Bundan iki yıl önce, bir kongre için Prag’a gittim. Kısa bir seyahatti, iki gün kalıp dönecektim. Son gün öğleden sonra boş vaktim vardı. Ben de Prag’a özgü bir şeyler satın almak hevesiyle sokakları dolaşmaya başladım. Daha önceki seyahatimde Prag’ın meşhur cam eşyalarından birkaç parça satın almış olduğumdan bu sefer kristal mağazalarına bakmıyordum; ama değişik, farklı, özgün bir “şeyler” bulmak gerçekten zordu.
Prag’ın ana caddelerindeki bütün markalar İstanbul’daki alışveriş merkezilerindeki markalarla aynıydı. Ana caddeler küresel markaların istilasındaydı.
Arka caddelerde, ara sokaklarda saatlerce dolaştım, yine bir şey bulamadım. Sadece açıkta kurulan bizim semt pazarlarına benzer pazar yerlerinde köylülerin yaptıkları eşyalar satılıyordu. Bunların dışında koskoca şehirde Çek kültürüne ait neredeyse hiçbir şey yoktu. Bana yabancı bir şehirde olduğumu hatırlatan sadece konuştukları Çekçe ile şehrin mimarisiydi.
Batı dünyasına ait olan semboller, çok uluslu markaların gücüyle dünyanın her yerinde paylaşılan “ortak manzaralar” haline geliyor ve Prag’la İstanbul’un farkı giderek kayboluyor. Yerel tatlar yok oluyor. Dünyanın bütün büyük kentlerinin dokusu birbirine benziyor.
Hâlbuki biz yabancı bir şehre giderken kendi şehrimizin benzerini bulmak için değil, yerel tatları tatmak, otantik kültürünü öğrenmek ve bir deneyim yaşamak için gideriz.
Mesela ömründe hiç yer sofrasında yemek yememiş birisi için Urfa’da bir sıra gecesine katılmak gerçek anlamda bir deneyimdir.
Turist olarak gittiğimiz yerlerin kendilerine has kültürlerini keşfetmek isteriz, bu kültüre ait bir özelliği evimize götürmek isteriz. Zaten turizm endüstrisinin en önemli motivasyonu farklı kültürleri tanımaktır.
Baudrillard, sanayi- sonrası toplumun bir “simülasyon toplumu” olduğunu ifade eder. Bu simülasyon ortamında gerçekle gerçek olmayan birbirine karışmıştır ve gerçek yerine gerçeğin simülasyonları tüketilir olmuştur. Popüler anlayış, “mış gibi” yapmanın yüceltildiği bir anlayış olmuştur.
Teknoloji gerçeğin sahtelerini, “aslı gibi” yaratma olanağını sağlıyor. Ses ve görüntü sistemleriyle kurulan “ev sineması” (home-theatre) sanki evde sinemadaymışız gibi bir etki yaratmak istiyor, evde sinemayı “simüle” ediyor. Şehrin ortasına “su parkları” (acqua park) kurarak deniz kenarlarına özgü eğlenceleri kopyalıyoruz.
Özgün olanı talep etmemizin birçok nedeni var, ama bunlar arasında en önemli üç tanesi:
- “Yaratılmış gerçekliklerin“(simülasyonların) bize sunulması, bizim bunların gerçeğine olan merakımızı daha da artırıyor.
Bugün “yaratılmış gerçekliklerin” en görkemlileri Las Vegas’ta bulunuyor. Las Vegas bir çölün ortasına kurulmuş ve 1970’lerden sonra gelişmiş, yoktan var edilmiş koskoca bir şehirdir. Geceleri şehrin ışıltısından gözleriniz kamaşır. Her birine milyar dolardan fazla yatırım yapılmış onlarca otel, her birinin içinde insanın hayal gücünü zorlayan ihtişamda ”özellikler” barındırır. Mesela Bellagio otelinin içindeki botanik park, her türlü “büyük düşünmenin” sınırlarını aşmıştır. İçinde dolaştığında insan, bu yapay büyüklüğe şaşırır.
Fakat bu yapaylığın küçük bir kusuru vardır: Ruhu yoktur!
- Otantik ve özgün olan, “sahici” olduğu için duygusal dünyamızla daha samimi ve içten bağlar kuruyor. Çoğu zaman içtenlik birçok kusuru da affettirebilecek duygusal bir güce sahiptir. Bir şeyin samimi olması, kendine has özellikler içermesi, ona bir bütünlük ve derinlik kazandırıyor. Daha önce de anlatmaya çalıştığım gibi, mesela İstanbul’un çarpık yapısı bile bana artık güzel geliyor. Çünkü ben sahici olan şehirleri seviyorum. Las Vegas ya da Dubai gibi yapma olanları değil.
- Her şeyin bollaştığı, bollaşmakla kalmayıp aynılaştığı bir çağda, ancak otantik olan anlamlı bir fark yaratabiliyor. Sadece özgünlük bile kendi başına sürdürülebilir bir rekabet avantajı yaratabiliyor. Bir zamanlar yüksek kalite ve standart hizmet bekleyen müşteriler, bugün gerçek/otantik deneyim talep ediyorlar.
Öte yandan sadece seyahatlerimizde değil, bir tüketici olarak markaların bize yaşattığı deneyimlerde de sahicilik ve içtenlik ararıyoruz.
Ürünleri değerli ve farklı kılan, onları “marka” yapan sadece onların işlevsel faydaları değil, bize yaşattığı duygusal deneyimlerdir.
Tüketiciler, “hikâye değeri” yüksek deneyimler yaşamak isterler. Bu hikâyeleri yakın çevrelerine anlatmak/aktarmak isterler. Marka onlar için bir anlam ifade etmeye başlar.
Dünyada bir taraftan küreselleşme ivme kazanırken diğer taraftan da yerelleşme ve özgün (otantik) olana talep artıyor. İngilizce “Globalization” (küreselleşme) ve “Localization” (yerelleşme) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşmuş “Glocalization”, dünyayı tek düze bir yer olmaktan korunmanın bir yolu olarak ortaya çıkıyor.
Özgün kültürel öğeleri doğru bir şekilde sunmak, otantik değerlerin üzerine kurulu bir çekim merkezi yaratmak ve aynı zamanda küresel dünyadan kopmamak pekâlâ mümkündür. “Global düşünüp, yerel davranmak”, içinde bulunduğumuz zamanı en iyi yansıtan anlayıştır.
Küreselleşmeyle birlikte her şey aynılaşıyor. Bu süreci durdurmak mümkün değil.
Yaratılmış gerçeklikten kurtulmanın imkânı yok. Hatta yaratılmış gerçeklik giderek artacak. Gelecekte daha çok Las Vegas daha çok Dubai çıkacak karşımıza. Her geçen gün daha fazla Disney diyarları oluşacak. Bu süreç içinde her şey Mc Donaldslar gibi birbirine benzeyecek. Bundan kaçış yok.
Önemli olan bütün bu “yaratılmış gerçeklik” ve hızla artan benzeşme içinde, sahip olduğumuz ve bu coğrafyaya ait kültürel unsurların kıymetini bilmektir. Bu unsurların bazı kusurlarının olması onları değersiz kılmaz, aksine daha sahici yapar.
Hem şehirlerimizde hem markalarımızda hem de kendi kişiliğimizde “bize ait” olan her şey bizi sahici yapar.
Kıymetini bilelim.
![]()
Konuyla ilgili olarak aşağıdaki kitapları ve bağlantıları öneriyorum.
J.Pine, J Gilmore, Authenticity, HBS, 2007
J.Pine, J Gilmore , Experience Economy: Work Is Theatre & Every Business a Stage, HBS 1999
D. Lewis, D.Brigger “The soul of the new consumer- Authenticity: What we buy and Why in the new economy”, Nicholas Bearley Pub 2000
David Boyle, Authenticity: Brands, Fakes, Spin and the Lust for Real Life Flamingo 2003
James H. Gilmore and B. Joseph Pine II, “The Four Faces of Mass Customization”
NICOLE LEAPER, Designing Authentic Experiences: Creating Personal, Participatory, and Engaging Interactions
http://exde.files.wordpress.com/2009/06/leaper_20090619.pdf
http://www.david-boyle.co.uk/history/belloc.html
Ecotorism: principles,practices and policies for sustainability
http://www.unep.fr/shared/publications/other/WEBx0137xPA/part-one.pdf
Gillian Arnold, Without a Great Product, Does Authenticity Matter? http://blogs.hbr.org/cs/2008/03/without_a_great_product_does_a.html
The Best Authentic Experiences, NY Times
![]()
© Copyright (Şubat 2010) Temel Aksoy – Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy’a aittir. Herhangi bir şekilde alıntı yapıldığı takdirde “Kaynak: Temel Aksoy – www.temelaksoy.com” ibaresi kullanılmalıdır.













































