Monthly Archive for July, 2009

Şirketler Yanlış Kararları Nasıl Alıyor?

Ben eskiden büyük şirketlerin rasyonel karar alınan yerler olduğunu zannederdim, bana göre “akılsızca işler” yapmak sadece bizim gibi bireylere özgü bir zafiyetti.

Hele “Kurumsal şirketlerin” hiç yanılmadıklarını düşünürdüm. Bu şirketlerin her yaptıkları doğru, aldıkları her karar isabetliydi.

Kurumsal şirketlerin yönetim kurulu salonlarını NASA uzay üssünün komuta merkezine benzetirdim. Her seçeneğin ince elenip sık dokunduğunu, bütün risklerin titizlikle değerlendirildiğini, alınan kararların insanî zafiyetlerden uzak olduğunu zannederdim.

Bizler insan olarak hata yapabilirdik, yanılabilirdik, duygusal davranıp şaşırabilirdik; ama kurumsal şirketlerde bunlar olmazdı.

Yanlış biliyormuşum. Şirketler de karar alırken bizim gibi davranabiliyormuş.

Meğerse “şaşırmak”, “atlamak”, “görememek”, “akıl edememek” sadece bize özgü değilmiş.

Peki, sadece doğru karar almak için çok yüksek paralar ödenen yöneticiler sizce nasıl yapıyorlar da yanlış karar alıyorlar?

Bu yanlışların altındaki nedenler, hiç de nükleer fizik kadar karmaşık ve anlaşılmaz değil. Çoğu sizi şaşırtacak kadar basit, insani hatalar:

1.İyimserlik ve aşırı güven

Bizler birey olarak geleceğin bizi kayıracağına inanırız. Şanssızlık başkalarının başına gelebilir, ama geleceğin  bize ”iyi şeyler” getireceğine inanırız. Hayat mücadelemizi sürdürmemiz için böyle bir umuda ihtiyacımız vardır. Ayrıca kendimizi olduğumuzdan daha akıllı görürüz.

Maalesef kendimizi dev aynasında görme eğilimimiz şirket yönetim kurulu salonlarında da bizi terk etmiyor. Hatta şirket büyüdükçe, başarılı oldukça daha da artıyor.

Yönetime hakim olan bu ruh hali, şirketlerin inanılmaz hatalar yapmasına neden oluyor.

Pek çok fizibilite çalışmasındaki “kötümser” olarak nitelendirilen gelecek senaryoları bile odukça iyimser bir bakış açısını yansıtabiliyor.

Başarılı oldukça, ”iyi olanın” bizim başımıza gelmesi ihtimalini abartıyoruz.

Konuya bir de şirketi yöneten lider açısından bakalım: Büyük başarılara imza atmış liderlerin hepsi iyimserdir. Bu liderler iyimser olmasalar ve geleceği şekillendireceklerine inanmasalar, etrafındaki insanları ortak bir hedefe yöneltme imkânının bulamazlar. Bu nedenle bir liderin iyimser olmaya herkesten daha fazla hakkı vardır; çünkü gelecek ancak böyle bir iyimserlikle yaratılır. Liderin sokaktaki insandan daha iyimser olmak gibi bir duruşunun olması anlaşılmayacak bir şey değildir.

Ama diğer taraftan bu iyimserliğin ayakları yere basan bir iyimserlik olması gerekir.

Kontrolsüz iyimserlik telafisi zor sonuçlara neden oluyor: Yeni ürünün başarısızlığından bütçelerin gerçekleşmemesine kadar, şirketlerin birçok hedefinin tutmamasının altında “aşırı iyimserlik yanılgısı” vardır. (Strategic Misrepresentation, Kahneman & Lovallo)

2.Bazı harcamalara aşırı hoşgörü gösterilmesi (Mental Accounting, Richard Thaler)

Mental AccountingŞirketlerde çalışanlar bilirler: Şirketlerin harcadıkları para, harcandığı alana göre farklı değer taşır! Mesela yeni bir ürün için görülmemiş derecede rahat para harcayan şirketler, şirkete çok kar getiren mevcut bir ürün için inanılmaz tasarruf tedbirleri alabilir. Sanki iki farklı alana harcanan para birimi aynı değilmiş bunlar farklı zamanlarda kazanılmış, farklı değerleri olan para birimleriymiş gibi davranılır.

Şirket yönetimi bazı alanlara para harcarken kurallar unutulur ve buralara harcanan paralar sanki hiçbir sınır yokmuş gibi kolaylıkla harcanır. Bu durum elbette uzun sürmez ama “akıldışı” iklim hüküm sürdükçe sadece şirketin kaynakları boşa harcanmış olmaz aynı zamanda diğer bölümlerdeki “sıkı yönetim” çalışanları huzur eder.

Şirketin her kuruşunun değeri aynıdır, ama bu en çok ihlal edilen kuraldır: Bazı yatırım veya yeni ürün geliştirme için tahsis edilen bütçe üzerinde şirketin kontrol mekanizmaları iyi çalışmaz olur:  Bu konular birden bire kimsenin söz söyleyemediği, söylediği zaman ise “tutucu” olmakla suçlandığı konular olur. Duruma müdahale eden finans yöneticileri ise “kutsal” bir konuda söylenmemesi gereken bir sözü söylemiş “oyunbozanlar” olarak görülürler.

3.Mevcudu koruma sapması (Status Quo Bias)

resim054İnsan sahip olduğuna gerçek değerinden daha fazla değer atfediyor. (Endowment effect)

Satın aldığımız bir ürün, dükkândan eve geldiği andan itibaren ödediğimiz paradan daha değerli gelmeye başlıyor bize. Borsadan satın aldığımız hisseleri satarken zorlanıyoruz. Kişisel tasarrufumuzu bulunduğu yerden (döviz, borsa, mevduat, vb) başka bir yere yönlendirmede son derece tutucu davranıyoruz.

Aklımızın bu sapmasının arkasında kaybetmeye karşı aşırı hassas bir yapımızın olması yatıyor. (Risk aversion, Loss aversion)

Mevcudu koruma saplantımız zayıf stratejilerle iş yapmamıza neden oluyor. Her iş, hem yeni ürünler yeni yatırımlar gerektirirken hem de bazı alanlardan çekilmeyi, bazı ürünleri üretmemeyi gerektir; ama insan aklı her iki yöne doğru aynı şekilde çalışmıyor.

Şirketlerin mevcut uygulamalarda ısrar etmesi, yenilikçi yaklaşımlara açık olmaması da bu saplantının bir sonucudur.

Hâlbuki her şirketin her yıl en az bir kere uygulama ve iş yapma biçimlerini gözden geçirmesi, artık geçersiz olan eski yöntemlerini sorgulaması gerekir. Hangi ürünleri, hangi süreçleri değiştirmek gerektiğine karar vermesi gerekiyor.

Şirketlerde “sahip olduğumuz” her şey en iyisi değildir. Terk etmesini öğrenmeliyiz. Ama şirketler bir türlü terk edemiyor.

Peter Drucker terk etmesini bilmeyi, (Corporate Abandonment) her şirketin öğrenmesi gereken bir alışkanlık olarak tarif ediyor.

4.Sürü Psikolojisi

Selçuk Erdem - Sürü PsikolojisiŞirketler de aynı bireyler gibi sürü psikolojisiyle hareket etme eğilimi gösteriyor. Meselâ içinde bulunduğumuz yıllarda büyük Türk şirketlerinin nereyse tamamı enerji sektöründe yer almak istiyor. Çoğu bu alana zaten yatırım yapmış durumda.

Şirketlerin bu tutumuna paralel olarak bankalar da bu projelere finansman sağlıyor.

Sizce bu tutum nasıl açıklanır? “Aklın yolu bir” diye mi? Yoksa sürü psikolojisiyle mi?

Ben konunun uzmanı değilim; ama Türkiye’nin potansiyelinin bu kadar enerji projesini kaldıracağını da düşünmüyorum.

Aynı gelişme Alış Veriş Merkezlerinde de yaşanıyor, örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bir iş sahasının karlılığının yeni yatırımcıları çektiğini ve burada fiyatların düşüp tüketici yararına bir gelişme olduğunu hepimiz biliyoruz (Adam Smith, “görünmez el”); ama şirketlerin pazarlama stratejisi -ekonominin aksine- “eşitlikten” kurtulmak ve “farklılık” yaratmak için vardır. Ne var ki pek çok şirket sürü psikolojisinden kurtulma basiretini gösteremiyor.

Oysa hepimizin bildiği ama az uyguladığı gibi başarı, herkesin yaptığını taklit etmekten değil kimsenin yapmadığı, yapmayı düşünmediği yollardan gitmekle elde ediliyor.

Şirketler sadece yeni yatırım alanlarında değil başka alanlarda da sürü psikolojisiyle hareket ediyor. İnsan kaynakları uygulamaları, bilgi teknolojileri uygulamaları, pazarlama uygulamalarında da aynı dürtüyle hareket ediyor: Moda sadece giyimde değil şirket yönetiminde de varolan önemli bir olgu. Aynı zamanda da boş yere harcanan kaynakların en önemli nedeni.

5.Fikir Birliği

“Normal” bir şirkette bir fikrin karşısında en az onun kadar değerli birden fazla fikir vardır, olmalıdır; ama pek çok şirkette lider, farklı fikirleri duymak bir yana kendisinin inandığı fikrin sorgulanmasından bile hoşlanmaz. İnandığı fikrin tartışılmasını istemez. Sonunda da alınan kararın “fikir birliği” içinde alınmış algısını yaratmak ister. Şirketlerin çoğunda yöneticilerin fikir ayrılığı içinde olması zararlı bir olguymuş gibi anlaşılır; oysa yetişkinlerin olduğu her yerde doğal olarak fikir ayrılığı vardır. Olması gerekir. Herkesin fikir birliğinde olduğu yerde bence “fikirsizlik” vardır.

Aslında hepimizde bu” fikir birliği” sapması var. Çocuksu bir davranışla, belki de eleştirilere göğüs gerebilmek için ve muhtemel bir başarısızlıkta herkesi eşit derecede sorumlu tutabilmek için, olmasa da varmış gibi göstermeye çalıştığımız hayali bir durumdur.

Yetişkinlerin olduğu yerde nadiren fikir birliği olur. Hayat, birden fazla doğru arasından en iyi yolu bulmak olduğuna göre neden herkes aynı fikirde olsun ki?

Doğru fikri bulmakla, karar alınan bir fikrin arkasında durmak farklı şeylerdir. Üst düzey yöneticiden beklenen herkesle aynı görüşte olması değil alınan kararı uygularken bunun kendi fikriymiş gibi arkasında durmasıdır. Maalesef şirket yönetimlerinde de çocuksu egolar yüzünden fikir ayrılıklarına hoşgörü gösterilemiyor. Sanki fikir ayrılıkları şirketi “bölecekmiş” korkusu yaşanıyor. Bu korkuyu da en çok şirketi yöneten lider hissediyor. Kendine bağlı yöneticilerin “birbirlerine düşmesinden” endişe ederek, mümkün olduğunca “fikir birliği” ortamı yaratmak istiyor.

Grup halinde karar veren insanlar zaten birbirlerinden etkilenip toplu bir körlük oluşturma eğilimleri gösterirken, yukarıda anlattığım bu “fikir birliği” saplantısı da bu süreci keskinleştiriyor ve şirketin içindeki farklı renkler sönüp farklı sesler susar oluyor.

Farklılıkların yok sayıldığı ortamlarda (Monoculture of the mind, Vandana Shiva ) doğal olarak bireysel yaratıcılıklar da köreliyor. Bu bir taraftan sürü psikolojisi oluştururken diğer taraftan da güçlü olanlar için kendi kararlarını uygulamak için “rahat” bir ortam oluşturuyor. (Confirmation Bias) Ama bu anlayış çoğu kez hayırlı sonuçlar üretmiyor.

Şirketleri yönetirken hem şirket içindeki farklı seslerin ifade edileceği bir ortam yaratmak hem de dışarıdan tarafsız bakış açılarını ortaya koyabilecek uzmanların katkılarına açık olmak gerekir. “Gurup düşüncesinin” (Group thinking) oluşmasına engel olacak ve “şeytanın avukatlığını” yapabilecek “aykırı” fikirlere özgürlük tanınmalıdır.

Eğer bir karar alınırken “fikir birliği” varsa, toplantı salonunda “alârm zilleri” çalması gerekir.

6. Aracıların karar üzerinde etkisi

Bir şirkette karar alırken, bu kararın alınmasına aracılık edenlerin özel durumları, kişisel tercihleri doğru kararın alınmasına engel olabilir.

Şirketin alacağı kararla bu kararın hazırlığını yapan kişinin/kişilerin içinde bulunduğu durum şirket çıkarıyla örtüşmeyebilir. (Agency problems) Meselâ bir sene sonra emekli olacak bir pazarlama yöneticisinin yeni bir ürünü piyasaya sunması kendi kişisel amacına uygun düşmeyebilir. Bu yöneticinin amacı mümkün olan en az riski alarak emekli olmaktır, oysa şirket için doğru olan belki de yeni ürünü hiç zaman kaybetmeden pazara sunmaktır.

Şirketlerde en sık görülen hastalık, yöneticilerin ve danışmanların kendi kişisel çıkarlarını şirketten daha öncelikli görerek davranmalarıdır. Birçok proje bazı yöneticilerin kişisel kaprisleri, zevkleri ya da çıkarları doğrultusunda hayata geçer. Bu projeler şirkete değil kişilere hizmet eden projeler olur. Bu basiretsizliğe sadece aile şirketlerinde değil saygın kurumsal şirketlerde de rastlanır.

7.Önyargılar

Ünlü bir bilgeye “Bu dünyada en çok kimi seviyorsunuz?” diye sormuşlar, “Terzimi; çünkü her gittiğimde ölçümü yeniden alıyor.” demiş.

Pazarlamacılar, üretimde çalışanların müşteriden ve iletişimden anlamadığını iddia ederler; finansçılar kendilerinden başka kimsenin hesap-kitap bilmediğini düşünürler.

Şirketlerde herkesin diğer bölümlerde çalışanlar hakkında önyargıları vardır.

Bu önyargılar çoğu zaman şirketleri yaşanmaz kılar. Toplantı yapılırken ortalık birden alevlenir. Bir türlü yetişkinler arası bir iletişim kurulamaz. Fikirler, projeler hayata geçemeden ölür. Şirket kendi içindeki sorunlarla o kadar çok uğraşmak zorunda kalık ki değişime ve rekabete cevap vermek ikinci plana düşer. Şirket zafiyete uğrar.

Halbuki bugünün şirketleri değişik bölümlerde çalışanların birlikte iş yapmalarını zorunlu kılıyor. Birçok inovasyon örneği, üretimden gelenlerin, müşteri ve pazarlama alanlarında fevkalade yenilikçi fikirlere sahip olabildiklerini; benzer şekilde pazarlamacıların üretim süreçlerini yeniden organize edebildiklerini gösteriyor.

Öneriler:

1.Daha iyi karar almak ve daha etkili bir yönetime sahip olmak için öncelikle hem kendi aklımızın zafiyetlerini hem de şirket yöneticileri olarak toplu davranışlarımızdaki zafiyetleri anlamamız gerekli. Sadece bu konudaki farkındalığımızın bile çok iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Farkında olmak daha iyisini elde etmek için önkoşul.

2.Tüm organizasyon genelinde, ama önce kendimizden başlayarak etkili dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Stephen Covey’nin dediği gibi “önce bize ne söylendiğini anlamak sonra kendimizi anlatmaya çalışmamız” gerekiyor. Tersini yapınca iletişim mümkün olmuyor.

Ayrıca “kimin söylediğine” değil gerçekten “ne söylendiğine” dikkat edilecek bir şirket kültürü yaratmamız gerekiyor.

3. Şirketteki süreçlerin ve takımların mümkün olduğu kadar çok fonksiyonlu ve çok disiplinli olmasının çalışanları birbirine yakınlaştıracağına, herkesin birbirinin gerçeğini daha iyi kavramasına yardımcı olacağına inanıyorum. Yaratılacak bu çeşitliliğin “grup düşüncesi” tuzağına düşme riskini azaltacağına inanıyorum.

4.Yaratıcılığı ve yenilikçiliği destekleyen otantik liderlerin daha az önyargı taşıdığını; hiyerarşileri ve statükoyu besleyen otoriter liderlerin ise önyargıları pekiştirerek organizasyona zarar verdiğini düşünüyorum.

5.Şirket yönetireken uzmanlara danışmanın önemine inanıyorum. Birbirini iyi tanıyan ve bilen insanlar şüphesiz bir emniyet çemberi oluştururlar; ama kimi zaman da emniyet çemberlerini yıkmak gerekir. Her yöneticinin ve organizasyonun bazen tarafsız bir göze, bazen  konusun uzmanına, bazen şeytanın avukatına ihtiyacı olduğu düşünüyorum.

6.İyi yapılmış tarafsız araştırmaların en az mevcut deneyimler ve yöneticilerin iç görüleri kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

7. Hem kişisel olarak hem de şirket olarak “daha iyi karar almayı” öğrenebileceğimize ve bu konuda kendimizi, şirketimizi geliştirebileceğimize inanıyorum. Daha iyi karar almak için gerekli olan süreçleri tanımlayabileceğimize, bu konuda uzmanlardan eğitim alabileceğimize inanıyorum.

8. Karar alırken rasyonel karar alma yöntemini kullanmanın çok önemli olduğuna; ama tek başına mantığın yetmeyeceğine inanıyorum. Mutlaka iç sesimizden ve sezgilerimizden de yararlanmalıyız diye düşünüyorum.

Ama sezgilerimizin de tehlikeli birer silâh gibi olduklarını, bizi yanıltabileceklerini düşünüyorum.

Hem bireysel hem de şirket olarak verdiğimiz kararlarda akıl-sezgi dengesini kurabilmemiz gerektiğine inanıyorum.

Kendi sezgilerimizin nerede sapma yaptığını, mantığımızın nerede bizi kısıtladığını anlamamız. Şirkette karar alırken bizi bekleyen tuzakların neler olduğunun  farkına varmamızın, kendimize ve şirketimize yapacağımız en önemli yatırımlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Dan Lovallo and Daniel Kahneman, “Delusions of Success: How Optimism Undermines Executives Decisions”, Harvard Business Review, 2003
Lev Virine and Michael Trumper, “Project Decisions: The Art and Science”, Management Concepts, 2008
John S. Hammond, Ralph L. Keeney and Howard Raiffa, “The Hidden Traps in Decision Making”, HBS, 2003
Kahneman, P. Slovic & A. Tversky (eds.), Judgment under Uncertainty: Heuristics and Biases, Cambridge University Press, 1982
Gary Belsky, Thomas Gilovich, “Why Smart People Make big Money Mistakes”, Simon & Schuster, 1999
Scout Plous, The Psychology of Judgment and Decision Making, McGraw-Hill, 1993
Scout Plous, Understanding prejudice and discrimination, McGraw-Hill, 2003
Gerd Gigerenzer, Peter M. Todd, “Simple Heuristics That Make Us Smart”, Oxford University Press, 2000

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. David A. Armor and Shelley E. Taylor, “When Predictions Fail: The Dilemma of Unrealistic Optimism” in Thomas Gilovich (heuristics & biases chapter: google e books), (2002) :

http://books.google.com.tr/books?id=FfTVDY

2. Flyvbjerg, Bent, “From Nobel Prize to Project Management: Getting Risks Right.” Project Management Journal, vol.37, no.3, August 2006, pp. 5-15. :

http://flyvbjerg.plan.aau.dk/Publications2006/Nobel-PMJ2006.pdf

3. Michael S. Haigh and John A. List “Do Professional Traders Exhibit Myopic Loss Aversion?” An Experimental Analysis :

http://www.econ.iastate.edu/classes/econ642/Babcock/haigh%20and%20list.pdf

4. L.R. Jones and K.J. Euske, Strategic Misrepresentation in Budgeting :

http://jpart.oxfordjournals.org/cgi/content/abstract/1/4/437

5. Richard Tahler “ mental accounting matters” :

http://faculty.chicagobooth.edu/richard.thaler/research/MentalAccounting.pdf

6. Michael S. Haigh and John A. List “Do Professional Traders Exhibit, Myopic Loss Aversion? An Experimental Analysis” :

http://www.arec.umd.edu/Publications/Papers/Working-Papers-PDF-files/02-18.pdf

7. Tammy Clewell mourning beyond melancholia: freud’s psychoanalysıs of loss :

http://www.apsa.org/portals/1/docs/japa/521/clewell.pdf

8. Elisabeth Sonandras, Sürünün Gücü, National Geographic, Temmuz 2007 :

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0707/konu.aspx?Konu=4

9. Robert S. Baron, So right it’s wrong: Groupthink and the ubiquitous nature of polarized group decision-making :

http://ourcomments.org/psych/GroupthinkII-realFinalADvances-1.pdf

10. Heuristics :

http://en.wikipedia.org/wiki/Heuristic

11. List of cognitive biases :

http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_cognitive_biases

12. Hidden Flow in Strategy :

http://www.mckinseyquarterly.com/Hidden_flaws_in_strategy_1288

13. Finkelstein, Sydney, Sanford, Shade H, Learning From Corporate Mistakes: The Rise and Fall of Iridium. Organizational Dynamics, Nov2000, Vol. 29, Issue 2 :

http://www.sciencedirect.com/science?_ob=Article

14. Linda Henman, How to Avoid Hidden Traps of decision Making :

http://www.henmanperformancegroup.com/articles/Avoid-Hidden-Traps.pdf

15. Working paper: organizational heuristics, more than simple rules, David Oliver, Johaan Roos, 2002 :

http://www.imagilab.org/pdf/wp02/WP13.pdf

16. Russ Vince, The impact of emotion in organizational learning,University of Glamorgan, 2002 :

http://unpan1.un.org/intradoc/groups/public/documents/APCITY/UNPAN007383.pdf

17. Daniel Gilbert I’m o.k., you’re biased , Newyork times April 2006 :

http://www.nytimes.com/2006/04/16/opinion/16gilbert.html?_r=2&oref=slogin

18. Beauty and truth in physics: Murray Gell-Mann :

http://blog.ted.com/2007/12/murray_gellmann.php

19. Distortion and Deception in Strategic Decisions :

http://www.cfo.com/article.cfm/5380604/2/c_2984275?f=home_featured

© Copyright (28.07.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Yöneticiniz Karar mı Alıyor? Niyet mi Ediyor?

Bir yöneticinin iş yerinde aldığı kararlar onun özel hayatında aldığı kararlara benzemez. İş yerinde alınan kararlarla özel hayattta alınan kararlar arasında iki temel fark vardır:

• Kişisel kararlarımız bizi – bazı durumlarda yakın çevremizi – bağlar. İş yerinde üst düzey yöneticinin aldığı kararlar ise bütün çalışanları bağlar.

• Kişisel kararlarımızın doğrultusunda yapılması gerekeni kendimiz yaparız oysa şirkette kararı veren neredeyse hiçbir zaman uygulamayı üstlenmez. Kararı başkaları uygular.

İş yerinde karar ve uygulama arasındaki uçurumun temel nedeni yani kararların etkili olmaması, yöneticinin karar alırken gerekli koşulları yerine getirmemesinden kaynaklanır.

Özel hayatımızın aksine iş yerinde alınan kararların mutlaka belirli şartları taşıması gerekir.

Peki bir kurumda üst düzey yöneticinin alacağı kararın esasları nelerdir? Karar alırken olmazsa olmaz özellikler nelerdir?

1. Yöneticinin öncelikle karar alınacak konunun, bir istisna mı olduğu yoksa kendini tekrar eden jenerik bir sorun mu olduğunu anlaması gerekir.

Bir sorun ortaya çıktığı zaman, hemen her şirkette, sanki o sorun daha önce kimsenin karşılaşmadığı bir sorunmuş gibi algılanır oysa karar alınması gereken konuların neredeyse tamamı jenerik (herkesin başına gelen) sorunlardır.

Mesela bir şirketin içinde bulunduğu nakit sıkıntısı nadiren söz konusu döneme ait -istisnai- bir durumdur. Genellikle bu durumdaki şirketler, işletme sermayesi eksikliği içindedir ve sorun geçici olmaktan çok yapısaldır. Üst düzey yöneticinin bu durumu özel (istisnai) bir durum olarak görmesi alınacak kararın etkisini belirleyecek en önemli unsurdur. Eğer süregelen yapısal bir sorun, işletmenin ilk kez karşılaştığı- bir daha karşılaşmayacağı-bir sorun gibi algılanır ve bu soruna geçici çözümler üretilirse sorunun çözülmesi hiç mümkün olmaz.

Benzer şekilde mesela bir şirketin pazarlama departmanında çalışanların işten ayrılmalarının sıklaşması, pazarlamacıların kaprisli, tatmin edilmesi zor insanlar olmalarına bağlanması – bunun özel bir durum olarak görülmesi- sorunun çözülmesini mümkün kılmaz. Oysa durum muhtemelen pek çok şirkette olduğu gibi yapısal bir sorundur. Yani jenerik bir sorundur ve şirketin iş yapma biçiminden, süreçlerinden kaynaklanıyordur. Dolayısıyla böyle bir durumda sorunun nedeni yönetici veya çalışanlar değildir. Ne kadar insan değiştirilirse değiştirilsin sorun çözülmez. Yöneticinin görevi sorunu doğru tanımlayıp çözüm üretecek etkili bir karar almaktır.

2. Hangi sonuçlara ulaşmak hedefleniyor? Karar almadan önce yöneticinin neyi hedeflediğini, şirketi bu hedefe ulaştıracak seçeneklerin neler olduğunu, alınacak kararın hangi riskleri içerdiğini belirlemesi ve karar alırken hem mantığından hem sezgilerinden nasıl yararlanması gerektiğini bilmesi gerekir. (Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için “Siz Kararlarınızı Nasıl Alıyorsunuz?” yazımı inceleyebilirsiniz.)

3. Doğru karar – Kabul edilebilir karar

Genellikle yöneticiler bir karar alırken, pragmatik düşünerek, “uygulanabilir karar” alma eğilimi gösterirler. Şirketin içindeki şartları, kilit görevlerdeki yöneticilerin muhtemel tepkilerini, şirketin finansal durumu gibi değişkenleri dikkate alarak karar alırlar.

Bu pragmatik yaklaşım bir şirketin doğru karara varmasını engelleyen bir yaklaşımdır. Sürekli pragmatik davranmak, şartlara ve kişilere uygun kararlar almak şirketi rotasından, hedefinden saptırır. Daha da ötesi şirket, anlık sorunların giderilmesiyle uğraşmaktan yani “yangın söndürmekten” öteye geçemez.

Oysa “doğru kararı” almakla “kararı uygularken taviz vermek” arasında fark vardır. Daha karar alırken taviz vermek, doğru kararın alınmasını engelleyen en önemli etkendir. (Deneyimli yöneticiler, her kararın uygulama sırasında taviz verilerek uygulandığını çok iyi bilirler.)

4. Kararı uygulamak

Alınan kararı uygulama görevinin ve sorumluluğunun kime ait olduğunu mutlaka açıkça belirlemek gerekir. Eğer kararı alıp sorumluluk ve yetkiyi saptamazsak sadece bir niyet beyan etmiş oluruz. Karar almış olmayız. (Drucker)

Çoğu yönetici karar almak yerine niyet belirtiyor ama karar aldığını zannediyor. Üstelik bu niyeti yüksek sesle ifade etmiş olduğu için kendisine bağlı olanların bu niyeti gerçekleştirmelerini umut ediyor. Umut ettiği gerçekleşmeyince de kendisine haksızlık yapıldığını, etrafındakilerin duyarsız olduğunu düşünmeye başlayarak giderek asabi davranışlar sergiliyor.

Oysa yöneticinin sadece karar alması yetmez. Bu karara bağlı olarak yapılması gerekenler vardır:

• Bu karardan kimler bilgi sahibi olmalı?  Son derece basit gibi görünen bu kural, şirketlerde en sık rastlanan hatalardan biridir. Bu hatayı yapmamış şirket yok denecek kadar azdır. Yönetici karar alır ama ilgili kişiler veya bölümler bu karardan habersizdir.

• Yapılması istenen eylem nedir? Karar tam olarak hangi işin, nasıl yapılmasını gerektirmektedir. Bu iş anlaşılır biçimde tanımlanmış mıdır? Karar, uygulayıcılara gerçekten çok iyi anlatılmış mıdır? Şirketlerde çoğu kez kararı alanla, kararı uygulayan yapılması istenen işi farklı yorumlar. Kararı alanın beklentisi başka olur, kararı uygulayanın kendine görev edindiği şey başka. Sonuçta hepimizin bildiği huzursuzluklar yaşanır.  Dolayısıyla her iki tarafın alınacak sonuçlar üzerine mutabık olması gerekir. Bu mutabakatın işin başında yapılması gerekir.

• Alınan kararı kimler uygulayacak? Bunlar doğru insanlar mı?

Bir çalışana yapamayacağı, yetkinliğine uymayan bir görev verip ondan sonuç beklemek ve bu sonuç alınmadığı zaman da “beni kimse anlamıyor.” diye yakınmak bir yönetici için küçük düşürücü bir durumdur.

Uygulamanın başarısı için hangi kaynaklara (zaman, insan, bütçe, bilgi, ilişki…) ihtiyaç duyulacaksa, yöneticinin bu kaynakları çalışanlara tahsis etmesi gerekir. Vermeden almak mümkün değildir.

5. Geri bildirim. Takip.

Kararı uygulayan insanlar hata yapabilirler. Kararın izlenmesi, uygulandığının raporlanması gerekir. Ama sadece raporlanması yetmez, karar alanın uygulamayı bizzat kendisinin görmesi ve varsa eksiklerini düzeltmesi gerekir.

Kararın nasıl uygulandığını görmek, kararın alındığı zamandaki koşulların ve varsayımların hala geçerli olup olmadığını ve kararın değiştirilmesi gerekip gerekmediğini anlamak için şarttır.

Elbette, her önemli kararın uygulamayla ilgili raporlara ihtiyacı vardır ama hiçbir rapor yöneticinin çıplak gözle yapacağı gözlemin yerini tutmaz.

Karar almak niyet etmek değildir:

Yöneticinin karar alması, yukarıdaki 5 şartın hepsini birden yerine getirmesini gerektirir.  Bunlardan biri eksik olursa alınan karar, karar olmaz. Olsa olsa yüksek sesle beyan edilmiş bir niyet olur.

Biraz abartarak ifade edecek olursam, karar bir su molekülü gibidir. Nasıl bir su molekülü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan (H2O) oluşuyorsa karar da yukarıdaki 5 maddeden oluşur. Bunlardan biri bile  gerçekleşmediği zaman karar almanın yeterli şartları oluşmaz. Karar değil başka bir olgu meydana gelir:

Bu olgu bir niyet olabilir, beklenti olabilir, umut olabilir ama karar olamaz.

FİKİRLER, YARGILAR VE KARAR ALMAK

Geçen yazımda da belirttiğim gibi karar almak, yanlışla doğru arasından seçim yapmak değil birçok doğru seçenek arasından bir yol bulmaktır. Hayatta karşılaştığımız sorunların birden fazla doğru ve birden fazla yanlış cevabı olduğuna göre karar,  en doğruyu seçmektir.

Bu açıdan bakınca karar, aslında bir yargıdan ibarettir.

Hepimiz, her konuya önce sahip olduğumuz yargılarımızla yaklaşırız. Bu yargılar, karar almadan önceki varsayımlarımızdan, değerlerimizden kaynaklanır.

Hiçbir karar, sanıldığı gibi sadece verilerin analiz edilmesiyle alınmaz.  Karar alınmadan önce tarafsız, yansız bir tutum takınmak gibi durum söz konusu değildir. Hepimizin her konuda fikri vardır. Deneyimli yöneticilerin ise ilgi alanlarında elbette çok değerli fikirleri vardır, bu yöneticilerin bir konu tartışılmadan önce yansız, tarafsız olmaları nasıl beklenebilir ki?

Hangi bilgiyi toplayacağımız bile, konuyla ilgili daha önceden oluşmuş inaçlarımız, varsayımlarımız, tercihlerimiz  tarafından belirleneceğine göre, mutlak yansızlık, tarafsızlık mümkün değildir.  Bir yöneticiden beklenen tarafsız olması değil sahip olduğu görüşü değiştirebilmeye açık bir tutum içinde olmasıdır.

Yöneticinin hem konuyla ilgili bir fikri olması hem de kendi fikrini değiştirmeye yani  etkilenmeye açık olması gerekir. Bir tartışmada değerli bir fikrin uygulama şansı bulması ancak bu tutumla mümkün olur. (Maalesef “etkilenmek” kavramı bizim kültürümüzde “kişiliksizlik” gibi algılanıyor. Ne yazık! Oysa hayatın tamamı etkilemek ve etkilenmek üzerine kurulu değil midir?)

Bir karar alınmadan önce ne kadar çok fikir üzerinde tartışılırsa o kadar iyi olur.

Büyük iş adamları ve büyük politikacıların önemli bir karardan önce farklı  fikirlerin ifade edilmesini ve tartışılmasını sağlamak için kendilerine özgü yöntemleri vardır: Kimilerinin yanında “şeytanın avukatlığını” yapan danışmanlar vardır. Kimileri kendilerine sunulan fikri önce reddeder ve fikri sunanın önerisine ne kadar inandığını test etmek isterler. Kimileri ise başka yöntemler kullanırlar. Hepsinin amacı mümkün olduğunca çok fikir duymak, bunları tartışmak/tartmak ve bu sürecin sonunda karar almaktır. Mesela ben Vehbi Koç‘un karar alırken, yöneticileri nasıl zorladığını, doğruyu bulmak için ne kadar çok çaba harcadığını anlatan onlarca öyküsünü biliyorum. Bütün büyük iş adamlarının buna benzer öyküleri vardır.

Ortak Akıl- Ortalama Akıl

Kararları “fikir birliği” içinde almak gibi bir romantizm (platoniklik) içinde olmamız hiç de gerekli değildir. Önemli olan doğru kararın hangisi olduğunu bulmaktır.

Son yıllarda sıkça kullanılan “ortak akıl” kavramının da “fikir birliği” içinde olmak anlamına gelmediğini düşünüyorum. Ortak akıl, güçlü bir fikri bulup bunu karara dönüştürmek demektir. Liderin kendi fikri olmasa bile dinleyip anladığı, ikna olduğu, üstün bir fikri uygulama kararı alabildiği anlamını taşır.

Ortak Akıl demek bir gurup içinde oylama yaparak karar almak değildir. Doğru kararın herkesi memnun etmesi de gerekmez.

Herkesi memnun edecek kararlar “Ortalama Kararlardır“. Bu kararlar daha işin başında taviz verilerek alınmış kararlardır.

Oysa şirketler ortalama kararlarla değil cesur kararlarla yol katediyor.

Ortalama kararlar- adı üzerinde- vasat kararlardır. Vasatlık şirketleri yerinde saydırır.

Not:

Bu yazıdaki fikirler Peter Drucker’ın “Effective executive” ve “Effective decision” makalelerine dayanıyor. Daha önce de söylediğim gibi yönetim konularında yazı yazan herkes şu ya da bu şekilde Drucker’ın fikirlerini tekrar etmek gibi bir durumla karşılaşıyor.

Drucker bu konuları o kadar iyi ifade etmiş bir yazar ki en meşhur yazarlar bile yazdıkları kitaplarda Drucker’dan etkilenmeden yazamıyorlar.

Çok yaratıcı ve yenilikçi diye bildiğimiz yönetim guruları da dahil.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Peter Drucker, Harvard Business Review on Decision Making, HBS, 2001
Noel M. Tichy, Warren G. Bennis, Judgement: How Winning Leaders Make Great Calls, Portfolio, 2007
Scott Plous, The psychology of decision making, McGraw Hill, 1993
Stephen J. Hoch, Howard C. Kunreuther, Robert E. Gunther, “Wharton on decision making”, Wiley, 2004
Harvard Business Essentials, Decision Making: 5 Steps to Better Results, HBS, 2006
John S. Hammond, Ralph L. Keeney, and Howard Raiffa, Smart Choices, Broadway, 2002

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Decision Making :

http://en.wikipedia.org/wiki/Decision_making

2. Mc Kinsey Global Survey, How Companies Make Good decisions, 2009 :

http://www.mckinseyquarterly.com/PDFDownload.aspx?L2=21&L3=37&ar=2282&srid=526

3. Kenneth R. Brousseau, Michael J. Driver, Gary Hourihan, Rikard Larsson , Seasoned Executive’s Decision-Making Style :

http://harvardbusiness.org/product/seasoned-executive-s-decision-making-style/an/R0602F-PDF-ENG

4. Leigh Buchanan, Andrew O’Connell “A Brief History of Decision Making” :

http://harvardbusiness.org/product/a-brief-history-of-decision-making/an/R0601B-PDF-ENG

© Copyright (21.07.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Siz Kararlarınızı Nasıl Alıyorsunuz?

Bazı insanlar karar alırken kılı kırk yarıyorlar. Kimsenin aklına gelmeyecek ayrıntıları, olasılıkları dikkate alıyorlar. “Mükemmel” karara ulaşmak istiyorlar.

Bazıları ise bir türlü karar alamıyorlar: Bir seçim yaptıklarında, diğer seçenekten vazgeçmek onları huzursuz ediyor. Bu insanlar için karar almak adeta bir eziyet!

Bazıları da çok önemli konularda bile fevkalade rahat karar alabiliyorlar. Hiç zorlanmıyorlar.

Siz hangi gruba giriyorsunuz? Karar almak sizin için zor mu yoksa kolay mı?

Bir gün içinde yüzlerce karar alıyoruz. Çoğu anlık ve basit kararlar: Ne giyeceğimiz, ne yiyeceğimiz gibi. Bunlar sonuçlarını bilebildiğimiz, sıradan ve pek fazla risk içermeyen kararlar.

Bazı kararlarımız ise hayatî derecede önemli: Hangi okula gideyim, hangi işe gireyim, kiminle evleneyim gibi… Bunlar hayatımızda uzun süreli etkisi olan, önemli kararlarımız.

Karar alma” konusu benim özel ilgimi çeken bir konu; çünkü hayatımda yaptığım iki meslek de karar almakla ilgili: Hem araştırma hem de danışmanlık doğru karar almak için para ödenen hizmetlerdir. Kararın olmadığı yerde ne araştırmaya ne danışmanlığa gerek vardır.  Bu nedenle daha araştırmacılığa başladığım ilk yıllardan beri, iş yaptığım şirketlerde, yöneticilerin nasıl, neye bakarak karar aldıklarını merak ettim ve kendime hep şu soruyu sordum: İnsan karar alma performansını artırabilir mi? Daha etkin, daha etkili, daha iyi karar almak öğrenilebilecek bir şey midir?

Karar alırken aklımız bir bilgisayar gibi mi çalışıyor yoksa sezgilerimizle ve duygularımızla mı karar alıyoruz? Hem aklımızı hem sezgilerimizi kullanıyorsak, bunlardan hangisi daha üstün? Hangisi daha güvenilir?

Aklımızın kullandığı iki ayrı sistem var: Bunlardan biri mantıksal, diğeri sezgisel.

Karar alırken izlediğimiz mantıksal yolu, bir şema üzerinde açıklayan pek çok yaklaşım var. Bu konuda çeşitli yazarlar birçok model oluşturmuşlar.

Kullandığımız sezgisel yöntem ise elbette bir modele veya bir programa indirgenemiyor; ama son yıllarda fMRI teknolojisi sayesinde nasıl karar aldığımızı daha iyi anlamaya başladık. Sezgisel karar alma konusunda her geçen gün yeni bilgiler öğreniyoruz.

Rasyonel Karar Alma Modeli. Aklımız bu yöntemi izlediğinde aşağıdaki gibi işliyor:

Problemi tarif etmek: Bir karar almadan önce problemin, sorunun ne olduğunu iyi tarif etmek gerekir. Eğer sorunu iyi tanımlarsak, konu son derece berraklaşır ve doğru kararı almak kolaylaşır. Aksi takdirde hiç etkisi olmayan kararlar alınması tehlikesi vardır.

Genellikle insanın en çok yanıldığı konu, problemi tarif etme konusudur.

Son zamanlarda şirketlerde rastladığım birçok sıkıntı, problemlerin yanlış tarif edilmesiyle ilgili sıkıntılar. Meselâ bir iş yerinde yaşanan verimsizliğin nedeni, iş tanımı yetersizliği veya organizasyon eksikliği gibi nedenlere bağlanırken esas sorun şirketin iş yapma biçiminden kaynaklanabiliyor. Böyle bir şirkette iş tanımları ve organizayson ne kadar iyileştirilirse iyileştirilsin , sorun çözülemiyor.

Genellikle hepimiz sorunun kendisiyle değil belirtileriyle savaşmak gibi bir yanlışa sapıyoruz. Bu konuda en iyi bildiğimiz metafor (benzetme) “bataklık-sivrisinek” örneği olmasına rağmen çoğu kez sorunun kökeniyle değil belirtileriyle uğraşıyoruz.

Hedefleri saptamak: Çoğu karar birden fazla amacı gerçekleştirmek için alınır. Mesela bir araba alacaksak; yakıt tasarrufu, konfor, dış görünümü gibi birçok amacımızın gerçekleşmesini isteriz. Öncelikle hangi hedefe ulaşak istediğimizi netleştirmemiz gerekir.

Seçenekleri belirlemek: Bizi elde etmek istediğimiz sonuçlara götürecek değişik seçenekleri dikkate almamız gerekir. Meselâ bizim istediklerimizi gerçekleştirebilecek birden fazla araba markası varsa her birini değerlendirmeye almamız gerekir.

Her seçeneği elde etmek istediğimiz hedeflere göre değerlendirmek: Değerlendirmeye aldığımız her araba markasını, hedeflediğimiz amaçlar bakımından değerlendirmemiz gerekir.

Sonuçları ve nelerden vazgeçeceğimizi belirlemek: Değerlendirmeye aldığımız seçenekler gerçekten bizi istediğimiz hedefe ulaştıracak mı? Bu seçeneklerden birinde karar kıldığımız zaman nelerden vazgeçeceğiz? (Trade off) Bu vazgeçtiklerimiz bizi ne kadar rahatsız edecek? Gerçekten sözkonusu seçenek bizim için en uygun seçenek midir?

Mükemmeliyetçi insanların karar verirken en zorlandıkları yer burasıdır; çünkü onlar doğaları gereği, mükemmeli ararken, hiç bir şeyden vazgeçmek istemezler. Hepsini, en iyisini isterler. Arzu ederler ki bulacakları çözüm hiç bir unsuru dışlamasın! Oysa bir şeyi seçmek, bir başkasından vazgeçmek demektir; ama mükemmeliyetçiler hiç vazgeçmek istemezler.

Belirsizlik ve risk: Karar gelecek için alınır. Gelecek ise belirsizdir ve herkesin belirsizliğe, riske karşı hassasiyeti farklıdır. Karar alırken, olayların arzu etmediğimiz bir şekilde gelişmesine karşı ne kadar tahammüllü olduğumuzu, buna ne kadar hazırlıklı olduğumuzu düşünmemiz gerekir.

Zincir kararlar: Bazen bugün bir karar almak, gelecekte bu karara bağlı başka kararları da almayı gerektirir. Dolayısıyla bugün karar alırken, gelecekte de zincirleme etkisini düşünerek karar almak gerekir.

Rasyonel karar alma modeline göre, akılcı bir insan yukarıdaki aşamalardan geçip, nihaî kararını alır ve bu karar kendisi için en iyi karar olur. (Hammond & Keeney & Raiffa)

Sezgisel Karar Alma Modeli

Bütün kararlarımızı yukarıda anlatılan modele uyarak alacak olsak düşünmekten başka bir iş yapamayan, sürekli hesap-kitap yapan, hiç yaşamayan insanlar oluruz herhâlde.

Allahtan aklımız sayısız değişkenleri bizim yerimize sezgisel olarak değerlendiriyor da her gün defalarca karar alıp uygulamamıza rağmen yorgunluktan perişan olmuyoruz. Yoksa her kararımızı rasyonel bir süreçten geçirecek olsak, bir gün içinde aldığımız kararların yorgunluğuyla akşama kalmaz sürmenaj oluruz.

Dünyaya gelirken on binlerce yıllık genetik mirası da beraberimizde getirdiğimiz için, sezgilerimiz sayesinde kolayca karar alabiliyoruz. Hem de inanılmaz bir hızla.

Hem atalarımızdan aldığımız mirastan hem de kendi deneyimlerimizden oluşturduğumuz sezgilerimiz sayesinde karar alabiliyor ve bu yolla hayatın karmaşık yapısıyla baş edebiliyoruz.

Üstelik sezgilerimizi çok sık kullandığımız için, karmaşık durumları, zor sorunları beynimizde yarattığımız “kısa yollar” (heuristic) kullanarak çözebiliyoruz. (Kahneman & Tversky)

Bu kısa yollar sayesinde, karar anlarında, hiçbir mantık yürütmeden çözüme ulaşıyoruz. Bu kısa yolları kullandıkça, onlara daha fazla güveniyor ve kararlarımızı daha süratli daha etkin alabiliyoruz.

Malcolm Gladwell, birkaç yıl önce yazdığı Blink kitabında, sezgilerimizin ne kadar güçlü ne kadar güvenilir olduğunu anlatmıştı. Hatta mantık yürüterek alınan bilimsel kararların bile şaştığını; buna karşılık sezgisel kararlarımızın daha güvenilir olduğunu sergileyen örnekler vermişti.

Ben de şahsen, sadece mantıksal karar alarak hayatın karmaşık yapısının altından kalkamayacağımızı, sezgisel karar vermeye mutlaka güvenmemiz gerektiğini hatta iş hayatımızda bile sezgilerimizi daha çok kullanmamız gerektiğini savunuyorum.

İnsanın, bir karar almadan önce, sınırsız sayıdaki koşulu ve seçeneği incelemeye, bütün hepsinin fayda-maliyet hesabını yapmaya zamanı yoktur. Bırakın zamanı, çoğumuzun böyle bir hesap yapacak yetkinliği de yoktur.

İnsan doğal olarak deneyimleriyle oluşturduğu kısa yolları kullanır. Sezgisel karar almazsak yaşayamayız. Bu kısa yollar bize hayatı yaşanılır kılar.

Örneğin, şirketimize bir pazarlama yöneticisi arıyorsak, “en iyi” üniversitelerden mezun olmuş kişileri tercih ederiz. Burada kullandığımız kısa yol, “iyi üniversiteden mezun olanlar iyidir” kısa yoludur. “İyi arabayı Almanlar yapar” da buna benzer bir kısa yoldur. Hepimizin oluşturduğu yüzlerce kısa yol var. Her gün bunları kullanarak karar alıyoruz.

Burada çok önemli bir soru gündeme geliyor: Peki, sezgilerimiz her zaman güvenilir midir? Sezgilerimiz ve kendimize has oluşturduğumuz kısa yollar bize her zaman doğru karar aldırır mı?

Bu soruya cevap vermeden önce aşağıdaki masalara bakın ve hangisinin daha uzun olduğunu tahmin edin. Sizce bu masaların enleri ve boyları aynı mı?

Eğer sol taraftaki masanın daha uzun ve dar, sağ taraftakinin ise daha kısa ve geniş olduğunu düşünüyorsanız siz de insanların neredeyse tamamı gibi yanılıyorsunuz; çünkü her iki masanın da boyutları tıpa tıp aynı (Bir kâğıt parçasıyla ekranda test edebilirsiniz.) Masaların boyutları konusunda verdiğimiz karar, kısa yol kullanarak verdiğimiz sezgisel bir karardır; ama yanlış bir karardır.

Sezgilerimiz olmasa halimiz haraptır, düşünmekten yorgun düşeriz; ama sezgilerimiz yukarıdaki örnekte olduğu gibi bizi yanıltabiliyor. Kullandığımız “kısa yollar” bize yanlış karar aldırtabiliyor.

Hayatımızı yönlendirirken en çok başvurduğumuz karar alma yöntemi sezgisel yöntem; ama bu yöntemi kullanırken aklımız o kadar çok “sapma” yapıyor ki, listenin tamamını bilseniz insan olarak ne kadar zavallı bir konumda olduğumuza üzülürsünüz. (Daha önce yazdığım, Dünyada En Adaletli Dağıtılmış Şey Akıldır yazımda bu sapmaların en önemlilerini anlatmaya çalışmıştım.)

Benim özellikle üzerinde durmak istediğim konu, son yıllarda üzerinde birçok çalışma yapılan sezgisel karar alma yöntemiyle rasyonel karar alma yöntemini nasıl birlikte kullanabileceğimiz konusu.

Bence hepimiz, her iki düşünce sisteminin olumlu yönlerini birleştirerek karar alma gücümüzü, performansımızı artırabiliriz.

En doğru karar verme yöntemi, sezgisel ve rasyonel sistemleri doğru yerde, doğru zamanda kullanabilmek ve gerektiğinde her ikisini birden kullanabilmeyi öğrenmektir.

Bazı insanlar daha fazla mantıkla karar alırken bazıları sezgilerinden daha fazla yararlanıyorlar.

Burada bize düşen hangi sistemi hangi durumlarda kullanacağımızın farkında olmak ve her ikisinin de zayıf yönlerini bilerek, güçlü taraflarından yararlanabilmektir.

Mesela ben araştırma yaptığım müşterilerim arasında her iki yöntemi birleştirebilen yöneticelere ve patronlara rastlıyorum: Üzerinde araştırma yapılan konu hakkında bütün verilerin olumlu olduğu durumlarda bile “Burada beni rahatsız eden ama açıklayamadığım birşeyler var. Ben bu alana yatırım yapmayacağım.” diyerek kararlarını sezgileriyle alabilen patronlar var.

Karar alırken, gerektiğinde uzmanlara danışmak, sistematik davranıp rasyonel yoldan gitmek ama gerektiğinde de hiç korkmadan sezgilerimize güvenmek, iç sesimizi dinlemek durumundayız.

Bence ilköğretim yıllarında bizlere aklımızın nasıl çalıştığını birilerinin öğretmesi lazım. Hangi alanlarda mantığımıza güveneceğimizi; hangi durumlarda sezgilerimize başvurabileceğimizi bilsek ne iyi olurdu değil mi?

Kendimden örnek vereyim: Ben daha yeni yeni bir konu hakkında görüşüm sorulduğunda, “Benim bu konu hakkında görüşüm olumsuz; ama henüz nedenini bilmiyorum.” diyebiliyorum. Keşke benzer cümleleri genç yaşımda da kurabilme hakkım olduğunu bilseydim. Ama o zamanlar her şeyin mantıklı bir açıklamasının olması, bir rasyonele oturması gerektiğini düşünür; sezgisel bir görüş ifade etmenin ise zayıflık işareti olduğunu zannederdim.

Ya da tam tersine kendi mantık silsilemden geçirdiğim bir karar hakkında ”en doğru karar budur” ısrarında olamıyorum oysa eskiden görüşlerimi ne kadar keskin ne  kadar güçlü ifade ederdim bir bilseniz. O zamanlar benim için bir konu incelenmişse, araştırılmışsa, objektif kriterlere göre değerlendirilmişse başka söze gerek yoktu. Başka söz söyleyecek insana da.  Meğerse karar almak dediğimiz şey hiç de öyle tek boyutlu değilmiş.

Keşke hayatımızda aldığımız kararlar, üniversite sınavlarındaki dört cevaptan doğru olanı bulmak kadar kolay olsaydı. Halbuki, hayatın karşımıza çıkardığı her problemin birden fazla doğru cevabı olduğu gibi bir sürü de yanlış cevabı var.  Bir markanın reklamını yapmak için onlarca doğru yol olduğu gibi sayısız yanlış yol olabilir. Hiç bir cevabın mutlak doğru olmadığı sorularla karşılaşıyoruz her gün. Ama aklımız sanki tek bir doğru varmış gibi şartlanmış durumda.

Bir düşünsenize, bu durum hayatımızın bütün kararları için geçerli değil mi?

Hem özel hem de iş hayatımızda karşılaştığımız bütün soru(n)lar böyledir. Tek bir doğru yoktur.

Rasyonel karar almayı, problemin tarifinden risklerin hesap edilmesinie kadar, hepimizin öğrenmesi ve bu konuda ustalaşması gerekir, ama sadece rasyonel karar alma yöntemini kullanmak yetmez.  Mutlaka sezgilerimizden de yararlanmalıyız. 

Ne var ki sezgilerimizi de kullanırken çok dikkat etmemiz gerekir çünkü bunlar tehlikeli bir silah gibidirler.

Kendi sezgilerimizin nerede sapma yaptığının farkında olmamız, kendimize yapacağımız en önemli yatırımlardan biri bence.

Her iki yöntemi de kullanarak karar alma becerimizi, yetkinliğimizi kesinlikle geliştirebiliriz.

Karar almak, tıpkı egzersiz yaparak kaslarımızı güçlendirmek gibi  gücümüzü arttırabileceğimiz, zamanla daha iyisini yapabileceğimiz üstelik     bir kere öğrendikten sonra hem iş hem de özel hayatımızda her zaman yararlanacağımız bir yetkinlik.

Bize verilmiş olan potansiyelden niye daha fazla yararlanmayalım ki? Niye daha iyi kullararak, yapabileceğimizin en iyisini yapmayalım ki?

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Max H Bazerman, Don Moore,“Judgement in managerial decision making”, Willey & Sons, 2009
Dan Ariely, Predictability irrational, Harper, 2009
Nassim Nicolas Talep, The Black Swan: The Impact of the Highly Improbable, Random house 2007(Siyah Kuğu: Olanaksız Görünen Etkisi` (çeviri: N.Arıbaş), Varlık Yayınları, 2009)
Daniel Kahneman; Amos Tversky, Choices values and frames, Cambridge University Pres, 2000
Hammond & Keeny & Raiffa, Smart Choices, Harvard Business School Press, 1999

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Harvard Kennedy School Emotion and Decision Making Group :

http://content.ksg.harvard.edu/lernerlab/media/files/Science_of_Decisions.pdf

2. Tetlock, P. E., Kristel, O. Elson, B. Green, M. & Lerner, J. S.. The psychology of the unthinkable: Taboo trade-offs, forbidden base rates, and heretical counterfactuals. Journal of Personality and Social Psychology, 78, 853-870. (2000) :

http://content.ksg.harvard.edu/lernerlab/papers/files/Tetlock_2000_JPSP_Paper.pdf

3. Max H Bazerman , “When not to trust your guts. Harvard Working Knowledge :

http://hbswk.hbs.edu/pdf/item/5465.pdf

4. Max H. Bazerman, Katherine L. Milkman, Dolly Chugh “How Can Decision Making Be Improved?” :

http://www.hbs.edu/research/pdf/08-102.pdf

5. Dan Ariely, Hedonic vs informational evaluations :

http://www.predictablyirrational.com/pdfs/HedonicVersus.pdf

6. Itzhak Aharon, Nancy Etcoff, Dan Ariely, Chris F. Chabris, Ethan O’Connor and, Hans C. Breiter (2001) “Beautiful Faces Have Variable Reward Value: FMRI and Behavioral evidence,” :

http://www.predictablyirrational.com/pdfs/fMRI1.pdf

7. Daniel Kahneman; Amos Tversky, Judgment under Uncertainty: Heuristics and Biases :

http://web.me.com/fveltman/Course_Peking_University/Chapter_3_files/JudgementUncertainty.pdf

8. James Shanteau , Cognitive heuristics and biases in behavioral auditing: Review, comments and observations :

http://www.k-state.edu/psych/cws/pdf/aos89.PDF

9. Bary Swartz, Paradox of choice :

http://blog.ted.com/2006/09/paradox_of_choi.php

10. Julia Hana, Walking Away from a $3 Billion Deal, HBR, 2008 :

http://hbswk.hbs.edu/pdf/item/5985.pdf

11. Daniel Kahneman, Maps of Bounded Rationality, Nobel prize lecture, 2002 :

http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/2002/kahneman-lecture.html

© Copyright (14.07.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Hiç Gidilmemiş Yoldan Gitmek

Bir resim dersinde 6 yaşında bir kız resim yaparken, öğretmeni yanına yaklaşır: “Ne resmi yapıyorsun?” diye sorar. Kız, “Allah’ın resmini yapıyorum.” der. Öğretmen, “İyi ama Allah’ı bugüne kadar kimse görmedi ki.” deyince kız, “Birazdan görecekler.” diye cevap verir.(Ken Robinson, TED konferansı konuşması, 2006)

Biz, çocukların bu öz güvenini ve yaratıcılığını önce ailede sonra okulda sistemli bir şekilde köreltip, onları “herkes gibi düşünen, herkes gibi davranan” sıradan insanlara dönüştürüyoruz.

Oysa başlangıçta hepimiz sınırsız bir yaratıcılıkla geliyoruz dünyaya. Ne ön yargılarımız var ne utanma korkumuz. Tabuları bilmediğimiz gibi politik olmak için sebebimiz de yok. (Beginner’s mind)

Fakat aramızdan pek azı, bu baskıya direnip doğal yaratıcılığını korumayı başarıyor.

Albert EinsteinAlbert Einstein, İzafiyet Teorisini ortaya attığı zaman henüz 26 yaşındaydı. Koskoca Newton teorisine kafa tutmuştu.

“Deli” olmalıydı! Bu yaptığı çocukçaydı. Aydınlanma’nın babası sayılan Newton’a, henüz yirmili yaşlarında bir genç nasıl karşı çıkabilirdi?

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği zaman 21 yaşındaydı. Koca topları surlardan aşırtmayı, gemileri karadan yürütmeyi göze alacak kadar “çocuktu”. Bu cesareti ve çocuksu “inadı” ile 1000 yıllık Bizans imparatorluğunu sona erdirdi. Orta çağı kapatıp Yeni Çağı açtı.

Avignon'lu Kızlar - PicassoPicasso , 20’li yaşlarında Avignonlu Kızlar tablosuyla bir devrim yaptı: Her şeyin “göründüğü” gibi çizildiği binlerce yıllık resim sanatına baş kaldırdı. Fütursuzdu. Kendisini eleştirenlere, daha o yaşında korkusuzca: “Cisimleri gördüğüm gibi değil düşündüğüm gibi çizerim.” diyordu. Henüz 25 yaşındayken Modernizmi ve Kübizmi başlattı.

Yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda, “Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun, çocuk büyüdükten sonra, onun nasıl sanatçı kalabileceğidir.” demişti.

Gerçekten de öyle değil mi?

Çocukların yaratıcılığı müthiştir. Çizdikleri resimlerde alışılmışın tamamen dışında şekiller, renkler ve birleşimler kullanırlar.

Çocukken uzay aracı çizmemiş; olmadık parçalardan yeni oyuncaklar üretmemiş; bir çizgi filmden, kitaptan, müzikten ilham alıp kimsenin aklına gelmemiş yepyeni fikirler ortaya koymamış kimse var mı?

Yaratıcı olmak, soruları hiç sorulmamış bir şekilde yeniden sormak demektir.

Göçmen topluluklarının temel sorusu “suya nasıl ulaşırız?” olduğu için, yaşamları göç ederek geçiyordu.

Problemi, “Suyu nasıl getirebiliriz?” diye tarif edince, bakış açısı (paradigma) değişti ve yerleşik tarım toplumları doğdu.

Çocuklar, sahip oldukları verileri hiç alışılmamış bir şekilde birleştirerek yeni yollar bulmakta ve problemleri yeni baştan tarif etmekte ustadırlar.

Yaratıcı oldukları kadar da cesurdurlar. Henüz ait oldukları grubun -açıkça söylenmeyen- gizli kurallarına teslim olmamış, “grupla birlikte”, “grup gibi” düşünmeye başlamamışlardır.

Çocuklar, statükodan, önyargılardan habersiz oldukları için, “politik davranmak” ya da “mahalle baskılarına” boyun eğmek zorunda hissetmezler kendilerini.

“Ezberleri bozup”, yepyeni, taptaze ve capcanlı bir bakış açısı ortaya koyarlar.

Ebedi Hareket Motoru Teorisi - Leonardo da VinciLeonardo da Vinci merak duygusunun “ruhun dinamosu” olduğunu; hayata çocuksu ve meraklı gözlerle bakmanın hepimizin doğal bir içgüdüsü olduğunu söyler.

Çocukların merak duygusunu ve içlerindeki yaratıcılığı sistemli bir şekilde örseleyerek köreltmek sadece bizim toplumumuza özgü bir musibet değil. Ken Robinson, “Yaratıcılık konusunu, tıpkı okur-yazarlık için yaptığımız mücadele kadar ciddîye almamız lâzım.” görüşünü savunuyor.

Yaklaşık 7 yaşına kadar koruyabildiğimiz merak ve öğrenme motivasyonumuzu, okula başladığımız yıllarda hızla kaybederek birkaç yıl gibi kısa bir sürede ciddî, ufku dar, sıradan insanlara dönüşüyoruz.

“En kestirme yol, bildiğin yoldur.” gibi tamamen kısıtlayıcı bir bakış açısını benimseyerek yeni yollar aramayı terk ediyoruz. Bizden “oturduğumuz yerde oturmamız”, “icat çıkartmamamız” isteniyor.

Oysa değişime ayak uydurmak ve kendimizi, şirketimizi yenilemek için olaylara herkes gibi bakan zihinlere değil statükoyu sorgulayacak “acemi bakış açılarına” ihtiyacımız var. Ya da statükolara meydan okuyan “asilere”.

"It isn't the rebels who cause the troubles of the world, it's the troubles that cause the rebels." Carl Oglesby1960lı yıllarda “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabıyla “paradigma” ve “paradigma değişimi” kavramlarını ortaya atan meşhur bilim felsefecisi Thomas Kuhn, devrim niteliğinde bir çok yeniliğin “ya çok genç ve çok deneyimsiz ya da asi” kişiler tarafından yapıldığının altını çizmişti.

Gençler, kendilerine güvenleri ve cesaretleriyle, yerleşmiş kalıpları hiçe sayıp, en cesur soruları sorabilir en gidilmemiş yollara girebilir; bütün “olmazları” bir kenara koyarak en “uygunsuz” cevapları bulabilirler.

Birlikte çalıştığınız genç insanlara daha dikkatli bakın, kurumun içine kök salmış düşünce kalıplarından ya habersizdirler ya da bunları hiç umursamıyorlardır.

Bir sektörün dışından gelen “yabancılar” da , gençler ve çocuklarla aynı üstünlüklere sahipler. Deneyimsiz ve ön yargısız oldukları için insanlara, durumlara, sorunlara daha açık bir zihinle bakabilme becerileri var.

Drucker, bu “acemilerin”, “körleşmiş deneyimli yöneticilere” kıyasla birçok üstünlüklerinin olduğunu ve organizasyonların bu taze zihinlerden -biran önce onlar da “kirlenmeden” – yararlanmalarını öneriyor.

Hem gençler hem de söz konusu ortama yabancı deneyimsizler aynen çocuklar gibi en yaratıcı soruları sorup, en düşünülmemiş parçaları bir araya getirip, tabuları yıkma potansiyeline sahipler. Tartışılamaz olarak “bellenmiş” kuralları “neden olmasın?” diye sorgulayabilirler, paradigmaları değiştirebilirler. Bu taze bakış açıları bir şirketin veya endüstrinin kaderini değiştirebilir.

Bu bakımdan kimi zaman “bilmemek” , “bilmekten” daha iyidir. Geçmişin yüklerini taşımadıımız için daha özgür davranırız.

En yaygın inovasyon yapma şekli, hiç olmayanı yaratmak gibi bir “mucitlik” işinden çok, farklı bir alanda farklı bir sorunu çözmek için kullanılan bir yöntemi kendi işimize uygulamaktır. Farklı disiplinlerden gelen farklı geçmişe sahip olanların  oluşturdukları takımların daha yaratıcı olması bu nedenledir.

Birçok inovatif ürün de bu bakış açısıyla ortaya çıkmıştır. Herhangi bir alanda kullanılan bir yöntemin, yaratıcı ve zeki bir şekilde bir başka alanda uygulanması değer (ve zenginlik) yaratabilir.

Örneğin sporcular için tasarlanmış ağzı tıpalı su şişeleri, biberondan hareketle ortaya çıkmıştır.

Demlik poşeti çaylar, sadece “poşet çaylar neden dikdörtgen olmak zorunda, yuvarlak olsa nasıl olur?” sorusu üzerine yeni bir pazar kurmuştur.

Parfüm deodorantlar, parfümün çekiciliğiyle, deodorantın koruyuculuğunun yaratıcı bir şekilde birleşmesinden başka bir şey değildir.

Icetea “neden çay soğuk olmasın?” sorusunun cevabıdır.

İş yerinde çocuksu başlangıç zihnimize geri dönmek için bilinçli bir yol izlemeliyiz diye düşünüyorum. Çocuksu bir merak ve öğrenme tutkusuyla ezberleri bozup “neden olmasın?” diye sorabilsek, o kadar yaratıcı olabiliriz ki.

Çocuksu masumiyetini kaybetmemiş yetişkinler ve bir sektörde yeni çalışmaya başlamış olanlar yeni sorular sormakta, yeni fikirler bulmakta ve cesaretle, hızlı karar alıp yenilikleri uygulamakta çok ustalar.

Deneyimli kişiler ise mevcut fikirlerin uygulamasında daha yüksek performans gösteriyorlar, çünkü neyin, nasıl yapıdığında, nasıl sonuçlanabileceğini, meydana gelebilecek olumsuzlukların nasıl giderebileceğinde ustalar.

Şirketlerin bu “çocuksu merakı” teşvik edecek ve farklılıkları içinde barındıracak dinamik takımlar kurmasının önemine çok inanıyorum.

Bu sebeple bugün birçok marka sadece gelecek müşterileri olan çocukları bugünden anlamak için değil taze zihinlerinden faydalanmak için çocuklarla birlikte arastırma ve geliştirme çalışmaları yapıyor.

Toyota i real concept carToyota çocuklara geleceğin arabasını tasarlatırken, Xerox geleceğin teknolojisini çocuklardan öğrenmek istiyor. Çocuklar küçük ev âletlerinden robotlara kadar bir çok ürünü “çocukça” bir yaratıcılıkla yeniden oluşturuyorlar.

İş dünyasının basamaklarında yükseldikçe “bilmemek ayıp” karşılanıyor. “Her şeyi bilir” olmak zorunda hissediyoruz kendimizi.

Görkemli toplantı salonlarında, herkes tartışılan konu hakkında derin bilgisi varmış gibi davranabiliyor. “Ben hiç anlamadım.” “Ben bilmiyorum.” diyen kimseye rastlanmıyor. Çoğu zaman şirket yöneticileri, “krala elbise dikildiği” yanılgısı içinde seyrediyor yaşananları.

Hepimiz inanılmaz bir bolluk ortamı içinde, her üreticinin neredeyse aynı teklifle müşterinin karşısına çıktığını, rekabetin hiç olmadığı kadar sertleştiğini, şirket karlarının düştüğünü, şirket içinde ilişkilerin güvensizlik üzerine kurulduğunu ve giderek dünyanın daha sorunlu bir yer olduğunu görüyoruz.

Ama çoğumuz bu durumun “geçici” olduğu yanılgısı içindeyiz. “Bu yıl geçince, bu kriz bitince işler düzelecek.” avuntusu içindeyiz.

Kral Çıplak!Bence, eğer mevcut zihin yapılarımızı değiştirmezsek  durumumuz değişmeyecek. Aynı sorunlarla hatta daha ağırlarıyla karşı karşıya kalacağız.

Bence içimizdeki çocuk da “Kralın çıplak olduğunu” görüyor. Ama kendimize itiraf edemiyoruz. (Voltaire)

Ben, içinde yaşadığımız değişime ancak soruları yeniden sorarak, yeni çözümler bularak ayak uyduracağımıza inanıyorum, çünkü mevcut zihin yapılarımızla ancak bugüne cevap bulabileceğimize, yarını ise bu düşünce yapılarıyla karşılayamayacağımıza inanıyorum.

Geleceği hiç birimiz bilemeyiz. Geleceği tahmin etme imkânımız hiç yok.

Peter Drucker’ın dediği gibi “geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geleceği yaratmaktır.”

Çocuksu bir cesaretle, daha yaratıcı düşünerek.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Thomas Kuhn, The Structure Of Scientific Revolutions, University of Chicago Press, 1962
John Brockman, Curious Minds – How a Child Becomes a Scientist, Pantheon, 2004
John Brockman, Meraklı Zihinler, Tubitak Yayınları, 2007 (Çeviri: Ülker İnce)
Daniel j. Boorstin, The Creators, A history of the heros of the imagination, Vintage, 1993
Daniel j. Boorstin, Yaratıcı ruhun evrimi: Başlangıçtan bugüne düş gücüne hayat veren kahramanlar, Sabah yayınları, 1994, (Çeviren: Gülden Şen)
William A. Cohen, A Class with Drucker, The Lost Lessons of the World’s Greatest Management Teacher, Amacom, 2009
Paul Arden, Think Opposite, Aklını kullan tersini düşün, Boyner yayınları, 2009
Helga Nowotny, Insatiable Curiosity: Innovation in a Fragile Future, MIT Press, 2008
Helga Nowotny, Cultures of Technology and the Quest for Innovation (ed.), New York, Oxford Berghahn Books, 2006

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Children design their own car seat :

http://blog.taragana.com/pr/competition-lets-children-design-their-own-car-seat-2352/

2. Maryland University: Children as our design partners :

http://www.umiacs.umd.edu/~allisond/kidteam/

3. Children design mobile technology :

http://www.filedownloadfull.com/2009/05/03/mobile-technology-for-children-designing-for-interaction-and-learning/

4. Caleb Chung Children Design Entertainment Happiness Invention Technology (TED video) :

http://sciencestage.com/v/225/caleb-chung-children-design-entertainment-happiness-invention-technology.html

5. Toyota “Why Not” innovation contest :

http://www.toyotawhynot.com/#/home

6. What innovation means for Xerox :

http://www.fujixerox.com.au/docs/connect_with_innovation.pdf

7. Xerox and child :

http://www.nytimes.com/2001/11/15/technology/technology-at-home-xerox-and-child-a-story-reproduced.html

8. Xerox and By kids and for kids launches “Inventive thinking” campaign :

http://hsan.org/Content/Main.aspx?PageId=163

© Copyright (07.07.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.