğu, hayattaki duruşu yani imanı vardır. Sonra şirketin bütün fonksiyonları günlük işlerini yaparken bu marka felsefesini hayata geçirmek üzere sorumluluk üstlenir. Pazarlama bölümü tüketiciyle ilişki kurar, kurumsal iletişim bölümü diğer paydaşlara seslenir. Ama herkes markanın felsefesini hayata geçirmek üzere çalışır. Bu anlamda marka kimsenin tekelinde değildir. Şirketin felsefesidir ve CEO’nun yönetiminde bütün çalışanlar aynı amacı gerçekleştirmek için birlikte çalışırlar. (Marka Şirketin İmanıdır)

İtibar kendiliğinden veya tesadüfen oluşmaz. Aksine bilinçli bir şekilde yaratılan müşteri değeri, yatırımcıları şirkete çekecek stratejiler, en çok çalışılmak istenen şirket olma yolunda atılan adımlardan oluşur. Nitelikli dağıtım ve servis kanalları kurulması, medya ve kamuoyu ile kurulan ilişkiler ve sivil toplum ile işbirliği gibi birbirini tamamlayan birçok alanın bütünsel bir bakış açısıyla yönetilmesiyle hak edilir.

Aslında itibar yönetimi şirketin içini dışarıya anlatması (inside out) demektir. Hiçbir şekilde dışarıdan içeriye (outside in) elde edilecek bir değer olamaz.  Bu nedenle önce çevreyi kirletip, sonra çevre dostu sosyal sorumluluk projeleri yapmakla itibar elde edilmez. Önce vergi kaçırıp, sonra eğitime destek kampanyaları yaparak itibarlı olunmaz. Şirket içinde insanlara kötü davranıp gazetelere insan kaynakları politikası hakkında ahkam kesmekle de itibar elde edilmez. Aynı şekilde çevre, iyi kurumsal vatandaş, iyi işveren olmak gibi sürdürülebilir yönetim anlayışına ihanet eden uygulamalar yapan bir şirketin kendisini bir halkla ilişkiler şirketine emanet ederek itibar elde etmek istemesi de hayaldir.

Dünyaca ünlü Oteller zinciri sahibi Gordon Campbel Gray “Bana kapının önündeki görevliyi gösterin, size otelin nasıl olduğunu hemen söyleyeyim” der.

Şirketlerin itibarlarını yönetmekten daha önemli ve öncelikli işleri yoktur. Hedef, “beğenilen, takdir edilen, desteklenen, güvenilen” bir şirket olma hedefidir ve “önce kar edelim sonra itibarı düşünürüz” gibi bir gaflet içine olmakla hiçbir yere varılamaz.

Aslına bakarsanız her şirket toplumla bir “sosyal kontrat” yapar. Bu kontrat şirketlerin tek taraflı yaptıkları bir kontrattır ve itibar ancak bu kontratın yükümlülükleri yerine getirmekle hak edilen bir payedir. Kendiliğinden oluşmaz.

Son yıllarda, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, büyük şirketlerin sadece kısa dönem karlılıklarına öncelik vererek bu kontratı ihlal ettiklerine şahit olduk. Bugün Amerika’da şirketlerin itibarları hiç olmadığı kadar düşmüş durumda. 2009 McKinsey araştırmasına göre üst düzey yöneticilerin % 85’i bu görüşü doğruluyor. ( http://www.mckinseyquarterly.com/Strategy/Strategy_in_Practice/Rebuilding_corporate_reputations_2367 )

Güler SabancıŞirketler tıpkı insanlar gibi düzgün karakterli olmak zorunda. İyi ve bütünlüğü olan bir karaktere sahip bir insan ne yapıyorsa şirketler de benzer davranışları  sergilemek zorundadır. Nasıl bir insan için düzgün karakterli olmak zor anlarda doğru seçim yapmayı gerektiriyorsa, itibarlı şirketlerin de karşılaştıkları zor durumlarda her zaman doğruyu, kabul görmüş insani değerlere olan bağlılıklarını gösterme zorunluluğu vardır.

Ayrıca bireylerden farklı olarak, şirketlerin kendi karakterlerinin nasıl olduğunu anlatmak, iletmek gibi bir zorunluluğu da vardır; çünkü şirketlerin her gün toplum kesimleri tarafından tekrar ve tekrar tercih edilmek gibi bir sınava girmek mecburiyetleri vardır. Zaten kurumsal iletişim bölümlerinin yapması gereken de bu karakteri şirketin paydaşlarına iyi anlatmaktan ibarettir. Hiç olmayan bir karakteri yaratmak değil.

Bir şirketin itibarını o şirkette çalışanların temas ettikleri kişilerde oluşturdukları izlenimler belirler.

Çalışanlar her gün yaptıkları işte, aldıkları kararlarda yöneticilerinin gösterdiği istikamete doğru adım atarlar. Bu nedenle her şirketin genel tavrı ve davranışı nihai olarak şirket lideri tarafından belirlenir. Zamanla şirket liderinin karakteri şirketin bütününe yansır. Liderin karakteri şirketin karakteri olur.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Charles J. Fombrun, Reputation: Realizing Value from the Corporate Image, Harvard Business School Press, 1996
Charles J. Fombrum and Cees B.M. van Riel, Fame & Fortune, FT Press, 2003
Gary Davies, Rosa Chun, Rui Vinhas da Silva, Stuart Roper “Corporate Reputation and Competitiveness”, Routledge, Londra ve New York, 2003
Francis Fukuyama, Trust: The Social Virtues and The Creation of Prosperity, Free Press, 1996 (Güven, İş Bankası Yayınları, Ahmet Buğdaycı, Ankara – 1998)
Leslie Gainess Ross, CEO Capital: A Guide to Building Ceo Reputation and Company Success, Wiley, 2002
Roger Haywood, The Corporate Reputation, The Brand & The Bottom Line, Kogan Page, 2005
Adi Ignatius, Trust Revisited, Harvard Business Review, 2009
Sheila Bonini, David Court and Alberto Marchi, Rebuilding Corporate Reputations, McKinsey, 2009
Klaus Werner.Hans Weiss, Markaların Kara Kitabı, Media Cat, 2000
Salim Kadıbeşegil, İtibar Yönetimi, Media Cat, 2006

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Reputation Institude :

http://www.reputationinstitute.com/

2. Francis Fukuyama :

http://en.wikipedia.org/wiki/Francis_Fukuyama

3. Ronald J. Alsop, Ron Alsop , The 18 Immutable Laws of Corporate Reputation, Free Press, 2004 (Kitabın özeti) :

http://searchwarp.com/swa6590.htm

4. Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği :

http://www.tkyd.org/files/downloads/tkyd_brosur_2009.pdf

5. Birleşmiş Milletler “Türkiye’de Kurumsal Sosyal Sorumluluk Değerlendirme Raporu” :

http://www.unglobalcompact.org/docs/networks_around_world_doc/Network_material/CSR_Report_in_Turkish.pdf

6. Capital Dergisi “Türkiyenin en beğenilen şirketleri araştırması” :

http://www.capital-best.com/

© Copyright (09.06.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Yöneticiniz Sizin Ne Yaptığınızı Biliyor Mu?

Dünya, her iki-üç yüzyılda bir, büyük dönüşümler yaşıyor.

Ekonomi, toplum, sanat ve siyaset bu dönemlerde yeniden şekilleniyor. Her yeni dönem kendi değer yargılarını, kendi dünya görüşünü hâkim kılıyor. Toplum kendini yeniden düzenleyerek yeni kurumlar oluşturuyor.(Peter F.Drucker)

1455’te Gutenberg’in matbaa makinesini icat etmesiyle Avrupa’da Rönesans döneminin başlaması, Amerika’nın keşfi, batı dünyasının Arap rakamlarını Matbaa Makinesi(0,1,2,3…) kullanmaya başlaması ve bilimsel düşüncenin yükselişi gibi gelişmeler bütün değer yargılarını ve düşünce biçimini değiştirdi.

1776’da James Watt’ın buhar makinesini icat etmesiyle başlayan dönem ise beraberinde sanayi devrimini ve kapitalist sistemi (sosyalist alternatifi), ulus devleti, orta sınıfın yükselişini, kısaca bugün yaşadığımız dünyayı ve onun değer yargılarını getirdi.

Tam ortasında yaşıdığımız için fark etmekte zorlansak da, biz de bugün, yukarıdakilere benzer devasa bir dönüşüm yaşıyoruz.  

Bugün yaşları 18′lerinde olanlar bizim doğduğumuz dünyadan başka bir dünyaya doğdular:

• Onlar internetin yaygınlaştığı, bilgisayarın ucuzlayarak evlere girdiği, bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolaylaştığı, dünyanın şeffaflaştığı,  savaşların bile televizyondan naklen seyredildiği bir dünyaya doğdular.

• Bu dünyada gelişmiş batı ülkeleri yaşlanmış, yaş piramitleri tersine dönmüş durumda ve 50 yaşın üzerindeki nüfus neredeyse en büyük yaş grubu olmuş. Çoğu gelişmiş ülkenin nüfusu hiç artmıyor hatta gerileme riski ile karşı karşıya. Dünyanın daha önce hiç yaşamadığı bu demografik gelişmeler onların doğal buldukları sıradan olaylar; ama bizler için fevkalade şaşırtıcı.

• Bu gençler, üretim süreçlerinin parçalandığı, bir ürünün tasarımının, üretiminin, dağıtımının, satış sonrası hizmetinin ayrı ayrı ülkelerde yapılabildiği bir dünyaya doğdular. Oysa böyle bir süreci, 40 sene önce kimse hayal dahi edemezdi.

• Onlar, Facebook’un kurulduktan iki sene sonra 16 milyar dolar değere ulaştığını olağan karşıladılar. Oysa benim yakından tanıdığım, yaşı 70′lere gelmiş Türkiye’nin sayılı patronları bu durumu hala kavramakta zorluk çekiyorlar, bir türlü kabullenemiyorlar ve  bu durumu fevkalade “garip” buluyorlar.

• Tarım ve sanayide çalışan nüfusun azınlıkta olması ve hizmet sektöründe çalışanların çoğunluğu oluşturması bugünün gençleri için “normal” bir durum; ama onların babaları sanayi çağında yetiştiklerinden bu  “şaşırtıcı bolluğu” kimin, nasıl ürettiğini çok merak ediyorlar.

• Bugünün gençleri kendilerini hazırladıkları iş hayatında “bilgi” sayesinde değer yaratacaklarını, para kazanacaklarını en azından sezgisel olarak biliyorlar.  Oysa yüzyıllardır para kazanmanın yolu toprak sahibi olmaktan; sermaye sahibi olmaktan; kol gücüyle çalışmaktan geçiyordu. Bugünkü gençlerin önünde yükselen yeni bir sınıf var: Yaratıcı sınıf. Onlar da bu sınıfa ait olmak ve daha fazla katma değer yaratmak istiyorlar. Bu sınıfın ekonomilerin itici gücü olduğunu görüyorlar. Önlerinde Facebook gibi örnekler var. Yaratıcı sınıfın istediği ülkede, istediği şehirde yaşama özgürlüğüne sahip olduğunu biliyorlar. (En Yaratıcı Şehir Hangisi?)

• Bu gençler, ekonominin bel kemiğini mavi yakalı işçiler değil “bilgi işçileri”, “bilgi profesyonelleri” olarak adlandırılan çalışanlar olduğunu biliyorlar. Hayallerini bu meslekler süslüyor.

Hep söylediğim gibi çok büyük bir dönüşüm geçiriyor olsak da, bu dönüşümün tam ortasında yaşadığımız için bunu algılamakta zorlanıyoruz. Kierkegaard’ın dediği gibi “Hayat ileri bakarak yaşanıyor, ama geriye bakarak anlaşılıyor”. İçinde yaşadığımız dönüşüm bundan yıllar sonra çok daha iyi anlaşılacak.

Ama değer yargılarımız ve dünya görüşümüz eski üretim biçimi tarafından koşullanmış olduğu için biz “dünya  hiç değişmemiş” gibi bir yanılsama içindeyiz. Benim de ısrarla vurgulamak istediğim, yaşadığımız dönüşümü bir nebze anlayarak, kendimizi ve kurumlarımızı bu değişime uydurmak zorunda olduğumuzdur. Bunun zor olduğunu, bir taraftan hayat mücadelesi vererek koşarken diğer taraftan  durup-düşünüp, yaşadığımız gerçeği görmenin ve kendimizi değiştirmenin kolay olmadığını biliyorum; ama hayat, değişen koşullara uyum sağlayabilene yaşama şansı veriyor. Kendini değiştiremeyenlere ise çok acımasız davranıyor. (Darwin)

20.yüzyılın başlarında ortaya çıkan, Taylor, Fayol ve Weber’in görüşlerine dayanan “bilimsel yönetim” anlayışı kol gücüyle çalışan mavi yakalıların verimliliğini artırmayı amaçlıyordu. Bugün bu anlayışın verimli kıldığı “işçi sınıfı” artık ortadan kalkıyor. Bugünün fabrika işçilerinin çoğunluğu, sahip olduğu bilgiyle katma değer yaratan işçiler. Eskiden kol gücünün yaptığını bugünün makineleri yapıyor. Mavi yakalılar makineleri yönetiyor.

Artık merkeziyetçi ve hiyerarşik yapılar; katı ve cezalandırmaya yönelik kontrol anlayışları devirlerini tamamlamış durumda.

İş hayatının bu gerçeği görmesi, üretim biçiminin değiştiğini fark etmesi ve kendini yeni dünya düzenine uydurması gerektiğini düşünüyorum. Hatta daha ileri giderek, içinde yaşadığımız krizin, eskimiş bir üretim biçiminin çözülmesi anlamına geldiğini düşünüyorum. 

Yeni dünyanın nasıl bir yer olacağını hiç birimiz bilmiyoruz; ama yarının çalışma ortamının bugünkü gibi olmayacağını hepimiz görebiliriz. En azından “bilimsel yönetim” anlayışının artık verimlilik sağlamadığını ve iş yerlerinde çalışanların “mavi”, “beyaz” gibi sınıflara sığmadığını idrak edebiliriz.

Çünkü nasıl sanayi devrimiyle, çiftçiler yerlerini işçilere bıraktıysa bugün de işçiler yerlerini bilgi çalışanlarına ve yaratıcı sınıfa bırakıyor.

21. yüzyılda şirketlerin (ve kurumların) en önemli meselesi (challenge) “bilgi çalışanlarının”, “bilgi profesyonellerinin” ve “yaratıcı sınıfın” verimliliğini artırmanın yöntemlerini keşfetmek olacaktır. (Peter F. Drucker)

21. yüzyılın şirketleri emir-komutayla yönetilebilecek şirketler değildir. Emir verebilmek için, işin ne olduğunu, nasıl ve hangi sürede yapılması gerektiğini emir verenin bilmesi gerekir. Oysa bugün yöneticiler, çok doğal olarak, emir verdikleri kişilerin uzmanlık alanını hiç bilmezler. Bilmeleri mümkün değildir. Sizin yönetciniz sizin yaptığınız işi ne kadar biliyor? Bugün siz işi bıraksanız, yöneticiniz sizin yaptığınız işi yapabilir mi?

Ben yıllarca bir araştırma şirketini yönettiğim için bu durumu yakından biliyorum. Elbette “araştırma”yı iyi bilirim; ama bir araştırmanın yapılması için vazgeçilmez olan bir çok uzmanlık alanında bilgi düzeyim çok sınırlıdır: Benimle birlikte çalışan istatistik uzmanları, bilgisayar uzmanları ve araştırmacılar kendi alanlarının ustasıdırlar. Bu insanları “emir-komuta”yla yönetmek mümkün değildir. Bu insanlara emir verebilmek için her birinin uzmanlık alanında en az onlar kadar uzman olmak gerekir ki bu kimseye nasip olabilecek bir durum değildir.

Sadece araştırma alanında değil neredeyse bütün sektörlerde durum aynıdır. Bugünün şirketleri, kendi alanlarında yetki sahibi birçok uzmanın birlikte değer ürettikleri yerlerdir. Yönetimin görevi ise bu uzmanların verimli olmasını sağlayacak bir ortamı, kültürel bir iklimi yaratmaktır.

Peter Drucker, 21. yüzyılın şirketlerini yönetirken, bir senfoni orkestrasını yöneten orkestra şefini örnek almamızı öneriyor: Hiçbir şef orkestrayı oluşturan sanatçıların çaldıkları enstrümanların nasıl çalınacağını onlar kadar iyi bilemez; ama herkesin elinde aynı notalar olduğu için, bütün orkestra elemanları şefin idaresinde aynı amaca varmak için çalışırlar.

• Bu yönetim anlayışında bilgi (notalar) herkese açık olduğu için ara kademe yöneticilerine de ihtiyaç yoktur. Organizasyonların tıpkı orkestralarda olduğu gibi gereksiz yönetim kademelerinden arınması gerekir; çünkü bugün artık bilgiyi toplamak ve dağıtmak için “ara istasyonlara” gerek yoktur.

• Ayrıca orkestra şefiyle orkestra elemanları arasındaki ilişki, herkesin birbirine saygı duyduğu, değer verdiği bir ilişki olmak zorundadır. Bu ilişkide, bazı virtüöz sanatçıların “eşitler arasında birinci” konumunda olması ve bunun herkes tarafından kabul edilmesi de kaçınılmazdır; çünkü yaratıcı ve yetenekli insanlar ancak böyle bir anlayışın geçerli olduğu organizasyona bağlılık gösterirler. Aksi takdirde kendilerine başka orkestra bulurlar.

• Bugünün şirketlerinin yönetimleri, birbirini tamamlayan iki ilkeyi benimsek zorundadır: Sorumluluk ve hesap verebilirlik. Bilgi çalışanları, bilgi profesyonelleri ve yaratıcı insanlar, yaptıkları işin sorumluluğunu üstlenmek ve yaptıkları işin hesabını vermek zorundadırlar. Bir konuda sorumluluğu üstlenip hesap verir konumda olmak aslında sınırları tanımlanmış bir özgürlüğe sahip olmak demektir. Bu anlayışı benimsemiş bir yönetimin kontrol etmek gibi bir ihtiyacı olamaz. Kaldı ki yönetimler bugünün gerçekleri içinde kimin ne yaptığını isteseler de denetleyemez. Kontrol etme hevesi olsa olsa gereksiz gerginlik ve güvensizlik yaratır. Çalışanlara, özgürlük ve sorumluluk verip onlardan yapacakları işin hesabını vermelerini istemek, içinde bulunduğumuz çağın ruhuna en uygun yönetim anlayışıdır.

• Bir önceki yazımda da anlatmaya çalıştığım gibi, yaratıcı sınıf, çalışma ortamının bir “kabile” ortamına benzemesini ister. (Nasıl Bir İşyerinde Çalışmak İstersiniz?) Unutmamak gerekir ki ait (benzer) olma ihtiyacı, tam zıttı olan özgün (farklı) olma ihtiyacını dışlamaz. Bir orkestrada veya bir futbol takımında olduğu gibi her “oyuncunun” kendine özgü yetenekleri vardır. İyi bir liderin bu farklılıkları bir arada yaşatabilme becerisini göstermesi gerekir. Ait olma ve farklı olma birbirini tamamlayan ihtiyaçlardır. Aynı zamanda hem özgün olduğumuzu hem de bir yere ait olduğumuzu hissetmek isteriz.

• Hepimiz, gerek tek başımıza gerekse ait olduğumuz takımlarda sadece para kazanmak için değil aynı zamanda daha iyi bir şeyler yaratmak için de çalışırız. Hepimizin içinde “kendimizi gerçekleştirmek” gibi bir dürtü vardır. Bugünün şirketleri çalışanlara anlam yaratan ortamlar sunmak mecburiyeti içindedir. 

• Yaratıcı insanlar kendi potansiyellerini hayata geçirebilecekleri, bilgi ve fikir olarak beslendikleri ortamlarda bulunmayı isterler. Rutinin bir parçası oldukları noktada ise üretme yetenekleri azalır. Kendilerini sürekli yenileyecekleri, öğrenecekleri, merak duygularını tatmin edecek ortamları ararlar.

Ortak bir amaç için “gönüllü” çalışanlar verimli ve mutlu bir “takım” oluştururlar.

Ricardo Semler’in meşhur şirketi Semco, çalışanların “gönüllü katılımıyla” küçük bir aile işletmesinin nasıl son derece kârlı –ve ilk kuruluşundakinin kırk katı büyüklüğünde- bir imalat ve hizmet şirketine dönüştüğünün en güzel örneklerinden Ricardo Semlerbiridir. Semler’e göre çalışanların gönüllü olarak yönetime katılması, onların isteksiz olarak itaat etmesinden çok daha fazla katma değer yaratan bir yöntemdir.

Semler gibi kabile reislerinden öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum.

İş ortamlarında “bütünlük” herkesin birbirine benzemesiyle sağlanmaz. Aksine, farklılıkların ve çok sesliliğin bir uyum içinde bir arada yaşamasıyla sağlanır. Tıpkı senfoni orkestralarında olduğu gibi.

ZanderBoston Filârmoni Orkestrası’nın eski şefi ve müzik direktörü Benjamin Zander, bir orkestrayı ya da şirketi yönetmenin hiç de farklı olmadığını, ikisinin de “ruhun yaratıcılığının ifadesi” olduğunu söylüyor.

Yaklaşık 100 kişinin çaldığı ve hemen hemen bütün enstrümanların yer aldığı, çok sesli ve çok renkli senfoni orkestralarında, orkestrasıyla şef arasında sessiz bir anlaşma vardır.

Orkestradan çıkan müzik şefin anlayışını ve yorumunu yansıtır; ama buna rağmen bir orkestrada susan, sesi çıkmayan tek kişi şeftir. Şef orkestraya bakar, ses alır ve bir kelime bile konuşmadan uyarıda bulunmadan, konser boyunca sessiz ve “dilsizce”  ince bir bagetle yönetir.

Orkestra şefinin en önemli enstrümanı bakışlarıdır. Liderin de yaptığı işe olan inancını, heyecanını en iyi gözlerinden anlarsınız. Bir lidere güvenmek, onun inancını ve heyecanını anlamak mı istiyorsunuz? Gözlerine bakın.

Tüm bu sessizliğine rağmen orkestra şefinin aynı zamanda sağlam bir otoritesi vardır; ama bu korkuya, hiyerarşiye dayalı bir otorite değildir. Şefin otoritesi unvanından değil yetkinliğinden kaynaklanır.  Müzikal anlayışı, bilgisi, yönetim deneyimi ona hak edilmiş bir otorite verir. Sahip olduğu unvandan daha sağlam ve değerlidir.

Şef, nasıl bir müzik yapılacağını önceden hayal eder.  Orkestradaki her bireyin esere kişisel katkı yapmasını sağlar. Sadece çalanları değil dinleyiciyi de bu alış verişin içine çeker. Yapılan müzikten hem dinleyenlerin hem çalanların zevk almasını sağlar.

Bence şirketlerin senfonik orkestralar gibi yönetilmesi gerektiğini düşünmek bir ütopya değil; çünkü bugünün şirketleri değişen hayata uyum sağlamak istiyorlarsa, aynen orksestralar gibi, çok sesli ve çok renkli olmak zorundalar.  Orkestrayı oluşturan her bireyin kendi yetkinliğini ve farkını ortaya koyması ama bu farklı seslerden anlamlı ve güzel bir müzik çıkması mümkün. Üstelik iyi yapıldığında hem dinleyenlere hem çalanlara zevk vereceği kesin. 

Ancak bu şirketleri yöneten liderlerin de bir orkestra şefinin yetkinliğine, otoritesine ve zerafetine sahip olmaları lazım.  

Not:
Geleceğin şirketlerinin nasıl olacağı, bizi nasıl bir çalışma ortamının beklediği konularında benim bugüne kadar en çok etkilendiğim ve aynı zamanda hayran olduğum yazar, Peter Drucker’dır. Yönetim konularında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız size Drucker okumayı, şiddetle tavsiye ederim.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Peter F. Drucker, Post Capitalist Society, Butterworth-Heinemann, 1993
Peter F. Drucker, Management challenges for the 21st century, Butterworth-Heinemann,1999
Peter F. Drucker, Managing in next Society, Butterworth-Heinemann,2002
Jean Baudrillard, Üretimin Aynası, Oğuz Adanır, 9 Eylül yayınları, 1998
Rosamund Zander – Benjamin Zander, “Art of Possibility”, Harvard Business School Press, 2000
Ricardo Semler, The Seven-Day Weekend: Changing the Way Work Works, Portfolio Books, 2004
Dave Logan, John King, and Halee Fischer-Wright, Tribal Leadership: Leveraging Natural Groups to Build a Thriving Organization, Collins Business, 2008

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Peter F. Drucker, “The Unfashionable Kierkegaard”,1933 (makale) :

www.peterdrucker.at/en/texts/p_drucker_kierkeg_en.pdf

2. “Leading by Omission”, R.Semmler, MIT Lecture :

mitworld.mit.edu/video/308

3. SEMCO :

semco.locaweb.com.br/pt/

© Copyright (02.06.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.