Monthly Archive for September, 2009

Çalışanlar Ne İsterler?

Bir organizasyonun amacı, insanların tek başlarına katiyen elde edemeyecekleri sonuçları, bir araya gelerek elde etmelerini sağlamaktır. (Drucker) Bu ancak insanların iyi ve güçlü özelliklerinin, bir lider tarafından ortaya çıkartılmasıyla mümkün olur. Şirketlerin var oluş nedeni insanların sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarmaktır.

Peki, sizin çalıştığınız ya da bildiğiniz şirketler bunu tam anlamıyla gerçekleştirebiliyor mu? Ne kadarını gerçekleştiriyor? Sizce bu şirketler, çalışanların en iyi özelliklerinden yararlanmasını biliyor mu?

Peki, ne yapılırsa çalışanların katkısını en üst noktaya çıkarmak mümkün olur? Ne yapılırsa çalışanlar gönüllü olarak kendilerini işe verirler?

Örneğin, Google’da çalışanlar mesainin ortasında yüzme havuzuna gidebiliyorlar. Evcil hayvanlarını işe getirebiliyorlar. Ofiste bilârdo ya da bilgisayar oyunu oynayabiliyorlar.

Google’un yaptıklarını, bugün her şirket kolaylıkla yapamaz elbette, ama Google bize sanayi sonrası toplumunda şirketlerinin nasıl olacağını gösteren canlı bir örnek.

Artık insanlar hiyerarşinin yüceltildiği ortamlarda çalışmak istemiyorlar. Sıcak, içten ilişkiler kurabilecekleri, pozitif ve yaratıcı ortamlarda çalışmak istiyorlar.

Yaratıcılıklarını katarak farklılık yaratabilecekleri, kendi kendilerinin patronu olabilecekleri ve işe olan katkılarını görerek, sonuç alabilecekleri çalışma ortamları istiyorlar.

İşin hoş tarafı ise sanayi sonrası toplumunda yeni nesil şirketlerin ihtiyacı olan çalışan profili de aynen bu özelliklere sahip  insanlar. Yeni nesil şirketler; yaratıcı, inisiyatif alan, belirli bir alanda uzman olsa da çok farklı ilgi alanı olan (“T Shape people”), öğrenmeye açık, kendi içsel disipliniyle çalışan insanlara ihtiyaç duyuyor . Ancak bu tarz insanlar yaratıcı, yenilikçi fikirleri üretebiliyorlar.

Sanayi sonrası toplumunda yeni nesil şirketlerin; yaptıkları işe kendilerini tamamiyle verecek, işlerini en az özel hayatları kadar önemseyecek insanlara ihtiyacı var.

Maalesef Türkiye çalışanların mutluluğuyla öne çıkan bir ülke değil. İnsan kaynakları alanında faaliyet gösteren Kelly Services adlı araştırma şirketinin 28 ülkeyi kapsayan “Global İşgücü Endeksine” göre Türkiye, Rusya ve Macaristan’ın ardından çalışanların en mutsuz olduğu üçüncü ülke konumunda.

Bizim ülkemizdeki yaygın düşünceye göre, insanların işlerinde mutlu olmaları gerekmez. İş iştir, sevilmesi gerekmez! Oysa bu anlayışın tam tersini hayata geçiren ve inanılmaz başarılar elde eden örnekler hızla artıyor.

Geleneksel yönetim anlayışını alt üst eden ünlü Brezilyalı işadamı Ricardo Semler’in babasından batma noktasında devralarak, bir dizi inanılması güç yöntemle beş yıl içinde Brezilya Şirketler liginin zirvesine çıkardığı Semco, yeni nesil şirketlerin nasıl olacağını gösteren canlı bir örnek. Semco gibi şirketleri inceleyip, onlardan öğreneceğimiz çok şey var.

Semco’da işler nasıl yürür?

1-Resmi bir organizasyon şeması kullanılmaz. Organizasyon yapısı mutlaka resmedilmek istendiğinde, bu kurşun kalemle yapılır ve olabildiğince çabuk silinir.

2-Birileri işe alınır ya da terfi ettirilirken, o birimde çalışanlar, adaylarla görüşür ve onları değerlendirir. Çalışanların görüşleri mutlaka belirleyici olur.

3-Esnek çalışma saatleri geçerlidir. Bu saatlerin belirlenmesi ve kaydının tutulmasının sorumluluğu her çalışanın kendisine aittir. İnsanlar farklı hızda çalışırlar ve performansları gün içindeki saatlere bağlı olarak farklılık gösterir. Her çalışan, kendi arzusuna ve biyolojik saatine uygun mesaiyi kendisi düzenleyebilir.

4-Tüm çalışanlar, çalışma ortamlarını hoşlarına gittiği gibi düzenleyebilirler. Duvarları ya da araç-gereçleri boyamak, çiçekler koymak, çevredeki alanı süslemek onlara kalmıştır. Bu konuda hiçbir merkezi kural yoktur. Etraftaki alanlar çalışanların beğeni ve arzularına göre değiştirilebilir. Örneğin makine dairesinin duvarlarına grafiti, teknik servis duvarlarına alâkasız resimler çizilebilir. Depolar, üzerine resim yapılarak bir denizaltıya benzetilebilir.

5-Sendikalar, işçilerin kendilerini savunmalarının önemli bir aracıdır. İşçiler sendikalaşmakta özgürdür ve bağlantılı olanlara baskı yapılması kesinlikle yasaktır. Sendika ve yönetim arasında daima karşılıklı saygı ve diyalog olması için Semco kararlı bir çaba gösterir.

6-Temel felsefe yönetime katılım üzerine inşa edilmiştir. Çalışanların kabuğuna çekilmesi asla kabul görmez. Görüşlerini belirtmeleri, düşündüklerini daima söylemeleri istenir.

7-Herkese, yılda iki kez amirleri hakkında ne düşündüğü sorulur. Görüşlerin değerlendirilmesi aşamasında çok açık ve dürüst olmaları beklenir. Hiç kimsenin aklında soramadığı sorular kalmaz. Eğer liderin puanı üçüncü sefer de düşüyorsa görevine devam edemez.

8-Astlara baskı uygulamak, onların korku ve güvensizlik içinde çalışmalarına neden olacak yöntemler uygulamak, herhangi bir saygısızlık içeren davranışta bulunmak, yetkinin kabul edilemez biçimde kullanılması olarak değerlendirilir.

9-Çalışanların iş güvencesi vardır. Herhangi birisi ancak uzun bir onay dizisinden sonra işten çıkarılabilir. Bu uygulama, Semco’da kimsenin işten çıkartılmadığı anlamına gelmez, ama çalışanların iş güvencesini arttırır.

10-Kıyafetin ve görünümün önemi yoktur. Bir kişinin kıyafet ve görünümü, işe almada ya da terfide bir etmen değildir. Herkes, neyi giymekten hoşlandığını kendisi bilir. Çalışanların sağduyusuna güvenilir. Kurumsal kimliği temsil eden özel kıyafetler giymesi gereken personelin üniformalarının biçimine, rengine ve tarzına Genel Müdür değil o kıyafetleri giyecek olanlar karar verir. Onların da sağduyusuna ve zevkine güvenilir.

11-Bir kişinin özel hayatı ve özel sorunları kutsal olarak kabul edilir. İnsan kaynakları bölümü de, çalışanların özel yaşamlarını geliştirme konusunda ihtiyaç duyacakları her türlü yardımı ve desteği verir.

12-Beklenmeyen durumlarla karşılaşan işçiler şirkete borçlanabilir. Haliyle bir ev, bir araba satın almak ya da sıradan bir harcama yapmak için borç istenmesi bu politikaya dahil değildir. Ancak güç ve beklenmedik durumlarda, çalışanlar şirketten borç isteyebilir.

13-Çalışanlar, açık ve dürüst iletişim kurmak için çaba gösterirler. Herkes diğerinin söylediğine inanmak durumundadır. Şüphede olan kişi, hakkı olan şeffaflığı talep eder.

14-Bir ödüllendirme politikası yoktur. Semco’da düşüncelerin açıkça söylenmesi istenir, tüm görüşler dikkate alınır. Buna karşın önerilerin ödüllendirilmesinin sağlıklı olduğuna inanılmaz. Şirketin iyiliği için öneride bulunmak, her çalışanın yapması gereken en doğal şeydir.

15-Herkesin yıllık tatilini kullanması zorunludur. Bu, çalışanların sağlığı ve işyerinin iyiliği açısından hayati derecede önemlidir. Hiçbir gerekçe, tatili geciktirmeyi haklı gösteremez.

16-Amaç büyük ve mutlu bir aile olmak değildir. Başarılı bir iş yeri olmak amaçlanır.

17-Çalışanların ücretlerini kendilerinin belirleyeceği bir sisteme geçmek için çaba gösterilir. Şimdilik çalışanların 25%’i kendi ücretini belirliyor. (Cisco’da bu yıllardır yapılıyor)

18-Şirkette kimse toplantılara katılmak zorunda değildir. Eğer ilgilenmiyorsa katılmaz. Eğer bir raporun acelesi yoksa yazılmaz. Sabahlayarak yazılan ve sonra yöneticinin masasında bekleyen raporlar yoktur.

19-Semco’da çalışan herkes yetişkin bir insandır. Herhangi bir çalışana çocuk gibi davranıp ne zaman tatile gideceğini, ne giyeceğini, unvanının ne olacağını kimse söylemez. Mesela satın alma bölümünde çalışan birisi kartvizitine “tedarikten sorumlu kraliyet üyesi” ünvanını yazabilir. Şirket bunu hoşgörür. Şirket için önemli olan ünvan değil çalışanın işini sahiplenmesi ve iyi yapmasıdır.

Ricardo Semler, “Kimin kaç saat çalıştığını, ne giydiğini bilmek istemiyorum. İsterse sahilde çalışsın, nerede çalıştığı umurumda değil, önemli olan sonuca ulaşması.“ diyor.

Ricardo Semler’in babasıyla girdiği çatışma sonrası şirketlerin yönetimini devralması, Brezilya’nın yüksek enflasyon döneminde kendine özgü koşulları, Semco şirketlerinin bulundukları sektörlerdeki rekabet gücü gibi çok değişik faktör, Semco’nun kendine has koşullarını yaratmıştı. Ricardo Semler çareyi, henüz 21 yaşında yönetimi devraldığında üst yöneticilerin yaklaşık yüzde 60′ını işten çıkarıp, yukarıda anlattığım uygulamaları başlatmakta bulmuştu.

Sizin çalıştığınız ya da sahip olduğunuz şirketin kendi tarihsel koşulları elbette Ricardo Semler’inkilerden farklıdır. Hiç birimizin yukarıda okuduklarınızın hepsini birden yapmak gibi bir zorunluluk içinde olduğunu düşünmüyorum. Ama benim anlatmak istediğim, Ricardo Semler’in uygulamalarından öğreneceğimiz ve kendi işimize uygulayarak başarılı olacağımız derslerin olduğudur. Ricardo Semler yeni dönemin, yani sanayi sonrası toplumun simgesi olan bir liderdir. Düşüncelerini radikal bulabilirsiniz hatta bunlardan korkabilirsiniz, ama Ricardo Semler’in içinde bulunduğumuz “zamanın ruhunu” yansıttığını inkar edemezsiniz.

Ben, insanların mutlu olacakları bir iş ortamının bugünün şirketleri için bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Ayakta kalabilmek için yerine getirmeleri gereken bir zorunluluk.

Rekabetin hiç olmadığı kadar sertleştiği ve maliyet baskısının her gün arttığı koşullarda, inovatif bir şirket  olabilmek için çalışanların mutlu olacakları ve kendilerini işlerine adayacakları ortamlar yaratmak mecburiyetindeyiz. Ancak  mutlu olan insanlar yaptıkları işte yaratıcı olurlar.

Freud’e göre,  mutlu bir hayatın sırrı “çalışmak ve sevmek”tir.

Freud’un bu görüşünü üniversite öğrenciliğim yıllarında ilk kez duyduğumda, insanın iş hayatında çalışıp üretmesi ve buna ek olarak sevip sevileceği bir özel hayata sahip olması durumda mutlu olacağı şeklinde yorumlamıştım. Yani çalışmak iş hayatına ait bir fiil; sevmek de özel hayata ait bir fiildi benim için. Uzun yıllar sevmek fiili ile çalışmak fiili yanyana gelmedi kafamın içinde.

Oysa bugün çok iyi biliyorum ki, gerçek anlamda çalışmak ve üretmek ancak sevmekle mümkün.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Peter Drucker “Post-capitalis society”, Kapitalist Ötesi Toplum, (Çev: B. Çorakçı), İnkılap Kitabevi, 1994
Thomas A.Stewart, Intellectual Capital: The New Wealth of Organizations, Doubleday Business, 1997
Thomas A.Stewart, Wealth of Knowledge: Intellectual Capital and the Twenty-first Century Organization, Broadway Business, 2003
Thomas A.Stewart, Entellektüel Sermaye Örgütlerin Yeni Zenginliği, Mess, 1997
Cohen D. ve L. Prusak, In Good Company, Harvard Business School Press, 2001
Alexander Kjerulf, Happy Hour is 9 to 5, Alexander, 2007
Ricardo Semler, Seven Day Weekend, Portfolio, 2004
Ricardo Semler, Maverick: The Success Story Behind the World’s Most Unusual Workplace, Grand Central Publishing, 1995

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Kelly Global Workforce Index, 2009 :

http://easypr.marketwire.com/easyir/msc2.do?easyirid=95BBA2C450798961

2. “PWC Millanials At Work” araştırması özet sunumu :

http://www.slideshare.net/triagung/human-capital-survey-millenials-at-work

3. PWC Managing People 2020 :

http://www.pwc.com/gx/en/managing-tomorrows-people/future-of-work/index.jhtml

4. The future of work :

http://www.pwc.com/gx/en/managing-tomorrows-people/future-of-work/pdf/mtp-how-the-downturnmtp-future-of-workmtp-millennials-at-work.pdf

5. Managing Tomorrows People :

http://www.pwc.com/gx/en/managing-tomorrows-people/future-of-work/pdf/mtp-how-the-downturn.pdf

6. Ricardo Semler, Seven Day Weekend, Portfolio, 2004, Book excerpt :

http://www.inc.com/articles/2004/03/7dayweekend.html

7. Work life balance :

http://www.worklifebalance.com/

8. McKinsey conversations with global leaders: John Chambers of Cisco :

http://www.mckinseyquarterly.com/Strategy/Strategic_Thinking/McKinsey_conversations_with_global_leaders_John_Chambers_of_Cisco_2400

9. Fast Company, How Cisco’s CEO John Chambers is Turning the Tech Giant Socialist :

http://www.fastcompany.com/magazine/131/revolution-in-san-jose.html

© Copyright (29.09.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

İş Yerinde Duyguya Yer Var Mı?

Sizce bir yöneticiyle lider arasındaki fark nedir?

Yönetici, kendisine verilen hedefi en iyi şekilde yapmaya çalışan kişidir. Lider ise hem hedefi belirleyen hem de bu hedefe doğru ilerlerken birlikte çalıştığı insanları kendine bağlayan kişidir.

İlk bakışta yöneticiyle lider arasında sanki fark yokmuş gibi gelir; ama aralarında dağlar kadar fark vardır.

Lider, önderlik ettiği kişilerdeki en iyi ve en güçlü tarafı ortaya çıkarabilme yeteneğine sahiptir. Ne kadar sonuç odaklı olursa olsun, mutlaka insan odaklıdır.

Yönetici ise hangi işlerin yapıldığıyla ilgilidir. Sonuç alabilmek için işine bakar. İnsanların ruh halleriyle ilgili değildir. Kendi duygularını ortaya dökmez hatta bunları saklamayı bir meziyet zanneder.

Liderin birlikte çalıştığı kişilerle kurduğu duygusal bağ, çalışanların zor durumlarda dayanışma içine girmelerini sağlayan en önemli etkendir.

İlk bakışta duygusal liderlik, yani liderin birincil olarak duygulara hitap etmesi, kulağa oldukça kişisel, profesyonel olmayan bir tanımlama gibi gelebilir. Ancak yapılan araştırmalar, liderliğin ancak ve ancak duygusal ilişkiler üzerinde hayat bulduğunu gösteriyor.

Yetişkin bir insan, zamanının büyük bölümünü işinde geçirir. İş yerinde kurduğu ilişkiler ve iş yerinin ruh hali toplam hayat kalitesini belirler. Gerginlik, kıskançlık, kin, nefret gibi olumsuz duyguların hâkim olduğu bir iş ortamı insanı hayattan bezdirir. Bezdirir, çünkü hiçbirimizin “iş hayatı” ve “özel hayatı” diye yapay olarak ayrılan iki hayatı yoktur. Hepimiz tek ve bütün bir hayat yaşarız. Günümüzü geçirdiğimiz binadaki ruh hali bizimle birlikte evimize gelir.

Hangi işi yapıyor olursak olalım, çalıştığımız ortamdaki liderler öncelikle duygusal rehberlerdir. Bizim bir liderin rehberliğine duyduğumuz ihtiyaç aslında ilk insandan beri aynı ihtiyaçtır. Biz liderden, yaşadığımız gerçekliğin “ne anlama geldiğini” yorumlamasını ve buradan hareketle bize yön vermesini isteriz. Bunu yapabilen bir liderin varlığında kendimizi güvende, huzurda ve doğru yolda hissederiz.

Lider düzeni sağlayan kişidir. Hem bulunduğumuz ortamın düzenini sağlar hem de ruh halimizin düzenini.

Peki, nasıl oluyor da, iş hayatımızda duygularımız bu kadar önemli olabiliyor?

1-Öncelikle, beynimiz- mesela kan dolaşım sistemimizden farklı olarak- dış etkilere açık bir tasarıma sahiptir. Duygusal dengeye gelebilmemiz için başka insanlarla kuracağımız ilişkilere bel bağlarız. Hepimiz “kabul görme-onaylanma” ihtiyacı duyarız. Sevgi ve takdir görmek ruhumuza iyi gelir.

Örneğin yoğun bakım hastaları, yakınlarının varlığında daha çabuk iyileşiyorlar. (Lisa Berkman, Emotional support after myocardial infarction)

Aşık olunca, zihinsel faaliyetlerde daha başarılı olmamız da, kabul görme-onaylanma duygusunu yoğun yaşamamızla ilgilidir. (Referanslarda biology & neurobiology of love)

2- Beynimizin bu açık tasarımlı yapısından dolayı, biz istesek de istemesek de birlikte olduğumuz kişilerin duygu ve tavırlarından etkileniyoruz. Nörolojik bilimler buna “kişilerin birbirini aynalaması” (mirroring effect) diyorlar. Karşılıklı kabulleniş ve uyum içinde sohbet eden kişiler -laboratuar ortamında ölçümleri yapıldığında- aynı vücut değerlerine ulaşıyorlar. Birbirinden farklı iki vücut, duygusal bir bağ kurmaya başladığında, neredeyse tek vücudun sahip olduğu değerlere ulaşıyor. (Robert Levenson, Berkley university)

Bunu pratik hayatımızda da görürüz, toplantı odalarının kapalı kapıları ardında uzun süre birlikte çalışan kişiler ortak bir ruh haline sahip olurlar.

3. ilk insandan beri, liderin yaptığını yapmak gibi bir alışkanlığımız var. Bu nedenle “herkes Lidere bakar.” Bu durum lider ortada görünmese bile geçerlidir, çünkü liderin tutumu- en yakınındaki insanlar aracılığıyla- tüm organizasyona yayılır. Liderin ruh hali bütün organizaysona siner.

Bu anlamda lider duygusal standartı oluşturan kişidir.

4. Her yönetici lider değildir. Eğer en üst düzeydeki yönetici lider özelliklerine sahip değilse o grubun lideri, insanların duygularıyla en iyi ilişki kurabilen kişi olur. Resmi lider farklı gerçek lider farklı olur.

İnsanları kendisine çeken kişilere dikkat ederseniz hepsi duygusal bağ kurma, insanları harekete geçirme yeteneğine sahip kişilerdir. Kendileriyle barışık, kendi duygularının farkında, bu duyguları iyi ifade eden insanlar daha iyi liderlik yaparlar.

5. Yale Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, yaptıkları işleri anlamlı bulan kişiler, mutlu oluyorlar ve çalıştıkları ortama mutluluklarını bulaştırıyorlar.  (Sigal Barsade, Donald Gibson – Wharton Uni.)

Bir grup içinde bir kişinin bile güleryüzlü olması, mizah gücüne sahip olması, birlikte çalıştığı insanları gülümsetebilmesi, grubun daha dayanıklı olmasını sağlıyor. Beynimizin yapısı gereği neşe anında iki insanın beyinleri (limbic sistemleri) birbiriyle ilişkiye geçiyor. Birlikte gülen, aynı dalga boyunda olan insanlar birbirlerine güven duyuyorlar ve bağlanıyorlar. (Levenson & Ruef)

6. Hepimizin bildiği gibi, kendini rahat ve iyi hisseden insanlar, zihinsel olarak daha etkin oluyorlar. Güven veren liderler çalışanların daha başarılı olmasını sağlıyorlar. Aksine duygusal çatışma yaratan otoriter liderler ise çalışanların performansını düşürüyorlar.

Daha önce de anlatmaya çalıştığım gibi, hiç birimiz sadece para için çalışmıyoruz. Bu nedenle, insanları sadece maddî ödüllerle bir şirkete bağlamak mümkün değil. İnsanlar, mevki, para ve ünvanın ötesinde çalıştıkları yerlere bağlanmak istiyorlar. Başarılı liderler birlikte çalıştıkları kişilerle bir takım olabildikleri için başarılı oluyorlar. Bu liderler hem kendileri için hem çalışanlar için anlam ifade eden bir iş ortamı yaratıyorlar.

İnsanlara ilham vermek ve onlara yön göstermek ancak onların duygularını anlamakla mümkün olur. Biz ancak duygusal olarak anlaşıldığımız yerde anlam buluruz ve ancak bizi anlayanların takipçisi oluruz.

İş yerinde duygular çok önemli çünkü duygunun olmadığı yerde hiç bir ilişki yeşermiyor.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitaplari ve linkleri öneririm:

Robert K. Cooper, Liderlikte Duygusal Zeka, Sistem Yayıncılık, 2000
Martin E. P. Seligman, Authentic Happiness, Free Press, 2002
Kim S. Cameron, Jane E. Dutton, Robert E. Quinn, Positive Organizational Scholarship, Barrett-Koehler Publications, 2003
Jean Decety and William Ickes, The Social Neuroscience of Empathy, The MIT Press, 2009
Paul W. Glimcher, Neuroeconomics: Decision Making and the Brain, The Academic Press, 2008
Eddie Harmon Jones, Social Neuroscience: Integrating Biological and Psychological Explanations of Social Behavior, The Guilford Press, 2007
Dev Patnaik, Wired to Care, FT Press, 2009

Konuyla ilgili kaynak olabilecek linkler :

1. Daniel Goleman and Richard Boyatzis, “Social Intelligence and the Biology of Leadership” :

http://harvardbusiness.org/product/social-intelligence-and-the-biology-of-leadership/an/R0809E-PDF-ENG

2. Daniel Goleman, Richard Boyatzis, and Annie McKee, “Primal Leadership: The Hidden Driver of Great Performance” :

http://harvardbusiness.org/product/primal-leadership/an/R0111C-PDF-ENG

3. Daniel Goleman, “Empathy” – Who’s Got It, Who Does Not :

http://www.danielgoleman.info/blog/2009/05/02/empathy-whos-got-it-who-does-not/

4. Daniel Goleman, What Makes a leader, HBR , Ocak 2004 :

http://harvardbusiness.org/product/what-makes-a-leader/an/R0401H-PDF-ENG

5. Bruce Nussbaum , The Empathy Economy, Business Week, 2005 :

http://www.businessweek.com/bwdaily/dnflash/mar2005/nf2005037_4086.htm

6. FT Press “Create Widespread Empathy” (audio) :

http://www.ftpress.com/podcasts/episode.aspx?e=6E31F4FA-0B57-488B-9A48-94D051ED27C6

7. Daniel Goleman and Richard Boyatzis, Social Intelligence and the Biology of Leadership :

http://hbr.harvardbusiness.org/2008/09/social-intelligence-and-the-biology-of-leadership/ar/1

8. Horwitz, Ralph I., Leo-Summers, Linda, Berkman, Lisa F, Emotional support and survival after myocardial infarction: a prospective, population-based study of the elderly :

http://www.faqs.org/abstracts/Health/Emotional-support-and-survival-after-myocardial-infarction-a-prospective-population-based-study-of-t.html#ixzz0Rf2dENCZ

9. Humberto Maturana Romesin and Gerda Verden-Zoller, Ernst Reinhardt, Biology of love, Munchen/Basel 1996 :

http://www.lifesnaturalsolutions.com.au/documents/biology-of-love.pdf

10. Tobias Esch & George B. Stefano , The Neurobiology of Love :

http://www.nel.edu/pdf_/26_3/260305R01_15990719_Esch–Stefano_.pdf

11. Mayer, J., Roberts R. & Barsade, S.G. “Human Abilities: Emotional Intelligence.” Annual Review of Psychology, 59, 507-536. (2008) :

http://www-management.wharton.upenn.edu/barsade/docs/EI_Annual_Review_Chapter_2008.pdf

12. Barsade, Sigal G. & Gibson, Donald E. (2007) “Why Does Affect Matter in Organizations?”, Academy of Management Perspectives, February, 36-59 :

http://www-management.wharton.upenn.edu/barsade/docs/Barsade_WhyAffectMattersAOM.pdf

13. Barsade, Sigal G., Brief, Arthur P., & Spataro, Sandra E. (2003). “The Affective Revolution in Organizational Behavior: The Emergence of a Paradigm.” :

http://www-management.wharton.upenn.edu/barsade/docs/Barsade_OrganizationalBehavior.pdf

14. Knowing Feelings and Feeling Feelings: Are they Connected? José A. Soto, Nnamdi Pole, Loren M. McCarter and Robert :

http://www.personal.psu.edu/mrm280/sotosite/docs/Soto%20SPR%201998%20poster%20handout.pdf

15. Jamil Zaki, Niall Bolger, and Kevin Ochsner, Columbia University, “It Takes Two The Interpersonal Nature of Empathic Accuracy” :

http://dept.psych.columbia.edu/~kochsner/pdf/Zaki%20Psych%20Sci%2008.pdf

© Copyright (22.09.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Anlamak Şart !

Dünyanın önde gelen siyaset bilimcileri Obama’nın karizmasını oluşturan üç temel özelliğin, cesaret, mizah duygusu ve empati olduğunu söylediler.

Seçim öncesi yapılan araştırmalara göre,  ABD seçmeni, Obama’nın insanları iyi anladığını, kendisini seçmenin yerine koyabildiğini düşünüyordu.

Bizim atalarımız “tok açın halinden anlamaz” derler. Anlayana da bugünün dünyasında, empati kurabilen insan diyorlar.

Geleneksel olarak empati kurma yeteneği kadınlara atfedilen, erkeklere yakıştırılmayan bir anlayıştı. Erkek dediğin, başkasını anlamak yerine kendi bildiğini yapan, gücünü kabul ettiren olmalıydı. Duyarlılık kadında olduğu zaman iyi, erkekte olduğu zaman zayıflıktı.

Bundan 25 sene önce, insanın karar alırken duygularından ve sezgilerinden ne kadar çok yararlandığı henüz bilimsel olarak kanıtlanmamıştı.

Ayrıca neredeyse herkes, zekânın sadece “sayısal ve sözel zekâdan” ibaret olduğunu, başka bir zekâ türünün olmadığını sanıyordu.

Zekânın sadece sayısal ve sözel değil, daha farklı türlerinin de olduğunu Howard Gardner çoklu zekâ kavramını ortaya attığı zaman öğrendik. Meğerse hepimizin doğuştan sahip olduğu 7-8 zekâ türü varmış.

Bizim geleneksel eğitim sistemimiz hala, sözel ve sayısal alanlarda başarı gösteremeyen öğrencileri -sahip oldukları diğer yetenekleri görmezden gelerek- “öğrenme özürlü”olarak nitelendirmeye devam ediyor.

Prof. Gardner uzun yıllar süren çalışmalarına dayanarak “tekli zekâ” anlayışla taban tabana zıt, yeni bir zekâ tarifi geliştirdi. Ona göre her insanın kendine özgü bir zekâ profili vardı, her insan kendine özgü bir zekâ karışımına sahipti. Kiminin sözel zekâsı gelişkinken, kiminin müzik zekâsı daha belirgindi. Bazılarının güçlü bir vücut zekâsı vardı, bazılarının ise uzamsal zekâları daha kuvvetliydi.

Gardner, insanların sahip oldukları farklı zekâ türlerine göre; farklı öğrenme, problem çözme ve iletişim kurma yöntemleri geliştirdiklerini ve güçlü olan zekâlarını daha çok kullandıklarını ispat etti. Bunlardan birisi de kişiler arası ilişkileri düzenleyen zekâ türüydü. Bir başka Harvard profesörü Dr. Daniel Goleman, bu zekâ türüne “duygusal zekâ” ismini verdi.

Duygusal zekâ teorisinin ortaya atıldığı tarih, bu kavrama herkesin ilgi göstermeye hazır olduğu bir tarihti. Victor Hugo’nun dediği gibi, “zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktu.” Duygusal zeka kavramı birden bire yüksek bir popülarite kazandı. Herkes duygusal zekâdan bahseder olmuştu.

90’lı yılların başında kullanılmaya başlanan FMRI ve PET SCAN teknolojileri sayesinde hep esrarengiz bir sır olarak kalmış olan kafatasımızın içinde olup bitenler artık naklen izlenir olmuştu. Beynimizin; biz düşünürken, gülerken ya da karar alırken nasıl çalıştığını artık görüyorduk.

Gardner’in 80li yılların başında ortaya attığı çoklu zekâ teorisi, bu teknolojiler sayesinde bilimsel destek buldu.

Duygusal Zekâ kitabıyla ünlenen Goleman’a göre, duygularının farkında olmayan ve duygularını yönetemeyen kişiler, akıllarını da yönetemezlerdi. Bu insanların başarılı olma ihtimali yoktu.

Çocukların kendilerini acı çeken insanların yerine koyabilme ve onların ne hissettiklerini anlayabilme yetenekleri vardır. Bu nedenle bir çocuk ağlayınca, öteki de ağlamaya başlar; ama büyürken bu yeteneğimizi (zekâmızı) köreltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Özellikle erkekler, ne kadar başkalarının hissettiklerine duyarsız olurlarsa o kadar erkek olduklarını sanıyorlar.

Kendisinin ne hissettiğini bilmeyen insanlar, çevresindekilerin ne hissettiğini hiç bilmezler. İletişiminin özünü oluşturan duygusal notaları duymaz, aslında çok şey ifade eden basit bir duruşun, kısa süren bir sessizliğin, her şeyi açığa vuran bir göz kaymasının ne anlama geldiğini anlamazlar.

Goleman, başkalarının nasıl hissettiğini anlayamamayı insanlık açısından acıklı bir durum olarak değerlendiriyor.

Başkalarının ne hissettiğini anlayabilmek; satıcılık ya da yöneticilikten gönül meselelerine, ebeveynlikten siyasi başarıya kadar, hayatın bütün alanlarında başrolü oynuyor.

Bir insanı anlamak ve kendini onun yerine koymak, o kişiye sempati duymak veya onu sevmek anlamına gelmez.

Empati kurmak karşıdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak demektir. Bu duyguları onunla birlikte, aynı yoğunlukta yaşamak da değildir. Ne hissettiğini anladığımız kişiyle aynı görüşleri paylaşmamız gerekmez.

Üstelik bir insanı anlamak demek ona hak vermek değildir. Bir insanı çok iyi anlayabilir ama ona hiç hak vermeyebiliriz.

Fakat yine de iletişimin olmazsa olmaz koşulu empati kurmaktır. Yani anlamaktır.

Empati kurmayı başaran insanlar ortak amaç ve hedefleri daha kolay paylaşabiliyorlar. Daha güçlü sosyal ilişkiler kurabiliyorlar. Daha hoşgörülü oluyorlar.

Empati kurma yeteneği yüksek insanlar; daha iyi dost, daha başarılı patron ve karşı konulmaz birer sevgili oluyorlar. İnsanların kalbine dokunuyorlar ve onları bir mıknatıs gibi kendilerine çekiyorlar.

Başkalarının ne hissettiğini sezmeden onlar üzerinde olumlu bir etki bırakmak mümkün değil. Duygusal ipuçlarını okumakta başarısız olan insanlar ne kadar “zeki” olurlarsa olsunlar başarılı olamazlar.

Birlikte çalıştığı kişilerin ya da müşterilerin duygularını okuyabilmek bütün başarılı yöneticilerin doğal yeteneğidir. Bu yöneticiler, hem kendi takımlarının hem de müşterilerinin neye ihtiyaç duyduğunu iyi bilirler.

Çalışanların birbirine bağlı olduğu ortamlar, duygusal zekâlarını kullanan insanların çoğunlukta olduğu  ortamlardır.

Çalışanların birbirini anladığı ortamların enerjisi ve dinamizmi yüksek, havası daha temizdir.

Empati kanalları açık olan organizasyonlar (Open Empathy Organizations, D. Patnaik),  ruh halinden anlayan organizasyonlardır. Bu sebeple herkes organizasyonun ruh halini pozitif tutma gayreti içindedir.

İşyerinde “birbirini anlamanın” temellerini atmak, liderin en önemli işlerinden biridir.

Aslında genel olarak “empati” olarak adlandırılan bu kavramın, pazarlama disiplininin her alanında kendi varlığını gösterdiğine inanıyorum.

Abartarak ifade edeyim, neredeyse bütün yönetim ve pazarlama ilkelerini “empati” penceresinden ele almanın mümkün olduğunu düşünüyorum:

1- Değer odaklı kültürler, korku odaklı kültürlere kıyasla empati kurmada daha başarılıdır. (Korku Kültürü) Korku salarak yönetmek, insanı anlayarak yönetmenin tam tersidir.

2- Tüketicileri ve müşterileri anlamak, sadece araştırma yaptırmakla mümkün değildir. Bu nedenle, pazar araştırmalarının gerçek yaşamdan gelen iç görüleri toplamak üzere yeniden şekillendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Tüketicileri segmentler, profiller, kesimler gibi terimlerle tanımlamanın; bunları oluşturan gerçek insanı unutturduğunu düşünüyorum. Başarılı şirketlerin insanları anlayan, onlara hitap eden şirketler olduğuna inanıyorum.

3- Markamızın; çalışanların ve müşterilerin anlam arayışına karşılık verecek bir deneyim sunmak üzere tasarlanması ve yönetilmesi gerektiğine inanıyorum.  Bu konuda radikal düşünmeliyiz. Örneğin, Nike ayakkabı tasarımını bizzat koşucuların desteğiyle tasarlıyor. Biz de kendi işimizde, kapalı kapılar arkasında değil paydaşlarımızla birlikte yaratmanın yollarını bulmalıyız. (Kontrol Kimde) (Biz Benden Akıllıyız)

4- Bugüne kadar liderlerin duygusal zekaları yeterince önemsenmedi. Şimdi ise empati kanalları açık organizasyonlar kurabilmek için liderlerin işe önce kendilerinden başlamaları gerektiği vurgulanıyor. İnsanların ruh hallerine “yabancı” olmayan liderlerin yönettikleri organizasyonlar daha başarılı oluyor. Bu organizasyonlar, değişimi daha iyi algılıyor.  Daha enerjik, daha  yaratıcı ve daha dinamik oluyor. Dolayısıyla bu tarz şirketler, fırsatları daha iyi değerlendiriyor.

İş hayatı; karşımızdakini anlamak üzerine kurulu bir dünyadır. Anlamadan ne satmak mümkündür ne yönetmek.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Robert K. Cooper, Ayman Sawaf, Liderlikte Duygusal Zeka, Sistem Yayıncılık, 2000
Jean Decety and William Ickes, The Social Neuroscience of Empathy, The MIT Press, 2009
Paul W. Glimcher, Neuroeconomics: Decision Making and the Brain, The Academic Press 2008
Marco Iacoboni, Mirroring People: The New Science of How We Connect with Others, Farrar, Straus and Giroux, 2008
Eddie Harmon Jones, Social Neuroscience: Integrating Biological and Psychological Explanations of Social Behavior, The Guilford Press, 2007
Adam Fawer, Empati, April Yayıncılık, 2008

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Multiple Intelligence Theory :

http://en.wikipedia.org/wiki/Theory_of_multiple_intelligences

2. The EQ Factor, Time Magazine. October 2, 1995 :

http://www.time.com/time/classroom/psych/unit5_article1.html

3. Daniel Goleman and Richard Boyatzis, “Social Intelligence and the Biology of Leadership” :

http://harvardbusiness.org/product/social-intelligence-and-the-biology-of-leadership/an/R0809E-PDF-ENG

4. Daniel Goleman, Richard Boyatzis, and Annie McKee, “Primal Leadership: The Hidden Driver of Great Performance” :

http://harvardbusiness.org/product/primal-leadership/an/R0111C-PDF-ENG

5. Obama Pushes for ‘Empathetic’ Supreme Court Justices :

http://www.foxnews.com/politics/2009/05/01/obama-pushes-empathetic-supreme-court-justices/

6. Daniel Goleman, “Empathy” – Who’s Got It, Who Does Not :

http://www.danielgoleman.info/blog/2009/05/02/empathy-whos-got-it-who-does-not/

7. Daniel Goleman, What Makes a Leader, HBR, Ocak 2004 :

http://harvardbusiness.org/product/what-makes-a-leader/an/R0401H-PDF-ENG

8. Heinz KOHUT, içebakış, Empati ve Akıl Sağlığının Yarım Çemberi :

http://www.icgoru.com/content/view/66/36/lang,/

9. Bruce Nussbaum, The Empathy Economy, Business Week, 2005 :

http://www.businessweek.com/bwdaily/dnflash/mar2005/nf2005037_4086.htm

10. Dev Patnaik, Wired to Care, FT Press 2009, “Create Widespread Empathy” (audio) :

http://www.ftpress.com/podcasts/episode.aspx?e=6E31F4FA-0B57-488B-9A48-94D051ED27C6

11. Daniel Goleman and Richard Boyatzis, Social Intelligence and the Biology of Leadership :

http://hbr.harvardbusiness.org/2008/09/social-intelligence-and-the-biology-of-leadership/ar/1

12. Cokluzeka.com :

http://www.cokluzeka.com/

© Copyright (15.09.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Biz Benden Akıllıyız

Biz “kol kırılır yen içinde kalır” öğretisiyle büyüdük. Yönetim anlayışımızı hep ”gizlilik” üzerine kurduk. Açıklığı tehlikeli bulduk. Gerek bireysel gerek kurumsal olarak açık olmaktan korktuk.

Bugün bu nedenle birçok şirkette -özellikle bilgisayar yöneticilerinin kraldan fazla kralcı olmasıyla- aşırı bir güvenlik anlayışı hâkimdir. Herkesin bildiği hedeflere, herkesin bildiği stratejilerle ulaşmaya çalışan birçok iş yerinde “anlaşılması zor” güvenlik önlemleri vardır.

Genellikle şirketlerin gizlemeye çalıştığı çoğu bilgi ya kimsenin ilgisini çekmeyen ya da zaten herkesin kolayca tahmin edebileceği türden bir bilgidir; ama yine de bu şirketlerde devlet sırrı saklanıyormuş gibi bir hava eser. Galiba gizlilik yaratmak insanın egosunu okşuyor, kendini önemli hissettiriyor.

Oysa gizliliği yüceltmenin sağlayacağı herhangi bir üstünlük yoktur. İçinde yaşadığımız çağda, şirketlerin gizli bir işi olmasına gerek de yoktur. Zaten çoğu şeyi gizlemek de mümkün değildir.

Teknoloji devrimi, beraberinde “açıklığı” ve “şeffaflığı” getirdi. Bunu kabul etmek yerine direnip gizliliğe sarılmanın bir anlamı yok bence.

Bir şirketi açıklık felsefesiyle yönetmek; çalışanlara, tedarikçilere, dağıtıcılara, müşterilere samimî bir erişim hakkı vermek demektir. Bu paydaşların şirketle ilgili bilgilere ulaşmasını sağlamak, onları şirket yönetimiyle eşit bir mertebeye yükseltmek demektir.

Barry Libert ve Jon Spector  “biz ben’den akıllıyız.” diyerek, şirketlerin başarılı olabilmesi için, kendi sınırlarını küresel yetenek havuzuna açmalarını tavsiye ediyor. (We are smarter than me)

IntelIBM, Xerox, Intel, Nokia gibi büyük şirketler; kendi AR-GE kaynaklarıyla elde ettikleri başarının sınırlı olduğunu, şirket dışı kaynakları harekete geçirerek yarattıkları değerin ise kıyaslanmayacak kadar büyük olduğunu ifade ediyor.

Bu anlayışı benimseyerek müşterilerle birlikte ürün geliştirmek ve kitlesel bir yetenek havuzundan faydalanmak mümkün.

Diğer taraftan bugünün tüketicisi,  sadece kendisine sunulanla yetinen, pasif bir kullanıcı değil. Aksine, kullanacağı ürünün yaratılmasında rol almak isteyen veya internetteki içeriği kendisi oluşturmak isteyen bir tüketici.

Artık kullanıcılar interaktif olabildikleri ortamlara daha çok ilgi gösteriyorlar. YouTube, flickr, Facebook gibi sitelerin sunduğu imkanlar, çoktan “mahalle arkadaşlarının” yerini aldı. Facebook’ta açılan bir grup, kısa sürede bir salona sığamayacak kadar büyüyebiliyor. İnsanlar cep telefonlarından kısa mesajla haberleşip, yürüyüşler düzenleyebiliyorlar.

Bu gelişmelerle birlikte şirketler, “dikey kurumlardan” yatay organizasyonlara dönüşüyor.

Eskinin dikey kurumları, bütün işleri kendi bünyelerinde gerçekleştirmek üzere yapılanmıştı. Her iş kontrol altında tutulabiliyordu. Aynı zamanda bilgi de şirketin içinde gizleniyordu.

Bugünün şirketleri, en iyi yaptığı işlere odaklanıyor ve geri kalan işleri diğer şirketlere bırakıyor. Peter Drucker bundan yıllar önce, yeni iletişim yöntemlerinin ve rakiplerle iş birliği yapmanın “yeni ekonominin” belirgin unsurları olacağını öngörmüştü. Ne kadar haklıymış!

Yatay yapılar doğal olarak dikey yapılara göre çok daha esnek ve açık. Bugün artık sosyal sermaye (zihniyet, iletişim, paylaşım, ahlâk…), fiziksel sermayeden (tesisler, makineler, teknoloji…) daha önemli.

Düşünsenize, bağımsız kişi ve kuruluşların, ortak bir amaç için takımlar kurup hiyerarşi olmadan, gönüllü olarak çalıştıkları sistemlerle; geleneksel dikey yapıdaki şirketler nasıl rekabet edebilir?

Açıklık akımı şirketleri daha çok sosyalleşmeye, bilgi paylaşmaya, iletişim kurup işbirliği yapmaya yöneltiyor. Bu yeni anlayış, müşterileri de işin içine katarak büyüyor. Müşteriler, değer yaratma sürecinin her aşamasında rol oynamaya başlıyorlar.

Bugün şirketler, “müşterilerle birlikte yaratmanın” (co-creation ve crowdsourcing) etkin yollarını arıyor. Müşteriler de kendi açılarından baktıklarında,  önem verdikleri markalar üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.

Her tüketicinin aklına kendi ihtiyaçlarından kaynaklanan onlarca fikir gelir; ama çoğu zaman şirketlerin bunlardan haberi olmaz. Düşünsenize, markalar kendilerini kapamakla neler kaybediyor! Binlerce yaratıcı fikir onların haberi olmadan ölüp gidiyor.

Geleneksel olarak pazar araştırma yöntemleriyle firmalar yıllardır bu fikirleri almaya çalışıyor; ama bu “araştırmanın” üstesinden gelebileceği bir görev değildir. Şirketlerin daha yaratıcı yollar bulmaları gerekiyor.

Öneri/şikâyet kutuları da çözüm değildir. Bu yönteme başvuran şirketler, aslında kimsenin sesini duymak istemeyen şirketlerdir.

Tüketicinin katkısını -gerçekten- almak isteyen şirketler, bu amaç için yaratılmış yöntemleri kullanıyor. (Örneğin: http://www.communispace.com/ , http://www.informative.com/ )

Müşterilerin şirketle doğrudan etkileşime girecekleri kanalları açmak, yıllar süren AR&GE çalışmalarının çok daha kısa sürede sonuçlanmasını sağlayabilir. Müşterinin aktif olarak yaratıcı sürece dâhil olduğu uygulamalar büyük kazançlar getirebilir.

Tüketiciler böyle bir iş birliğine çoktan hazır durumdalar; kendi yeteneklerini, buluşlarını sergilemek, gönüllü olarak fikir geliştirmeye katılmak istiyorlar.

Mastercard’ın “write a priceless add” sitesinden tutun da, Nokia’nın Concept Launch sitesine kadar birçok ortam yaratıcı müşterileri çekmek için rekabet ediyor. Nespresso dünyanın her yerinden öğrencilere “coffeluxury” temalı konseptler geliştirmeleri için tasarım yarışmaları açıyor.

P&G önceleri “İcat çıkarsa bizim içimizden çıkar, dışarıdan satın almayız.” derken, Alan G. Lafley’in işin başına gelişinden sonra, toplam inovasyonun %50’den fazlası dışarıdan almaya başladı. P&G kitlesel iş birliği sayesinde inovasyon yeteneğini %60 oranında artırdı. https://www.pgconnectdevelop.com/pg-connection-portal/ctx/noauth/PortalHome.do

BMW “connect +drive” isimli lâboratuarında müşterileriyle birlikte araba geliştiriyor. http://www.hyve-special.de/bmw/index1.php

Google, değer yaratma sürecine müşterilerin ortak olmasını sağlıyor. Müşteriler neyi, nasıl kullanmak istediklerine kendileri karar veriyorlar.

Amazon.com ve eBay de müşterileriyle birlikte değer yaratabilecekleri  plâtformlar kullanıyor.

Artık bu işin başka bir yolu yok. Samimî bir şekilde müşteriyi ve diğer paydaşları şirketimizin içine alacak adımlar atmak gerekiyor.

Şirketin kendisini; çalışanlarına, müşterilerine ve dünyaya açmasının yeni bir zihniyet, yeni bir iş yapma biçimi gerektirdiğine inanıyorum.

Bunun için önerilerim şöyle:

1. Öncelikle enerjimizi şirketin ekosistemini oluşturmaya yöneltmeliyiz. Şirketin sadece kendi kaynakları ve kendi birikimiyle fikir geliştirip karar almasına kıyasla başta müşteriler olmak üzere bütün paydaşları bu sürece katmanın daha üstün bir yöntem olduğunu kabul etmek gerekir. Şirket yönetiminin bu yöntemi kullanarak daha kazançlı olacağına gerçekten inanması gerekir. Aksi takdirde “açıklık” diye yola çıkıp, öneri/şikâyet kutusu düzeyinde bir yüzeysellikte kalınabilir. Yönetim gerçekten inanırsa şirketin işbirlikleri sahici yöntemler üzerine inşa edilebilir.

2. Paydaşların katkılarını almak ancak iktidarı paylaşmakla olur. Ekosistem  yaratmak üzere yola çıkıp hiç bir etkileşim içine girmemek boş bir çabadır.  Sadece kendi sesimizi çıkarmak ise “kendi reklâmımızı” yapmak demektir. Ekosistem içinde sadece duymak istediğimiz seslerin, kolaylıkla onaylayabileceğimiz fikirlerin değil, bizi sarsacak radikal görüş ve önerilerin de barınacağı bir iklim yaratmalıyız.

3-Bu ekosistemin içinde her şeyi, her şeyle bağlı hale getirmeliyiz. Sadece şirket içindeki farklı birimlerin birbiriyle etkin bir iletişim içinde olması değil; müşteri, tedarikçi ve dağıtıcıları da işin içine sokup, büyük ve canlı bir organizmanın parçaları haline getirmek gerekir. Bu ekosistemin oyuncuları birbirlerinden ne kadar iyi beslenirse, sistem o kadar etkili olur ve oyuncuların sisteme olan bağlılıkları da o kadar artar.

4-Sadece müşteriye yönelik değil, müşterilerle birlikte değer yaratmaya odaklanmalıyız. Bu anlamda müşterilere sadece fikirlerini sormak değil, onları bire-bir tasarım ve üretim sürecinin içine katmalıyız. Etnografik çalışmalarla tüketicinin hayatının içine girip, birlikte keşfetmek ve yaratmak için değerli fırsatları hayata geçirmeliyiz.

“Nasıl?” yerine “Neden olmasın?” diye düşünmeye başlamalıyız. Markamızın kontrolünü müşterilerimizle paylaştığımızda, çok önemli bir potansiyeli rekabet avantajına çevirebiliriz.(Ekteki “Co-creation: New pathways to value” konulu makale bu konuda kullanabileceğimiz bir model sunuyor. Ayrıca “Nokia co-creation & open innovation Beta-labs” ve Co creation and Unilever oldukça iyi uygulama örnekleri olarak incelenebilir)

5-Marka toplulukları yaratmanın yollarını bulmalıyız. İnternette özgürce bir araya gelecek ve bizim markamızla ilgili tartışacak  kalabalıklardan korkmak yerine bu plâtformların sponsoru olmalıyız. Markamızı yönetmeyi, bir “anlam yönetimi” işi olarak görmeliyiz. Müşterilerimizin markamızı sadece elde ettikleri somut fayda için değil aynı zamanda kendi kimliklerini oluşturmak için kullandıklarını unutmamalıyız.

6-Sadece müşterilerle değil, rakiplerle de iş birliği yapmanın yollarını yaratmalıyız. Rakiplerle iş birliği yapmak yıllardır uygulanan bir yöntem; örneğin aynı üretim hattı üzerinde üretim yapan farklı otomotiv markalarını hatırlayın.

İçinde hem rekabeti hem de iş birliğini barındırıyor olduğundan, bu tür uygulamalara henüz şirketler çok açık değil, ama “ortaklık içinde rekabet”, (Coopetition) açıklık ilkesinin en yaratıcı uygulamalarından birisidir. Rakiplerle iş birliği, maliyetlerin paylaşılmasını ve birlikte öğrenmeyi sağlar. Intel, Nintendo, American Express, Nutrasweet, American Airlines gibi şirketler bu yöntemi yıllardır kullanıyor. IBM, Motorola ve Apple’ın birlikte geliştirdikleri PowerPC projesi gibi iş birliklerinden öğreneceğimiz çok şey var. http://tr.wikipedia.org/wiki/PowerPC

Bu yolların birçoğunun çok riskli olduğunu düşünebilirsiniz. Hatta bu kadar açıklığın rakiplerin işine yarayacağı endişesi de duyabilirsiniz.  Ancak eski anlayışlarımızı ve korkularımızı terk etmeden de başarma şansımız hiç yok.

Eğer cep telefonları ve kişisel bilgisayarlar aracılığıyla milyarlarca insan birbirleriyle iletişim içindeyse, bu  iletişim ortamından nasıl yararlanacağımızı ve bu insanları kendimize nasıl bağlayacağımızı düşünmeliyiz.

Galiba biz büyük bir değişimin tam ortasında olduğumuz için üretim biçiminin değiştiğini fark edemiyoruz. Artık eski yöntemlerle değer yaratmak her geçen gün zorlaşıyor. İçinde yaşadığımız çağ, “ağ ekonomileri” içinde herkesin işbirliği yaparak değer yarattığı bir çağ.

Bu zamanın ruhu bizden bunu talep ediyor. Kabul etmemiz gerekir ki biz, ben’den akıllıyız.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Adam Brandenburger, Barry Nalebuff, Co-Opetition: A Revolution Mindset That Combines Competition and Cooperation, Broadway Business, 1997
James W. Tamm, Ronald J. Luyet, Radical Collaboration: Five Essential Skills to Overcome Defensiveness and Build Successful Relationships, Harper Business, 2004
K. Prahalad, M. S. Krishnan, The New Age of Innovation: Driving Co-created Value through Global Networks, McGraw-Hill, 2008
Henry Chesbrough, Open Innovation: The New Imperative for Creating and Profiting from Technology, Boston: Harvard Business School Press, 2003
Henry Chesbrough, Open Business Models: How to Thrive in the New Innovation Landscape, Boston: Harvard Business School Press, 2006
Eric von Hippel, Democratizing Innovation, Cambridge, MA: MIT Press, 2005
Charles Leadbeater, We-Think: Mass innovation, not mass production, Profile Bokks, 2009
Charlene Li, Josh Bernoff, Groundswell: Winning in a World Transformed by Social Technologies, Harvard Business School Press, 2008
Barry Libert, Jon Spector, Don Tapscott, We Are Smarter Than Me: How to Unleash the Power of Crowds in Your Business, Wharton School Publishing, 2007

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Henry Chesbrough “Open Innovation” :

www.openinnovation.net

2. Tom Peters, “The Circle of Innovation” :

www.randomhouse.com/catalog/display.pperl/9780679757658.html

3. Steve Hamm, Radical Collaboration, Lessons from IBM’s innovation factory :

www.businessweek.com/innovate/content/aug2007/id20070830_258824.htm

4. Co-creation: New pathways to value :

personal.lse.ac.uk/samsona/CoCreation_Report.pdf

5. Nokia co-creation & open innovation Beta-labs :

conversations.nokia.com/2008/08/21/inside-the-brain-of-nokia-beta-labs

6. Co creation and Unilever :

www.slideshare.net/jardac/cocreation-face-and-unilever

7. Deborah Roberts and Susan Baker Cranfield University David Walker Synectics Europe “Can we learn together”, International Journal of Market Research Vol. 47 Issue 4 :

www.clickadvisor.com/downloads/Roberts_et_al_Cocreating_with_Consumers.pdf

8. Vodafone Open innovation seminar :

ftp.oksijen.com/seminars/2007_11_24_21_NGTech.pdf

9. The Next Wave of Open Innovation: InnoCentive Model :

www.businessweek.com/innovate/content/apr2009/id2009048_360417.htm

10. A Starbucks that’s ‘Not a Starbucks’ :

www.businessweek.com/mediacenter/podcasts/innovation/innovation_08_12_09.htm

11. Building Expertise Through Collective Innovation :

www.businessweek.com/innovate/content/mar2008/id2008035_909480.htm

12. Open innovation network :

http://www.open-innovation.net/

13. “Creation nets: Getting the most from open innovation” McKinsey Quarterly :

www.mckinseyquarterly.com/Creation_nets_Getting_the_most_from_open_innovation_1766

14. How companies are benefiting from Web 2.0, McKinsey Global Survey :

www.mckinseyquarterly.com/PDFDownload.aspx?ar=2432

15. Innovation lessons from Pixar: An interview with Oscar-winning director Brad Bird :

www.mckinseyquarterly.com/Innovation_lessons_from_Pixar_An_interview_with_Oscar-winning_director_Brad_Bird_2127

16. Strategic co-opetition: The value of relationships in the networked economy :

www-935.ibm.com/services/uk/index.wss/multipage/igs/ibvstudy/a1008082?pf=y&cntxt=a1006870

17. We are smarter than me :

http://www.wearesmarter.org/

© Copyright (08.09.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.

Kendin Pişir Kendin Ye!

Ikea’nın müşterisiyle kurduğu ilişki, bizim kebapçıların “kendin pişir kendin ye” modeline benzer. Her ikisi de işin bir kısmını müşteriye yaptırır. Yaratıcı bir yaklaşımdır, çünkü hem daha az maliyetlidir hem de yaşadığı deneyimden müşterinin “anlatacak hikâyesi” oluşur.

Bir firmanın ürettiği ürün veya hizmetin müşteriye ulaşması, birbirini sırasıyla takip eden adımlardan oluşur. Meselâ bir lokantada masaya oturmak için garson yer gösterir, yemek sipariş edilir, yemek yenir ve para ödenir. Fast food restoranında bu süreç tersine çalışır: Sipariş verilir, para ödenir, beklenir, garson yoktur, yer bulunur, yemek yenir.

Bildiğimiz lokantayla fast food arasındaki fark, müşteriyle kurulan ilişkide hem rollerin hem de yapılan işlerin sırasının değişmesinden kaynaklanan bir farktır. Süreçte yapılan değişiklikler inovasyon kaynağıdır.

1970’lerde başlayan bu “kendin yap” (DIY) uygulaması, çok büyük bir hızla yayıldı. Birçoğumuz internetten uçak biletimizi satın alıyor, hatta “check-in” yapıyoruz. Seyahat acentelerinin işleri giderek internet ortamına taşınıyor.

Dell Custom LaptopDell, bütün özellikleri müşterinin istediğine göre, sipariş üzerine iki haftada üretilen ve teslim edilen bir bilgisayardır. Müşteri, bilgisayarın teknik özelliklerini belirler; adresini, banka bilgilerini ve sipariş formunu doldurur. Yani normalde bir satış temsilcisinin yapması gereken işi müşterinin kendisi yapar. Müşteri aktif olarak bilgisayarın üretilme sürecine dahil olur. Müşteri hem üreten hem tüketen konumundadır. (Prosumer)

Dell’in müşterisiyle kurduğu ilişki, bir terzinin ölçü üzerine elbise dikmesine benzer. Fakat Dell örneğinde müşteri sayısı bir terzininkiyle kıyaslanmayacak kadar fazladır. (Mass Customization)

Ünlü gelecek bilimci Alvin Toffler, 1980 yılında yayınladığı Üçüncü Dalga isimli kitabında, üretici ile tüketici arasındaki sınırların bulanıklaştığı, yeni bir tüketici tipinin pazarları ve endüstrileri yönlendireceğini söylemişti.

ProsumerToffler’e göre sanayi sonrası dönemde, “kullandığı ürün ve hizmetin üretiminde rol alan” tüketici yaygınlaşacaktı. (prosumer)

Bugün banyo-mutfak satan firmalar, müşterileri isteklerine göre üretim yapıyor. Lüks araba üreticileri de sipariş üzerine üretim yapıyor. Esnek üretim sistemleri sayesinde kişiselleştirme giderek yaygınlaştı.

Adidas internet sitesi aracılığıyla, tüketicilerinin kendi tasarladıkları ayakkabıları üretebiliyor.

Buraya kadar anlattıklarım, müşteriyi sürecin son aşamalarında işin içine sokan örnekler. Bir de fikir ve tasarım aşamasında tüketicinin yaratıcılığından yararlanan uygulamalar var:

Örneğin Procter & Gamble, ürünlerinin geliştirilmesinde bire-bir tüketicilerle birlikte çalışıyor. Levi-Strauss, ünlü Engineered jeans’lerini Milano, Newyork İstanbul ve Paris’teki “cool” gençlerle birlikte geliştiriyor.

Bugünün tüketicisi bir taraftan kendisi için özel olarak üretilmiş ürünler isterken, öte yandan bu ürünlerin üretiminin ve pazarlanmasının her aşamasında da söz sahibi olmak istiyor. Yahoo ve MediaVest’in yaptığı bir çalışmaya göre, kendilerini “Passionistas” olarak tanımlayan bu yeni tip tüketici, daha aktif ve katılımcı bir rol üstlenerek sürdürülebilir bir dünya için şirketleri “denetlemek” istiyor. (Passionista için bilgi referanslarda var.)

Bugün tüketicileri işin içine katarak şirketler, kendi kaynakları dışında çok daha geniş, çeşitliliği olan ve yaratıcı bir inovasyon kaynağına da sahip oluyor. Yaratıcı insanlarla, çözüm arayan şirketleri bir araya getiren “açık inovasyon” (open innovation) plâtformları hem tüketicileri hem de ilgili herkesi yaratıcı sürecin içine dahil ediyor. Hiç bir şirketin tek başına sahip olamayacağı zenginlikte plâtformlar oluşuyor.

Innovation Exchange, ya da Innocentive gibi şirketler, “yaratıcı toplulukları” bir araya getirerek daha lezzetli hazır çorba reçetelerinden üretim mühendisliğine; hem ekolojik hem de ergonomik paketleme yöntemlerinden nano teknolojiye; en yaratıcı iletişim kanalının tespitinden finansal planlamaya kadar uzanan onlarca alanda, yüzlerce probleme yaratıcı çözüm arıyor.

Procter & Gamble, 2000′li yılların başından beri bu yaklaşımla sadece yeni ürün geliştirme sürecini hızlandırmakla kalmayıp, maliyet avantajı sağladığını ve tüketicilerle bağlarını güçlendirirdiğini de söylüyor. P&G, yapılacak inovasyonlarının en az yarısının dışarıdan gelmesini hedefliyor. Bu şekilde bir Fikir Fabrikası değil Çözüm Fabrikası oluşturmayı başarıyor.

Örneğin P&G, tüketicilerin tuvalete atınca tıkanma yaratmadan sifonla yok olabilecek çocuk bezi üretmek istediklerini ancak bunun nasıl yapılacağını hızlı bir şekilde düşünebilecek çok fazla insanın şirket içinde olmadığını söylüyor. Açık inovasyon platformu sayesine ulaştıkları milyonlarca nitelikli insan, P&G’nin kendi bünyesindeki ArGe çalışanları ile birleşince müthiş bir güç oluşturuyor. (İlgili makale referanslarda var.)

Sahip olduğumuz iletişim teknolojileri sayesinde hemen her şirket “açık inovasyon” yöntemini kullanabilir. Bugün tahmin edemeyeceğiniz kadar çok sayıda tüketici, bu süreçlere katılarak yarın müşterisi olacağı ürünlerin yaratılmasında rol alıyor ve bunu bir gurur ve eğlence kaynağı olarak nitelendiriyor.

Tüketiciler, açık yüreklilikle, kitlesel işbirliği çağrısı yapan marka ve şirketlere daha fazla bağlanıyorlar. Yaratılmasında rol oynadıkları markaların gönüllü sözcülüğünü üstleniyorlar.

2003′de Berkley hocalarından Henry Chesbrough‘un ortaya attığı açık inovasyon kavramını, daha sonra Wired Magazine’in editörlerinden Jeff Howe geliştirdi.

Jeff Howe sayesinde “crowdsourcing” kavramına dönüşen açık inovasyon yaklaşımı hepimizin yakından bildiği yeni bir iş modelini doğurdu. (Crowdsourcing terimi, yapılacak işi yaratıcı kalabalıklara yaptırmak anlamına kullanılan bir terim, maalesef Türkçesi yok.)

Demokratik bir biçimde, dileyen herkesin katılabileceği, herkesin yararlanacağı bu yeni ortamlar, dünyanın en büyük şirketlerine bile kafa tutabilecek bir ilişki ağı yaratıyor. (Wikinomy)

Wikipedia, Facebook, Myspace, Youtube, Istockphoto, flickr, Secondlife gibi örneklerini yakından tanıdığımız bu küresel sosyal ağlar statükoları alt üst eden dinamiklere sahip.

İnsanların gönüllü olarak katıldıkları bu sosyal ortamlar giderek etkilerini artırıyor. Bu sosyal ağlara dahil olan her yeni kullanıcı, sisteme değer katıyor.

Azalan verim yerine artan verim kanunlarının işlediği, daha önce insanlığın hiç tecrübe etmemiş olduğu yepyeni bir durum yaratan bu sosyal ağlar, okulda bize öğretilen ekonomi bilgisine meydan okuyor. Ağ ekonomisi Ezberimizi bozuyor.

Paylaştıkça değeri artan, esnek ve demokratik nitelikli bu sosyal ağlar  alışık olmadığımız hızda yeni bir zenginlik üretiyor.

Bu sosyal ağlar üzerinde hayat bulan, çoğu proaktif tüketicilerden gelen binlerce proje ve teklif, geleneksel ürün geliştirme ve pazarlama alışkanlıklarını yerle bir ediyor. Şirketin iç ve dış sınırlarını kaldıran bu anlayış, dünyanın dört bir tarafından binlerce insanı ortak bir projeye dahil ediyor. Sadece hiyerarşi ve gizlilik yok olmuyor, iletişim ve şeffaflıkla beraber fikirlerin sağlıklı gelişmesi de mümkün oluyor. Herkesin katkısıyla değer yaratılıyor.

Bu işbirliği platformları, doğaları gereği sadece düşük maliyetlerle çalışmıyor, sürece katılmaktan heyecan duyan bir kalabalık tarafından yaratılıp, yönetiliyor.

İnovasyon konusunda geleneksel şirket yapılarının bu tür sosyal platformlarla rekabet etmesi mümkün değil.

Tüketicinin üretici olma konusundaki istek ve enerjisi her geçen gün artıyor. Artık sadece marjinal kitleler değil, orta gelir grubundaki tüketiciler de fikir geliştirme sürecine katılmak istiyorlar.

Tüketiciler üretimine katkı sağladıkları ürünleri satın almaktan zevk duyuyorlar. (Ayrıntılı bilgiyi referanslardaki trendwatching.com “CUSTOMER-MADE” maddesinde bulabilirsiniz.)

Bu gelişmeleri iyi anlamalıyız. Şirketimizin zihin yapısını, yönetim biçimini ve süreçlerini bu anlayışa göre yeniden şekillendirmeliyiz.

Henry Mintzberg‘in dediği gibi bu yaratıcı ve enerji dolu gönüllülük ruhunu kurumların içinde yaşatmasını bilmeliyiz.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Don Tapscott, Anthony D. Williams, Wikinomics: How Mass Collaboration Changes Everything, Portfolio, 2006
Jeff Howe, Crowdsourcing: Why the Power of the Crowd Is Driving the Future of Business, Crown Business, 2008
Don Peppers, Martha Rogers, Enterprise one to one, Broadway Business, 1999
Don Peppers, Martha Rogers, One to One B2B: Customer Development Strategies for the Business-to-business World, Capstone Publishing Ltd, 2001

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Henry Mintzberg, “Rebuilding Companies as Communities” :

harvardbusiness.org/product/rebuilding-companies-as-communities/an/R0907V-PDF-ENG

2. Ignorance of crowds, Nicholas G. Carr, Strategy +Business, 2007 :

http://www.strategy-business.com/media/file/enews-05-31-07.pdf

3. Jeff Howe Crowdsourcing blog :

http://crowdsourcing.typepad.com/

4. Jeff Howe Rise of Crowdsourcing, Wired Article :

http://www.wired.com/wired/archive/14.06/crowds.html

5. Paul Boutin, Crowdsourcing: Consumers as Creators, Business Week :

http://www.businessweek.com/innovate/content/jul2006/id20060713_755844.htm

6. Larry Huston , Nabil Sakkab “Connect and Develop: Inside Procter & Gamble’s New Model for Innovation” :

http://harvardbusiness.org/product/connect-and-develop/an/R0603C-PDF-ENG

7. Berkeley Open Innovation Forum :

http://openinnovation.haas.berkeley.edu/BIFpublic.html

8. Euro RSCG Worldwide Benchmarking study; “12 key prosumer trends” :

http://www.eurorscg.dk/media/Prosumer_Twelve_Trends.pdf

9. Customer made :

http://trendwatching.com/trends/CUSTOMER-MADE.htm

10. Joseph M. Hall, M. Eric Johnson, “When Should a Process Be Art, Not Science?” :

http://harvardbusiness.org/product/when-should-a-process-be-art-not-science/an/R0903D-PDF-ENG

11. Eric Von Hippel “Customers as Innovators: A New Way to Create Value” :

http://harvardbusiness.org/product/customers-as-innovators/an/R0204F-PDF-ENG

12. James H. Gilmore, B. Joseph Pine II, “Four Faces of Mass Customization” :

http://harvardbusiness.org/product/the-four-faces-of-mass-customization/an/97103-PDF-ENG

13. Carliss Y. Baldwin, Kim B. Clark, “Managing in an Age of Modularity” :

http://harvardbusiness.org/product/managing-in-an-age-of-modularity/an/97502-PDF-ENG

14. Anique Gonzalez, Targeting, “Passionistas” :

http://pdf.employmentcrossing.com/advertising/170246.pdf

© Copyright (01.09.2009) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.