Tags Posts tagged with "akıl"

akıl

İnsan, aldığı kararların çoğunu hiç düşünmeden, kendine göre bazı yöntemler ve kısa yollar kullanarak alır.
İnsan beyninin sağ tarafı yaratıcılık,  sol tarafı ise mantık konusunda uzmandır. İnsan beyni, yukarıdan aşağıya üç katmandan oluşur. Bu katmanları bilim insanları, “yeni beyin”, “orta beyin” ve “ilkel beyin” olarak isimlendirir.

ilkel1

Yeni beynimizle mantık yürütürüz. Orta beyin, bizim duygusal dünyamızı yönetir. İlkel beyinimiz ise, tehlikelerden korunmak, kendimizi savunmak, üremek, yemek yemek gibi en ilkel ihtiyaçlarımızı yöneten beynimizdir. Bilim insanları, bilinçaltımızın gerçek patronunun ilkel beynimiz olduğunu söylerler.

İnsanın ilkel beyni hayatta kalmaya ve kendi  çıkarını korumaya programlanmıştır. İnsanın bencilliği, yeri geldiğinde açgözlü ve saldırgan olması, milyonlarca yıldır hiç evrim geçirmemiş ilkel beyni nedeniyledir. İnsanın dünyadaki varlığı, milyonlarca yıl öncesine dayanır. Sözcükler hayatımızda yaklaşık 40.000 yıldır, yazı ise yaklaşık 5.000 yıldır vardır. Yani kelimelerin tarihi, beynin evrimiyle karşılaştırıldığında, neredeyse “dün” denecek kadar yenidir.

İnsan kendini, akıllı ve mantıklı olarak nitelese de aslında çoğu kararını, ilkel beyniyle alır. Araştırmalar, insanın satın alma kararlarında da, ilkel beynin önemli bir rol oynadığını kanıtlar.

Bir siyasi liderin ya da bir markanın, insanların sadece üst beyinlerine yani mantıklarına hitap ederek onları etkilemesi bilimsel olarak mümkün değildir. İnsan, önce ilkel beyninin süzgecinden geçen sonra da hem mantığını hem de duygularını tatmin eden çözümler arar. Bu nedenle konu ne olursa olsun, insanı ikna etmenin yolu, onun ilkel beynine hitap etmekten geçer. İnsanın ilkel beynine hitap etmeyen iletişim, boşuna yapılmış iletişimdir.

ilkel3

Patric Renvoise ilkel beyni etkilemek için altı anahtar olduğunu söyler:

1. İlkel beyin benmerkezcidir. Yalnızca hayati konularla ilgilenir. Kendisine yarar sağlamayacak şeylerle ilgilenmez. Gelen mesaj kendi çıkarıyla ilgili değilse, onun ilgisini çekmez.

Pazarlamada da, siyasette de, korkunun, eğlencenin, zevkin, keyfin, çıkar ve fırsat sunmanın çok geçerli ikna araçları olması, ilkel beynin bu yapısıyla ilgilidir.

2. İlkel beyin zıtlıklara duyarlıdır. İlkel beyin karar verirken bir standart arar. Bu nedenle ilkel beyin,  zıtlıklar ve karşıtlıklardan anlar. Önce-sonra, riskli-güvenli, hızlı-yavaş, pahalı-ucuz gibi zıtlıklar, ilkel beynin karar vermesini kolaylaştırır. Tarafsız ifadeler, genellemeler, bilimsel açıklamalar, saptamalar, önermeler… ilkel  beyin için bir anlam ifade etmez.

Beynimizin bu özelliği, siyasetçiler, pazarlamacılar ve iletişimciler için son derece yol göstericidir. Tüketiciye sunulacak her teklif, bu zıtlıklardan en az birini mutlaka taşımalıdır.

3. İlkel beyin somut veriye ihtiyaç duyar. Mantık ve mantığın ham maddesi olan sözcükler, üst beyin için değerlidir. Oysa ilkel beyin, kelimeleri işleme yeteneğine sahip olmadığı için soyut, karmaşık mesajları çözemez. Somut olmayan mesajları, ilkel beyin anlamaz.

İletişimcilerin yaptıkları en büyük hatalardan biri, hitap ettikleri kitlenin, kendileri gibi gelişmiş bir üst beyne sahip olduğu yanılgısına kapılmaktır. Oysa dünyanın her yerinde insanların çoğunluğu, üst beyinlerini çok az kullanırlar; kararlarının çoğunu, hiç düşünmeden ilkel beyinleriyle alırlar. Geniş kitleler soyuttan değil, somuttan anlarlar. Teorik açıklamalar, genel ifadeler yerine, somut öykülerin etkili olmasının nedeni budur. Her iletişimcinin hikaye tekniğini kullanması gerekir.

4. İlkel beyin her konuda başlangıç ve sona hassastır. İlkel beyin sürecin tamamında uyanık kalmaz; kendi enerjisini korumak üzerine programlıdır. Dikkati çok çabuk dağılır. Bu nedenle yapılan bütün iletişimlerde, en önemli bilginin başta verilmesi ve vurucu mesajın sonda tekrar edilmesi gerekir. İlkel beyin, enerjisini korumak amacıyla kendini sürekli dinlenmeye aldığı için, konunun başıyla sonu arasındaki süreyi, dikkati kapalı olarak geçirir.

İletişim yapan herkesin, insan beyninin bu özelliğini bilmesi gerekir. Ne dediğini baştan söylemeyen ve en sonunda mesajı net olarak tekrar etmeyen iletişimin etkisi çok zayıftır. Maalesef, çoğu iletişimci sanatsal kaygılarla, bu çok önemli gerçeği göz ardı eder ve yaptığı iletişimin etkisini kendi eliyle azaltır.

5. İlkel beyin görseldir. Yazıyı okuyup anlama yeteneği, insanlık tarihinde çok yeni bir olgudur. Üstelik okumak-düşünmek-anlamak-değerlendirmek-karar almak, uzun ve zahmetli bir süreçtir. İnsanların çoğu, bu kadar zahmete katlanmaz. Oysa bir görüntüyü algılayıp karar almak herkes için, çok kolay ve hızlıdır.

İnsanın gözüyle gördüğüne tepki vermesi, insanlık kadar eskidir. İlkel beyin, bir tehlikeyi ya da fırsatı anında fark eder ve ona göre davranır. Üst beynin gördüğünü anlaması için daha uzun bir süreye ihtiyaç vardır.

İnsan, aldığı kararlarının çoğunu ilkel beyniyle alır. Üst beyin ise daha sonra, ilkel beynin aldığı kararı gerekçelendirir, anlamlandırır, dile döker. Pazar araştırmalarının da siyasi araştırmaların da zorluğu, insan beyninin bu özelliğinden kaynaklanır. İnsan kendisinin bile tam olarak farkında olmadığı nedenlerle karar alır ama kendisine sorulan her soruya mantıklı bir cevap vermek ister. Bu nedenle araştırmalar, çoğu zaman gerçekle örtüşmeyen “yapay bulgular” içerir.

6. İlkel beyin duygusaldır. İnsanın bir konuyu hafızasına alması ve onu unutmaması, o anı yaşarken ne kadar duygulandığına bağlıdır. Eğer insan hiç bir duygu yaşamamışsa, yaşadığı anı hatırlaması mümkün değildir. Tersine çok yoğun bir duygu yaşamışsa o anı hiç unutmaz. İnsanın sevgilisi ya da eşiyle ilk öpüşmesini ya da çok korktuğu (deprem gibi) bir olayı hiç unutmaması bu nedenledir.

ilkel2

Hangi konuda olursa olsun, eğer iletişim insanın duygularına hitap etmezse, o iletişimin etkisi yoktur. Etkili olması için iletişimin,  mutlaka sevinç, hüzün, şaşkınlık, korku, tiksinme ya da kızgınlık gibi duygulara hitap etmesi şarttır.  (Sadece mantığa yani üst beyine hitap eden bir iletişim, iletişim değildir. Böyle bir iletişim, bilimsel bir metin olabilir ama onun da hedef kitlesi, zaten sadece üst beyinlerini kullanan sınırlı sayıda bilim insanıdır.)

İnsanları ikna etmek, her ne yaparsak yapalım, işimizin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanları ikna etmenin yolu da, onların ilkel beyinlerine hitap etmektir. Doğruyu söylemek yetmez; başarmak isteyen herkes, insanın ilkel beynin nasıl çalıştığını anlamak zorundadır.

İnsanın ilkel beynini anlayan iletişimciler, etkili iletişim yapmanın sırrına vakıf olurlar.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Doug Phillips, “Evolution of Consciousness Literature Review, Notes & Excerpts”
    http://www.godconsciousness.com/Evolution%20of%20Consciousness.pdf

  2. Robert Ornstein, \"The Evolution of Consciousness\", Video
    https://www.youtube.com/watch?v=jCPAYuKp9l0

  3. Robert Ornstein, \"The Amazing Brain”, Video
    https://www.youtube.com/watch?v=Vgj3SaozuHg

  4. Robert Ornstein, “The Roots of The Self”
    http://selfdefinition.org/psychology/Robert%20Ornstein%20-%20The%20Roots%20of%20the%20Self.pdf

  5. Leslie Hart, “Basic Brain Facts”
    http://uk.sagepub.com/sites/default/files/upm-binaries/8249_Chapter_1.pdf

  6. “İnsan Beyni Hakkında Bilmediğiniz 43 İlginç Gerçek”
    http://onedio.com/haber/insan-beyni-hakkinda-bilmediginiz-ilginc-bilgiler-432918

  7. Sırlarla Dolu \"Beyin\" Hakkında Bilinmesi Gereken 24 Şaşırtıcı Gerçek
    http://onedio.com/haber/beyin-hakkinda-bilinmeyenler-387319

  8. Wikipedia, Human Brain
    https://en.wikipedia.org/wiki/Human_brain

  9. Is There a Buy Button Inside the Brain: Patrick Renvoise at TEDxBend
    http://tedxtalks.ted.com/video/Is-There-a-Buy-Button-Inside-th

  10. Sales Brain, Website
    http://www.salesbrain.com/

  11. Jane MacGeehan, “Brain-Compatible Learning”
    http://www.greenteacher.com/article%20files/McGeehan.pdf

3 19558

Bir insanın “güç sahibi olması” onun “güçlü” olduğu anlamına gelir mi? Bir insanın mevki, unvan ya da varlık sahibi olması, onu gerçekten güçlü yapar mı?

Güçlü olmak, insanın kendisinden kaynaklanır. Gerçek anlamda güçlü olan insan, hiç bir mevki, unvan ya da maddi imkâna sahip olmasa bile kendine güvenen insandır. Güçlü insan, içinde bulunduğu koşullar kötüleşse, sahip olduğu imkanları yitirse bile, kendi gücüyle yeniden başlayabilen, sonuç alabilen insandır.

Güçlü olmak, bir insanın kendini eğitmesi, geliştirmesi ve olgunlaşmasıyla yani “olmasıyla” ilgili bir kavramdır. Güç sahibi olmak ise malik olmak yani edinmekle ilgili bir kavramdır. Nasıl ki “var olmakla” “varlıklı olmak” aynı şeyler değilse, “güçlü olmakla” “güç sahibi olmak” da farklı şeylerdir. Güç sahibi olmak, insanın kendi dışındaki bir kaynağa (para, mevki, unvan…) sahip olmasına bağlıdır; güçlü olmak ise insanın kendinden kaynaklanan nedenlere bağlıdır.

Hiç bir imkana sahip olmasalar bile, güçlü olan insanlar vardır. Bu insanların güçleri, cesaretlerine, çalışkanlıklarına, dayanıklılıklarına ve her türlü zorluğa rağmen mücadele etmekten vaz geçmemelerinden kaynaklanır. Güçlerini paradan, çevrelerinden, mevkilerinden, unvanlarından değil, kendilerinden alırlar.

Hiç bir sahiplik, insanı gerçek anlamda güçlü kılmaz. İnsan ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, içinden gelen bir gücü yoksa, sahip oldukları ona gerçek bir güç vermediği gibi hiçbir zaman yeterli de gelmez; kendini güçsüz hissedenler -ne kadar imkana sahip olurlarsa olsunlar- hep daha fazlasına sahip olma ihtiyacı duyarlar.

businesswoman in office

Erich Fromm‘un dediği gibi “olmak”, “sahip olmanın” karşıtı gibidir. Olmaya odaklanan insanlar, bir şeyler edinerek, bir şeylere sahip olarak güç elde etmeye çalışmazlar.

Güçlerinin gerçek kaynağı kendi nitelikleri olan insanlar için güç, dışarıda aranıp “edinilmesi”  gereken bir şey değildir. Güçlü insanlar, kendi zayıflıkları ve korkularıyla başa çıkma cesaretini göstere göstere güçlenmiş insanlardır.

Anthony Robbins, başarılı insanların ortak noktalarının, kendi içlerindeki gücü keşfederek engelleri aşmaları olduğunu söyler. İnsan, karşısına çıkan engelleri aşabildiği ölçüde güçlenir.

Bunun tam tersi, birçok ayrıcalığa sahip bir hayatın içine doğan ve başarması için her türlü kaynak elinin altındayken, kendi içindeki gücü bir türlü fark edemediği için başarısız ve mutsuz hayatlar yaşayan insanlar vardır. Aslında bu insanların başarılı olmaları için, kendilerinden başka kimsenin yardımına ihtiyaçları yoktur. Başarı, insanın kendi içindeki gerçek gücü keşfetmesine bağlıdır.

Hepimizin bir yeteneği, bir dehası var. Bu yetenek, resme ya da müziğe yönelik  sanatsal bir yetenek olabileceği gibi, sayılara ya da sözcüklere yönelik bir yetenek ya da insanlarla iyi ilişkiler kurabilmeye yönelik bir yetenek de olabilir.

İçimizdeki kendimize has yeteneği yani bizi biz yapan özelliği keşfedip onu şevkle hayata aktardığımızda inanılmaz bir güce de kavuşuruz. Yaşımız, unvanımız, mevkiimiz sahip olduğumuz kaynaklar ne olursa olsun, sadece bu bakış açısı bile, bize kendi hayatımızı dönüştürme gücünü ortaya çıkarır.

Maalesef birçok insan, aslında gerçek gücün kendisinde olduğunun farkında olmadan bir hayat yaşıyor. Hayatı ıskalıyor.

Anthony Robbins gücünü kendi içinden alan insanların beş ilkeye uygun bir hayat yaşadıklarını söyler:

1-Duygusal Hâkimiyet: Asıl olan, bizim başımıza ne geldiğinden çok, bunu bizim nasıl yorumladığımız ve olaylara nasıl bir cevap verdiğimizdir. Duygularımızın kontrolünü kendi elimize almayız. Duygularımızın bizi sabote etmesini değil, bizim arzu ettiğimiz gibi oluşmasını sağlamalıyız. Eğer duygularımızı kontrol edebilirsek, hayata olumlu bakabilir ve iyi ilişkiler kurabiliriz.

2-Fiziksel Hâkimiyet: Fiziksel ve ruhsal sağlığımızı kontrolümüz altına almalıyız.  Çoğu insan ne yediğine, ne kadar uyuduğuna dikkat etmeden kendi vücuduna zarar vererek yaşamaya devam ediyor. Oysa sağlıklı bir vücuda ve sağlıklı bir ruha sahip olmak, hepimizin hayattaki birinci görevidir. Vücudumuzu ve psikolojimizi sağlıklı kılmak için elimizden geleni yapmalıyız. Çevreye canlılık yansıtan bir enerjiye kavuşmak için, kendi sağlığımıza dikkat etmeliyiz.

Successful businessman celebrating his achievement

3. Finansal Hâkimiyet: Sadece daha çok para kazanmaya odaklanarak daha güçlü olamayız. Güçlü olmak, insanın maddi  kaynaklarını, kendisi, yakınları ve diğer insanlar için nasıl dengeli bir şekilde değerlendirdiği ile ilgili bir konudur. Hepimiz, bütçemizi kontrol etmek ve imkanlarımızın ötesine  geçmemeye  özen göstermek zorundayız. 

4. İlişki Hâkimiyeti: Önce kendimizle sonra da başkalarıyla iyi ve olumlu (nitelikli) ilişkiler kurmalıyız. Kendimizi sevmeli ve kendimize değer vermeliyiz. Eşimizle, arkadaşlarımızla, ailemizle, çalışma arkadaşlarımızla ilişkilerimizi  yapıcı bir şekilde geliştirmeliyiz. Hiç bir şekilde, içimizde kin ve nefret barındırmamalıyız. İnsanlarla içten, anlamlı ve yapıcı ilişkiler kurmalıyız.

5-Zaman Hâkimiyeti: Dünyada tek kıt kaynak, zamandır. Bütün kaynakları yeniden kazanmak mümkünken, geçip giden zamanı yerine koymak mümkün değildir. Bize verilen sınırlı zamanın akıp gitmesine seyirci kalmak yerine, zamana hakim olmayı öğrenmeli ve zamanı verimli değerlendirmeliyiz. Hepimizi verimsiz kılan televizyon, bilgisayar oyunları, sosyal medya gibi “zaman çalıcıları”, dozunda kullanmak için çaba sarf etmeliyiz.

Bu beş ilkeyi hayata geçirmeden güçlü olmak mümkün değildir. Ama sadece bunları yaparak da bir insan güçlü olamaz. Güçlü olmak için insanın bu beş ilkeye uymasının yanı sıra sahip olduğu yeteneği keşfedip, bunun üzerine bir hayat kurmak için mücadele etmesi gerekir. Karşısına çıkacak bütün engellere rağmen, mücadeleye devam etmesi gerekir.

Hayat hiç kimse için düz bir yol değildir. Herkesin hayatı birçok zorluk ve sıkıntıyla doludur. Güçlü olan insanlar, kendi zaafiyetlerini bilen ama hayatlarını güçlü yönleri üzerine kurabilen insanlardır.

Güçlü olan insanın kaynağı hiç tükenmez. Hangi zorlukla, hangi engelle karşılaşırsa karşılaşsın, elinden gelenin en iyisini yapmaya kararlı bir insanın hayattan korkusu olmaz.

Güçlü olmak, neye sahip olduğumuzla değil,  kendimize ne kadar güvenmeyi tercih ettiğimizle ilgili bir konudur.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Robert Firestone Ph.D, The Human Experience, “Personal Power”
    https://www.psychologytoday.com/blog/the-human-experience/200904/personal-power

  2. Anthony Robbins, “Unleash The Power Within”
    http://www.unleashthepowerwithin.com.au/

  3. Anthony Robbins, “Unleash The Power Within”, Website
    https://www.tonyrobbins.com/events/unleash-the-power-within/

  4. Anthony Robbins, “Lessons in Mastery”, Video, Part1
    https://www.youtube.com/watch?v=9spWdjZ4Y-A

  5. Anthony Robbins, “Lessons in Mastery”, Video, Part2
    https://www.youtube.com/watch?v=K54pGpBGktU

  6. Robert Velarde,“Personal Power Or Harmful Hedonism?” Assessing the Teachings of Anthony Robbins
    http://www.equip.org/PDF/JAF1325.pdf

  7. Marcus Buckingham, \"Now Discover Your Strengths\"
    http://arl-jrl.org/Volumes/BookReviewsFA03.pdf

  8. “The Servant of the People: On The Power of Integrity in Politics and Government”
    http://www.rsm.nl/fileadmin/Images_NEW/News_Images/2014/Servant_of_People.pdf

  9. Personal Power!
    http://files.meetup.com/295030/Personal%20Power%20II%20-%20Tony%20Robbins%20-%20Success%20Journal.pdf

  10. “Increasing Personal Power Develop Greater Self Awareness And A Powerful Insight Into Others”
    http://www.som.cranfield.ac.uk/som/dinamic-content/executive/documents/IPP.PDF

  11. Fred C. Lunenburg, “Power and Leadership: An Influence Process”
    https://blogs.lt.vt.edu/jedens/files/2014/09/Lunenburg-Fred-C-Power-and-Leadership-An-Influence-Process-IJMBA-V15-N1-2012.pdf

  12. Vidula Bal, Michael Campbell, Judith Steed, Kyle Meddings, “The Role of Power in Effective Leadership”
    http://insights.ccl.org/wp-content/uploads/2015/04/roleOfPower.pdf

  13. “Power and Integrity in Business and Life”
    http://barclaylittlewood.com/power-and-integrity/

İnsan karar alırken, biri mantıksal, diğeri sezgisel, iki ayrı sistem kullanır. Mantıksal sistem, ölçüp biçerek, neden-sonuç ilişkileri kurarak karar alır. Sezgisel sistem, mantık tanımaz, verileri kendi kurallarına göre değerlendirip, yaşadığı deneyimlere dayanarak çok hızlı karar alır.

Herkesin hayatında “İçimden bir ses diyor ki…” dediği anlar vardır. Bu anlar, insanın sezgilerinin harekete geçtiği anlardır. Sezgisel karar alma, insanın “iç sesini” dinlediği anlardır.

İnsan sezgileriyle, verileri çok hızlı değerlendirip, içinde bulunduğu durumu analiz eder ve karar alır. Çoğu zaman insanın bilinci, sezgilerinin gerisinde kalır. Daha bilinç, verileri algılamakla uğraşırken, insanın sezgileri bütün bilgileri değerlendirir ve karara ulaşır.

İnsanlar, yeni birisiyle tanıştıklarında, o insanla ilgili kararlarını beş on saniye içinde verirler. Psikologlara göre, bu karar, o insanla ilgili ömür boyu elde edilecek bütün bilgilerin en değerli kısmını oluşturur. İnsan pek az durumda, ilk izlenimin aksine bir sonuca ulaşır. Bu tamamen sezgisel bir karardır.

Kadınlar içgüdülerine ve iç seslerine erkeklere kıyasla daha fazla kulak verirler ve bunu açıkça ifade ederler. “İçimdeki ses böyle söylemiyor” diyerek, öngörülen mantığın aksine karar alan ve son derece isabetli sonuçlar elde eden birçok kadın vardır.

2

Erkekler ise sezgileri yerine mantıklarıyla karar almakla övünürler. Mantıklı olmanın bir üstünlük olduğuna inandıklarından, sezgilerini dinlemeyi bir zayıflık zannederler. Oysa birçok erkekte de sezgisel yetkinlikler vardır ama onlar, bu yetkinliklerini kullanmayarak kendilerini köreltirler.

Sezgilerin insana en çok yardım ettiği durumlar, acil karar gerektiren, olağanüstü durumlardır. Bir yangın, bir patlama, bir saldırı anında insanların saliseler içinde verdikleri kararlar, genellikle en doğru kararlardır. Çoğu insan, üzerinden zaman geçince, bu kadar isabetli bir kararı, bir anda nasıl vermiş olduğuna şaşırır.

Sezgisel karar alma, sadece tehlike anlarında değil, insan hayatını yönlendiren önemli anlarda da devreye girer. İnsan bir işte çalışmaya karar vereceği zaman, hayatını paylaşacağı eşini seçerken, en doğru yolu sezgileriyle bulur.

Malcom Gladwell, yıllar boyunca biriktirdiği bilgileri, ihtiyaç duyduğunda yüzeye çıkartarak sezgisel olarak karar almasını, insanın sahip olduğu en önemli üstünlüklerinden biri olduğunu söyler. Az bilgiyle, doğru karar almak, insanın sezgisel gücü sayesindedir. Sezgi, “düşünmeden düşünebilme” yeteneğidir. (Blink)

Sezgiler, insanın gelişigüzel duygusal tepkileri değildir. Sezgiler insanın genlerinde taşıdığı, yaşadığı toplumdan ve kendi kişisel tecrübesinden edindiği bilgilerin toplamı sonunda zihninde oluşan, “el yordamı”, “göz kararı” ölçme, değerlendirme ve karar alma yöntemleridir.

Bu yetkinlik her insanda vardır. Ama bir konuda uzun yıllar çalışmış bir uzmanın “göz kararı” ile ölçüp“, “el yordamı” ile yaptıkları çok değerlidir. Bu sezgiler bir cerrahta, bir ressamda, bir hukukçuda, bir aşçıda ve konusunun “ustası” olan herkeste fark yaratan paha biçilmez özelliklerdir.

İnsanın sezgileri, çoğu zaman güvenilir bir rehberdir. Sezgilerimiz biz farkında bile olmadan çevremizde olup biteni ölçüp biçer; bizi tehlikelere karşı uyarır ve en uygun biçimde hareket etmemizi sağlar.

Ama sezgilerin insanı yanılttığı durumlar da azımsanacak gibi değildir. Öyle durumlar vardır ki, aklı devreye girmezse, insan büyük hatalar yapabilir.

İnsan stresli olduğunda, fazla iyimser veya fazla kötümser bir ruh hali içine girdiğinde ya da bir şeyi aşırı istediğinde duyguları çok yoğun, çok baskın olur. Çoğu insan bu duygusal tepkileri, sezgileriyle karıştırır. Oysa duygusal yoğunluk, doğru karar almanın düşmanıdır. İnsan duygularının esiri olduğu zaman aldığı kararlar isabetsiz, yanıltıcı ve yıkıcı olur. Yanlış iş, yanlış eş seçimlerinin kökeninde çoğu zaman aşırı duygusal seçimler vardır.

Sezgiler, insanın bilgeliğidir ama sezgilerle duyguları karıştırmamak gerekir. İnsan arzularıyla sezgilerini karıştırdığında yanılır. İnsanın sezgileriyle kullandığı kestirme karar alma yolları, onu yanıltıp, yanlış kararlara yöneltebilir.

Sezgiler konusunda hassas bir denge söz konusudur. İnsan, içinden gelen sesi dinlerken, duygularının ve ön yargılarının etkisinden sıyrılmasını bildiği taktirde isabetli kararlar alabilir.

Sezgilerin insana yanlış yaptırdığı pek çok durum vardır:

Her insanın gözü yanılır. Yanılmaması mümkün değildir. Kendisine ne kadar güvenirse güvensin, insan gözünün yanılabileceği bilincinde olması gerekir. Aksi taktirde büyük yanılgılara düşebilir.

Her insanın hafızası yaşadığı olayları bugünün bilgisi ve deneyimiyle yeniden değerlendirir ve yaşadıklarını çarpıtır. İnsan bu zafiyetinin farkında olmadığı zaman, bu çarpık bilgileri sezgi zannederse yanılır.

Stres insanın yanlış karar almasına neden olur. İnsan stres altında kendine fazla güvenip karar alırsa yanlış yapar. Stres altında ortaya çıkan duyguların sezgiyle alakası yoktur.

1

Bazı insanların bazı konularda zafiyetleri vardır. Bazılarının paraya aşırı hassasiyetleri vardır. Parasal konularda bir türlü doğru karar veremezler. Bu konudaki duyguları onları yanıltır.

Bazı insanların karşı cinse, bazılarının güçlü olana, bazılarının yeni olana aşırı eğilimleri vardır. Bu insanlar, bu konularda sadece arzularını dinlerlerse genelde yanlış yaparlar. Sezgilerini dinlediklerini zannetseler de, aslında duygularının esiri olurlar.

İnsan içindeki sesi dinlerken, bu sesin önyargı mı, duygusal bir tepki mi yoksa sezgi mi olduğunu ayırt etmeye çalışmalıdır. Bunu yapmak için, insan kendisini tanımaya çalışmalı, kendi ön yargılarının ve içine girdiği duygusal durumların farkında olmalıdır.

Ön yargılarının ve içindeki duygusal devinimin farkına varabilen insanlar, daha doğru karar alırlar. İsabetli karar veren insanlar, hem aklını hem sezgilerini birlikte kullanmasını bilen insanlardır.

Sezgiler hayat kurtarır ama mantıktan yoksun kararlar insanı felakete sürükler. Bilgelik, insanın kendisini bilmesi, duygularıyla sezgilerini ayırt edebilmesidir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Malcolm Gladwell, “Blink: The Power of Thinking Without Thinking”
    http://www.lequydonhanoi.edu.vn/upload_images/S%C3%A1ch%20ngo%E1%BA%A1i%20ng%E1%BB%AF/Blink-%20The%20Power%20of%20Thinking%20Without%20Thinking.pdf

  2. Wikipedia, Intuition
    http://en.wikipedia.org/wiki/Intuition

  3. Teaching For Intuitive Understanding
    https://www.criticalthinking.org/pages/making-critical-thinking-intuitive-using-drama-examples-and-images/600

  4. Gisle Henden, “Intuition and its Role in Strategic Thinking“
    http://brage.bibsys.no/xmlui/bitstream/id/2814/2004-04-henden.pdf

  5. Melody Fletcher, \"When You Sense Danger: Is It Intuition or Prejudice? Post image for When You Sense Danger: Is It Intuition or Prejudice?\"
    http://www.deliberateblog.com/2011/11/08/when-you-sense-danger-is-it-intuition-or-prejudice/

  6. Melody Fletcher, “What Exactly Is Intuition?”
    http://www.deliberateblog.com/2014/10/16/what-exactly-is-intuition/

  7. Bianca Le Mouël, \"Prejudıce Against Instinct And Intuition\"
    http://thehumancompany.com/2015/03/prejudice-against-instinct-and-intuition/

  8. “I’m Not Prejudiced – Are You?: The Illusion of an Open Mind”
    http://geraldguild.com/blog/2010/09/03/im-not-prejudiced-are-you-the-illusion-of-an-open-mind/

  9. Lea Winerman “What We Know Without Knowing how: Psychologists are Working to Understand Our Split-Second, Unconscious Judgments and Deductions”
    http://www.apa.org/monitor/mar05/knowing.aspx

  10. David Myers, “Intuition: Its Powers and Perils”
    http://www.davidmyers.org/Brix?pageID=84

  11. Gord Pennycook, ”Psychology Intuitive vs Analytical Thinking“, Video
    https://www.youtube.com/watch?v=XHeKIteGe78

  12. Dr. Laura Koniver, “İntuition vs. Thinking: How to Tell The Difference“, Video
    https://www.youtube.com/watch?v=3x640PKWjGE

  13. Simone Wright, “What is Intuition?”, Video
    https://www.youtube.com/watch?v=N_K6AO28v_w

  14. Sensing vs Intuition & The Ladder of Abstraction
    https://www.youtube.com/watch?v=b9IXPZfswNw

  15. Jennifer Lombardo, “Intuitive Decision Making in Business and Management”
    http://study.com/academy/lesson/intuitive-decision-making-in-business-and-management.html

  16. Marta Sinclair and Neal M Ashkanasy, “Intuitive Decision-Making Amongst Leaders: More than just Shooting from the Hip”
    http://www.researchgate.net/profile/Neal_Ashkanasy/publication/45529521_Intuitive_Decision-Making_Among_Leaders_More_Than_Just_Shooting_From_the_Hip/links/0f31753b138ff86e0f000000.pdf

7 9153

Zeka hayranlık uyandırır. Ama nedense bizim kültürümüzde çalışkanlık aynı övgüyü almaz. Anne babalar okulda başarısız olan çocuklarını, “Aslında çok zeki ama çalışmayı pek sevmiyor.” diye savunurlar, çocuklarının tembelliklerini herkes hoş görsün isterler.

Oysa insan  yetenekli olmayı seçemez ama çalışıp çalışmamayı seçmek kendi elindedir. Başarılı olmak için bazen çok çalışmak bile yetmeyebilir;  ama çalışmadan başarılı olmak ise hiç mümkün değildir.

İnsanlar için de toplumlar için de çalışmak refahın ön koşuludur. İktisat tarihçisi Niall Ferguson, gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerin başında, çalışma kültürü ve iş ahlakının geldiğini söyler.

Çalışkanlık ve çalışma kültüründen bahsedildiğinde çoğumuzun aklına ilkokulda anlatılan La Fontaine’in  “Ağustos böceği ve Karınca”hikâyesi gelir. Bunun dışında büyüklerimiz çalışkan olmanın iyi bir şey olduğunu söyleseler de bizim evlerimizde çalışkanlığa pek övgü yoktur. Çalışkanlık bizim kültürümüzde bir meziyet olarak görülmediği gibi, tam aksi kaytarmak bir tür “akıllılık” gibi algılanır. Bizim kültürümüzde çalışkanlıktan çok kurnazlığa övgü vardır.

1

Pek çok aile çocuklarından çalışkan olmalarını istese bile, onların ev ödevlerini kendileri yaparak çocukların kendi sorunlarını çözmelerine engel olur. İş sadece ödev yapmakla da kalmaz, pek çok anne baba ayakkabılarını bağlamaktan odalarını toplamaya kadar çocuklarının hayatlarını kolaylaştırarak onları başarısızlığa hazırlar. Harvard Üniversitesi’nin ünlü profesörü Clayton Christensen hayat ve başarı üzerine yazdığı kitapta, anne babasına teşekkür ederken “Bana yaptıkları değil, yapmadıkları her şey için minnettarım.” der. (How Will You Measure Your Life?)

Çalışkan olmak, her ne iş olursa olsun o işin hakkını vermek demektir. İçten gelen bir istekle, öz disiplinle çalışmak, üretmek demektir.

Çalışkan bir insan  ödülünün ne olacağını hiç düşünmeden, kendini yaptığı işe adar. Çalışkan insanlar, başkaları onları methetsin diye değil, doğru olanın çalışmak olduğunu bildikleri için çalışırlar.

Toplum bilimciler, ailelere, çocuklarının temel karakterinin oluştuğu çağ olan 0-6 yaşları arasında, onların zeki olmalarından çok, onların çalışkanlıklarını önemseyip övmeleri gerektiğini önerirler. Çocuğun zekâsını övmek yerine, onun çalışkanlığını dile getirmenin, onu daima çalışkanlığıyla takdir etmenin çocuğun gelişmesine çok daha olumlu bir katkı yapacağını söylerler. Araştırmalar,  çalışkanlıkları yerine zekaları takdir edilirse çocukların çalışmamayı tercih ettiklerini kanıtlıyor. Zekası övülen çocuklar, zeki olmayı bir varış noktası, bir son olarak algılayıp çalışmanın gereksiz olduğu düşüncesini geliştirirler.

Yeterli zekaya sahip olan, başarmaya inanan ve çalışkan olan insanlar çok başarılı olabilirler. Şansları da yardım ederse hayatta çok iyi yerlere gelebilirler. Sadece çalışkanlık bile, inançla birleştiğinde pek çok kapıyı açar.

Çalışkan insanlar, zamanla yaptıkları işi daha kolay yapmaya başlar, işlerinde ustalaşırlar. İnsanın sevdiği ve anlam bulduğu bir işe verdiği emek, zahmet olmaktan çıkar, zevk verir.  Hatta insan başında severek başlamasa bile, sabırla, sebatla yaptığı birçok işten sonunda zevk almaya başlar.

Çalışmak, zihnimizdeki olumsuz düşünceleri temizler. Voltaire’in dediği gibi çalışmak bizi şu üç büyük beladan kurtarır: Can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar ve yoksulluk.

Bunun aksi tembellik ise başta hoş gelse de kısa bir süre sonra, yılgınlık ve karamsarlık üretir. Bertrand Russell, 1930’larda yayınladığı “Aylaklığa Övgü” makalesini, tembelliği yüceltmek için değil, insanın çalışma ve dinlenme zamanı  arasında dengeyi bulması gerektiğini anlatmak için yazmıştır. Russel bu makalesinde aylaklığı yüceltmez, başlangıçta çalışma saatleri çok yüksek olan kapitalist sistemi eleştirir ve insanın düşünebilmesi, yaratabilmesi için boş zamana ihtiyacı olduğunu vurgular.

2

Çalışkanlık hiç durmadan çalışmak değildir, çok çalışkan insanların da hobileri olmak zorundadır. Boş zamanlarını akıllıca kullanmasını, yaratıcı şekilde aylaklık etmesini bilmek de aslında çalışkanlık kültürünün bir parçasıdır.  (Aylaklık Hakkı)  (İnsanın Bir Hobisinin Olması Ciddi Bir İştir)

Bugün pek çok anne baba, çocuklarının zorlanmadan başarılı olmasını istiyor. Ama maalesef çocukların hayatlarını kolaylaştırarak onları başarılı kılmak mümkün değil.

Çocuklarımıza iyi bir hayat yaşamak istiyorsak onlara her şeyden önce çalışmanın yerini hiçbir şeyin tutmayacağını öğretmeliyiz. Onlara hem çalışmanın erdemini anlatmak hem de onlara çalışma kültürü edindirmek zorundayız. Çalışmanın, zorluklarına rağmen sonunda zevk veren bir eylem olduğunu öğretmeliyiz.

Edison’un dediği gibi “Sıkı bir çalışmanın yerini hiçbir şey alamaz. Dehanın yüzde biri ilham, yüzde doksan dokuzu terdir.”

Çalışmayan bir zeka, başarılı olamaz.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. OECD Regional Well-Being Index
    http://www.oecdregionalwellbeing.org/

  2. Wikipedi, Ağustos Böceği ile Karınca
    http://tr.wikipedia.org/wiki/A%C4%9Fustos_B%C3%B6ce%C4%9Fi_ile_Kar%C4%B1nca

  3. Niall Ferguson “Civilization: The West and the Rest“
    http://www.pbs.org/wnet/civilization-west-and-rest/#.VM5h-GisV8E

  4. “One On One: Niall Ferguson On The Degeneration Of Western Institutions”
    https://www.youtube.com/watch?v=cb63tgXeoqg

  5. Niall Ferguson: “Westerners don\'t Understand How Vulnerable Freedom is”
    http://www.theguardian.com/books/2011/feb/20/niall-ferguson-interview-civilization

  6. \"The Great De(generation)\": A Millennial Take With Author Niall Ferguson
    http://www.huffingtonpost.com/inesha-premaratne/the-great-degeneration-a-_b_3503091.html

  7. David E.K. Hunter, \"Working Hard and Working Well\"
    http://www.vppartners.org/sites/default/files/documents/WorkingWellBook_Full_Version_SinglePage.pdf

  8. Professors Shaomin Li and Sam Ho Park, “The Hard-Working Culture”
    http://bricsmagazine.com/en/articles/the-hard-working-culture

  9. “Struggle For Smarts? How Eastern And Western Cultures Tackle Learning”
    http://www.npr.org/blogs/health/2012/11/12/164793058/struggle-for-smarts-how-eastern-and-western-cultures-tackle-learning

Çoğumuz duygularımızdan çok mantığımıza güveniriz. Mantığımızı sağlam ama duygularımızı zayıf buluruz. Özellikle başkalarının davranışlarındaki “mantıksızlığı” hemen fark edip onları kolayca yargılarız. Hepimiz kendi mantığımızın ve aklımızın ortalamanın üzerinde olduğuna inanırız. Hatta aklımızı o kadar çok beğeniriz ki başkaları da bu akıldan faydalansın isteriz. (Eser Karakaş’ın dediği gibi, “Dünyada en adaletli dağıtılmış şey, akıldır. Herkes kendi payına düşenden o kadar memnundur ki bundan biraz da başkaları yararlansın ister.”)

İnsanın mantığa ve akla değer vermesi, insanlık tarihinde yeni (!) sayılabilecek bir durumdur. 1440’da Gutenberg’in matbaayı icat etmesiyle birlikte Bilgi, Kilise’nin tekelinden çıkıp bütün dünyaya yayılmış, ardından gelen Aydınlanma Çağı sayesinde Tıp ve Mühendislik Bilimleri gelişmiş, insanlık akıl üzerine yükselen bugünkü medeniyeti kurmuştur. İnsanların hurafeleri ve dogmaları sorgulaması, bunların yerini aklın alması,  Aydınlanma döneminde oldu. Gerçekten de insanlık akıl sayesinde sayısız nimete ulaşmıştır: Tıbbın katkıları sayesinde hem insan ömrü uzamış hem de hayat kalitesi artmıştır, Mühendislik Bilimleri sayesinde, insan doğaya karşı kendini koruyabilmiş, doğaya hükmeder olmuştur.

Medeniyetin kökeninde akıl olduğu için, insan haklı olarak  kendi aklını yüceltmiştir. Hatta o kadar yüceltmiştir ki duygularını ve sezgilerini aklın karşısında “zayıf”, “değişken” ve “güvenilmez” olarak sınıflandırmıştır. Özellikle 20. Yüzyılda rasyonel düşünce göklere çıkartılırken, insanın duyguları, içgüdüleri, sezgileri tu kaka edilmiş, ikinci plana atılmıştır.

Akıl bu kadar kıymete binince, aklın gücünü abartmak da kaçınılmaz olmuştur. Neredeyse hepimiz  -ortalama bir insana kıyasla- kendimizi daha akıllı buluruz. Kendisinin ortalama bir insandan daha duyarlı, daha duygulu olduğunu iddia edenler azınlıktayken kendisinin akıllı olduğunu düşünen insanlar çoğunluktadır. Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, bütün ülkelerde insanlar, kendilerinin ortalama bir insandan daha iyi matematik bilgisine sahip olduklarına inanırlar.

Siyasi konularda da durum aynıdır. İnsanlar televizyondan, gazetelerden, sosyal paylaşım sitelerinden izlediklerini ve okuduklarını değerlendirerek partiler ve liderler hakkında bir yargıya varırlar.  Kendileri bu bilgilerden hareketle bir sonuca ulaşınca, aynı mantığı kullanan herkesin aynı sonuca ulaşacağını zannederler. Halbuki gerçek hiç de böyle değildir. Aynı televizyon programını seyredip aynı bilgileri alan insanlar farklı sonuca ulaşırlar. Aynı bilginin farklı sonuç vermesinin sebebi insanların farklı inanışlara sahip olmalarıdır.

2

İşte bu nedenle, aynı bilgiye sahip iki insanın farklı sonuca varması, her iki taraf için de hayret ve şaşkınlık yaratan bir durumdur. İnsan kendi mantığını kullanarak bir sonuca ulaştığında, aynı bilgiye sahip herkesin bu sonuca ulaşacağını zanneder. Oysa insan davranışları hiç de bu kalıba uymaz. Mantık yürütme biçimi insanları elbette birbirinden ayıran bir özelliktir ama daha ayırt edici olan insanların inanışlarıdır. Eğer insanların değer inançları ve değer yargıları farklıysa, aynı bilgiye sahip olsalar bile farklı sonuca ulaşırlar.

Bu nedenle bir liderle ilgili bir bilgiyi bir rakip parti seçmenleri bir skandal olarak değerlendirilirken, aynı bilgiyi liderin kendi seçmeni son derece normal bir bilgi olarak kabul edebilir. Aynı bilgi bir tarafta büyük bir “ayıp” olarak kabul edilirken, diğer tarafta gerçek olduğu kabul edilmeyen; kabul edilse bile hiç dikkate alınmayan bir bilgi olabilir.

Bu durum sadece bizim gibi gelişmekte olan ülkelere özgü değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan araştırmalarda, Cumhuriyetçi başkan adayının siyasi propaganda sırasında yaptığı çelişkili bir konuşmanın, kendi seçmenlerinin zihninde “mantıklı” bir açıklamaya kavuştuğu saptanmıştır. Benzer şekilde Demokrat adayların da “saçma” konuşmaları, kendi seçmenlerinin zihninde “düzelmiş” ve makul bir zemine oturmuştur. Her iki seçmen grubu da bilgileri (hatta verileri) sahip oldukları fikirleri doğrulamak için kullanmışlardır.

Seçmen bir kere inanınca, ne çelişki görür ne yanlış. Lider yanlış söylese, yanlış yapsa bile bu yanlışların hepsi kendi seçmeninin zihninde mantıklı bir fikre dönüşür. “İnanan” bir zihin aksi yönde ne kadar bilgi olursa olsun inancında ısrar eder. Verilerin, kanıtların bu fikri değiştirmesi zordur.

Dünyanın bütün ülkelerindeki seçmenleri üçe ayırmak mümkündür. Birinci grup, siyasi tercihlerini lidere göre oluşturan gruptur. “Lider odaklı” seçmenler, beğendiği liderin peşinden gidip ona veya onun partisine oy verirler. İkinci grup ise “parti odaklı” gruptur. Bu grubun benimsediği bir siyasi parti vardır ve partinin lideri kim olursa olsun bu grup hep aynı partiye oy verir. Bu iki grup bütün ülkelerde seçmenin  büyük çoğunluğunu oluşturur. Üçüncü grup ise, projeleri ve vaatleri değerlendirerek oy veren gruptur; hangi parti ya da aday kendisinin önem verdiği projeleri hayata geçireceğini vaat ederse o partiye ya da adaya oy veren gruptur. Bu seçmenler “konu odaklı” seçmenlerdir.

Nispeten küçük bir azınlık olan “konu odaklı” üçüncü grubu bir kenara bırakırsak, dünyanın bütün ülkelerinde insanların oy verme davranışının temelinde mantık ve akıldan çok değerlerin, kimliklerin ve aidiyetlerin yattığını görürüz. İnsanlar, kimlik ve aidiyet duygularıyla siyasi tercih yaparlar. Bu yalnız bizim ülkemizde değil, hemen hemen bütün ülkelerde böyledir.

İnsanların büyük çoğunluğu önce bir siyasi partiyle ya da bir liderle duygusal bir bağ kurarlar. Bu bağı belirleyen, insanın toplum içinde ait olmak istediği grup ve edinmek istediği kimliktir. Bu aidiyet bağı, din, mezhep, ırk, etnik köken üzerine kurulacağı gibi bunların dışında tamamen kendini bir gruba yakın hissetme, onları “kendisi gibi” hissetme üzerine de kurulabilir.

İnsan bir kere bu bağı kurunca, bütün kararlarını bu duygusal bağa göre vermeye başlar. İnsanın inancı, bütün kararlarını belirler.

Bir partinin ya da bir liderin bu bağı oluşturması hayati derecede önemlidir. Bir kere bu bağ oluştuktan sonra liderin ve partinin çoğu yanlışı kendi seçmeni tarafından hoş görülecek, mantıklı bir açıklamaya kavuşturulacak ve rakiplere karşı her durumda ve her cephede savunulacaktır. Seçmeniyle sıkı duygusal bağ kurmuş bir liderle  (ya da partiyle) seçmeni arasına kimsenin kolay kolay girmesi mümkün değildir. Lider ne yaparsa yapsın duygusal bağ ve inançlar ağır basacak, “kargaya yavrusunun kuzgun gelmesi” misali hatalar hoş görülecek hatta bu hatalar inkar edilecektir.

Dünyanın her yerinde seçmenlerin büyük çoğunluğu oy verirken lider veya partiyle kurduğu bağlara göre oy verir.  Seçmen tutumlarını, tavırlarını ve davranışlarını belirleyen akıl ve mantık değil;  seçmenin inançları, değer yargıları ve edinmek istedikleri kimlikleridir. Oy vermek bir kimlik meselesidir, akıl meselesi değildir.

1

Drew Westen’e göre,

  • Siyasi kampanyaların, insanların mantıklarına değil duygularına hitap etmesi,
  • Siyasi iletişimin içinde mutlaka kolektif bilinç altına hitap eden öyküler olması,
  • Bu öykünün bir kahramanı olması,
  • İçinde yoğun duygu barındırması
  • Dostların ve düşmanların net olması,
  • Bir annenin çocuğuna hayat dersi vermesi gibi son derece kolay anlaşılır değer yargıları barındırması,
  • Öykünün kolay hatırlanır ve başkalarına kolay anlatılabilir olması gerekir.

Duygulara hitap eden seçim kampanyalarının etkisi tartışılmazdır; sadece akla hitap eden kampanyalar ise seçmende karşılık bulamaz.

Bu nedenle, insan hakları, özgürlükler, demokrasi, şeffaflık, gibi kavramları üzerine kurulu kampanyaların başarılı olması daha zordur. Bu kavramlar akla hitap eden kampanyalar olduğu için seçmenlerin duygularını harekete geçirmez, insanları peşinden sürüklemez.

Buna karşılık, kimliklere, değer yargılarına ve inançlara hitap eden kampanyalar insanlarda duygusal karşılık bulduğu ve bir “duygudaşlık” yarattığı için çok daha etkilidirler. Bu kampanyalar insanları harekete geçirir. Markalar dünyasında da siyaset dünyasında da insanların duygularına ve kimliklerine hitap etmeyen iletişimin etkisi yoktur.

Siyaset dünyası inançların, değer yargılarının, hayat tarzlarının, kimliklerin dünyası olduğu için siyasi kampanyalarda duygulara hitap etmek olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Her seçimin kaderini belirleyen bu duygudaşlığın ve aidiyet hissinin ne kadar güçlü kurulabildiğidir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Drew Westen, "The Political Brain"
    http://www.thepoliticalbrain.com/

  2. Elizabeth Cosgriff, “Review of The Political Brain by Drew Westen”
    http://www.open-spaces.com/article-v10n2-cosgriff.php

  3. Wikipedia, Drew Westen
    http://en.wikipedia.org/wiki/Drew_Westen

  4. Drew Westen, “What Happened to Obama?”
    http://www.nytimes.com/2011/08/07/opinion/sunday/what-happened-to-obamas-passion.html?pagewanted=all&_r=0

  5. Drew Westen, “Three Ways Democrats Could Choose to Lose in 2012, and What They Can Do to Avoid It”
    http://www.huffingtonpost.com/drew-westen/three-ways-the-democrats-_b_884872.html

  6. Andrew R. Lewis, Dana Huyser Debernardo, “Belonging Without Belonging: Utilizing Evangelical Self-Identification to Analyze Political Attitudes and Preferences”
    http://eagle1.american.edu/~al3978a/Lewis%20and%20de%20Barnardo%20-%20Belonging%20without%20Belonging%20-%20JSSR%202010.pdf

  7. Dr. Myiah Hutchens, “Studying How Citizens Make Political Decisions”
    http://sbsri.sbs.arizona.edu/content/studying-how-citizens-make-political-decisions

  8. “The Psychology Behind Voting Behavior”
    http://source.southuniversity.edu/the-psychology-behind-voting-behavior-106983.aspx

  9. “Factors Affecting Voting Behaviour”
    http://www.slideshare.net/aquinaspolitics/factors-affecting-voting-behaviour

  10. Julia Valdes, “The Influence of Emotional Campaign Advertisements on Voting Behavior in Environmental Referenda“
    http://polisci.indiana.edu/undergraduate/theses/Valdes.pdf

2 14101

Şu meşhur çoban ve danışman hikâyesini siz de bilirsiniz:

“Havalı arabasıyla, iki dirhem bir çekirdek kırlarda yol almakta olan yakışıklı ve meşhur danışman, büyük bir otlakta yüzlerce koyunu otlatan bir çoban görür. Arabasından iner, çobanla biraz sohbet ettikten sonra der ki: “Size bu sürüde kaç koyun olduğunu hemen söyleyebilirim, eğer bilirsem sizin bir koyununuzu alırım.”  Çoban kabul eder. Danışman, bilgisayarını açar, birkaç işlem yaptıktan sonra çobana “Sürünüzde 735 tane koyun var.” der. Çoban şaşkınlıkla ”Evet doğru bildiniz.” diye yanıt verir. Danışman elde ettiği başarıdan gururlanarak kazandığı koyunu alır ve tam hareket edecekken çoban, “Ben de sizin mesleğinizi doğru bilirsem hayvanı geri alabilir miyim?” diye sorar. Danışman, kendinden çok emin bir şekilde  “Tamam.” der. Çoban, hiç tereddütsüz “Siz danışmansınız.” der. Danışman şaşırarak, “Bunu nasıl bildiniz?” diye sorar. Bu kez çoban arabadan koyunu indirirken gururla danışmana bakar ve “Danışman olduğunuzu üç davranışınızdan anladım: Birincisi benim bildiğimi bana sattınız, ikincisi benim bildiğimi bana satmak için para aldınız, üçüncüsü de koyun diye sürünün köpeğini aldınız.” der.

Dürüst olmak gerekirse bu fıkra komik olduğu kadar da gerçek. Nasıl her mesleğin şarlatanları varsa danışmanlığın da şarlatanları var. Üstelik danışmanlık diğer mesleklere göre “şarlatanlığa” daha elverişli bir meslek.

Antik çağda insanlar, filozoflara hayata ilişkin sorular sorar, tavsiyeler alırlardı. Bunun karşılığında da “danışmanlık” ücreti öderlerdi. Rönesans dönemine kadar danışmanlık,  “filozof” olmakla eş değerdi.

Günümüzde ise danışmanlık, maalesef içi en çok boşaltılmış meslekler arasında yer alıyor. 2008 finans krizinden sonra gelişmiş ülkelerde yaşanan ekonomik durgunluk,  dünyanın her yerinde en çok beyaz yakalıları vurdu. Birçok üst düzey yönetici “işsiz” olmaktansa “danışman” olmayı tercih etti. Bir yandan geçim kaygısı diğer yandan statü endişesiyle, aslında kendisi danışmanlığa muhtaç birçok yönetici, şirketlere danışmanlık yapmaya başladı.

1

Danışmanlıkta kötü örnekler çok fazla. Ama bunları bir yana koyarsak aslında içinde yaşadığımız çağ, danışmanlığa en fazla talep olan ve bu talebin giderek arttığı bir çağ. Geleceğin mesleklerini tahmin eden kuruluşlar, danışmanlığa talebin her geçen gün artacağını vurguluyorlar. Sadece yönetim alınında değil hayatın her alanda danışmanlığa talep çok artacak.

Hayat insanlar için de kurumlar için de karmaşıklaştıkça bilgiye olan ihtiyaç da artıyor. Aslında bilgi çok bol; hemen herkes birkaç saniye içinde, istemediği kadar bilgi edinebiliyor ama bilgi bollaştıkça “doğru bilginin” kıymeti artıyor. Karar vericiler bu karmaşanın içinden çıkmak ve doğru karar almak için daha fazla danışmanlık talep ediyorlar. Danışmanlığın yükselmesi bu yüzden.

Sadece devlet ya da şirket yönetmek için değil, bireysel olarak da hayatımızın her alanında danışmanlara ihtiyaç duyarız. Kariyerimizi planlamak için de, evimizi döşemek için de, ne giyeceğimize ne yiyeceğimize karar vermek için de danışmana ihtiyacımız vardır. Danışmanlığın özü, bir kişiye ya da bir kuruma doğru karar aldırtacak iyi bir fikir vermektir. Konusunun uzmanı olan bir danışmanın vereceği iyi bir fikir gerçekten fark yaratır ve paha biçilmezdir.

İyi danışmanlar, farklı sektörlerde çalışıp deneyim biriktirmiş, farklı şirketlerin birbirinden farklı projelerinde çalışmış, değişik sorunların çözümüne katkıda bulunmuş insanlardır. İyi bir danışmanlık şirketinin ya da işinin ehli bir danışmanın sahip olduğu bilgi ve deneyim, herhangi bir insanın ya da şirketin tek başına elde edemeyeceği kadar değerli bir birikimdir.

İyi bir danışman, şirkete dışarıdan taze ve yararlı bilgi getirdiği için, şirketin işletme körlüğünü aşmasına yardım eder. Ayrıca danışman, dışarıdan gelen birisi olduğu için, şirkettin içindeki çekişmelerin bir parçası olmaz. Danışman önyargısız, tarafsız ve bağımsızdır.

Herhangi bir alanda bilgili olan bir insanın bir başkasına yol göstermesi, insanlık tarihi kadar eskidir. Çoğu insan kendisini yeterince bilgili hissetmediği bir durumda, aklına, deneyimine güvendiği birisine danışır. Danışmanın görevi danışmanlık yaptığı kişi ya da kurumun aklını çoğaltmaktır.

Bazı danışmanlarla çalışması kolay bazılarıyla zordur; bazıları güler yüzlü bazıları asık suratlıdır; bazıları alçakgönüllü bazıları kibirlidir; bazıları karizmatik bazıları sıradandır; ama bunların hepsi ikinci planda gelen özelliklerdir. Bir danışmanın olmazsa olmaz iki özelliği, bilgisi ve güvenilir olmasıdır. Danışmanın bu iki özelliğe birden sahip olması gerekir. Birisinin eksik olması, söz konusu danışmanla çalışmamak için yeterli bir nedendir.

2

Bilgili ama güvenilmez olan tehlikelidir. Uzak durmak gerekir. Kişilere ve kurumlara zarar verir. Diğer taraftan sadece güvenilir olmak da danışmanlık yapmak için yeterli değildir.  Tek özellikleri güvenilir olmak olan aile dostlarını danışman olarak seçmek, şirketlere hiç bir fayda sağlamaz. 

Danışmanlar sadece tavsiyede bulunmaz, doğru kararı hayata geçirmek için insanları ve şirketleri ikna etme çabası da gösterirler. Danışmanlar, kişilere veya kurumlara göremediklerini gösterir, onların ufkunu açar, akıllarını çoğaltırlar.

Ama bazı insanlar ve bazı kurumlar en iyiyi, en doğruyu kendilerinin bildiğini iddia ederler. Kimsenin aklına güvenmezler. Bu insanlar, isteseler bile, bu tavırlarından ötürü danışmanlardan faydalanamazlar.  Danışman tutup, onlara hatırı sayılır paralar verip yine de kendi bildiğini yapan birçok kişi ve kurum var. Bunlara kimsenin sözü geçmez.

Bazı kişi veya kurumlar ise neyi bilip neyi bilmediklerinin farkındadırlar. Bilmedikleri konularda danışmanlık alıp kendi akıllarını çoğaltrlar.  Bu insanlar ve kurumlar başkasının aklını kullanabilme aklına sahiptirler.

Maalesef “başkasının aklından yararlanma aklı” herkeste yok.  Danışmandan yararlanmak için, kişinin ya da kurumun, “başkasının aklından yararlanma aklına” sahip olması gerekir. 


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Geoffrey G. Jones, Alexis Lefort, “McKinsey and the Globalization of Consultancy”, HBR
    http://hbr.org/product/mckinsey-and-the-globalization-of-consultancy/an/806035-PDF-ENG

  2. Jeswald Salacuse, “Negotiate a Vision for Your Organization”
    http://www.pon.harvard.edu/daily/negotiation-training-daily/negotiate-a-vision-for-your-organization/

  3. “A Survey of Management Consultancy: The Advice Business”, Special Report
    http://www.economist.com/node/145623

  4. Christopher D. McKenna, “The Origins of Modern Management Consulting“
    https://www.h-net.org/~business/bhcweb/publications/BEHprint/v024n1/p0051-p0058.pdf

  5. “Developing ManageMent Consultancy”
    http://www.essentialtoolsseries.com/SpringboardWebApp/userfiles/estools/file/Chapter%202%20Management%20Consulting.pdf

  6. Johann Hari: The Management Consultancy Scam
    http://www.independent.co.uk/voices/commentators/johann-hari/johann-hari-the-management-consultancy-scam-2057127.html

  7. Consulting Magazine
    http://www.consultingmag.com/

  8. Steven M. Shugan, “Consulting, Research, and Consulting Research”
    http://bear.warrington.ufl.edu/centers/MKS/marketing%20science/ed2302.pdf

  9. “6 Reasons Why Companies Spend $2 Million to Hire Management Consultants”
    http://managementconsulted.com/consulting-life/6-reasons-why-companies-hire-management-consultants-that-charge-2-million-for-3-months-of-work/

  10. “Booz Allen Consultant Interview – Life as a Consultant Series”
    http://managementconsulted.com/consulting-interviews/booz-allen-interview/

  11. Why Use Consultants?
    http://www.scs.com.au/data/thoughtlib/Why%20Use%20Consultants.pdf

8 22492

Yılbaşlarında hayatımızın muhasebesini yaparız.

Tıpkı şirketlerin yaptığı gibi kendimize hedefler koyup bu hedeflere ulaşmak için kararlar alırız.

Aslında iş hayatında öğrendiğimiz teknikleri özel hayatımızda da uygulamak yabana atılacak bir fikir değildir. Bence iş hayatımızla özel hayatımızın birçok benzerlikleri var.

Harvard Üniversitesi’nin ünlü profesörü Clayton Christensen , işletme fakültelerinde öğrenilen bilgilerin şirketlerle sınırlı kalmaması gerektiğini söyler. Christensen, her sene bitiminde öğrencilerine okulda öğrendikleri bilgileri kendi hayatlarında nasıl uygulayacaklarını sorar.

Genelde birçoğumuz iyi bir hayatı, sahip olduklarımızla ve elde ettiklerimizle ölçme eğilimindeyiz. Bu anlamda hayatlarımızı ölçtüğümüz “tartı” aslında sadece maddi  kazançları ölçen bir tartıdır.

Maddi kazançlar elbette önemlidir ama hayattaki başarının tek ölçütü maddiyat değildir herhalde. Eğer öyle olsaydı hayat son derece sığ ve yaşamaya değmeyecek olurdu kuşkusuz. Her zaman söylediğim gibi belirli bir gelirin altında olmak sefalet getirir ama bu gelirin üzerine çıkıldığında mutluluk garanti değildir. Mutluluk gelirden başka “şeylere” bağlıdır.

ne-kadar-basarili-1

Christensen’e göre insana mutluluk veren şeyler, öğrenmek, sorumluluk almak, üretmek, başkalarının yaşamına katkıda bulunmak ve bu yaptıklarından ötürü takdir görmektir.

Christensen, bu değerleri daha sürekli ve bilinçli bir şekilde hayatımıza sokabilmemiz için öncelikle bir “hayat yönetim stratejisi” geliştirmemizi öneriyor.

1-Bunun için ilk adım olarak “hayatımızda gerçekten önemli olan şeylerin” bilincine varmamızı söylüyor. Bunun için de değerlerimizin ve ilkelerimizin farkına varmamızın şart olduğunun altını çiziyor.

Eğer değerlerimizin neler olduğunu bilir ve tercihlerimizi bu değerlere göre yapabilirsek sadece zamanımızı değil, bütün hayatımızı daha anlamlı yönetebiliriz. Pek çoğumuz başkalarının ya da koşulların bir zorunluluk olarak karşımıza çıkardığı acil işlerle uğraşmaktan kendi “önemsediğimiz” işlere zaman ayıramıyorsak neyin önemli olduğuna karar veremediğimiz içindir. Zaman Kıtlığının Sebebi Plansızlık mıdır?

Bizim için hayatta nelerin değerli olduğunu saptamak başlangıç noktasıdır. Değerlerimizi ve önceliklerimizi ne kadar iyi belirlersek attığımız her adım, aldığımız her karar bizi hedefimize yaklaştırır.

2-Christensen’in dikkat etmemizi önerdiği ikinci konu ise “kaynaklarımızı anlamlı bir şekilde yönetmeyi öğrenmemiz.” Hedeflerimize varmak için belirlediğimiz stratejiler kaynaklarımıza bağlıdır. Sahip olduğumuz kaynakları verimli kullanmazsak hedefimize ulaşamayız.

Sahip olduğumuz kaynaklar sadece parasal değildir. Belki paradan bile daha önemli olan sağlığımız, enerjimiz, zamanımız, yeteneklerimiz, deneyimlerimiz, cesaretimiz, bilgimiz, düş gücümüz, dostlarımız ve sosyal ilişkilerimiz gibi kaynaklarımız vardır.

Bu kaynakları hedefimize uygun olarak kullanıp kullanmadığımız konusunda ne derece bilinçliyiz? Çoğu insan ailesini birinci önemli varlığı olarak görür ama bunların pek azı gerçekten ailelerine ve çocuklarına yeterli vakti ayırırlar.

Para da dahil olmak üzere sahip olduğumuz bütün kaynakları kullanırken daha bilinçli olmamız gerektiğine inanıyorum. Özellikle yılbaşı dönemlerinde kaynaklarımızı nasıl kullandığımızı yeni bir gözle değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Böyle bir değerlendirmenin farkında bile olmadan yaptığımız  para ve zaman israfını ortadan kaldıracağına inanıyorum.

3-Christensen’in değindiği üçüncü önemli nokta, bir “kültür yaratmanın önemidir.” Christensen hayatımıza hâkim olan kültürün nasıl olduğuna dikkatimizi çekiyor ve bu kültürün bizi hedeflerimize ne kadar yakınlaştırıp ne kadar uzaklaştırdığını düşünmemizi söylüyor.

Aslına bakarsanız hepimizin hayatı, aldığımız kararların ve yaptığımız tercihlerin toplamından ibarettir. Nasıl insan olduğumuz, nasıl hayat yaşadığımız bugüne kadar yaptığımız tercihlerden başka bir şey değildir.

Yönetim konularından çok iyi bildiğimiz üzere, bir şirkette insan davranışları o şirketin kültürünün yansımasıdır. (Korku Kültürü, İşyerinde Disiplin Nasıl Sağlanır?)

Bu durum aileler için de geçerlidir. Doğan Cüceloğlu, “Bir ailede çocukların yüzü gülüyorsa bilin ki o aile sağlıklı bir ailedir.” der. Bir anne-baba çocuklarının doğru davranmadığından şikâyetçiyse önce aile içi ilişkilerin nasıl olduğuna bakmalıdır.

4- Christensen yaşamımızı yönetirken dördüncü adım olarak  “değerlerimizle uyum içinde yaşamanın”, en az değerlerimizi belirlemek kadar önemli olduğunu söylüyor. Hepimiz hayatımızı yaşarken kendimiz için değerler belirliyoruz. Fakat pek azımız gerçekten değerlerimizden ve ilkelerimizden taviz vermeden davranmayı başarabiliyoruz.

Aldığı kararları sürekli ihlal edenler önce kendilerine olan saygılarını ve güvenlerini yitirirler.

5.Christensen’e göre hayatımızı yönetirken dikkatimizi çeken önemli bir konu da “alçak gönüllü olmaktır.” Birçoğumuz farkında olmadan şişik bir egoyla dolaşıyoruz. Bu sadece kendimizi beğenme ya da yaptıklarımızı abartma gibi dışarıya yansımıyor, belki de daha kötüsü başka insanları değersiz görmemize ve onları hafife almamıza da yol açıyor.

Christensen, eğer alçakgönüllü olursak herkesten bir şey öğrenebileceğimize dikkat çekiyor. Aslında sadece okuldan ya da bizden daha bilgili kişilerden değil hayatın kendisinden de öğreniriz. Hayat bize sürekli yeni öğrenme fırsatları sunar. Bizler hayatın öğrenme fırsatlarınını kullanabildiğimiz ölçüde gelişir ve olgunlaşırız. Eğer öğrenmeyi bırakırsak bir süre sonra hayata ayak uyduramaz oluruz.

Özgüveni yüksek insanlar hangi yaşta, hangi konumda olurlarsa olsunlar öğrenmeye açıktırlar. Özgüveni düşük insanlar da başkalarına üstünlük taslama kaygısıyla maalesef öğrenme ve gelişme fırsatını kaçırırlar.

6- Christensen’in hayatımızı yönetirken önerdiği ilkelerden sonuncusu “başarımızın ölçütünü doğru koymamızdır.”

Nasıl bir şirketi yönetirken elde edeceğimiz sonuçların, ne derece başarılı olabileceğini daha işin başında saptıyorsak hayatımızı yönetirken de aynısını yapmalıyız.

Ne kadar başarılı olduğunuzu nasıl anlarsınız?

Sizin hayatınızın başarı kriteri (ölçütü) nedir? Ne yapar ya da hangi hedefe ulaşırsanız kendinizi başarılı addedersiniz?

Christensen kendisi için gerçek başarı ölçütünün sahip olduğu para değil, etkileyebildiği diğer yaşamlar olduğunu söylüyor. Christensen’e göre bir insanın gelişmesine katkıda bulunmak en önemli başarı ölçütlerinden biridir.

Charles Handy, “İnsanlar paralarını nasıl kazandıklarıyla değil nasıl harcadıklarıyla hatırlanırlar. Toprak altındaki bir insanın kaç milyon dolar kazandığını gösteren bir mezar taşı yoldan geçenlerin hiçbirini etkilemez. Önemli olan o milyonlarla ne yaptığıdır.“ der.

Hakikaten de insan hayatta ailesine, çocuklarına, değerli bulduğu bir amaca ya da ihtiyacı olan insanlara bir katkıda bulunmuyorsa ne kadar para kazanırsa kazansın tatmin olması mümkün değildir.

Clayton Christensen’in dediği gibi hayatımızda gerçekten neyin önemli olduğunu işin başında belirlersek vardığımız her noktada, girdiğimiz her yeni yılda başarımızı ölçerken nasıl bir tartı kullanacağımızı da çok iyi bilebiliriz.

Peter Marshal’ın da söylediği gibi “Yapılmış küçük işler, planlanıp da yapılmamış büyük işlerden çok daha önemlidir.”

Yeni bir seneye başlarken sadece yeni kararlar almamız yeterli değildir, asıl önemlisi hayatımızın anlamını, hedeflerini, bu hedeflere gidecek yolları (strateji) saptamamız gerekir.

Eğer kendi değerlerimizi belirleyebilirsek karar almak çok kolaylaşır hatta kararlar kendiliğinden alınır.

Hiçbirimizin unutmaması gereken en önemli nokta, gerçek zenginliğin başkalarının hayatlarında yarattığımız olumlu farklar olduğudur.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. How Will You Measure Your Life?, Harvard Business Review, Temmuz 2010
    http://hbr.org/2010/07/how-will-you-measure-your-life/ar/1

  2. How Will You Measure Your Life?, Unicity
    http://www.unicity.net/usa/enews/pdf/how_will_you_measure.pdf

  3. Clayton M. Christensen on Charlie Rose about “How Will You Measure Your Life?”, Youtube, 3 Ocak 2011
    http://www.youtube.com/watch?v=XyT6S5vkJpw

  4. Clayton M. Christensen
    http://en.wikipedia.org/wiki/Clayton_M._Christensen

  5. Clayton M. Christensen Interview With Howard Dresner on Innovation and Other Things, Gartner
    http://www.gartner.com/research/fellows/asset_93329_1176.jsp

  6. C. Otto Scharmer “Conversation With People:Charles Handy”
    http://www.ottoscharmer.com/docs/PDFs/Handy_interview.pdf

  7. Charles Handy, Wikipedia
    http://en.wikipedia.org/wiki/Charles_Handy

  8. Lawrence M. Fisher, “The Paradox of Charles Handy”
    http://www.strategy-business.com/media/file/03309.pdf

  9. Joycelin Dawes “The Quest...Redıscoverıng A Sense Of Soul: A Practice-Based Approach To Spirituality In Leadership And Management”
    http://www.slam.net.au/files/BEUTRCE4YH/2004_05%20SLaM%20journal1.pdf

4 10201

Yetenekli insanlar hepimizde hayranlık uyandırır. Sergiledikleri başarılar gözümüzü kamaştırır. Büyük bir müzisyeni dinlerken kendimizden geçeriz. Ünlü futbolcuların yaptıkları olağanüstü hareketlere şaşırıp kalırız, yetenekleri derinden etkiler bizi. Bize göre onların başarılarının nedeni yetenekleridir.

Çoğu insan dünyanın adaletsiz olduğuna inanır. Onlara göre her şeyin iyisi yetenekli insanlara verilmiş, kendilerine haksızlık yapılmıştır.

Acaba bu ne kadar doğrudur? Gerçekten yetenek, insanların başarılarını tek başına açıklar mı?

İnsanın yeteneklerinin ne kadar değerli olduğunu elbette biliyorum; ama diğer taraftan emek harcanmadığı takdirde yeteneğin tek başına hiçbir işe yaramadığını da biliyorum. Yetenekli insanların yaptıkları işler dışarıdan bakanlara “çok kolaymış” gibi gelir. Sanki başardıkları her şeyi sadece Allah vergisi yetenekleri sayesinde yapıyor gibidirler.

Oysa gerçek hiç de öyle değildir.

Bir alanda başarılı olmak için sadece yetenek yetmez, aslında ondan daha önemlisi, çalışma ve sebat gerekir. İnsanın sahip olduğu yetenekle ne yaptığı, onu nasıl kullandığı önemlidir. Malcom Gladwell, üstün başarı göstermiş insanların istisnasız hepsinin en az 10 yıl boyunca haftada 20 saat çalıştığını söyler. Beatles, Bill Gates, Mozart gibi Allah vergisi yeteneğe sahip insanların en önemli ortak özellikleri çok çalışmalarıdır.

Başkalarından daha az çalışarak zirveye çıkan yetenekli insanlara hiç rastlamazsınız. Herkesten daha çok çalışarak da zirveye çıkmayı başaramamış yetenekli insanlar da neredeyse yok gibi. Başarının reçetesi, insanın kendisini zorlaması ve bir alanda çok iyi olma kararlılığını ve sabrını göstermesidir.

18

Fortune dergisi editörü Geoff Colvin’e göre yüksek performans gösteren insanların belli başlı ortak özellikleri var:

1. Yetenekli insanlar başarıya ulaşabilmek için son derece titizlikle hazırlanmış programları bilinçli bir şekilde uyguluyorlar. Yüksek performans göstermeyeceklerini bildikleri konularda gereksiz vakit kaybetmiyorlar, kendilerini iyi tanıyorlar ve sınırlarını biliyorlar.

2. Yetenekli olmalarına ve üzerine çalıştıkları konuyu çok iyi bilmelerine rağmen defalarca tekrar ediyorlar. Günde en az beş saat çalışıyorlar.

3. Performansları hakkında inandıkları, güvendikleri kişilerden geri bildirim alıyorlar. Bu geri bildirimlerden hareketle bir gelişme planı yapıp bunun doğrultusunda çalışıyorlar. Bunu kimsenin zorlaması olmadan yapıyorlar.

4. Performanslarını yükseltmek için çok zorlanıyorlar. Bu çalışma süreci sanılanın aksine hiç de eğlenceli değil. Elbette işlerine tutkuyla bağlılar ama çıtayı yükseltmek için kendilerini de zorluyorlar.

Diğer taraftan yetenekli insanların neden başarılı olamayabilecekleri konusunda psikolog Robert Sternberg’in ortaya koyduğu sebepler gerçek dersler içeriyor. Bunlar yetenek sahibi olmanın neden yeterli olmayacağını gösteren sebepler. Sternberg’in çalışmalarına göre,

1. Motivasyon eksikliği başarısızlık sebeplerinin başında geliyor. Yetenekli birçok insan, o yeteneği kullanma motivasyonuna sahip olmadığı için yok olup gidiyor.

2. Ani dürtüleri kontrol etme eksikliği. Psikologların deyimiyle “hazzı erteleyememe” başarının önündeki en büyük engeldir. Yarın elde edilecek başarı için bugünün hazzından vazgeçmesini bilmek gerekir.

3. Azim ve kararlılık gösterememe, küçük sorunlar karşısında yılıp hedefinden vazgeçme. Bir insan ne kadar yetenekli olursa olsun eğer kararlı değilse sadece hedefinden şaşmaz aynı zamanda da çevresinin desteğini de kaybeder.

4. Bir insanın herhangi bir alanda yetenekli olması onu her alanda yetenekli kılmaz, eğer insan alanını doğru seçmezse başarılı olamaz.

5. Düşünceleri eyleme geçirememek başarının önünde en önemli engeldir. Bilmek ya da istemek yeterli değildir. Hayata geçmeyen hiçbir düşünce insana başarı getirmez. Bazı insanlar durmadan hedeflerinden, planlarından, tutkularından bahsedip dururlar. Konuşup anlatmakla tatmin olup söylediklerini hayata geçirecek enerjiyi bulamazlar. Davranmadan başarılı olmak mümkün değildir.

6. Başladığı işi yarım bırakmak çoğumuzun yaptığı bir hatadır. İster yılgınlıktan ister heves kaybından olsun başladığı işi sürdüremeyen o kadar çok insan var ki. Oysa sıradan yeteneklere sahip insanların çoğu sadece başladıklarını bitirme kararlılığını gösterdikleri için başarılı olurlar. Yetenekli insanların en büyük düşmanı da sebatsızlıklarıdır. Sebat edememe, başarısız olmanın en kestirme yoludur. İnsan ne kadar yetenekli olursa olsun eğer başladığı işi tamamlayamıyorsa başarılı olamaz.

7. Başarısızlık korkusu ve özgüven eksikliği başarının önündeki en önemli engellerden biridir. Bu korku, kendisini kanıtlayan bir kehanet gibidir. İnsan bu korkuyu üzerinden atamayıp başarısız olacağına inanırsa ne kadar yetenekli olursa olsun başarısız olur. Kehanet kendini haklı çıkarır.

8. Çok dağılmak, yapabileceğinden daha fazla işin altına girmek başarısızlık getirir. Bir koltukta çok karpuz taşımak başarmaya engeldir. Birden çok işi aynı anda yapmanın bir sınırı vardır, bu sınırı aşınca başarısızlık kesinleşir.

yeniresim1

9. Kendi kaderini başkalarının eline bırakmak da başarısızlığa giden yollardan biridir. Elbette hepimiz birilerine bağımlıyız tıpkı başkalarının da bize olduğu gibi. Kimsenin yüzde yüz bağımsız bir hayatı yoktur. Elbette takım halinde çalışmayı bilmek ve başkalarıyla yardımlaşmak bu çağın gereklerinden biridir ama başkalarının onayı, desteği olmadan iş yapamamak, tek başına hareket edememek en yetenekli insanları bile başarısızlığa uğratır.

10. Kendine aşırı güvenmek de başarısızlığın çok temel sebeplerinin başında gelir. Kendisine fazla güvenen insanlar her şeyi bildiklerini zannederek işlerin gerektirdiği emeği ve özeni göstermeden iş yapmaya kalktıklarında başarısız olurlar. Nasıl kendine güvenmemek bir zafiyetse kendine aşırı güvenmek de öyledir.

Hiç kuşkusuz doğa insana eşit davranmıyor. Şarkı söylerken beni büyüleyen sanatçıları dinlerken fark ediyorum ben bu eşitsizliği. Keza, olağanüstü yetenekli futbolcuları izlerken görüyorum.

Ama aynı zamanda bu insanların bütün ömürleri boyunca inanılmaz derecede çok çalıştıklarını, yaptıkları işe emek verdiklerini de biliyorum.

Hiç kuşku yok ki doğa bize eşit davranmıyor; ama hepimizin kendi lehine kullanacağı bir özgür iradesi var. Eğer istersek bir alanda yoğunlaşıp çok çalışıp başarılı olabiliriz.

Ben başarının yetenekten daha çok istikrarlı çalışmaya bağlı olduğuna inanıyorum. Özgür irademizle yapacağımız seçimin başarıyı getireceğine inanıyorum.

Başarılı insanların ortak noktalarına baktığımda yeteneklerinden çok kararlılıklarını görüyorum.

GandhiGüç fiziksel üstünlükten değil, boyun eğmeyen iradeden gelir.” der.

Yetenekler insanlar arasında eşitsizlik yaratıyor; ama bunun karşısında özgür irademiz adaleti simgeliyor.

Ben sahip olduğumuz özgür irade sayesinde bu eşitsizliğin üstesinden gelebileceğimize inanıyorum.

Bu özgür iradenin en özel yeteneklerden bile daha değerli olduğuna inanıyorum.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Gerald Edalman “Bilincin Evrimi ve Nöral Darwincilik, Bilincimizin Ne Kadar Bilincindeyiz?”, Bilim ve Gelecek - e dergi
    http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=714

  2. Leveragingdifference.com, The Drive Towards Oneness, August 24th, 2011
    The Drive Towards Oneness

  3. Geoff Colvin videos, Talent is Overrated, Mart 2009
    http://www.youtube.com/watch?v=Tbs_567P5HI

  4. Geoff Colvin videos, Talent is Overrated, Part 1, Mart 2009
    http://www.youtube.com/watch?v=zQoM7_CKsZo&feature=related

  5. Robert Sternberg, “Why Intelligent People Fail”
    http://www.acceleratingfuture.com/michael/works/intelligentfailure.htm

  6. Carol Dweck, “Mindset: The New Psychology of Success”, video, 24 mayıs 2010
    http://www.youtube.com/watch?v=MTsF2TaEaJA

  7. Elizabeth G. Chambers, Mark Foulon, Helen Handfield-Jones, Steven M. Hankin, and Edward G. Michaels III, "The War for Talent," The McKinsey Quarterly, 1998
    http://www.mckinseyquarterly.com/Strategy/Strategic_Thinking/The_war_for_talent_305

  8. Matthew Guthridge, Asmus B. Komm, and Emily Lawson “The People Problem inTalent Management”, Mckinsey Quarterly
    https://www.mckinseyquarterly.com/PDFDownload.aspx?ar=1755

  9. Emily Lawson, Jens Mueller-Oerlinghausen, and Julie A. Shearn, "A Dearth of HR Talent," The McKinsey Quarterly
    https://www.mckinseyquarterly.com/A_dearth_of_HR_talent_1618

  10. Richard St. John's 8 secrets of success, TED Lectures
    http://www.ted.com/talks/richard_st_john_s_8_secrets_of_success.html

  11. Richard St. John's (Richard St. John is a success expert)
    http://www.richardstjohn.com/content/author/author.php

  12. Richard St. John's blog
    http://www.richardstjohn.com/blog/

3 20406

Mutlu olmak için neye sahip olmak gerekir? Mutlu olmak için çok para mı gerekir? İnsan para sahibi olunca mutlu olur mu?

Çoğumuza göre mutlu olmak için sevgili bulmak, evlenmek, araba, ev sahibi olmak lâzımdır; çaba sarf ettikten ya da bir bedel ödedikten sonra mutlu olur insan.

Bazılarımız ise mutluluğu, başına konacak bir talih kuşu gibi görür; eğer insanın şansı varsa mutlu olur yoksa mutsuz.

Peki, sizin mutluluk anlayışınız hangisi?  Siz mutluluğu eksikleriniz tamamlanınca ulaşacağınız bir ruh hali gibi mi yoksa başınıza gelecek güzel bir şey olarak mı tanımlıyorsunuz?

Paranın mutluluk getirmeyeceği düşüncesi, “Easterlin Paradoksu” olarak bilinir. Easterlin, gelirle mutluluğun hiçbir ilişkisinin olmadığını saptadı. 1970’lerin başında Amerika, Japonya ve İngiltere’de yaptığı araştırmalara göre, ailelerin geliri artınca mutluluk seviyeleri artmıyordu. Son yıllarda Amerika’da Gallup tarafından yapılan araştırmalar da bu olguyu kanıtladı. Esas olan “geçinecek kadar bir gelire” sahip olmaktı, bunun üzerine çıkılınca mutluluk artmıyordu.

Ama bunun tersi yani geçinecek kadar gelire sahip olmamak mutsuzluk getirir.

Amerika’da piyangodan büyük ikramiyeyi kazananlar üzerinde yapılan araştırmada da benzer bir sonuç elde edildi. Piyangoyu kazanan şanslı insanların mutlulukları ortalama bir yıl sürüyordu.

Antik Yunan’da mutluluk, ahlaklı olmak ve erdemli bir hayat yaşamak demekti. Aristo’ya göre “Mutluluk, insan yaşamının biricik amacıdır. Hayatımız boyunca harcadığımız tüm çabalar mutlu olmak içindir ve mutluluk, ancak erdeme ve kusursuz bir karaktere ulaşarak yakalanabilir.  Kişi ancak hayatının bütününü soylu bir biçimde yaşarsa mutlu olabilir.

mutsuzluk-bir-tercih-midir-1

Eflatun ise mutluluğun akıl, fiziksel arzular ve ruhun uyumuyla yakalanacağını söyler. Bugün “New age” akımıyla yeniden yükselişe geçen “ruh-zihin-beden” üçlüsüyle anlatılmak istenen mutluluk anlayışı Eflatun’un öğretisine dayanır.

Bence en güzel mutluluk tariflerinden birini Epikür yapmıştır. Mutlu olmak için insanın üç şeye ihtiyacı vardır: “Dostluk, Özgürlük ve Düşünmek.

Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.” diyen Epikür, gerçek mutluluğun insanın içinden geldiğine inanır. Ona göre mutlu olmak için insanın maddiyata ihtiyacı yoktur.

Epikür’ün mutluluğu bulma yolu son derece yalındır; evinin bahçesinde buluştuğu dostlarıyla sıradan yiyecekler yemekten ve sohbetten zevk alır. (Epikür ve arkadaşlarının “Bahçe filozofları” diye ünlenmeleri bu yüzdendir.)

Descartes, mutluluğu  “bir ruh memnunluğu ve iç hoşnutluğu” olarak tanımlar. Descartes’a göre mutluluk erdeme, erdem de aklın iyi kullanılmasına bağlıdır.

Nörolog Nancy Etcoff beynimizin evrimsel olarak mutluluk ve acıyı azaltmaya odaklı olduğunu söyler.  Şekerli şeylerin tadını doğuştan sevmemiz ve acı olanları da reddetmemiz, mutluluk arayışının içgüdüsel olduğu görüşünü destekler niteliktedir.

Bana göre ise mutluluk öğrenilen bir şeydir. Bence mutlu olmayı ya da mutsuz olmayı çocukluğumuzda öğrenmeye başlıyoruz.  Mutluluk tamamen bizim kişisel tercihimizle elde edebileceğimiz bir ruh hali.

Eğer sağlıklıysak ve geçinecek kadar bir gelirimiz varsa hepimiz mutlu olabiliriz. Bunu hemen şimdi elde edebiliriz. Mutlu olmak için kimseye, hiçbir şeye ihtiyacımız yok.

mutsuzluk bir tercih midir

Mutluluk, sevgi ve şefkat ilişkileri içinde yaşanan bir duygu. Daha çok para sahibi olmak, daha iyi bir hayat yaşamak mutlu olmak anlamına gelmiyor. İnsan içinde sevgiyi ve şefkati büyüttüğü zaman mutlu oluyor. Ve mutluluk hayattaki “bedava” olan şeylerle elde ediliyor. Sevgi ve şefkat üzerine inşa edeceğimiz bir hayatımızın olması için zengin olmaya değil, sevgi ve şefkati paylaşacak insanlara ihtiyacımız var. Bir hayat arkadaşına, çocuklara ve dostlara ihtiyacımız var. Tıpkı Epikür’ün yaptığı gibi bu dostlarla sohbete ihtiyacımız var, onlarla bu hayatı paylaşmaya ihtiyacımız var.

Mutluluk bir zihin durumudur. Hayata nasıl baktığımız, zihnimizi nasıl terbiye ettiğimiz, bardağın hangi tarafını gördüğümüz mutlu olup olmayacağımızı belirler.

Bu yüzden Dalay Lama  “Son derece modern ve rahat bir binanın yüzüncü katında, en yüksek teknolojiye sahip bir daire bile satın alsanız mutlu olamayabilirsiniz. Eğer zihinsel uyumu yakalayamazsanız arayacağınız tek şey, atlamak için bir pencere olacaktır.” der.

Başından yeterince sıkıntı geçmiş her insan bilir ki mutluluk için gerekli olan ne zenginlik, ne başarılı olmak, ne şöhret sahibi olmaktır. Mutluluk içinde bulunduğumuz durumları nasıl algıladığımız; yaşadıklarımızdan iç dünyamıza neyi aktardığımızdır. Tekrar etmek istiyorum, her gün yaşadığımız büyük ya da küçük deneyimlerden iç dünyamıza neyi, nasıl aktarmayı “tercih ettiğimizdir”. (Mihaly Csikszentmihalyi, bu düşünceyi “Akış” isimli kitabında anlatır.)

Mutluluk sadece ve sadece bizim tercihimizdir. İstersek hemen, şimdi, burada mutlu olabiliriz. Yeter ki mutlu olmayı tercih edelim.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Happy Planet Index
    http://www.happyplanetindex.org/

  2. Tim Lewis , “David Brooks: The man who can measure true happiness”, The Observer
    http://www.guardian.co.uk/science/2011/may/08/david-brooks-key-to-success-interview

  3. Thomas Nagel, “David Brooks’s Theory of Human Nature”, NewYork Times Book Review
    http://www.nytimes.com/2011/03/13/books/review/book-review-the-social-animal-by-david-brooks.html?_r=1&src=recg&pagewanted=all

  4. Betsey Stevenson ,Justın Wolfers “Economic Growth and Subjective Well-Being: Reassessing the Easterlin Paradox”
    http://bpp.wharton.upenn.edu/betseys/papers/Happiness.pdf

  5. Richard Easterlin, "Does Economic Growth Improve the Human Lot? Some Empirical Evidence"
    http://graphics8.nytimes.com/images/2008/04/16/business/Easterlin1974.pdf

  6. Charles Kenny “The Philosophy of Happiness”
    http://charleskenny.blogs.com/weblog/files/kenny_chapter_1.pdf

  7. Claudia Wallis, “The new science of happiness”
    http://www.authentichappiness.sas.upenn.edu/images/timemagazine/Time-Happiness.pdf

  8. Easterlin Paradox – Wikipedia
    http://en.wikipedia.org/wiki/Easterlin_paradox

  9. The Happiness Economics – Wikipedia
    http://en.wikipedia.org/wiki/Happiness_economics

  10. Mihaly Csikszentmihalyi “Flow: The Psychology of Optimal Experience – Wikipedia
    http://en.wikipedia.org/wiki/Flow_(psychology)

  11. Mihaly Csikszentmihalyi “Akış” – Wikipedia
    http://en.wikipedia.org/wiki/Mihaly_Csikszentmihalyi

  12. Mihaly Csikszentmihalyi on Flow – video
    http://www.ted.com/talks/mihaly_csikszentmihalyi_on_flow.html

  13. Gretchen Rubin “The Happiness Project: Or, Why I Spent a Year Trying to Sing in the Morning, Clean My Closets, Fight Right, Read Aristotle, and Generally Have More Fun” – video
    http://www.youtube.com/watch?v=s5rpNEmqPdM

  14. Benjamin Wallece “the price of happiness” – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/benjamin_wallace_on_the_price_of_happiness.html

  15. Nancy Etcoff “on the surprising science of happiness” – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/nancy_etcoff_on_happiness_and_why_we_want_it.html

  16. Eve Ensler: happiness in body and soul – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/eve_ensler_on_happiness_in_body_and_soul.html

  17. Daniel Kahneman: The riddle of experience vs. memory – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/daniel_kahneman_the_riddle_of_experience_vs_memory.html

  18. Dan Gilbert asks, Why are we happy? – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/dan_gilbert_asks_why_are_we_happy.html

  19. Nic Marks: The Happy Planet Index – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/nic_marks_the_happy_planet_index.html

  20. Stefan Sagmeister: 7 rules for making more happiness – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/stefan_sagmeister_7_rules_for_making_more_happiness.html

  21. Chip Conley: Measuring what makes life worthwhile – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/chip_conley_measuring_what_makes_life_worthwhile.html

  22. Matthieu Ricard, Daniel Goleman “Happiness: A Guide to Developing Life's Most Important Skill” – video
    http://www.ted.com/talks/lang/eng/matthieu_ricard_on_the_habits_of_happiness.html

  23. David Brooks: The social animal – video
    http://www.ted.com/talks/david_brooks_the_social_animal.html

0 17254

Çoğumuz büyük şirketlerin ince eleyip sık dokuyarak karar aldığını ve hiç hata yapmadığını düşünürüz. Şirketlerin karar alma konusunda bizim bilmediğimiz başarılı yöntemleri olduğunu zannederiz. Ne de olsa işin içinde çok para, çok risk vardır. Bizler birey olarak duygusal kararlar alsak da kurumsal şirketlerin böyle  zafiyetleri olmadığını düşünürüz.

Ben iş hayatımın ilk yıllarında kurumsal şirketlerin hatasız kararlar aldığına inanırdım. Fakat deneyim kazandıkça, şirket yönetimlerinin yanlış karar almalarının hiç de zannettiğim gibi ender rastlanan bir durum olmadığını anladım.

Zihnimiz karar alırken bize çoğu zaman farkında olmadığımız, oyunlar oynar. Duygularımız zihnimizin bir bilgisayar gibi çalışmasını engeller. Zihnimizde “akıl sapmaları” oluşur. Duygularımızın yol açtığı bu sapmalar, bize hatalı karar aldırır.sirketlerde-etkili-karar-1

Karar alma mekanizmasının hiç de “mükemmel olmayan” bir doğası vardır. Bu, kişisel hayatımızda olduğu kadar kurumsal hayatta da geçerlidir. Sanıldığının aksine görkemli yönetim kurulu salonlarında alınan kararların pek çoğunda “akıl sapması” vardır.

Daniel Kahneman, Dan Lovallo ve Olivier Sibony yaptıkları çalışmalarda “akıl sapmalarını” en aza indirerek etkili karar almayı sağlayacak bir yöntem öneriyorlar. Harvard Business Review Dergisinin Haziran 2011 sayısında yayınlanan makalelerinde önerdikleri bu yöntemin bence her şirketin dikkate alması gerekir.

Daniel Kahneman, Don Lvollo ve Olivier Sibony etkili karar almak için 12 adımlık bir yöntem öneriyorlar:

1- Bu karar bir kişinin ya da bir gurubun çıkarına hizmet ediyor mu?

2- Bu kararı alanlar kendi kararlarına aşık olmuş ve onun eksikliklerini göremiyor olabilirler mi?

3- Karar alırken gruptaki herkes kendi gerçek görüşünü dile getirmiş midir yoksa uyumlu olmak adına karara onay mı vermiştir?

4- Acaba geçmişten kaynaklanan aşırı iyimserlik etkisiyle mi karar alınmıştır? Acaba içinde bulunulan durum aslında geçmişteki durumdan farklıyken, karar alanlar geçmiş durumla zorlama benzerlikler mi kurmuşlardır? Böyle yaparak geçmişteki başarılarını tekrar edeceklerini mi beklemektedirler?

5- Karara varırken incelenen seçenekler tarafsız bir şekilde değerlendirilmiş midir yoksa hep “akla yatan”, seçenekler mi yüceltilmiştir?

6- Acaba sadece eldeki verilerden hareketle mi karar alınmıştır yoksa gerçekten ulaşabilecek bütün bilgiler toplanmış mıdır?

sirketlerde-etkili-karar-2

7- Karara giderken seçenekler nasıl oluşturulmuştur? Bu seçenekler karar alıcıların alışkanlıklarının bir uzantısı mıdır? Gerçekten bütün seçenekler değerlendirilmiş midir ?

8- Bu karar için özel bir değerlendirme yapılmış mıdır  yoksa geçmiş deneyimlerden hareketle bir genelleme mi yapılmıştır?

9- Bu karar geçmişte yapılan bir hatanın devamı mıdır? Bu karar geçmişten gelen bir zararı kurtarmak adına alınmış olabilir mi?

10- Acaba karar alıcılar kendilerine fazla mı güveniyorlar? Bu güvenle muhtemel zorluklar ve engelleri hafife alıp küçümsüyor olabilirler mi?

11- Peki, bir “kötü durum senaryosu” düşünülmüş müdür? İşler yolunda gitmezse ne yapılması düşünülmektedir?

12- Alınan kararla çok kötümser düşünülmüş olabilir mi? Karar alıcılar risk almaktan korktukları için alınabilecek en iyi kararı almamış olabilirler mi?

Kişisel kararlarımızda hiçbirimizin bu kadar akılcı olmasını beklemiyorum; ama önemli kurumsal kararlarda mutlaka bu kurallara uyulması gerektiğini düşünüyorum. Şirketlerin bu “kontrol listesini” kullanarak daha kaliteli, daha etkili kararlar alacağını düşünüyorum.

Bu kontrol kuşkusuz lider tarafından yapılmalıdır. Liderin hem kendi alacağı kararlarda hem de kurum içinde alınan bütün kararlarda bu “kontrol listesini” uygulaması gerekir.

Liderin görevi, şirketi “akıl sapmalarından” korumaktır.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Richard Thaler, Cass Sunstein; Nudges – web site
    http://nudges.org/

  2. Sylvain Bourjade, Bruno Jullien “Expertise and Bias in Decision Making”
    http://economix.fr/pdf/seminaires/lien/BourjadeJullien100115.pdf

  3. Cordelia Fine
    http://www.cordeliafine.com/

  4. Dan Airley “Predictably Irrational”
    http://www.e-reading.org.ua/bookreader.php/138702/Ariely_-_Predictably_Irrational%3B_The_Hidden_Forces_That_Shape_Our_Decisions.pdf

  5. Andrew Campbell and Jo Whitehead “How to test your decision-making instincts”
    https://www.mckinseyquarterly.com/How_to_test_your_decision-making_instincts_2598

  6. Daniel Kahneman and psychologist Gary Klein “Strategic decisions: When can you trust your gut?”
    https://www.mckinseyquarterly.com/Strategic_decisions_When_can_you_trust_your_gut_2557

  7. Daniel Kahneman, Dan Lovallo, and Olivier Sibony “The Big Idea: Before You Make That Big Decision”
    http://hbr.org/2011/06/the-big-idea-before-you-make-that-big-decision/ar/1

  8. Dan Lovallo and Olivier Sibony; “The case for behavioral strategy”
    https://www.mckinseyquarterly.com/The_case_for_behavioral_strategy_2551

  9. Charles Roxburgh, “Hidden flaws in strategy”
    https://www.mckinseyquarterly.com/Hidden_flaws_in_strategy_1288

  10. Anne Mulcahy, Kleiner Perkins’, Sir Martin Sorrell: “How we do it: Three executives reflect on strategic decision making”
    https://www.mckinseyquarterly.com/How_we_do_it_Three_executives_reflect_on_strategic_decision_making_2541?pagenum=3

  11. Dan P. Lovallo and Olivier Sibony “Distortions and deceptions in strategic decisions”
    https://www.mckinseyquarterly.com/Distortions_and_deceptions_in_strategic_decisions_1716

  12. David J. Snowden, Mary E. Boone , “Leader's Framework for Decision Making”
    http://hbr.org/product/a-leader-s-framework-for-decision-making-harvard-b/an/R0711C-PDF-ENG?Ntt=decision%2520making%2520and%2520bias&referral=00269&cm_sp=endeca-_-spotlight-_-link

  13. Andrew Campbell, Jo Whitehead, Sydney Finkelstein “Why Good Leaders Make Bad Decisions
    http://hbr.org/2009/02/why-good-leaders-make-bad-decisions/ar/1

  14. John S. Hammond, Ralph L. Keeney, and Howard Raiffa “The Hidden Traps in Decision Making”
    http://hbr.org/2006/01/the-hidden-traps-in-decision-making/ar/1

  15. Thomas Gilovich, Dale Griffin “Heuristics and Biases: The Psychology of Intuitive Judgment”
    http://assets.cambridge.org/97805217/92608/sample/9780521792608ws.pdf

Siz oy vereceğiniz partiye nasıl karar verirsiniz?

Bazıları lidere oy verir.

Bazıları da kendi fikirlerini hayata geçirecek olan partiye oy verir.

Bazıları ise bir futbol takımını tutar gibi oy kullanır; taraftarı olduğu parti ne yaparsa yapsın, lideri kim olursa olsun tercihini hiç değiştirmez.

Peki siz oy verirken aklınızı mı kullanırsınız yoksa duygularınızla mı hareket edersiniz?

Son yıllarda yapılan araştırmalara göre çoğunluk oy verirken akılcı değil, duygusal karar veriyor.

Bu satırları okurken büyük bir ihtimalle siz de bana katılıyor ve gerçekten kitlelerin duygusal davrandığını; ama aynı zamanda kendinizin kitlelerden farklı olduğunu, onlara kıyasla daha akılcı davrandığınızı düşünüyorsunuz. Doğrudur, zaten yapılan araştırmalara göre insan “başkalarının duygusal, kendisinin ise daha akılcı kararlar aldığını” iddia eder. (Dünyada En Adaletli Dağıtılmış Şey Akıldır.)

İşin aslı şu ki çoğumuz duygularımızla karar alırız; ama “Ben hislerimle oy veriyorum.” demenin hiç hoş karşılanmayacağını düşündüğümüz için özünde duygusal olan tercihimizi akla uygun göstermeye çalışırız. Tartışırken mümkün olduğu kadar akılcı görünmek isteriz.

Oysa kendimizi bir siyasi partiye ya da bir lidere “yakın” görmeye başladıktan sonra gözümüz kararır. Hangi partiyi “tutuyorsak” aklımız o partiyi kayırmaya başlar. Rakip partinin çok mantıklı, çok gerçekçi, çok tutarlı önerilerini bile kabul etmeyiz.

Emory Üniversitesi’nden Drew Westen’in FMRI teknolojisi kullanarak yaptığı araştırmalar bu gerçeği kanıtlıyor. Westen’e göre bir lider seçmeniyle duygusal bir bağ kurmayı başardığı takdirde büyük avantaj sağlıyor. Gönül ilişkilerindeki gibi bir durum çıkıyor ortaya. İnsanlar duygularıyla aldıkları kararları savunmak için mantıklarını kullanıyorlar.

Kendisini seçmeniyle özdeşleştiren, onlardan birisi olduğunu hissettiren liderlerin başarısı bu nedenledir. Westen’e göre Clinton da bu nedenle başarılı olmuştur.

2007’de New York Üniversitesi’nden Marco Iacoboni’nin ve 2011’de Londra Üniversitesinden Ryota Kanai’nin yaptıkları çalışmalar da Westen’inkilere paralel sonuçlar verdi.

oyumuzu-aklimizla-mi-1

İnsanların oy verirken nasıl bir tutum içinde olduklarını üç gruba ayırmak mümkün:

1. Bazılarımız bir lidere bağlanıyoruz ve sonra mantığımızı bir kenara bırakarak liderin peşinden gidiyoruz. Bir kere bu duygusal bağ oluştuktan sonra lider ne yaparsa yapsın ne derse desin, onu desteklemeye devam ediyoruz. Lideri kendimize ve hayat tarzımıza yakın görmemiz, bizi onunla aynı ailenin bir parçası gibi yapıyor, söylediklerine her zaman inanmaya hazır bir duruş sergiliyoruz.

2. Bazılarımız bir partiye bağlanıyor. Bir futbol takımını tutar gibi, partinin taraftarı oluyoruz ve partinin sahiplendiği siyasi görüşler bizim görüşlerimiz oluyor. Bir kere “taraftar” olduktan sonra kolay kolay tuttuğumuz takımdan vazgeçemiyoruz. Bu taraftarlık bizim kimliğimiz oluyor. Daha da ötesi, zihnimiz partinin hatalarına hatta ahlak dışı davranışlarına bile mantıklı açıklamalar ve gerekçeler icat edebiliyor. Zor günlerde takımını savunan taraftarlar gibi tuttuğumuz partinin “avukatı” oluyoruz.

3. Bazılarımız ise sahip olduğumuz fikirlerin iktidara gelecek parti tarafından hayata geçirilmesini istiyor. Ekonomik, siyasi ve toplumsal konulardaki fikirlerimizin ülkemizde uygulandığını görmek istiyoruz. Bir lidere “aşık olan” ya da bir partinin “taraftarı” olan seçmenlerin aksine daha mantıklı bir seçim yapıyoruz. Kendimize pek de yakın hissetmediğimiz, hayat tarzını beğenmediğimiz, değer yargıları bizden farklı bir partiye bile sadece bu nedenle oy verebiliyoruz. Partinin yapacağı icraat bizim fikirlerimizle örtüşüyorsa oyumuzu bu fikir ortaklığına dayanarak kullanıyoruz.

Hem ülkemizde hem de dünyada oldukça küçük bir kesimi oluşturan sonuncu grubu bir kenara bırakırsak çoğumuz oy verirken aklımızdan çok duygularımızdan güç alırız. Çoğumuz “duygusal bir fikir” oluşturarak siyasi tercih yaparız.

Seçimler öncesinde arkadaşlarla ve aile içinde yaptığımız tartışmaların bu kadar gergin olmasının sebebi siyasi tercihlerimizin duygusal olmasıdır. Duygusal olarak bağlandığımız lider ya da partiye söylenen sözleri, yapılan eleştirileri kendimize yapılmış gibi hissederiz.

Aldığımız kararlar mantıkla alınmış kararlar olmadığı için, bize mantıklı açıklamalar yapan ve fikrimizin tutarsız olduğunu ispatlamaya çalışan insanların çabaları hiçbir sonuç vermez. Bir kere bir lidere ya da bir partiye bağlandıktan sonra mantığımızı sadece kendi kararımızın ne kadar doğru olduğunu kanıtlamak için kullanırız. Televizyondaki “uzmanların” tartışmalarının bile bu kadar “ateşli” olmasının nedeni budur.

Siyasi konularda da sezgilerimiz ve duygularımız bilginin ve mantığın önüne geçer. Bir kere karar aldıktan sonra bundan zor vazgeçeriz; çünkü kararımızı değiştirdiğimizde iç dengemizin bozulacağını hissederiz. Dengemizi korumak için kararımızda direniriz.

oyumuzu-aklimizla-mi-2

Siyaset bizim “kim olduğumuz”, “nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz”, “kimler tarafından temsil edileceğimiz” sorularına cevap aradığımız bir alandır. Bütün bu sorular, bizim her gün inşa etmek istediğimiz kimliğimizle ilgili sorulardır. Duygusal olarak bağlandığımız, kendimizi ait hissettiğimiz partinin kazanmasını isterken heyecanlanmamız, sevinmemiz ya da tedirginliğimiz, endişemiz, korkumuz bu nedenledir. Seçimleri hangi partinin kazanacağı, devleti kimin yöneteceği gibi teknik bir konudan ibaret değildir; anlamı daha derindir. Bizim var oluşumuzla ilgili bir konudur.

Bana göre, bir partinin seçim arifesinde sadece hangi konularda neleri yapıp neleri yapmayacağını vaat etmesi, meseleyi vergi, sosyal güvenlik, emeklilik gibi teknik konulara indirgemesi, kitlelerin duygularına dokunma şansını ıskalaması demektir.

Bence siyasi partiler ırkçılık gibi çağ dışı politikalara hiç sapmadan pekala toplumun kimlik arayışına cevap verecek yaklaşımlar geliştirip bunları ifade edecek duygusal bir dil geliştirebilir. Bana göre her siyasi parti, toplumun ait olma ihtiyacına, bu zamanın ruhuna uygun bir cevap üretebilir.

Partilerin geliştirdikleri projeler ve teknik konulara çözüm önerileri elbette hepimizin ilgisini çeken somut konulardır. Her partinin programında bu önerilerin yer alması ve parti tarafından bunların seçmene anlatılması gerekir; ama bütün bu projeler buz dağının su üstünde kalan kısmı gibidir. İnsanlar kendilerini yönetecek lideri ve siyasi partiyi seçerken sadece buz dağının üzerine bakmazlar. Tercihleri daha derinden etkilenir. Eğer akıl buz dağının üstündeyse duygular altındadır.

Bir siyasi lideri, bir siyasi partiyi tercih ederken kullandığımız yöntem bir markayı seçerken kullandığımız yönteme benzer. Marka tercihlerimizde olduğu gibi siyasi tercihlerimizde de yoğun olarak duygularımıza güveniriz, duygularımızdan güç alırız. Oy verirken elbette mantığımızı da kullanırız; ama tek başına mantığımız bu tercihlerimizi açıklamaktan çok uzaktır.

Bence siyasetçilerin marka dünyasından öğrenecekleri çok şey var; çünkü markalar anlam yaratmak, duygulara hitap etmek bakımından siyasetin çok ilerisinde.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Drew Westen, Political Brain, website
    http://www.thepoliticalbrain.com

  2. Drew Westen, Political Brain, video
    http://www.youtube.com/watch?v=Pr9dM_mR7Dw

  3. Andrew J. Healy, Stanford University , Neil Malhotra , Stanford University , Cecilia H. Mo ,Loyola Marymount University “Personal Emotions and Political Decision Making: Implications for Voter Competence”
    http://harrisschool.uchicago.edu/programs/beyond/workshops/ampolpapers/fall09-malhotra.pdf

  4. Michael Shermer , “The Political Brain. A recent brain-imaging study shows that our political predilections are a product of unconscious confirmation bias.”
    http://www.michaelshermer.com/2006/07/the-political-brain/

  5. Michael Shermer on “Strange Beliefs”, TED Lecture
    http://www.ted.com/index.php/talks/michael_shermer_on_believing_strange_things.html

  6. Study finds left-wing brain, right-wing brain
    http://www.latimes.com/news/obituaries/la-sci-politics10sep10,0,2687256.story

  7. Dr. Ryota Knai
    http://ucl.academia.edu/RyotaKanai/CurriculumVitae

  8. Political psychology
    http://en.wikipedia.org/wiki/Political_psychology

  9. Oleg Smirnoz, C. Dawes, J. Fowler, R. McElrehart, T. Jhonson “R. The Behavioral Logic of Collective Action: Partisans Cooperate and Punish More Than Nonpartisans”
    http://jhfowler.ucsd.edu/behavioral_logic_of_collective_action.pdf

Sizce duygularımız nasıl oluşur?  Duygularımızı dinleyerek doğru karar alabilir miyiz? Siz karar alırken mantığınıza mı yoksa duygularınıza mı güvenirsiniz? Neden büyüklerimiz bize “Akıllı ol.” diye nasihat ederler de “Duygulu ol.” demezler?

Descartes , 1618’den 1637 yılına kadar hazırladığı “Yöntem Üzerine Konuşmalar”  kitabını insanın aklını kullanarak bilimsel doğrulara ulaşabileceğini kanıtlamak için yazmıştır.  Descartes’ın bu kitabı Aydınlanma Çağı’nın başlangıcı olarak kabul edilir. Aydınlanma dönemi ya da “Akıl Çağı”, bugün nimetlerinden yararlandığımız tıpın ve mühendisliğin yükselişini beraberinde getirdi. Akıl çağı, insanlık tarihinin yüz akıdır. Bugün insanlık olarak sahip olduğumuz bütün “ayrıcalıklar”, aydınlanma çağıyla gelen bilim dalları sayesindedir. Aydınlanma çağı, Fransız devriminin ve modernleşme döneminin de tetikleyicisi oldu. Bilim adamları Descartes’ın yolundan ilerleyerek insanlık tarihinin bilim devrimlerini yarattılar. Akıl çağı, insanlığın batıl inançlardan, gizemli güçlerden kurtulduğu bir çağ oldu.

Fakat aydınlanma çağı mantığın ve aklın temelleri üzerinde yükselirken insana büyük bir haksızlık yaptı. İnsanın duygularını ve sezgilerini yok sayan bir yaklaşım benimsedi: Akıl çağı, insanın aklını ve mantığını yüceltirken  duygularını öngörülmez ve güvenilmez olarak  ilan etti. Akıl çağının öğretisine göre insan, kararlarını alırken aklını ve mantığını kullanmalıydı. İzleyen dönemlerde bu düşünce o kadar baskın oldu ki iktisatçılar insanların sadece mantıklarıyla karar aldıklarını varsaydılar ve  bu varsayım üzerine koskoca teoriler inşa ettiler. Bugün hala üniversitelerde okutulan iktisat dersleri bu yanlışı kabul etmeye devam ediyor. Akıl çağı, bir taraftan insanlığı hurafelerden ve batıl inançlardan kurtarırken diğer taraftan kendi dogmalarını da getirdi. İnsanın mantıksal bir varlık olduğunu tartışılmayacak “tek doğru” olarak dayattı. Weber’in dediği gibi insanlığı “demir bir kafese” sokmaya çalıştı.

Oysa insan ne tamamen duygudan ne de tamamen mantıktan ibarettir. İnsanın duygulanması için de mantık yürütmesi gerekir. Bizim duygularımız kendiliğinden oluşmaz. Biz ancak bir olayın sonuçlarını düşünüp değerlendirdiğimizde, olası sonuçlar bizim için bir anlam ifade ediyorsa duygulanırız. Sonuçlarına kayıtsız kalacağımız olaylar ise bizi hiç duygulandırmaz. Bizim öfke, endişe, kıskançlık, utanma gibi duygularımızın arkasında hep aynı kalıp vardır. Önce durumu kavrar sonra olası sonucu düşünürüz ve duygularımız bu olası sonuçlar üzerinde oluşur. Lazarus’ların (Richard & Bernize Lazarus) dediği gibi “Duygularımızın mantığı vardır.” Sevdiğimiz birisi bir başkasına ilgi gösterdiği zaman kıskanırız; çünkü sevdiğimizin bize olan ilgisinin eskisi gibi olmayacağını düşünürüz. Böyle bir durumda da hem kendi gözümüzde hem de başkalarının gözünde değerimizin azalacağını düşünerek duygulanırız. Söz konusu duruma yoğun bir “anlam” yüklediğimiz için duygulanırız. Kullandığımız mantık bizim kıskançlık duygumuzun ortaya çıkmasına neden olur.

Duygularımızın temelinde bir düşünce, bir mantık vardır; bunun istisnası, bizde hayret duygusu oluşturan güzellikler olabilir: Sadece estetiğin arkasında mantık olmayabilir.

Aydınlanma çağının insanlığın üzerine yapıştırdığı “İnsan akılcıdır, insan rasyoneldir.” damgası insan doğasını göz ardı etmiş bir düşüncedir. (Antonio Damasio’nun dediği gibi bu anlayış, Descartes’ın yanılgısıdır.)

duygularimizin-bir-mantigi-1

Uzun zamandan beri  sol beynimizin, konuşma, sayısal işlemler ve analiz gibi konularda yetkin olduğunu; sağ beynimizin ise duygular, renkler, boyut ve sentez konularında yetkin olduğunu biliyoruz. İki lop arasında yoğun sinir liflerinden oluşan köprü, sağ ve sol beynin sürekli bilgi alışverişi yapmasını sağladığını da biliyoruz. İnsan düşünürken  duygularından yararlanıyor; duygulanırken de mantığını kullanıyor.

İnsan bazı durumlarda o kadar hızlı karar alır ki bu karar sırasında hangi mantığı kullandığını bile fark etmeye zaman bulamaz. Birinin bizi kandırmaya çalıştığını düşünelim, duygusal beynimiz bu durumu anında sezer ve o kişiye güvenmeme kararı alır. Bu bizim hayatta kalmamızı sağlayan büyük bir avantajdır; çünkü aynı değerlendirmeyi önce mantık süzgecinden geçirip  sonra karar almak çok daha uzun zaman alırdı. Biz değerlendirmeyi bitirene kadar iş işten geçmiş olurdu. Sezgilerimizin gücü, bize atalarımızdan kalmış bir mirastır. Atalarımız tehlikeli ve acil durumlarda düşünmek için zaman harcamak zorunda kalsalardı vahşi hayvanlara yem olurlardı, biz de hayatta olamazdık.

Özel ilişkilerimizde, iş ilişkilerimizde ve satın alma davranışlarımızda aldığımız bütün kararların içinde duygularımız vardır; ama bunlar boşlukta, rastgele oluşan duygular değildir. Hepsinin bir çerçevesi, bir mantığı vardır. Mesela bir insanın öfkelenmesi sadece ilkel bir duygunun sergilenmesi değildir. İnsan ancak sonucunda kendi kişiliğine zarar geleceğini , haksızlığa uğrayacağını düşündüğü zaman öfkelenir. Birinin öfkelenmesi için olaylara, kişilere ve sonuçlara anlam yüklemesi gerekir. Yoksa hiç kimse “üzerine alınmadığı” bir duruma öfkelenmez. Bizim öfkemiz durup duruken oluşmaz. Öfkelenmek elbette bir duygudur; ama bu duygunun kuvvetli bir mantığı vardır.

Olası sonuçlarına anlam yüklemediğimiz hiçbir durumda duygularımız harekete geçmez. Bu nedenle duygularımız ve mantığımız birbirinin alternatifi değil, bir bütündür.  Duygularımızın ve mantığımızın birlikteliği ne kadar güçlü olursa aldığımız kararlar ve göstereceğimiz yaratıcılık  o kadar etkili olur.

Bazı satın alma kararlarında duygularımız daha yoğun rol alırken bazılarında mantığımız  ön plana çıkar.  Toplum içindeki kimliğimizi ilgilendiren ürünler hakkında karar alırken duygularımız ön plana çıkar. Bir giysiyi seçme kararında daha gergin olurken evimizi hangi boya markasıyla boyatacağımızda benzer  baskıyı hissetmeyiz. Boya markası kararında mantığımız ön plandadır, çoğu kez de bu kararı işin bilen bir ustaya bırakırız. Buradaki baskı, olsa olsa çok para harcamama baskısıdır.

Duygularımızın ön plana çıktığı kararlar, bizim kimliğimizi oluşturan ürünlerle ilgili kararlardır. Mantıksal tüketim kararları ise ilgimizin düşük olduğu kararlardır. (Pazarlamada bu kararlar “high involment” ve “low involment” diye adlandırılır.)

duygularimizin-bir-mantigi-2

Araba, saat, giysi, çanta gibi bizim kim olduğumuz hakkında etrafımıza bilgi veren ürünleri seçerken duygularımız etkin olarak devreye girer. Bir kadının kendine çanta alırken içine girdiği ruh haliyle süper marketten deterjan alırken içine girdiği ruh hali tamamen farklıdır.

Tüketim kararlarımızın çoğunda duygularımızı harekete geçirdiğimiz için pazarlama iletişiminin duygular üzerine olması gerektiği doğrudur; ama pazarlama iletişiminin sadece duygusal bir iletişim olması büyük bir eksikliktir.  Bütün kararlarımız bir mantığa dayalı olduğuna göre, reklamların aynı zamanda  mantığımıza da hitap etmesi gerekir. Oysa televizyonda gördüğümüz reklamların çoğunda herhangi bir mantıksal gerekçe yoktur. Reklamların çoğu ya tüketiciyi eğlendiren ya da yüksek dozda yaratıcılığın sergilendiği reklamlardır. Çoğu markanın reklamında bizim o markayı neden satın almamız gerektiği anlatılmaz. Markanın rakiplerinden hangi farkının ne olduğunu söylemez.

Nasıl beynimiz, mantığımızla duygularımızı bir bütünlük içinde yönetiyorsa markalar da bir anlam çerçevesinde tüketicilerinin hem mantıklarına hem duygularına hitap etmelidir.

Rekabet avantajı anlamlı, mantıklı; ama aynı zamanda duygusal bir vaatle elde edilir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Myeong-Gu Seo; Being Emotional During Decision Makıng—Good Or. Bad? An Empirical Investigation
    http://www.affective-science.org/pubs/2007/seobarrett2007.pdf

  2. Joseph LeDoux; Emotion Cırcuıts In The Brain
    http://www-psych.stanford.edu/~knutson/ans/ledoux00.pdf

  3. Joseph LeDoux; The Emotional Brain, Fear, and the Amygdala
    http://www.ekmaninternational.com/media/4634/fearbrain%20amygdala%20joe%20ledoux.pdf

  4. Tim Dalgleish; The Emotional Brain
    http://www-psych.stanford.edu/~knutson/ans/dalgleish04.pdf

  5. Antonio Damassio; Descartes’ Error
    http://www.nhoj.info/library/Damasio%20-%20Descartes%20Error.pdf

SEÇTİKLERİMİZ