Monthly Archive for August, 2009

Kontrol Kimde?

Bad Religion - No Control

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasını biz, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı ve yerine birçok yeni ülkenin özgürlüklerini kazandığı tarih olarak hatırlıyoruz.

Ama ileride tarihçiler, Berlin Duvarı’nın yıkılmasını, muhtemelen sanayi sonrası toplumun başladığı tarih olarak kaydedecekler.

1989’da yıkılan sadece duvar değildi. Sanayi toplumuna hâkim olan anlayışlar da yıkılıyordu.

Televizyonların dünyanın her yerine ulaştığı, internetin geniş kitlelere yayıldığı, bilginin inanılmaz bir süratle iletildiği, gizli-saklı bir şeyin kalmadığı, şeffaflığın arttığı bir çağda artık merkezden kontrol ile yönetmek mümkün değildi.

Farklı sesleri, farklı renkleri, farklı inançları, farklı kültürleri olan insanlar kendilerine sunulan “tek tip” seçeneği artık kabul etmiyorlar. Dayatma dönemi sona erdi.

Berlin Duvarı’nın yıkılması; çoğulculuğun, çok renkliliğin, çok sesliliğin egemenliğini ispat ettiği tarihtir.

Ford T Model 1908Henry Ford’un T Modeli arabası sadece siyah renkte üretiliyordu. Başka seçenek yoktu. “Siyah olduğu takdirde istedikleri rengi alabilirler.” esprisi Henry Ford’un kendisine aittir.

Şimdi değil arabanın rengini, neredeyse tamamını kendi isteklerimize göre sipariş etmemiz mümkün.

Sanayi toplumu (modernizm) tek bir doğruyu, tek bir ideolojiyi –sağ veya sol fark etmez- tepeden inme bir şekilde topluma dayatmaya çalışan bir dönemdi.

O dönemin marka anlayışına göre marka merkezde tasarlanıp mağazada satılıyordu.

Merkezden kontrol üzerine kurulu sanayi toplumu markaları, kimsenin el süremeyeceği kutsal markalardı. Şirket içinde bile marka yönetiminden sorumlu yönetici dışında kimse markaya karışamazdı. Markanın kimliğini koruyan “marka bekçileri” vardı.Louis Vuitton

Bugün hala en yaygın anlayış, sanayi dönemine ait bu marka kimliği oluşturma anlayışıdır.  Bu anlayışın simgeleri Louis Vuitton gibi markalardır. Bu markalar sanki içinde yaşadıkları topluma yabancıdır, mecburen yaptıkları sosyal sorumluluk projeleri hariç hiçbir toplumsal hassasiyete ilgi göstermez, sanki başka bir alemde yaşıyor gibidirler. Bu markalar oluşturdukları kimliği ve kişiliği tüketiciler satın alsın ister.  (Identity Branding)

Merkeziyetçi kontrol anlayışının markaları tek yönlü mesaj veren (reklam), oluşumuna tüketicinin katılamadığı markalardı. Ne kadar ünlü olursa olsun bunlar, hayatın içine girebilen, yaşayan markalar değildi.

Sanayi sonrası toplumda ise markalar, şirketten çok tüketicinin mülkiyetindedir. Bugünün markaları kutsal değil; tüketici, tedarikçi, dağıtıcı ve genel olarak toplumun birlikte ürettiği kültürel birer varlıktır. Onlar günümüz popüler kültürünün parçasıdır. (Cultural Branding)

Harlet DavidsonTüketiciler sadece satın alan kişiler değil, aynı zamanda markanın oluşmasına kendi yorumları ve kullanımlarıyla katkı yapan kişilerdir. Markayı kendi çoklu kimliklerinin simgesi olarak vücutlarına da kazıyabilirler; internet ve diğer iletişim teknolojilerini kullanarak bir gecede yerle bir edip dünya pazarlarından da silebilirler. (Marka tüketiciyle beraber yaratılan bir anlamdır)

Sanayi toplumunda fabrikada çalışanlarını merkeziyetçi bir anlayışla yönetmek mümkündü; çünkü işler tanımlıydı. Kimin nerede, nasıl, ne zaman, hangi işi yapacağını tarif etmek kolaydı. Sadece mavi yakalı çalışanlardan bahsetmiyorum, beyaz yakalı çalışanlar da tanımlanmış işleri yapıyorlardı. Oysa bugün bir bilgi çalışanının, bir bilgi profesyonelinin yaptığı işin ayrıntısını onun yöneticisinin bilmesi mümkün değildir. (Yöneticiniz Sizin Ne Yaptığınızı Biliyor Mu?)

Sanayi toplumunda iş yeri verimliliği ancak sıkı kontrol ile mümkündü. Sanayi döneminin lideri; markayı, çalışanları, süreçleri, tedarikçileri, dağıtıcıları kontrol etmek zorunda olan bir liderdi. Dönem bunu gerektiriyordu.

Fakat bugün giydiğimiz bir ayakkabının; dünyanın pek çok ülkesinden pek çok insanın emeği, bilgisi, deneyimi ve yaratıcılığıyla üretildiğini düşünürsek neden artık dayatma ve kontrol ile değer üretilemeyeceğini daha iyi anlarız. Böyle karmaşık ve çok boyutlu bir iş ancak herkesin gönülden katılımıyla başarılı olabilir. Başka bir yöntemle değil.

Bilgi çalışanının ve yaratıcı sınıfın iş tanımını yapmak kolay değil. Bugün bir şirkete başvuran böyle bir adaya, liderin sorması gereken en önemli soru, söz konusu kişinin şirket hedefine nasıl bir katkı yapacağıdır; çünkü bu katkıyı bilebilecek en doğru kişi çalışanın kendisidir. Kulağa ters geldiğini biliyorum ama yaşadığımız gerçeğin de bu olduğunu görüyorum. Artık çoğu iş yerinde, işi tanımlayıp görevi verdiğiniz kişiyi bu tanıma göre kontrol etmek mümkün değil.  (Drucker)

İçinde yaşadığımız zamanın üretim ilişkileri bizi kontrol kavramından uzaklaştırıyor.

Ama biz hayatı ne kadar kontrol edersek o kadar “güvende” olacağımızı sanıyoruz. “Kontrol bende” duygusu egomuzu şişiriyor.

Belirsizliği, sürprizleri, değişimi sevmiyoruz. Hayatı kontrol edebiliriz gibi bir yanılsama içindeyiz.

Ne var ki bu zamanın ruhu bizden değişmemizi talep ediyor.

Bence birbiriyle ilişkili üç konuda yeni bir zihniyet oluşturmalıyız:

1. Çalışanların üzerinde sıkı kontrol sistemleri kurmak verimliliği artırmaz. Bu yolla başarı elde etmek olası değildir.

2. Aşırı kontrol, markamızı tüketici dünyasından koparır. Müşteriler oluşumunda rol alacakları, bir parçası olacakları ve kendileriyle birlikte hayatın akışına eşlik edecek bir marka istiyorlar.

3. Değişen koşullara uyum, mevcudu kontrol ederek sağlanamaz. Başarılı bir hayat ancak uyum yeteneğimizi geliştirmekle mümkündür.

Dayatma ve kontrolü gerektiren üretim biçimi ve ilişkileri artık yerini sanayi sonrası toplumun üretim ilişkilerine bırakıyor. Bugün dayatma ve kontrol ile ne çalışma hayatını yönetebiliriz ne de marka yaratabiliriz.

Çalışanlarımızın, tedarikçi ve dağıtımcılarımızın, müşterilerimizin kendilerini bir parçası hissedip gönüllü olarak katkı sağlayacakları ortamları yaratmalıyız. (Siz Hangi Markanın Yoldaşısınız?)

Markamızın sahibinin şirketimiz değil tüketicilerimiz olduğunu, onların markamızı kullanarak kendi hayatlarına anlam katacaklarını, bizim ise bu ilişkinin sponsoru olduğumuzu düşünmeliyiz.

Tüm çalışanlarımızın kendi bireysel özelliklerini ortaya koymaları öz disiplinlerini sergilemeleri için yüreklendirmeliyiz. Buna olanak tanıyacak esnek, yaratıcı ve katılımcı bir çalışma ortamı yaratmalıyız.

Daha çok kontrol yerine daha çok katılım ve gönüllülük üzerine kurulu düzenler kurmalıyız.

Daha çok dayatma yerine herkesin parçası olmaktan mutlu olacağı ve anlam bulacağı ortamlar yaratmalıyız.

Değişime direnmek yerine bir an evvel uyum sağlamanın yollarını aramalıyız; çünkü eninde sonunda zaman bizi değiştirir.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Alain Touraine, A New Paradigm for Understanding Today’s World, Polity Press, 2007
Alain Touraine, “Bugünün Dünyasını Anlamak İçin Yeni Bir Paradigma”, Yapı Kredi Yayınları, 2007
Alain Touraine, “Return of the Actor: Social Theory in Postindustrial Society”, University of Minnesota Press, 1988
Alain Touraine, The self-production of society, The University of Chicago Press, 1977
Manz Charles C. ve Henry P. Sims, Jr., Superleadership: Leading Others toLead Themselves, Berkiey Books, 1989
André Kukla, Mental Traps, Doubleday, 2006

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Leonard C. Hawes, Postmodernism and Power/Control, Journal of Organizational Change Management, 1992 :

http://www.emeraldinsight.com/Insight/viewContentItem.do;jsessionid=FE1E9

2. Gary L. Neilson, Bruce A. Pasternack, Karen E. Van Nuys, The Passive-Aggressive Organization, HBR, 2005 :

http://hbr.harvardbusiness.org/2005/10/the-passive-aggressive-organization/ar/1

3. Sumantra Ghoshal , Christopher A. Bartlett, “Changing the Role of Top Management: Beyond Structure to Processes”, HBR, 2000 :

http://harvardbusiness.org/product/changing-the-role-of-top-management/an/95105-PDF-ENG.

4. Gina Trapani, Steve DeMaio, Tony Schwartz, Catherine McCarthy, William Oncken Jr., Donald L. Wass, Stephen R. Covey, “How to Get the Right Work Done”, HBR, 2009 :

http://harvardbusiness.org/product/how-to-get-the-right-work-done/an/14819-PDF-ENG

5. Charles Handy, “Balancing Corporate Power: A New Federalist Paper”, HBR, 1992 :

http://harvardbusiness.org/product/balancing-corporate-power/an/92604-PDF-ENG

6. Bad Religon web sitesi :

www.badreligion.com

7. Fredric Jameson “Postmodernism or, The Cultural Logic of Late Capitalism” :

www.marxists.org/reference/subject/philosophy/works/us/jameson.htm

8. Decentralization :

http://en.wikipedia.org/wiki/Decentralization

9. Post-industrial society :

http://en.wikipedia.org/wiki/Post-industrial_society

10. Daniel bells’s Post Industrial society: Visions and Realities :

http://www.technology-essays.com/essays/bells_post_industrial_society_essay.htm

11. Douglas A. Ready, “How to Grow Great Leaders”, HBR, 2004 :

http://harvardbusiness.org/product/how-to-grow-great-leaders/an/R0412F-PDF-ENG

12. Leading by Feel, HBR, 2004 :

http://harvardbusiness.org/product/leading-by-feel/an/R0401B-PDF-ENG

13. Gina Trapani, Steve DeMaio, Tony Schwartz, Catherine McCarthy, William Oncken Jr., Donald L. Wass, Stephen R. Covey, “How to Get the Right Work Done”, HBR, 2009 :

http://harvardbusiness.org/product/how-to-get-the-right-work-done/an/14819-PDF-ENG

© Copyright (25.08.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

İş Yerinde Disiplin Nasıl Sağlanır?

Çok hoşuma giden bir öykü var: Japonya’nın en ünlü çay ustası Sen no Rikyu‘ya, bir öğrencisi çay seremonisinin inceliklerini sormuş. Büyük usta: “Ateşi yakarsın, suyu kaynatır, çayı çırparsın.” deyince öğrenci, “Ama usta bu çok basit bir iş.” diye yakınmış. Rikyu, “Öyle mi diyorsun? Sen bunu, her seferinde hakkını vererek, aynı disiplinle yap, ben senin öğrencin olayım.” demiş.

Doğayla bütünleşmeye, ruhu arındırmaya, sakinliğe, zarafete ve alçak gönüllülüğe dayanan meşhur Japon çay seremonisindeki Rikyu ustanın sözünü ettiği “disiplin” ile Japonya’yı dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline getiren ünlü Japon disiplini arasında ciddî bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Fortune 2009 dergisinin bu ayki sayısındaki “Japan’s Plan For Growth” özel bölümü, Japonların hala ayni disiplinle yol almaya devam ettiğini gösteriyor. http://www.timeinc.net/fortune/services/sections/customprojects/sections/090720_Japan.pdf

Maalesef, bizim toplumumuzda “disiplin”, hiç de bu şekilde yani yaptığın iş ne olursa olsun onu her seferinde, yüksek bir özen, özveri ve incelikle yapma kültürü olarak anlaşılmıyor. Disiplin denince elinde tahta cetveli, asık suratlı bir öğretmen geliyor aklımıza.

Bizim bildiğimiz disiplin, büyüklerimizin-ya da iktidar sahiplerinin- kendi istediklerini zor kullanarak bize yaptırmasıdır. Disiplinin olduğu yerde bir “iktidar” vardır ve bu iktidarın koyduğu kurallara herkesin zorla uyması beklenir. Uymayanlar cezalandırılır.

Bu sebeple disiplin gerektiren işler, bir gönülsüzlük, anlamsızlık ve yapılmadığında ceza görme ihtimalimiz olan işlerdir.

Bu disiplin anlayışı, mutlak doğruların hâkim olduğu, kurallara uymanın kutsal sayıldığı, sanayi toplumundan (modernizmden) miras aldığımız bir disiplin anlayışıdır.

Bu disiplin anlayışının amacı toplumsal düzeni sağlamaktır: Gözünüze fabrika işçilerinin sabah işe kart basarak başladıkları, zil çaldığında çay molası verdikleri, herkesin üretim bandında bir makine disipliniyle çalıştığı ortamları getirin.

Modern toplumun (Sanayi Toplumunun) disiplin anlayışının temelinde böyle bir üretim biçimi ve bunun yansıması olan devlet bürokrasisi vardır.

Böyle bir düzende toplumu disiplin altına almanın en sağlam yolu da bu fabrika anlayışını eğitime yansıtmaktır. Bunun için ders saatleri zille başlar, çocuklar tek tip giyinirler, sınıflarda kendilerine gösterilen sıralara otururlar, asker adımlarıyla yürürler, öğretmen geldiğinde ayağa kalkarlar.

Bu eğitim düzeninde, hangi kariyer için hazırlanırsa hazırlansın herkesin kurallara uyması, daha önceden denenmiş yöntemleri uygulaması, bilgileri ezberlemesi gerekir. Bunların sağlanması için disiplin şarttır.

Modern toplumun fabrika disiplini bürokrasiye, eğitime, aile düzenine ve toplumun bütün kesimlerine aynı yöntemlerin kullanılmasıyla yansıtılır.

Bu disiplin anlayışının hâkim olduğu yerlerde bireysel tercihlere, yeni fikirlere, hoşgörüye yer yoktur. Böyle bir ortamda insanlar yaptıkları işi sevemezler, sorumluluk almaktan kaçarlar, bir an evvel o işi bitirmek için her türlü yolu denerler.

Böyle bir disiplin anlayışının sevilecek bir tarafı yoktur. Aksine böyle bir disiplin insanda daha çok kuralları ihlâl etmek arzusunu doğurur. Ergenlerin rüştünü ispat etmek için kurallara isyan etmesine benzer bir durumdur bu. Bu ihlal, bir anlamda da otoriteyi “cezalandırmaktır”.

Bugünün sanayi sonrası toplumunun, eski usul disiplin anlayışla yönetilmesi artık mümkün değil çünkü hayal gücü, özgünlük ve özgürlük gibi kavramlar üzerinde yükselen sanayi sonrası toplumunda artık makineler ve robotlar tek düze işleri yaparken; insanlar bilgilerini, zeka ve yaratıcılıklarını kullanabilecekleri, yüksek katma değerli işleri yapıyorlar.

Bu toplumda çalışanlardan yaptıkları işlere eleştirel bir bakış açısı getirmeleri, problem çözmeleri, kendi yollarını çizebilmeleri, sürekli değişen bir çevrede yeni ilişkiler kurabilmeleri, geleceği kavrayabilmeleri hatta yeniden yaratabilmeleri bekleniyor.

Bu çağın koşullarına ayak uydurabilmek için kendine yetebilen, karar verebilen, kararlarının sonucuna katlanabilen bireyler olmayı öğrenmek durumundayız. İnanılmaz hızlı ve öngörülmez değişimle baş edebilmek için empati ve hayal gücümüzü kullanabilmekten, eleştirel ve yaratıcı düşünmekten başka çaremiz yok.

Sanayi sonrası toplumunun bireyleri etkili ve başarılı olabilmek için despot olmayan, farklılıkları hoşgören, yeniliğe açık, yaratıcı ve özgür bir çevreye ihtiyaç duyuyorlar.

İçinde yaşadığımız zaman bizden hayal gücü, yaratıcılık, özgüven, otokontrol, içsel motivasyon, öz disiplin bekliyor.

Esneklik, özerklik, yüksek uyum yeteneği, dinamizm, empati, işbirliği gibi değerler bugünün öncelikli nitelikleri. Hangi işi yaparsak yapalım hem bireyler hem kurumlar için bunlar olmazsa olmaz özellikler.

Sanayi sonrası toplumlarında insanlar ancak özgürlüğün, demokrasinin, güvenin ve sorumluluğun hâkim olduğu ortamlarda üretken olabilirler.

Bu nedenle, bugünün hiper rekabet ortamında, yeni üretim ilişkilerini yöneten liderlerinin çalışanlara böyle bir iklimi hazırlaması gerekir. Bu sağlanmadığı takdirde, içinde yaşadığımız zamanda, bir şirketin ihtiyaç duyduğu insan kaynağının şirkete sadakat göstermesi mümkün değil. Artık eski disiplin anlayışının da bu insanları zorla şirkete bağlaması imkansız.

Sanayi sonrasının toplumu ve iş ortamı artık standart disiplin anlayışlarıyla yönetilemeyecek kadar karmaşık.

Ne var ki bu durum hiçbir şekilde isteyenin istediği gibi davranabileceği anlamına gelmiyor.

Aksine, çok paradoksal olarak, ayakta kalabilmek için eskiye göre çok daha “disiplinli” olmak zorundayız.

Bugünün liderlerinin yönettikleri şirketlerde bir disiplin kültürü oluşturmaları gerekiyor. Eğer dikkatli incelerseniz bütün fark yaratan başarılı şirketlerin ciddi bir disiplin kültürüne sahip olduğunu görürüsünüz.

İş yerinde “disiplin sağlamak”, ancak disiplin anlayışımızı yeniden tarif etmekle mümkün olabilir.

Bir şirkette disiplin, bir kültüre dönüşebilir mi?

Bu ancak çalışanların ve yöneticilerin işlerini sevdikleri, işlerini ayrıntılarına inerek, azamî özenle ve “gönüllü olarak”, içten gelen bir motivasyonla yaptıkları ortamlarda mümkün olabilir.

Bu alanda çalışan eğitim bilimcilerin “pozitif disiplin” diye tarif ettikleri bu olgu, kişilerin kendi hareketlerini kontrol edebilmelerine (otokontrol) ve problemlerini çözmelerine yardımcı olan bir yönetim tekniğidir. Pozitif disiplin anlayışında, kişiler uyulması gereken kuralları öğrenirken, aynı zamanda bu kuralların oluşmasına da aktif olarak katkıda bulunuyorlar. Bunu yaptıklarında kendilerini güvende ve değerli hissediyorlar ve kendilerini geliştirme fırsatı buluyorlar. (H. Stephen Glenn, Lynn Lott, Dr. Jane Nelsen)

İşyerlerinde (ya da toplumda) pozitif disiplinin uygulanması için:

1-Korku ve suçlama değil değer odaklı bir kültür ve güven ortamı yaratmalıyız. (Kendimizi güvende hissettiğimiz ortamlardaki iklimi ve işleyişi korumak için daha sorumlu davranırız.) (Korku Kültürü)

2-Kişilerin yaptıkları işin inceliklerini öğrenebilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam yaratmamız gerekir.(Gelişebildiğimiz ortamlara ve bizi geliştirdiğini düşündüğümüz kurallara daha çok saygı duyarız.)

3-Kişilerin sadece söyleneni yapan değil kuralların koyulmasına katkıda bulunan bir konuma gelemesini sağlamalıyız.(Kendi belirlediğimiz kuralları daha disiplinle uygularız.)

4-Kişilerin kendilerini değerli hissedebilecekleri, fikirlerini özgürce ifade edebilecekleri ve bu fikirlerinin dikkate alındığı bir ortam hazırlamalıyız.(Kendimizi değerli hissettiğimiz ortamlarda, kurallarla kavga etmek ve bozguncu olmak istemeyiz, fikirlerimizi özgürce söyleyebilirsek uymanın zor olduğu kuralları geliştirmenin yollarını ararız, disiplinin bir öz denetime dönüşmesi kolaylaşır.)

5-Kişilere özgürce seçim yapabilme şansını sağlamalıyız. (Kendi seçimlerimizle ilgili, daha yüksek bir sahiplenme ve sorumluluk duyarız.)

6-Kişilerin zevkle çalışabilecekleri bir iş ortamı yaratmalıyız. (Sevdiğimiz ve anlamlı bulduğumuz her konuda doğal olarak daha disiplinli davranırız.)

Aslına bakarsanız- kulağa tuhaf gelebilir-pozitif bir disiplinin hâkim olduğu disiplin kültüründe çalışanların hiç de zorla disiplin altına alınması gerektiğini düşünmüyorum.

Çünkü bu tarz ortamlar gönüllü katılım esası, güçlü bir içsel-motivasyon ve istikrarlı bir iç disiplin üzerine kurulmuştur. Bu şirketlerde çalışanların ve yöneticilerin çok güçlü öz disiplinleri vardır. Kimsenin onlara işlerini nasıl, ne zaman, hangi yöntemle yapacaklarını söylemesi gerekmez. Herkes kendi işinin patronudur. Belirlenmesine herkesin katkı sağladığı, nedenini ve önemini paylaştığı ortak hedefe ulaşmak için sessiz bir anlaşma vardır. Herkes yapması gerekeni, şirkete nasıl katkı sağlayacağını biliyordur. (strategy allignment) (Nasıl Bir İş Yerinde Çalışmak İstersiniz?)

Sadece stratejinin değil uygulamanın da içinde olan, kendine bağlı yönetici ve çalışanları yakından tanıyan, organizasyonun güçlü yanları kadar zaaflarına da hâkim olan liderler, kendi kişilik bütünlükleriyle pozitif disiplini telkin ederler. Bu liderler pozitif disiplin anlayışının kendileri dahil herkes için geçerli olduğunun bilinciyle davranırlar, kendilerini bu anlayıştan muaf tutmazlar.

Pozitif disiplininin hakim olduğu yerlerde çalışanlar işlerini yaparken daha fazla özgürlük, ama aynı zamanda daha fazla sorumluluk üstlenirler. Kendilerine samimiyetle yaklaşılan yöneticilerine gönüllü olarak hesap vermek isterler.

Disiplin kültürünün karşısında -kulağa ters gelebilir- bürokrasi kültürü duruyor. Eğer bir yerde disiplinsizlik istiyorsanız, bürokratik işleyişi sertleştirin! Bürokratik yapılar, işleyişi kontrol edebilmek için kişilere olması gerekenden fazla müdahale eder, sayısız angaryayı ve gereksiz süreci de beraberinde getirir. Bürokratik kurallara uymak durumunda kalan, en iyi niyetli ve çalışkan insanlar bile bir süre sonra motivasyonlarını, kendi başlarına karar alma ve problem çözme yeteneklerini kaybederler. Sadece performansları olumsuz etkilenmez zaman içinde tembelleşirler.

Hiç kimse zorlanmaktan, katı kurallarla belirlenmiş bir ortamda çalışmaktan hoşlanmaz. Ne kadar çok bürokrasiye maruz kalırsak işimize o kadar yabancılaşırız.

Kulağa naif gelebilir ama ben disiplinin dogmatik kurallarla, iyi-kötü polislikle, ceza ve yaptırımlarla değil ancak sevgi ve anlam ile sağlanabileceğini düşünüyorum.

Eğer bir şeyi seviyorsak bizim için değerlidir. İşimiz de buna dâhil.

Bir şey bizim için değerliyse onunla vakit geçirmek, onu daha iyi yapmak, geliştirmek isteriz. Bu bizim için bir “görev” olmaktan çıkar aksine gönüllü olarak yapmak istediğimiz bir zevke dönüşür.

Ancak sevdiğimiz şeyler için zamanımızı feda ederiz. Bir şeyi seviyorsak ona sahip çıkar, onunla ilgili her sorumluluğunu gönüllü olarak üstleniriz. Bu yolda harcanan zaman asla bir zorunluluk değil amaçlarımızı (ve kendimizi) gerçekleştirmek için gönüllü yaptığımız bir çaba olur. Yaptığımız işten anlam buluruz. (Onlar Nasıl Para Kazandılar?)

Sevdiğimiz işler bize başka ortamlarda yapmak istemeyeceğimiz şeyleri gönüllü olarak yaptırır. Kişisel disiplinimiz elbette sorumluluk ve vicdanımızla oluşur ama en çok da yaptığımız işi sevmemizle artar.

İşimizde her zaman her şeyi yapmaktan hoşlanamayabiliriz. Ama eğer bir işi seviyorsak onun zorluklarına da bu sevgi sayesinde katlanabiliriz. Böyle zorluklarla ancak iş bize bir anlam ifade ediyorsa başedebiliriz.

Bu nedenle liderlerin, şirket içinde ve dışındaki bütün paydaşların anlam bulacakları, kendilerini değerli hissedecekleri bir ortam yaratma görevi vardır.

İnsanların zevkle çalışacakları, sadece iş sonuçlarını değil kendilerini de gerçekleştirebildikleri bir ortam yaratabilirsek herkesin pozitif bir disiplin anlayışıyla çalışmasını ve yapılan işe gönüllü katkı vermelerini sağlayabiliriz.

Hem de hiç kimseyi kontrol etmeye gerek duymadan.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Michael Hammer and James Champy, Re-Engineering the corporation, HarperCollins, 1993
James C. Collins, Build to Last, HarperCollins, 1997
Jim Collins, Good to Great, HarberCollins, 2001
Tom Peters and Robert H. Waterman Jr., In Search of Excellence, HarberCollins, 2006
Michael Anthony Janke, Power Living – Mastering The Art of Self-Discipline, Special Operations Publishing, 2000
Schlechty C., Schools for the 21st Century: Leadership Imperatives for Educational Reform (Jossey-Bass Education Series) (Paperback), Jossey-Bass, 1991
Stephen Glenn, Lynn Lott, Jane Nelsen, Positive Discipline A-Z, Prima Publishing, 1993

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Good to Great Diagnostic Tool: Where are you on your journey from Good to Great? :

http://www.jimcollins.com/tools/diagnostic-tool.pdf

2. Jim Collins, culture of discipline video :

http://www.jimcollins.com/media_topics/culture.html#audio=76

3. Michael Ray (Foreword by Jim Collins) “The Highest Goal: The Secret that Sustains You in Every Moment“ :

http://www.jimcollins.com/article_topics/articles/the-highest-goal.html

4. Whole Foods Is All Teams: Fast company article (Whole foods market culture of democracy and discipline) :

http://www.fastcompany.com/magazine/02/team1.html?page=0%2C3

5. Sen No Rikyu ve Japon Çay Seramonisi :

http://en.wikipedia.org/wiki/Sen_no_Riky%C5%AB

6. TED Lectures : Joachim de Posada says, Don’t eat the marshmallow yet (self-discipline) :

http://www.ted.com/talks/lang/eng/joachim_de_posada_says_don_t_eat_the_marshmallow_yet.html

7. John O’Neil, Disiplin Toplumu: Weber’den Foucault’ya (makale), Doğu Batı Düşünce Dergisi Şiddet Sayı: 43, 2008 :

http://www.anarkotopya.com/yazi/disiplin-toplumu-weberden-foucaultya—john-oneili

© Copyright (18.08.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Liderlik Zor Bir Zanaattır

Tek başına hiç bir değer üretmemiz mümkün değil.

Bir muhasebecinin  veya bir pazarlamacının uzmanlığı tek başına bir değer ifade etmez.

Biz ancak başkalarıyla iş bölümü ve iş birliği yaparsak üretken olabiliriz.  Aksi takdirde sahip olduğumuz yetkinlikler atıl bir güç olarak kalır.

Şirketler, tek başlarına herhangi bir “değer” üretemeyecek insanların, bir araya gelerek “değer” yaratmalarını sağlayan yerlerdir.

Şirketler ayrıca insanların teker teker çalıştıklarında katiyen elde edemeyecekleri sonuçları, iş birliği yaparak gerçekleştirebildikleri yerlerdir.  Sinerji yaratırlar. Bu sinerji sayesinde, herkesin teker teker ürettiği değerden daha fazla bir değer üretilmesi mümkün olur.

Şirketlerin varoluş nedeni hem değer hem sinerji yaratmaktır.

Şirket, bir isim (marka) altında bir araya gelmiş, farkı yetkinlikleri olan insanların, kendi güçlü yönlerini işe katıp, ortak amaca ulaşmak için çalıştıkları yerlerdir.  Bu nedenle şirketlerin temel amacı sonuç almaktır. Performanstır.

Üretmek, verimli olmak şirketin kutsal konusudur. Olmak zorundadır.

Bir liderin birinci görevi, çalışanların tümünün kendilerini işe vererek, işbirliği içinde üretken ve verimli olmalarını sağlamaktır.

Liderin sorumluluğu, bu üretken ortamın devamlılığını, sürekliliğini temin etmektir. Ekonomik değer üreten işyerini yarınlara taşımaktır, mümkünse büyüterek, verimliliğini artırarak.

İş yapmak, birilerinin bir şeyleri, kendi ölçütlerine göre yapıyor olması değildir. Aksine, farklı disiplin ve deneyimlerden gelen bir çok kişinin, farklı süreçleri kapsayan bir çok departmanın işbirliği yapmasını gerektirir.

Bugün birçok işletme Robert S. Kaplan ve David P. Norton‘un, 1992 yılında geliştirdikleri “Balance Score Card” (BSC) modelini kullanıyor.

BSC uygulamanın nasıl yapılacağını “tarif” etmiyor, ama bir uygulama modeli olarak
• Stratejileri netleştirmek ve odaklamak,
• Şirket içinde yaymak (strategic allignment),
• Kurumsal ve kişisel hedefleri ilişkilendirmek,
• Uzun dönem hedeflerle ve bütçeyle stratejileri ilişkilendirmek,
• Periyodik olarak performans ve strateji değerlendirmeleri yapmak,
amacıyla kullanılıyor.

Stratejilerin hayata geçirilmesi için BSC gibi başka modeller de mevcut. Örneğin Japonların sürekli iyileştirmeye ve “iş mükemmelliğine” giden yol olarak benimsedikleri “yalın üretim ve yönetim” yöntemi bunlardan biridir.  Ancak tek başına ne BSC ne de başka bir model, stratejilerin uygulanmasını garanti etmez; çünkü işlerin yapılmasını sağlayacak olan sadece bu yöntemler değil; lider, çalışanlar, kurumsal kültür ve süreçlerdir.

1-Bir lider sonuç almak istiyorsa öncelikle, işlerin ayrıntısına vakıf olmalıdır. Ancak bu şekilde hangi işin, kim tarafından, ne zaman, nasıl ve neden yapıldığını anlayabilir ve bir sorun çıktığı zaman  çözüm üretebilir.

2- İşler ancak doğru süreçler halinde modellenirse, (neyin, hangi sırayla, nasıl, ne zaman yapılacağı belirlenirse) bir sonuç elde edilebilir; aksi takdirde uygulama kişilerin “iyi niyetine” teslim olur.

3- Liderin geliştirdiği bir stratejin ya da aldığı bir kararın uygulamada nasıl çalışacağını ve engelleri öngörebilmesi gerekir. Süreçlerin ayrıntısını bilmek demek, uygulama adımlarını senkronize edebilmek demektir. Stratejinin hayata geçmesi, doğru kişilere doğru sorumlulukları vermekle mümkün olur.

4- Bir lider eğer kendisini işlerin dışında tutarsa, odasından çıkmadan, sadece kendisine sunulan raporlar ve bilgilerle şirketi yönetmeye kalkarsa, başkalarının “kuklası” haline gelir. Çünkü çok doğal olarak üst-düzeye sunulan birçok bilgi ve raporları hazırlayan kişilerin kişisel bakış açıları, algılamaları, sınırlamaları, gündemleri ve niyetleri bu bilgi ve verileri yönlendir. Çoğu zaman sunulan bilgilerle gerçekte yapılan işler arasında dağlar kadar fark olur. Uygulamanın dışında duran bir liderin bu farkı algılayabilmesi mümkün değildir.

5- Etkili bir lider olabilmek için görünür olmanın gereği açıktır. Ancak bu, şirketin içinde dolaşmak anlamına gelmez. Zaten işlere hâkim olmayan bir liderin, ortalarda dolaşmasından daha itici bir şey olamaz. Mesele ortada dolaşmak değil işlerin nasıl yürüdüğünü bilip, doğru yerde ve zamanda çalışanlala yol gösterebilmektir.

6-Liderin koyduğu hedeflerin sayısının az ve gerçekçi olması gerekir. 10 tane hedef koyan bir lider, yeniden durup düşünmelidir; çünkü bu lider hedef ve önceliğin ne demek olduğunu bilmiyor demektir. İşletmenin gerçeğini bilen bir lider ancak az sayıda hedef üzerinde yoğunlaşmanın mümkün olabileceğini iyi bilir.

7- Bir liderin sadeleştirmeyi bilmesi gerekir. Hedeflerini, düşünce ve değerlerini yalın bir şekilde iletebilmesi uygulamanın (icraatın) başarısı için hayatîdir. Uygulamaya hâkim olan liderler, konuları nasıl basitleştirebileceklerini de iyi bilirler. Liderin söylemi asla soyut olmamalıdır. (Liderlik Dili, Öykü Dilidir)

8- Bir kararın neden uygulanmadığının onlarca sebebi olabilir. Ancak bunların en başında insanlarla ilgili sebepler gelir. İster yetkinliğe ilişkin ister organizasyonel isterse motivasyonla ilgili sorunlar olsun, eğer insanlarla ilgili sebepler etkin bir şekilde çözülmezse uygulamada başarı sağlamak mümkün değildir.

9-Uygulamada başarılı olmanın önemli bir yapıtaşı da çalışanlara yetki ve sorumluluk vermektir. Ancak aynı oranda da bu kişileri sonuçlardan sorumlu tutmak (accountability) ve performanslarını değerlendirmek gerekir (evaluation).

10-Çalışanları hedef, strateji ve kararların bir parçası yapmak gerekir. Onları sadece “söyleneni yapan” kişiler olarak görmek değil karar sürecine dahil etmek gerekir.

11-Liderin yönettiği insanlara geri bildirimde bulunması gerekir. Bu bilgilendirmeler, liderin işin üzerinde olduğunun bir göstergesidir. Eğer lider uygulamadan uzaklaşırsa çalışanlar yaptıklarının önemsenmediğini düşünürler ve uygulamanın kalitesi düşer.

12-Eğer şirket içindeki iletişim, korku/suçlama yerine “değerler” üzerine kuruluysa her seviyede hem karar almak hem de uygulama yapmak konusunda herkesin ustalaşacağı bir ortam yaratmak mümkün olur. Çalışanların tümü, birlikte öğrenen, “ortak akıl” geliştiren bir seviyeye yükselebilir.

13-Şirket kültürünün ve psikolojik faktörlerin uygulamayı nasıl etkilediğini liderin fark ediyor olması gerekir. “Korku Kültürü” insanların inisiyatif almasına engel olabilir. Liderin görevi şirketin nabzını tutmak ve sistemin ihtiyacı olan enerjiyi ve heyecanı sağlamaktır. Ancak icraata (uygulamaya) yakın duran bir lider bu görevi hakkıyla yapabilir.

14- Çalışanları yetkilendirmek ve onlara girişimcilik ruhunu aşılamak uygulama kalitesini artırır. Böyle bir ortamda çalışanlar daha fazla zevk alırlar, daha çok sorumluluk üstlenirler ve gönüllü olarak hesap vermek isterler. Çalışanların yaptıkları işten anlam bulmalarının yolu budur.

Buraya kadar anlattıklarım ders kitaplarında, makalelerde, web sitelerinde yazan genel bilgiler. Ben şahsen bunların doğruluğuna, geçerliliğine inanıyorum. Fakat gelin görün ki, danışmanlık yaptığım şirketlerde karşıma öyle konular, öyle olaylar çıkıyor ki yukarıda anlattığim bilgiler yetersiz kalıyor.

Sahip olduğumuz bilgi hayatın karmaşık durumlarına çözüm getirmeyebiliyor.

Aslında bu durumu yadırgamamak gerekir; çünkü yönetim veya pazarlama teorisi dediğimiz şey, bizden önce başarılı/başarısız şirketlerin deneyimlerinin genellemesinden ibaret bir bilgi birikimi değil midir?

Yazılan bütün iş ve pazarlama kitapları “vaka çalışmalarıyla” (business case) dolu değil midir?

Bu “vakalar” bizden önce başka şirketlerin yaşadıkları deneyimlerden bizim kendimize doğru yollar seçmemize rehberlik etmezler mi?

O halde, bugün karşılaştığımız bazı sorunlara bizden önce yaşanmış deneyimlerin (teori) çare olmaması doğal değil mi? Değişiminin hızlandığı dönemlerde bir kuşak, daha önce hiç kimsenin karşılaşmadığı sorunları çözme görevini üsteleniyor. Farkında olsak da olmasak da biz de böyle bir kuşağa aitiz.

Liderin sorumluluğu- bütün yukarıda anlatılanları yapmanın yanısıra- zamanın kendisinden talep ettiği çözümleri üretmektir.  Kendisinden önce yaratılmış ortak akıl bazı durumlarda çözüm üretmeye yetmeyebilir. Böyle durumlarda kendi aklıyla, cesaretiyle, öngörüsüyle çare üretmek liderin sorumluluğundadır. Başka kimin olabilir ki?

Değişen zaman yeni sorunları beraberinde getirir. Özellikle içinde yaşadığımız ekonomik kriz zamanlarında olduğu gibi, değişim hızlanır ve daha önce hiç kimsenin karşılaşmadığı durumlar ortaya çıkar. Bu durumlar karşısında henüz teori oluşmamıştır; ama hayat liderden çözüm ve performans bekler.

Liderlik bazen, daha önce kimsenin gitmediği yoldan gitmeyi gerektirir. Bugün ismini tarihe yazdırmış bütün başarılı liderler kendilerinden önce hiç kimsenin yapmadığını yapmış olan insanlardır.

Aslında her liderin yolculuğunda kendine özgü yollar mutlaka vardır. Her liderin önüne daha önce kimsenin karşılaşmamış olduğu zorluklar çıkar. Bunları kendisinden başka kimsenin çözüm bulması mümkün değildir. Böyle zamanlarda ne kitaplar işe yarar ne de başkalarının biriktirdiği deneyimler.

Liderler, sadece insanların değer yarattıkları yerleri yöneten kaptanlar değil aynı zamanda bu insanların değer yaratmalarına devam edebilecekleri yeni yollar bulan öncülerdir de.

Liderlik zor bir zanaattır.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

David Norton, Robert Kaplan, Execution Premium, HBS, 2008
David Norton, Robert Kaplan, “The Strategy-Focused Organization”, HBS, 2000
Robert Kaplan, David Norton, “The Balanced Scorecard, Translating Strategy Into Action”, HBS, 1996. ( Balanced Scorecard, Sistem Yayıncılık, 1999)
Jeffrey k. Liker Michael Hoseus, The Toyota Way, McGrawHill, 2003
Jeffrey k. Liker Michael Hoseus, The Toyota Culture: The Heart and Soul of the Toyota Way, Mc Graw Hill, 2008
Lary Bossidy, Ram Chan, “Execution: The Discipline of Getting Things Done”, Crown Business, 2002. (Mediacat Execution: İş yaptırabilme Disiplini, 2007)

1. Execution Premium Webpage :

http://hbp.harvardbusiness.org/ep/index.html
http://reg.accelacomm.com/servlet/Frs.FrsGetContent?id=50014190

2. David Norton, Robert Kaplan, Using the Balanced Scorecard as a Strategic Management System, HBR :

http://harvardbusiness.org/product/using-the-balanced-scorecard-as-a-strategic-management-system/an/R0707M-PDF-ENG

3. David Norton, Robert Kaplan, Having Trouble with Your Strategy? Then Map It :

http://harvardbusiness.org/product/having-trouble-with-your-strategy-then-map-it/an/R00509-PDF-ENG

4. Stanfard Advanced Project Management: leadership for strategic execution programme :

http://apm.stanford.edu/courses/leadershipForStrategicExecution.htm

5. Robert S. Kaplan and David P. Norton, The Office of Strategy Management, HBR, 2005 :

http://harvardbusiness.org/product/the-office-of-strategy-management/an/R0510D-PDF-ENG

6. Oracle the challenge of strategic allienment white paper :

http://www.oracle.com/solutions/business_intelligence/docs/challenge-strategic-alignment-whitepaper.pdf

7. Robert A. Burgelman, Philip Meza “Mark Hurd at HP: Driving Strategic Execution” – case study :

http://harvardbusiness.org/product/mark-hurd-at-hp-driving-strategic-execution/an/SM160-PDF-ENG

8. Execution is the key :

http://www.whartonsp.com/articles/article.asp?p=360437

© Copyright (11.08.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Lider Stratejiden mi Sorumludur, Uygulamadan mı?

1990’lı yılların başında, uluslararası çok büyük bir şirketi yöneten bir CEO, toplantılarımızın birinde bana: “Benim işim karar almak. Ben kararı alırım, yöneticilerim uygular.” demişti.  Sonra da haftalık iş planını nasıl yaptığını anlatmıştı. Kendisini yormadığını, işe geç gelip erken çıktığını, uzun öğle yemeklerinde iş sohbetleri yapıp, üst düzey ilişkileri nasıl yönettiğini anlatmıştı. Şirket konularından çok ülke sorunlarıyla ilgiliydi. Siyaset, ekonomi, teknoloji gibi konulardan konuşmayı severdi. Çok popüler bir yöneticiydi. Gazeteciler röportaj yapmak için peşinden koşarlardı.

Doğrusu gıpta edilecek bir hayatı vardı. Düşünsenize, işe saat 10.30 gibi geliyorsunuz, bir-iki görüşme yapıp, uzun bir öğle yemeğinden sonra ofisinize dönüp, sekreterinizle akşam davetlerinden hangilerine katılacağınızı plânlıyorsunuz. Birkaç telefon görüşmesi yapıp bir iki rapora göz attıktan sonra çıkıyorsunuz.

İlk duyduğum zaman çok etkilenmiştim. Etkilenmemek mümkün mü?

O zamanlar ben de liderliğin böyle bir şey olduğunu zannediyordum. Lider dediğin şirketin vizyonunu, hedefini, stratejisini belirler ve sonra bir kenara çekilir, gelişmeleri izlerdi. Uygulamaya karışmazdı.

Bu CEO’nun yönettiği şirket, o zamanlar bulunduğu pazarda liderdi. Şirketin bu güçlü konumu, CEO’nun her söylediğine farklı bir ağırlık katıyordu. Sanki her söylediğinde ‘keramet‘ vardı.

Fakat sözünü ettiğim şirket, izleyen yıllarda, sürekli pazar payı kaybetti. Şimdi kimsenin doğru düzgün hatırlamadığı kimsenin çalışmak istemediği bir konuma geriledi. Başarısızlığın bütün  sorumluluğunu  lidere  yüklemek elbette doğru olmaz. Mutlaka başka etkenler de şirketin küçülmesinde rol oynamıştır ama ister istemez bugün gelinen durumun liderin tutumuyla da çok ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Şaşalı yönetim kurulu salonlarında hedefler koyup, bunlara ulaşmak için en gelişmiş stratejileri benimsemek başarı için yeterli değil. Bu hedefleri hayata geçirecek doğru insanlara ve bu insanların birbirleriyle uyumlu çalışacağı uygulama modellerine ve kurum kültürüne ihtiyaç var.

Strateji ve marka üzerine yazılmış kitapların sayısının bolluğuna kıyasla bu stratejilerin uygulanması için nelerin yapılması gerektiği konusundaki yayınların kıtlığı hayret vericidir. İcraat, iş yapma, performans gibi konular pek az kişinin ilgisini çekiyor.

Maalesef liderlik  sadece vizyon, hedef ve stratejiden sorumlu olmak zannediliyor. Liderin  uygulamayla ilgilenmesi, “üzerine vazife olmayan” bir işle ilgilenmesi gibi algılanıyor.

Bu bir yanılgıdır. Liderden beklenen bu değildir.

Uygulama, “nasıl olsa herkes tarafından yapılabilecek” sıradan bir şey değildir. İşin özüdür, kendisidir, başarının olmazsa olmaz unsurudur. İyi bir uygulama olmayan şirketlerde hedefler, gerçekleşmeyecek hayaller olarak kalır.

Bana “Bir liderin görevi nedir?” diye sorarsanız, ” Doğru kararları almak ama aynı zamanda bu kararları uygulatmak.” derim.

Genelde bir çok lider, karar aldığı zaman işi bitmiş gibi davranıyor. İş uygulamaya geldiğinde, şirketin üst düzey yönetimi konuya ilgisini kaybediyor.

Kendi hayatımızdan da biliyoruz ki karar almak başarmak değildir. Kaç kez kilo vermeye, daha sağlıklı yaşamaya, sigarayı bırakmaya ya da spor yapmaya karar vermiş olursak olalım hatta nasıl kilo vereceğimizi, sigarayı nasıl bırakacağımızı (strateji) da çok iyi biliyor olursak olalım bu kararları ancak hakkıyla uyguladığımız takdirde sonuç alırız.

Çok güçlü stratejilerin ve çok emek harcanarak alınmış kararların başarısızlığa uğraması, rekabetten veya dışsal etkenlerden çok “iyi uygulanmamalarına” bağlıdır.

Ama liderler ortaya attıkları büyük fikirlerin büyüsüne  kapılıp uygulamayı ikinci plana atıyorlar.

Liderlerin bu tutumu şirket yöneticilerinin hepsine yansıyor: Strateji geliştirmek ve karar almak  “seçkinlerin” işi, uygulama ise  “amelelerin” işi gibi algılanıyor. Bu nedenle, bir çok üst düzey yönetici, kendisini uygulamadan “muaf” sanıyor.

Uygulama (icraat) hiç de sanıldığı gibi “alttaki insanların” söyleneni yaptıkları bir iş değildir. Bir stratejiyi uygulamaya geçirmek, bunu uygulanabilir adımlara dönüştürmek fevkalade analitik, entelektüel ve yaratıcı bir süreçtir.

Liderlik yapmak sadece ilham verici ve etkileyici sözler söylemek değil iş yaptırmak ve sonuç almaktır. Bunun için de liderin strateji geliştirmek ve karar almak kadar uygulamaya da eşit derecede istekli olması gerekir.

Peki, üzerinde haftalarca, aylarca zaman harcanan ve ümit bağlanan stratejiler nasıl hayata geçirilir?

Uygulamada nasıl başarılı olunur?

1-Uygulama kendiliğinden oluveren basit bir iş değildir. Uygulama, bir sistem ve disiplin işidir.

Şirket stratejisinin hayata geçmesi, her departmanın ne yapacağı, kimlerin hangi sorumlulukları alacağı, işlerin hangi zamanda yapılacağı, bunların hangilerinin ardışık hangilerinin eş zamanlı yapılacağı, koordinasyonu gibi ayrıntılı bir planlamayı gerektirir.  Bu yol haritalarının son derece titiz ve ciddiyetle yapılması gerekir. Uygulamanın , şirketin “kutsal” konusu olduğunu herkesin bilmesini sağlamak gerekir.

Uygulamayı yüceltmek, uygulamanın şirketin en önemli işi olduğunu yerleştirmek gerekir.

2-Karar alma ve uygulama birbirinden ayrı iki iş değildir. Bunlar ancak senkronize edildiği zaman başarılı olunur.

Strateji saptanırken mutlaka uygulayıcıların katılımı alınmalıdır. Kararı alanların da mutlaka uygulamayı yaşamaları gerekir. Ayrıca uygulamada karşılaşılan sorunlar, kararların gözden geçirilmesini ve gerçek hayata uydurulmasını gerektirir.

Strateji ve uygulama iç içe geçmiş süreçlerden oluşur.

3-Liderin görevi sonuç almaktır.

Lider uygulamayla bire bir ilgilenmelidir, sabırla ve özenle uygulama süreçlerini izlemelidir. Bu sorumluluğu tamamen devretmesi kabul edilemez. Aksine uygulamanın nasıl ustalıkla yapılabileceğine bizzat kafa yorması ve koordine etmesi gerekir. Bir liderin uygulamada ne gibi zorluklarla karşılaşılacağını bilmeden strateji geliştirmesi, temelsiz bir bina inşa etmesine benzer.

4- Bir liderin uygulamaya vakıf olması ile yapılan her işe karışması arasında büyük fark vardır. Uygulamaya hakim olmak demek her işe karışıp her kararı almak değildir.

Uygulamaya vakıf bir lider, birlikte çalıştığı kişilere yerinde sorular sorar, onları daha doğru dinler. Bu sayede birlikte çalıştığı kişileri daha yakından tanıyabilir ve daha içten ve sıcak ilişkiler kurabilir. Ayrıntılara hakim bir lider, birlikte çalıştığı kişileri daha önce hiç düşünmediklerini düşünmeye sevk edecek ve çözümler bulmaya yönlendirecektir. Sorduğu doğru sorularla, çalışanların doğruyu yapmalarını sağlayacaktır.

5-Bir şirketin varoluş sebebi, çalışanların tek başlarına katiyen elde edemeyecekleri sonuçları, işbirliği yaparak birlikte elde edebilmektir. Bu sonuçlara ancak her çalışanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi ve performans odaklı olmasıyla varılabilir. Performans ve başarıdan zevk alan, keyif duyan bir şirket kültürü yaratmak gerekir.

Sonuç olarak, bir şirketin başarılı olmasını sağlayan sadece iyi bir stratejiye sahip olması değildir. İş yapma kültürü ve uygulama disiplini en az strateji kadar önemlidir.

İyi yönetilen ve iyi yönetilmeyen şirketler arasındaki en temel fark budur. Bir şirketin rakibi ile arasındaki en temel fark, büyük ölçüde uygulama ve performans farkıdır.

Günümüzde bilgi bolluğu ve bu bilgiye ulaşma kolaylığı sayesinde neredeyse bilinmeyen bir strateji kalmadı.  Hangi sektörde iş yapıyor olursanız olun, size başarı getirecek en az onlarca stratejiye hemen ulaşmanız mümkün.

Zaten bu nedenle de bütün büyük şirketler kendi web sitelerinde uygulayacakları stratejileri açıklama cesaretini gösterebiliyor.

Eğer fark yaratmanın ve başarının anahtarı strateji olsaydı, bunlar herkese açık bilgiler olmazdı. Sır gibi saklanırdı.

Farkı yaratan uygulamadır.

Benim 90′lı yıllarda “imrendiğim” liderlik, bugünün koşullarında liderlik olarak bile kabul edilmiyor.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Lawrence G. Hrebiniak, Making Strategy Work, Wharton School Publishing, 2005
David Norton, Robert Kaplan, “The Strategy-Focused Organization”, HBS, 2000
Lary Bossidy, Ram Chan, “Execution: The Discipline of Getting Things Done”, Crown Business, 2002
Lary Bossidy, Ram Chan, İş Yaptırabilme Disiplini, Mediacat, 2007

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Lawrence G. Hrebiniak: The Mismanagement of America, Inc. :

http://www.youtube.com/watch?v=kwQWGNWzlGM

2. Gary L. Neilson, Karla L. Martin, Elizabeth E. Powers , “The Secrets to Successful Strategy Execution”, HBS, 2008 :

http://harvardbusiness.org/product/the-secrets-to-successful-strategy-execution/an/R0806C-PDF-ENG

3. Donald N. Sull, Charles Spinosa, “Promise-Based Management: The Essence of Execution”, HBR, 2007 :

http://harvardbusiness.org/product/promise-based-management/an/R0704E-PDF-ENG

4. An Interview with Michael Dell Kevin Rollins by Thomas A. Stewart Louise O’Brien “Execution Without Excuses” :

http://harvardbusiness.org/product/execution-without-excuses/an/R0503G-PDF-ENG

5. HBS Execution Articles :

http://harvardbusiness.org/search/strategy+execution?Nao=90

6. Mark Sanborn, Implementation Is Everything :

http://www.marksanborn.com/print/35

7. Execution is the key :

http://www.whartonsp.com/articles/article.asp?p=360437

© Copyright (04.08.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.