Tags Posts tagged with "toplum"

toplum

Her ülkede kamuoyu, özellikle büyük şirketlerden, “diğerkamlık” yani herhangi bir çıkar beklentisi içinde olmadan, faaliyet gösterdikleri ülkenin insanlarına yararlı olmalarını bekler. Bu nedenle, bugün hemen her ülkede, orta ve büyük ölçekli şirketlerin çoğu, eğitim, sağlık, kültür ve çevre konularında kurumsal sosyal sorumluluk projeleri (KSS) üstlenirler ve özellikle engellilerin, kadınların ve gençlerin gelişimine katkı sağlamayı amaçlarlar. Bu projeleri, genellikle konusunda uzmanlaşmış dernek veya vakıflarla birlikle yaparlar.

Bugün gelişmiş batı ülkelerinde de bizim ülkemizde de şirketlerin meraklı oldukları kurumsal sosyal sorumluluk işlerinin çoğu, bir hayırseverlik ve filantropi anlayışından çok, şirketin itibarlı görünmek amacıyla yaptıkları işlerdir. Her ülkede, büyük şirketlerin kurdukları çok faydalı işler yapan az sayıda vakfın yaptığı işler hariç, çoğu şirketin bu tür faaliyetleri kamuoyunda bir algı oluşturma önceliği taşır.  Amerika’da Melinda ve Bill Gates, Türkiye’de Sabancı ve Koç Toplulukları gibi kişi ve kuruluşların kurdukları vakıflar, toplumsal gelişmeye çok değerli katkı sunarlar ama bu tür kuruluşlar her ülkede parmakla gösterilecek kadar azdır.

İş dünyasında şirketlerin büyük çoğunluğunun yaptığı KSS projeleri, esas amacının dışına çıkmış uygulamalardır. Şirketler hangi konuda hangi hedef kitleye yönelik KSS projesi yapacaklarına karar verirken, bu projelerin toplumsal gelişmeye sağlayacağı katkıyı değil ne kadar çok insandan ne kadar çok “aferin” alacaklarına bakarlar.  Esas hedefleri, gençlerin, kadınların ya da engellilerin toplumsal haklardan eşit yararlanmalarına katkıda bulunmaktan çok, kamuoyu beğenisi toplamaktır.

Toplumsal gelişmeye katkıda bulunan şirketlerin, bu çabalarından ötürü takdir beklemek elbette haklarıdır. Büyük KSS projeleri yapan şirketlerin bu projelerin iletişime kaynak ayırarak yaptıklarını kamuoyuna duyurmalarına da kimsenin itirazı olamaz ama bir kurumsal sosyal sorumluluk projesine, sadece iletişim değeri olarak bakmak, gerçekten sığlıktır. Zaten KSS işlerine, bu gözle bakan şirketlerin yaptıkları işlerden ve tavırlarından ne kadar samimiyetsiz oldukları herkes tarafından anlaşılır ve sonuçta bu şirketler bu işlerden beklediklerini elde edemezler.

Göstermelik KSS projesi üstlenmeye gelene kadar bu şirketlerin önce, faaliyet gösterdikleri alanlarda kendilerinden beklenen sorumlulukları hakkıyla yerine getirmeleri ve başta çalışanları ve müşterileri (tüketicileri) olmak üzere, bütün ilişkilerinde şeffaf ve adil olmaları daha doğrudur.  KSS projeleri yapmaya gelene kadar, bu şirketlerin önce vergilerini eksiksiz ödemeleri gerekir.

Aslında KSS projesi üstlenen her şirketten, ne kadar vergi ödediğini de sormak gerekir. Çünkü şirketlerin vereceği vergilerle, her ülkenin devleti,  bunların yapacağı sosyal sorumluluk işlerinden daha etkili projeler yapma imkanına sahiptir. Dünyanın en beğenilen markaları hakkında internette biraz zaman harcayan herkes, bu şirketlerin faaliyet gösterdikleri ülkelerde neredeyse hiç vergi ödemediklerini hemen anlayabilir.

Bence araştırma şirketlerinin “en beğenilen şirketler” sıralaması yaparken aynı zamanda her şirketin ne kadar vergi ödediğini de yayınlaması gerekir. Bir şirket, eğer vergisini ödemiyor ya da kazancının tamamına yakınını faaliyet yapığı ülke dışına taşıyorsa, bu şirketin “en beğenilen şirketler” listesinde yer almaması gerekir. (Mark Ritson)

Ben az sayıda şirketin iyi niyet ve ciddiyetle yaptığı KSS projelerini elbette destekliyorum ama çoğunun itibar devşirmek amacıyla yaptığı sözde KSS işlerini gerçekten itici buluyorum.


KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Dünyanın En Değerli 20 Markası (2017)
    http://www.ntv.com.tr/galeri/ekonomi/dunyanin-en-degerli-20-markasi-2017,EFPyXrN7JECoqLdMbeLcxg/3HsYqmhKUUqNuHxq96D9aA

  2. Dünyanın En Beğenilen, Saygı Duyulan Şirketleri
    http://www.fortuneturkey.com/dunyanin-en-begenilen-sirketleri-44155

  3. Mark Ritson, Marketing Deconstructed - Cutting the Bullsh*t and Getting Back to the Essential Strategic Tools
    https://www.youtube.com/watch?v=2TEgcIddxkI&t=2603s

  4. 240 Milyar Dolarlık Vergi Kaçakçılığı G20 Gündeminde
    http://www.cnnturk.com/ekonomi/turkiye/240-milyar-dolarlik-vergi-kacakciligi-g20-gundeminde

3 14742

Ait olmak en temel ihtiyaçlardan biri olduğu için insan, içinde bulunduğu topluluğa uyum göstermek ister; kabul gördüğü yerde mutlu olur. Farklı ailelerden gelen, farklı karakterleri ve farklı eğitimleri olan insanlar, aynı kültürün içinde, birbirine benzer inanışlara ve davranışlara sahip olurlar.

İçinde yaşadığımız toplum, bizi birbirimize benzetir.

Ama insan, çevresine uyum gösterip ait olma ihtiyacını tatmin ettikten sonra kendi özgünlüğünü de keşfetmek, kendini ifade etmek ister; çünkü insanın kendini düşünmesi (bireysellik), ait olma kadar güçlü bir ihtiyaçtır. Ben Olmak da İsteriz Biz Olmak da

Ama, özellikle bizim gibi “bağlılığın” yüceltildiği toplumlarda, kendi özgünlüğünü ortaya koymak isteyen her insan, çevrenin (mahallenin) tepkisini çeker. Bu nedenle çoğu insan, istediği mesleği yapamaz. Ailesinin ve çevresinin yönlendirmesine uyum göstererek, “gidilmemiş yoldan gitmek” yerine, kimsenin itiraz etmeyeceği, genel kabul gören yollardan giderek başarılı olmanın yollarını arar.

Her insan, daha önce başarı getirmiş “hayat reçetelerini” uygulayıp, yeteri kadar çaba göstererek başarılı olabilir; ama pek az insan, kendine özgü (orijinal) bir yoldan giderek başarılı olur. Her toplumun, mevcut düzenini korumak için daha önce denenmiş yollardan giderek başarılı olacak insanlara ihtiyacı vardır. Toplumun çok ihtiyacı olan, öğretmenler, mühendisler, doktorlar, hukukçular… bu yolları takip ederek başarılı olan ve topluma fayda sağlayan insanlardır.

orc1

Ama yerleşik düzeni devam ettirmek kadar, toplumu ilerletecek olan insanlara da ihtiyaç vardır. Toplumu ileri götürenler, kendi özgün yollarını seçme cesareti gösteren, kendi yollarını açan ve bu sayede, yeni bakış açıları, yeni anlayışlar, yeni akımlar getiren; keşifler, icatlar, inovasyonlar yapan insanlardır.

Özgün insanlar, kendi düşüncelerini hayata geçirmek için çaba gösterirken, çoğu zaman çevrenin -özellikle yakın çevrelerinin- tepkisiyle karşı karşıya kalırlar. Apple’ın yıllar önceki reklam kampanyasında söylediği gibi “Özgün insanlar dünyayı farklı gören, kurallardan hoşlanmayan, statükoyu reddeden insanlardır. Onları yüceltebilir ya da hor görebiliriz; ama onları göz ardı edemeyiz. Çünkü, bir şeyleri değiştiren onlardır. İnsanlığın ilerlemesini sağlarlar. Dünyayı değiştirebileceklerini düşünecek kadar çılgın ama aynı zamanda bunu yapacak kadar cesurdurlar.

Çoğunluk, içinde yaşadığı koşullarından ne kadar şikayetçi olursa olsun, bu koşulları reddedip, alışılmışın dışına çıkmak yerine, “Bu sadece benim başıma değil, herkesin başına geliyor, sistem böyle.” diyerek “kaderine” razı olur. (Adam Grant, bu tavrın bir tür, “ağrı kesici” işlevi gördüğünü söyler.)

Özgün insanlar ise, “başka bir dünyanın” mümkün olduğuna inanırlar. Bu nedenle de mevcut düzeni sorgulamaktan, farklı yolları denemekten çekinmezler. Çoğunluk kendine sunulanla yetinirken, özgün olan insanlar, “ben bundan daha farklı ve daha iyi olanı istiyorum.” diye bakarlar. Herkesle aynı ortamda yaşayıp, herkesin baktığına bakıp, farklı şeyler görürler. Onlar genel kabul görmüş uygulamaları sorgular; daha iyi olanı  yapmanın yollarını arar; hayallerini hayata geçirmek için risk alırlar.

Yeni bir yol denemek, hem çevrenin tepkisini çekmek (hatta dışlanmak) hem de risk almak anlamına geldiği için, çoğu insan bu iki sorunla uğraşmak yerine, herkesin seçtiği garantili yolları tercih etmek zorunda kalır.  Maalesef, özgün olma potansiyeli olan bir çok insan bu şekilde davranarak sıradanlaşır.

Adam Grant, bilimde, sanatta, sporda çok yetenekli olan ve çok özgün (orijinal) işler yapma potansiyeline sahip çocukların çoğunun, ileriki yaşlarında toplum tarafından “yoğurulduğunu” ve herkesin gittiği yollardan gitmek mecburiyetinde bırakıldığını söyler.

Para kazanma ve özellikle yakın çevrelerine uyum gösterme arzusu, özgün olma motivasyonunu bastırır. Bilinen yollardan giderek başarılı olmak, orijinal (özgün) olmaktan çok daha kolay ve risksiz bir yoldur. İçinde yaşadıkları çevrenin onayladığı tarzda bir hayat seçen insanlar, çok başarılı olsalar bile, kendi özgünlüklerini ortaya koyamazlar. Kendi kendilerini sansürleyip, kendi düşlerinden gönüllü olarak feragat ederler.

Müvekkillerinin bütün davalarını kazanan bir avukat olabilirler ama hukuk sistemini değiştirmeye kalkışamazlar; süper doktorlar olurlar ama sağlık sistemine reform getirecek bir işe kendilerini adayamazlar; harika müzik yapabilirler ama kendi özgün bestelerini yapma cesareti gösteremezler.

orc2

Çoğu insan, aslında başka bir meslekte çok yaratıcı işler yapacak yeteneklere sahip olsa da, genç yaşta –belki de bilinçsizce- seçtiği fakülteden edindiği mesleği sevmeden yapmaya devam eder; kendini var edeceği başka bir alana girmeye cesaret edemez. Her toplumda aslında müzik dünyasında devrim yapabilecek yetenekte insanlar doktorluk; aşçılıkta çığır açacak yeteneğe sahipken öğretmenlik; iş dünyasında devrim yapacak düşünceleri olan ama memurluk yapmayı daha garantili bulan insanlar vardır. Bu insanların içlerindeki özgün ruh ortaya çıkma şansını bulamadan yok olur. Hem kendileri hem de onların katkılarından yararlanacak insanlar, çok değerli fırsatları kaçırmış olurlar.

Yetenekli pek çok insan, farklı, özgün olmaya gelince, kendinde o “kumaşı” görmez. Özgün olanların son derece korkusuz, risk alabilen, farklı yaradılıştaki insanlar olduğunu zanneder. Hâlbuki bu doğru değildir. Özgün yollar seçen insanlar da herkes kadar endişe ve korku duyarlar. Ama çoğunluktan farkları, bu korkularına rağmen kendi yollarını seçme cesaretini göstermeleridir.

“Az gidilen yoldan gitmek”,  sadece bazı “seçilmiş” insanlara bahşedilmiş bir özellik değildir. Özgünlük her şeyden önce,  hayata karşı bir duruş ve bir özgüven meselesidir. Özgün olmak, korkmamak değil, insanın korkmasına rağmen farklı olan yolu seçme cesaretidir.

Adam Grant, özgünlüğün yeni fikirler ve yaratıcılık kadar, merak ve cesaretle ilgisi olduğunu söyler. Adam Grant’a göre bir insanın özgün olmasına giden yolu açan, önce onun merakı sonra da kendi konfor sınırları dışına çıkma cesareti göstermesidir.

Özgünlük cesaret gerektirir ama aşırı bir risk almayı, körü körüne tehlikeye atılmayı da gerektirmez. Özgün insanlar, bir taraftan cesaretle risk alırken, diğer taraftan da kendilerini güvenceye alırlar. Her insanın içinde özgünlüğün nüveleri vardır ama çoğu insan, içindeki o özgün ruhu nasıl ortaya koyacağını bilmez.  Adam Grant, eğer bu konudaki farkındalığını, kararlılığını ve cesaretini yükseltirse, her insanın -öyle her şeyi feda etmeden de- özgün işler yapabileceğini söyler.

Özgün olmanın bir konuda ilk olmayı gerektirdiği gibi yanlış bir kanı da vardır. Özgünlük ilk ya da çok hızlı olmakla alakalı değildir. Özgünlüğün ölçütü, farklı ve en azından bir açıdan daha iyi olmaktır. Diğer insanlardan farkı az bile olsa, özgün ruhlu bir insan, kim ne derse desin, kararlılık gösterdiği taktirde, kendi farkını gösterebilir.

Özgün olan insanlar, genellikle her adımını çok iyi planlayan, her işi zamanında bitiren çok disiplinli insanlar da değildirler. Pek çok özgün insan, en yaratıcı fikirlerin son anda akıllarına geldiğini söyler.  Çoğu özgün insan, sistemli bir şekilde “tembellik” yapar ve yol boyunca kendisini sürekli geliştirir.

En özgün insanlar hiç hata yapmayanlar değil aksine en çok başarısızlığa uğrayanlar arasından çıkar. İnsan ne kadar çok girişimde bulunur ve denerse (ne kadar hata yaparsa) o kadar çok değişik yol ve yöntemle karşılaşır ve tamamen özgün bir sonuca ulaşma şansını artırır.

Adam Grant’a göre, özgün olmanın ilkeleri şunlar:

1. Var olan durumu, -ortada bir sorun yokmuş gibi dursa da – kabul etmemek, her şeyin neden öyle olduğunu sorgulamak ve daha iyi olanı aramak,

2. Hemen akla gelen ilk fikirlerle yetinmemek, çok daha fazla fikir geliştirmek,

orc3

3. İlgi alanlarını genişletmek ve geliştirmek; farklı kültürleri öğrenmek, değişik hobiler edinerek bilgi ve bakış açısını zenginleştirerek, kendine özgü bir yol yaratmak,

4. Bir fikir geliştirirken ya da iş yaparken acele edip birden sonuca atlamamak. Aksine stratejik olarak yavaşlamak, durmak, mola vermek. Düşünmeye daha çok zaman ayırarak,  yeni, özgün fikir ve çözümlerin kuluçka süresini uzatmak,

5. Kendi fikrine aşık olmadan, başkalarının fikirlerinden de yararlanmak. Farklı ve muhalif fikirleri de dikkate alarak düşünmek,

6.Özgün olmak için risk almaktan korkmamak ama riski dengelemek. Bir alanda risk alırken başka bir alanda kendini güvene almak,

7. Şeytanın avukatı rolünü oynamak: Kendi geliştirdiği fikirlerin zafiyetlerini ortaya koyup, onları da çürütmeye çalışmak,

8. En farklı fikirleri bile mevcut anlayışlar, yerleşik kültürle ilişkilendirmek. İnsanlar özgün fikirlere şüpheyle yaklaşırlar, bu nedenle onların fikirlerini değiştirmek zordur ama onların değerlerini ve alışkanlıklarını dikkate alan özgün fikirleri hayata geçirmek daha kolay olur.

9. Daha önce yapılmamışı yaparken, zorluklar karşısında insanın enerjisi düşse bile yılmamak, vazgeçmemek. Her şeye rağmen sürece odaklanmak, yeniden motive olmanın yollarını bulmak,

10. İnisiyatif almak. Harekete geçmek. Ama herşeyden önemlisi çok çalışmak. (Malcolm Gladwell’in de söylediği gibi herhangi bir alanda “ustalığa” erişmek için, o işe en az 10. 000 saat harcamak gerekir.)

Eğer insan, kendinde farklı bir yetenek, farklı bir anlayış, farklı bir ruh görüyorsa, inisiyatif alıp, kendi özgün düşüncesini hayata geçirmenin yollarını aramalıdır. Korkularına rağmen cesaret göstermelidir. Aksi taktirde, içinde bulunduğu durumu onun adına kimse değiştiremez. İnsanın ilerleyen yaşlarında “keşke” diyerek, pişman olmaması için; çocuklarına “Aslında ben… “ diye başlayan hayıflanma hikayeleri anlatmaması için, harekete geçmesi, davranması gerekir. Kimse için, hiç bir zaman geç değildir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Adam Grant: The Surprising Habits of Original Thinkers, TED
    https://www.ted.com/talks/adam_grant_the_surprising_habits_of_original_thinkers?language=en

  2. Adam Grant: The Surprising Habits of Original Thinkers Discussion Guide
    http://media.wix.com/ugd/955681_1528a0ab6c6b45789cb40b214952b25e.pdf

  3. Adam Grant “Why I Taught Myself to Procrastinate”
    http://www.nytimes.com/2016/01/17/opinion/sunday/why-i-taught-myself-to-procrastinate.html

  4. Apple, “Think Different“
    http://www.thecrazyones.it/spot-en.html

  5. Apple, “Think Different“, Video
    https://www.youtube.com/watch?v=ccCDYKX_YSc

  6. Adam Grant “The One Question You Should Ask About Every New Job”
    http://www.nytimes.com/2015/12/20/opinion/sunday/the-one-question-you-should-ask-about-every-new-job.html

  7. Adam Grant Shares His Secrets On Becoming An Original Thinker
    http://www.fastcompany.com/3057567/most-creative-people/adam-grant-shares-his-secrets-for-becoming-an-original-thinker

  8. Review: \'Originals\', by Adam Grant
    http://www.ft.com/intl/cms/s/0/e44b3166-be92-11e5-9fdb-87b8d15baec2.html#axzz4BgGrvKql

  9. Shyam Ramanathan, “11 Inspiring Lessons from Originals by Adam Grant”
    https://www.linkedin.com/pulse/11-inspiring-lessons-from-originals-adam-grant-shyam

  10. Simon KuperSimon Kuper “Life Lessons from Original Thinkers”
    http://www.ft.com/intl/cms/s/0/4f56797e-b3ef-11e5-8358-9a82b43f6b2f.html

  11. Elizabeth Gilbert, “Don’t Worry About Being Original. Just Be Authentic”
    http://www.elizabethgilbert.com/dont-worry-about-being-original-just-be-authentic-dear-ones-i-must-confe/

  12. “How to Be Original”
    http://www.wikihow.com/Be-Original

Edward Deming  “Japonya yükselişini, sahip olduğu doğal kaynaklara değil, iyi yönetime borçludur” der. Hiç kuşkusuz sadece ülkeler değil, şirketler ve sivil toplum projeleri de başarılarını iyi yönetime borçludurlar.

Yönetim, çok boyutlu bir fonksiyondur. İşbölümünden yetkilendirmeye, disiplinden  bağlılığa, inisiyatif almadan yaratıcılığa, kaynakları doğru alanlara tahsis etmekten adaletli olmaya, istikrardan risk almaya kadar, zaman zaman birbiriyle çelişen pek çok boyut barındırır.

Şirket yönetimlerinin kalitesi, sadece şirketin kendisini değil, içinde bulundukları toplumun refahını da etkiler. Yönetimlerin sürdürülebilirlik ilkesinden saptığı durumlarda sadece o şirket değil, şirketin ilişki içinde olduğu bütün kesimler olumsuz etkilenir. Artık şirketler o kadar büyük ki, bu büyüklükleri yönetmek, sadece o şirketin paydaşlarına değil, bütün topluma karşı bir sorumluluk üstlenmek anlamına geliyor. 2008 yılının sonunda ABD’de başlayan finans krizinin sadece ABD’yi değil, bütün dünyayı etkilemesi bu durumu anlatan en iyi örnektir.

Şirketlerin başta insan kaynakları olmak üzere, bütün kaynakları daha verimli kullanmaları ve geliştirmeleri gerekiyor. Ayrıca her şirketin, çalışanların gönüllü olarak inisiyatif kullanacakları, sorunları çözerek başarılı olacakları ortamlar yaratması gerekiyor.

Bugünün dünyasında, çalışanların gönüllü katılımı olmadan, sadece “emir-komuta-ödül” yönetimiyle kalıcı başarılar elde etmek mümkün değil. Herkesin elinden gelenin en iyisini yapmasının, en çok katkıyı vermesinin  yollarını açmak gerekiyor.

semc1

Son yıllarda yapılan pek çok araştırma, insanların daha fazla paraya ya da daha yüksek unvanlara sahip olmayı, ancak dengeli ve anlamlı hayatlar yaşayabildikleri takdirde istediklerini ortaya koyuyor.

Çalışanların yaptıkları işten anlam bulduğu ama aynı zamanda şirketin sürdürülebilir bir başarı elde ettiği ve böylelikle hissedarların yatırdıkları paranın karşılığını aldıkları bir yönetim, elbette en iyi yönetimdir. Herkes bilir ki iyi yönetilen her şirket, hem paydaşlarına hem de topluma katkı sağlar.

Fakat gerçek hayatta bunları yapmak hiç de kolay değildir. Sert rekabet ortamında bir şirketi yönetmenin zorluklarını, en çok şirketlerin üst yönetimleri bilir. Kitapta anlatılan “doğruların” yapılmasının önünde birçok engel vardır.  Pek çok yönetici ideal yönetim ilkelerini ne kadar savunsa da,  bunları uygulamaya kalktığında türlü zorluklarla karşılaşır.

Her şirket, ideal olanı yapma imkanı bulamayabilir. Her şirketin kendine özgü koşulları, “doğruları” yapmaktan alıkoyabilir. Ama yönetim teorisinin bazı doğrularını hayata geçirmek için, şirketlerin önünde hiç bir engel yok.  Bana göre her şirket, daha katılımcı bir yönetim benimseyebilir. Çalışanların seslerini duyuracakları, düşüncelerini ortaya koyacakları bir ortamı oluşturmanın maliyeti sıfırdır. İsteyen her lider, çalışanların katkısını alma becerisini gösterebilir.

Benin gördüğüm kadarıyla, şirket yöneticileri, çalışanların katılımını almakla, şirkette demokratik bir ortam kurmayı karıştırıyorlar. Bir ortamda insanların seslerini duyurarak kararlara katılmaları, o ortamın demokrasiyle yönetilmesi anlamına gelmez. Ben şirketleri demokrasiyle yönetmenin mümkün olmadığını ve böyle bir yönetimin de zaten gerekli olmadığını düşünüyorum. Bana göre şirketler, demokrasiyle değil katılımcı bir anlayışla yönetilmelidir.

Drucker, “Yönetim, insanlar ve güç; değerler, yapı ve hepsinden de önce sorumluluklar üstüne temellenen gerçek bir beşeri bilimdir” der. İyi örneklerden ilham, kötü uygulamalardan ders almak gerekir.

semc2

Ben yönetim konularını bundan 30 sene önce düşünmeye başlayıp, uygulamaya geçiren Ricardo Semler’in  başarılarından ilham almamızın mümkün olduğunu düşünüyorum.

Geleneksel yönetim anlayışını, sıra dışı uygulamalarıyla alt üst eden Brezilyalı işadamı Ricardo Semler, katılımcı ve insan odaklı yönetim yaklaşımının en tanınmış uygulayıcısıdır. Semler insanlara inanarak, onlara sorumluluk ve inisiyatif kadar özgürlük de vererek, 30 senedir şirketlerini başarılı bir şekilde yönetmeye devam ediyor. (Çalışanlar Ne İsterler?)

Ricardo Semler  “İnsanları kötü şekilde yönetip, onlardan iyi sonuçlar elde etmelerini bekleyemeyiz” der. Semler, insanların tembel ve her an hata yapabilecek varlıklar olduklarını varsayarak yönetmenin, onları “en düşük ortak paydada” yönetmek olduğunu söyler ve bu yönetim anlayışına karşı çıkar. İnsanların zafiyetlerinden yola çıkarak bir yönetim sistemi kurmak, onları sürekli kontrol etmeyi gerektirir. Bu anlayıştaki yöneticiler, insanları “işe yaramaz” olarak görüp,  onların motivasyonlarını düşürüp,  zehirli bir hava estirdikleri için asla verimli bir iş ortamı yaratamazlar.

İnsanları en düşük ortak paydadan hareketle yönetmek demek, her an “süper star liderlik” yapmak demektir. Bu anlayışla yöneten her yönetici, kontrolü kendinde topladığı, delege etmediği, kendi aklından başkasına güvenmediği için çalışanların ellerinden gelenin en azını yaptıkları bir iş ortamı yaratır.   İnsanların her an hata yapacaklarını varsaymak, onların çalışma hevesini de başarılı olma ihtimallerini de azaltır.

Böyle ortamlarda, bütün işlerin sorumluluğu bir avuç yöneticiye yüklenir. Çalışanlar, zekâlarını, yaratıcılıklarını, vicdanlarını işe katıp sorumluluk üstlenemezler; inisiyatif kullanamazlar. Böyle bir yönetim anlayışı, insanların sadece söyleneni yaptıkları, kimsenin kimseye güvenmediği, emir komuta zincirinin hakim olduğu  bir iklim yaratır. Bu ortamda ne çalışan bağlılığı ne de yaratıcılık vardır.

Semler, bir şirketin, insanları birleştiren idealleri bulup, bunu rehber olarak aldığında,  kendi çalışma disiplinini kendi sağlayan, motivasyonu yüksek, yetenekli çalışanları çeken bir ortam yaratacağını söyler. Bir şirketin bu anlayışa sahip olması aslında, insanların “yönetilmeye” ihtiyaçları olmadığını varsaydığı, en iyi kararları kendilerinin alabileceklerine güvenmesi anlamına gelir. Bu anlayış, insanları güçlü bir misyon etrafında,  “En yüksek ortak paydada” birleştiren yönetim anlayışıdır.

Semler, problem çözen, girişimci, kendi kendini yöneten, başarı odaklı insanları çeken bir ortam yarattığımızda, insanları kontrol etmeye ihtiyaç duymayacağımızı; böyle bir ortamda çalışan insanların zaten kendiliklerinden en iyiyi ortaya koyma yarışında olacaklarını söyler.

semc3

Ricardo Semler, insanlara birer yetişkin olarak davranmak gerektiğine, onlara işlerini nasıl ve ne zaman yapacaklarını söylemenin o insanları pasifleştirdiğine, sorumluluk almalarına engel olduğuna inanan bir liderdir. Semler’e göre, üretim hedeflerini fabrika işçilerinin kendilerinin belirlediği; bunun için ne kadar çalışıp, ne kadar ücret alacaklarını “yetişkin insanlar” gibi kendilerinin belirleyebileceklerini, bu hedefleri tutturmak için bir ödül beklemeden gönüllü olarak çalıştıkları bir ortam yaratmanın mümkün olduğuna inanır.

Semler, kendi şirketinde, ücretler de dahil olmak üzere herkesin bütün bilgilere ulaşmasını mümkün kılar. En alt kademede çalışanlara, finansal raporları nasıl okuyacakları hakkında eğitim verdirir.  Semler’in anlayışında, başka bir şirketi satın almak gibi büyük kararlarda bile, katılımcı bir karar alma mekanizması kurmak, çalışanların işi sahiplenmelerini ve işe bağlılıklarını artırır. Çünkü görüşlerine, önerilerine, değerlerine, kişiliklerine saygı gösterilen insanların, hem performansları hem başarıları hem de memnuniyet ve bağlılıkları artar.

Semler’in kendi şirketlerinde kurduğu bu modeli herkes kendi şirketinde harfiyen uygulayamayabilir ama hepimiz bu yönetim anlayışından ilham alabiliriz. İnsanın içindeki iyiye inanmak, onun katkısını alacak bir çalışma ortamı oluşturarak onu sorumluluk almaya ve inisiyatif kullanmaya (elbette hesap vermeye) teşvik etmek mümkündür.

Çalışanların katılımını sağlamanın hiç bir bedeli yok ama bunu yapabilen şirketlerin sayısı çok az. Bu konuyu, bütün şirket yönetimlerinin ciddiye alması ve bu kaynaktan yaralanmanın yollarını bulması gerekir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Ricardo Semler “The 7 Day Weekend”
    http://credu.bookzip.co.kr/resource/englishbook/pdf/aa30011.pdf

  2. Ricardo Semler “Bir Şirket, Bir Okul Ve Yaşam İçin Sıra Dışı Bilgelik”
    https://www.ted.com/talks/ricardo_semler_radical_wisdom_for_a_company_a_school_a_life/transcript?language=tr#t-2211

  3. Semco, Website
    http://www.semco.com.br/en/

  4. Lawrence M. Fisher, “Ricardo Semler Won’t Take Control”
    http://www.semco.com.br/en/download/media-coverage/strategy-business-january-2006.pdf

  5. Chuck Blakeman, \"The Emerging Work World in The Participation Age\"
    https://www.youtube.com/watch?v=ewA2BqbWhUQ

  6. Chuck Blakeman, “Why \'Participation Age\' Leaders Will Beat Old-School Managers, Every Time”
    http://www.inc.com/chuck-blakeman/marissa-mayer-the-old-school-manager-vs-ricardo-semler-the-participation-age-lea.html

  7. “The Emergence Of Uncorporate Culture And What That Means For \'Management”
    http://www.huffingtonpost.com/cultural-acupuncture/how-corporate-culture-hac_b_7444760.html

  8. Ted Coine “The Social Age is the Age of Participation”
    http://switchandshift.com/the-social-age-is-the-age-of-participation

  9. “The Work Revolution”
    http://workrevolution.org/portfolio/chuck-blakeman/

  10. “5 Leadership Attitudes From Flat Organizations”
    http://www.forbes.com/sites/rawnshah/2015/11/05/5-leadership-attitudes-from-flat-organizations/#2a3b59c4762d

  11. Simon Cauilkin, “Who\'s in Charge Here? No One”
    http://www.theguardian.com/business/2003/apr/27/theobserver.observerbusiness7

  12. Steve Denning, “A Learning Consortium For Management Innovation”
    http://www.forbes.com/sites/stevedenning/2014/11/20/exploring-innovations-in-management-through-a-learning-consortium/#5f0d354149ad

4 12634

İnsan, ilk kez gördüğü bir insanın, iyi ya da kötü, güvenilir ya da güvenilmez, güzel ya da çirkin olduğuna 4 saniyede karar verir. Vücut tipini, duruşunu, oturma biçimini, yürümesini, konuşmasını, ses tonunu, gözlerinin hareketini, ağzının şeklini, tavırlarını, kokusunu, etrafa yaydığı enerjiyi ve daha birçok özelliğini değerlendirip onun hakkında bir karara varması, 4 saniye sürer. Bütün bunları bilinçli değil, kendisi bile farkında olmadan yapar.

İnsan, çoğu durumda olduğu gibi, insanlar hakkında karar verirken de, mantıkla değil, duyguları ve sezgileriyle karar verir. Kimin tehlikeli, kimin güvenilir, kimin güçlü, kimin başarılı, kimin sağlıklı, kimin samimi… olduğunu hemen anlar. Bunun için düşünmesine gerek yoktur. Bir bakışta o insanın notunu verir. Bunu bilinçdışı bir sistemle yapar.  (İnsanı Yöneten İlkel Beyindir)

İnsan, çocukluktan başlayarak, insanların bir-iki özelliğine bakıp onlar hakkında genelleme yapma yolları bulur. Bunlar kendine oluşturduğu kısa yollardır. Bazıları, bir insanın sadece yürüyüşünden onun hakkında fikir sahibi olur. Bazıları, insanların gözlerine, bazıları konuşmasına bakarak insanlar hakkında karar verir. Bunların hepsi, herkesin kendine özgü oluşturduğu kısa yollardır. Bu kısa yollar, doğru sonuca ulaştırdığı gibi yanlışa da götürebilir. Ama doğru ya da yanlış da olsa,  insan kendi hayatını kolaylaştırmak için kendi kısa yollarını kullanır. (Daniel Kahneman)

İlk insanın kendisini tehlikelerden korumak ve hayatta kalmak için geliştirdiği bu kısa yollar, bize genetik miras olarak geçmiştir. Yaşadığımız karmaşık dünyada hepimiz, kısa yollar kullanarak, insanları bir bakışta değerlendirip onları, tehlikeli-tehlikesiz, iyi-kötü, güzel-çirkin, güçlü-güçsüz, sağlıklı-sağlıksız, mutlu-mutsuz, başarılı-başarısız… olarak tasnif ederiz. Uzun boylu, güçlü yapıları olan erkeklerin daha başarılı oldukları algısı, bir kısa yoldur. Güzel kadınların zeki oldukları algısı da bir başka kısa yoldur. Bunların bazıları doğru bazıları yanlış da olsa, hepimiz bunlar gibi onlarca, yüzlerce kısa yol kullanarak karar alırız.  (Siz Kararlarınızı Nasıl Alıyorsunuz?)

Kevin Hogan, gerçekte ilk izlenimin aslında “tek izlenim” olduğunu söyler. İnsanın ilk izlenimle aldığı kararı sonradan değiştirmesi mümkünse de, bu çok ender görülen bir durumdur. Genellikle ilk izlenimle aldığı  kararlar kalıcı olur. Bunları değiştirmek çok zordur.

ilkiz3

İnsanın hayatta kalma dürtüsüyle, bir kaç saniyede doğru karar vermesi için oluşturduğu kısa yollar, aslında son derece acımasız bir yöntemidir. İnsanların birbirlerini 4 saniyede değerlendirdikleri bir dünyada kendisi hakkında, iyi, güzel, sağlıklı, başarılı, mutlu… bir intiba oluşturması için herkesin en fazla 4 saniyelik bir süresi vardır. Üstelik insanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmak için, kimsenin ikinci bir şansı yoktur.

İnsanlar önce sezgileriyle karar alır, sonra bu kararlarını açıklarken onlara mantıklı gerekçeler bulurlar. Hepimiz günlük hayatımızda, “İçimde onunla ilgili olumlu  bir his var.” ya da “Onu beğenmedim ama nedenini tam söyleyemiyorum.” veya “O işle ilgili bir şeyler beni rahatsız ediyor, ama ne olduğundan emin değilim.” ifadeleriyle pek çok kere karşılaşırız. Bunlar, zihnimizin sonradan varacağı mantıklı gerekçelerden, çok daha hızlı ve çok daha güçlü olan sezgilerimizin sesidir. “İçimizden gelen” bu sesler, kararlarımızda hayati bir rol oynar.

Her ne kadar bazı insanlar “Ben görünüşe bakmam.” deseler de, aslında görünüşe bakmadan karar veren insan yoktur. İlk izlenim, beynimizin  bilinçaltında oluşmuş nörolojik bir tasarımdır. Her ilk karşılaşmada  beynimizdeki  milyonlarca nöron etkin hale gelerek, 4 saniye içinde söz konusu insanı, ürünü, markayı, yeri, durumu… olumlu-olumsuz, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi gruplara ayırır.

Kevin Hogan’a göre, insan hayatında ilk kez gördüğü bir insanın, önce toplumdaki yerini yani onun statü sahibi olup olmadığını değerlendirir sonra da onun çekici ya da itici bir insan olup olmadığına karar verir. Bu iki değerlendirme de söz konusu insanın dış görünüşünden kaynaklanır. İnsanın duruşu, boyu, kilosu, cildinin rengi, yüzünün simetrisi, saçı, nasıl giyindiği, kullandığı aksesuarlar… o insanın hangi gruba tasnif edileceğini yani toplum içindeki yerini ve ne kadar çekici olduğunu belirler.

İnsanların, insanları bu şekilde değerlendirmeleri aslında hiç adil değildir. Ama adil olsa da olmasa da gerçek budur. Hiç birimiz insanları, güzel-çirkin, iyi-kötü olarak değerlendirirken adil davranmak zorunda hissetmeyiz kendimizi. Sonuçta bu bizim sübjektif değerlendirmemizdir, sadece bizi bağlar. İnsan birkaç saniye içinde –kendisi bile farkında olmadan- bir insan hakkında ömür boyu sürecek bir karar verir. Bu çok acımasız bir ölçme ve değerlendirme sistemidir. Dış görünüş, insanın kaderini belirler. İnsanın yarattığı ilk izlenimin, bir ilişkiyi başlatma gücü olduğu kadar o ilişkiyi doğmadan öldürme gücü de vardır.

İnsan kendi görünüşünü oluşturan bazı özellikleri değiştiremez. Bazıları bizden uzun boylu, bazılarının göz rengi, bazılarının yüzü bizimkinden daha güzeldir.  Bu özellikler maalesef adil dağılmamıştır. Ama bizim de başkalarında olmayan, başkalarının sahip olmak istediği niteliklerimiz vardır.

Kevin Hogan “İnsan, yüzünü değiştiremez ama surat asmak yerine gülümsemek kendi elindedir.” der. İnsan kendine özen göstererek, herkes üzerinde daha olumlu izlenimler yaratacak adımları atabilir. Dış görünüşün, insanın başarısı ve mutluluğu üzerindeki “korkutucu” etkisini bilmek bile, bu konuya gereken önemi ve önceliği vermemiz için yeterli bir nedendir. İyi bir ilk izlenim kendi haline bırakılacak bir şey değildir; kontrolü kendi elimizde olmalıdır

ilkiz1

İlk izlenim, ağırlıklı olarak dış görünüşümüze bağlı olarak oluştuğuna göre, bu görünüşü daha iyi hale getirmek için çaba gösterebiliriz. Nasıl giyindiğimiz,  kişisel bakımımıza ne derece önem verdiğimiz, etrafımızla nasıl bir iletişim içinde olduğumuz, el sıkma biçimimiz, ne kadar düşünceli davrandığımız, stresimizi nasıl yönetip, öfkemizi nasıl sergilediğimiz…. insanlar üzerinde yarattığımız izlenimi belirler.

Dış görünüşümüz, bizim insanlar üzerinde yaratacağımız algıyı dolayısıyla da başarımızı, mutluluğumuzu belirler. Doğuştan hangi özelliklere sahip olursak olalım, maddi imkanlarımız ne olursa olsun, hepimiz insanlar üzerinde olumlu bir ilk izlenim yaratmayı, her gün insan içine çıkmadan yerine getirmek zorunda olduğumuz bir sorumluluk ve hedef olarak ele almalıyız. Dış görünüşümüze özen göstermek, çok acımasız bir ölçme ve değerlendirme dünyasında, hak ettiğimiz takdiri elde etmenin ön koşuludur. Sahip olduğumuz diğer bütün özellikler, insanlar üzerinde oluşturacağımız ilk izleniminden sonra kabul görür. Eğer doğru bir ilk izlenim yaratamazsak, insanlara kendimizi anlatmamız çok zor olur ve çok uzun zaman alır.

İnsanlar üzerinde oluşturacağımız ilk izlenimi, kendi haline bırakmamak gerekir çünkü; ilk izlenimin ikincisi yoktur.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Heidi Grant Halvorson, Romualdo Faura, “A Second Chance to Make the Right Impression”, HBR
    https://hbr.org/2015/01/a-second-chance-to-make-the-right-impression

  2. Heidi Grant Halvorson “How to Change People\'s Perception of You”, HBR, Video
    https://hbr.org/video/4471480542001/how-to-change-peoples-perception-of-you

  3. Heidi Grant Halvorson, “How to Override the Assumptions Others Make About You”
    http://www.huffingtonpost.com/heidi-grant-halvorson-phd/how-to-override-the-assum_b_6931984.html

  4. Dr. Heidi Grant Halvorson, “How to Overcome a Bad First Impression—And Make a Good Second One: Understanding The Psychology of Perception Helps”
    https://www.advisory.com/daily-briefing/2015/02/05/how-to-overcome-a-bad-first-impression-and-make-a-good-second-one

  5. Dr. Heidi Grant Halvorson
    http://www.heidigranthalvorson.com/

  6. Dr. Heidi Grant Halvorson, “Why First Impressions Are So Important.”
    http://www.upworthy.com/heres-the-science-behind-first-impressions-and-how-make-up-for-a-bad-one

  7. Janice Wood, “The Power of a First Impression”
    http://psychcentral.com/news/2014/02/15/the-power-of-a-first-impression/65944.html

  8. Wikipedia, “First impression”
    https://en.wikipedia.org/wiki/First_impression_(psychology)

  9. “Impression Management”
    https://en.wikipedia.org/wiki/Impression_management

  10. Brittney Helmrich, “5 Scientific Ways to Make a Good First Impression”
    http://www.businessnewsdaily.com/8097-science-good-first-impression.html

  11. Karla Star, ”The Science of First Impressions”
    https://www.psychologytoday.com/blog/the-science-luck/201302/the-science-first-impressions

  12. Eric Wargo, “How Many Seconds to a First Impression?”
    http://www.psychologicalscience.org/index.php/publications/observer/2006/july-06/how-many-seconds-to-a-first-impression.html

3 14609

İktisat tarihçisi Niall Ferguson’a göre bir toplum, çalışmayı ve üretmeyi yüceltirse, bilimsel düşünceye değer verirse, hukukun üstünlüğünü sağlar ve vatandaşlarına adil bir rekabet ortamı yaratırsa, ileri medeniyet seviyesine ulaşabilir. Ferguson’a göre, gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran altı özellik vardır:

1. Herkesin adil bir şekilde yarışmasını sağlayacak kurallar koyup, en iyi olanın kazanacağı bir ortam yaratmak. (Rekabetçilik)

2. Bilimin üstünlüğünü sağlamak. (Bilim)

3. Hukukun üstünlüğü ve mülkiyet haklarını güvence altın almak. (Hukuk)

4. Tüketimin önüne sınır koymayarak, ekonominin büyümesini ve toplumsal refahın artmasını sağlamak. (Tüketim Kültürü)

5. Çalışma kültürü ve iş ahlakını yerleştirmek. (İş Ahlakı)

6. İnsanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına almak.  (Modern Tıp)

Türkiye Medeniyet Düzeyine Nasıl Ulaşır?

Çetin Altan, Neil Ferguson’un yazdıklarının hepsini, uzun yıllar süren gazetecilik hayatında dile getirmiş bir yazardı. Çetin Altan’a göre, bir toplumun ilerlemesinin, gelişmesinin, refah toplumu olmasının altındaki nedenler şunlardı:

cetinaltan1

1. Bir toplumda üretim düşükse, gelişmiş ve örgütlenmiş meslek grupları yoksa; ekonomik kaynaklar siyasetçilerle bürokratların denetimindeyse, insanlar birey değil, devletten geçinen kapı kulu olurlar. (Rekabetçilik)

2. Bilim toplumların ilerlemesini sağladı, kol gücünün önemi azaldı, hamasete dayalı siyaset ortalıktan silindi. Cengâver yiğitliklerin yerini, bilgisiyle iş yapan insanlar, üstün teknolojiyle donanmış şirketler ve devlet kurumları aldı. (Bilim)

3. Bugün güçlü bir toplum, iki temel direk üzerine durur: Hukuk ve ekonomi. Saydamlık ve hukuk yoksa, adam kayırmalar, kapalı kapılar ardında iş çevirmeler ve kokuşmuşluk her yere siner. (Hukuk)

4. Her insan, konforlu bir hayat yaşamak ister. Yaşam kalitesi demek, lüks tüketim demek değildir; aksine insanın kullandığı diş macunundan yediği peynire kadar gündelik gereksinimlerini iyi bir kalite düzeyinde karşılamasıyla ilgilidir. (Tüketim kültürü)

5. İnsanın yaptığı işle bütünleşmesi, mutluluk kaynağıdır. İnsanın yaptığı işten aldığı zevk, o işten kazandığı parayı harcarken aldığı zevkten daha büyükse, o zaman o insan iyi bir hayat yaşıyor demektir. İnsan bir meslek sahibi olup, mesleğiyle bütünleştiği takdirde hem mutlu hem başarılı olur. Asıl olan, değerli bir insan olabilmektir; önemli birisi olmak, gelip geçici bir durumdur. Ama maalesef Türkiye’de insanlar değerli olmaktan çok önemli olmak istiyorlar. Bizim ülkemizde önemliler, değerlilerden daha üstün görülüyor. (Çalışma kültürü)

6. Ölmeden önceki hayatın kalitesini yükseltmek isteyen Batı toplumlarıyla, öldükten sonra ödüllendirmeyi yücelten üçüncü dünya ülkelerinin arasındaki dengesizliği gidermek gerekir. (Tıp)

Çetin Altan, ömrü boyunca insanın ve toplumların ilerlemesini savundu. İnsanın, elindeki imkanlarla en iyisini yapması gerektiğine inandı. Kendisine bir röportajda iyi yaşamak nedir diye sorulduğunda, “İyi yaşamak zamanı olanaklar çerçevesinde en unutulmaz bir tat içinde değerlendirmektir.” demişti.

cetinaltan2

Çetin Altan, evrensel değerlere sahip çıktı. Ona göre eğitimde, teknolojide, yaşam standartlarında, demokraside, hukukta ve estetikte evrensel ölçüleri yakalamadan refah toplumu olmak mümkün değildi.

Çetin Altan’ a göre, estetik değerlerde evrensel ölçütleri yakalamak da, en az hukukta, ekonomide, eğitimde, sağlıkta yüksek standart tutturmak kadar önemliydi.  Ona göre, kentlerin estetiği, bireylerin iç güzelliğinin yansımasıydı. Ahlakın güzellikle yakından ilintili olduğunu düşünürdü. İçleri güzel olmayan insanların, yaşadıkları mekanları da güzelleştiremeyeceklerini savunurdu. Altan’a göre çirkinliğin nedeni sadece fakirlik değildi; çünkü tek odalı bir evin masasında bile, bir su bardağına üç beş kır çiçeği koymak için insanın paraya ihtiyacı olmadığını düşünürdü.

Çetin Altan, bizim neslimize dünyalı olmayı öğretti. Ondan evrensel değerlere sahip olmayı, tarihin nereye doğru aktığını öğrendik. Belki de bunların hepsinden daha önemlisi, hayatın bir mucize olduğunu ve bu mucizeyi yaşamak için hangi koşulda olursa olsun hep iyimser olmayı yani “enseyi karartmamak” gerektiğini öğrendik.

Çetin Altan sadece bir yazar ya da gazeteci değil bir düşünürdü. Çetin Altan’ın evrensel düşünceleri hep yaşayacak.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Sedef Kabaş-Çetin Altan, Evrensellik Ropörtajı, Video, Duayen
    https://www.youtube.com/watch?v=wo-Xs4_FCgU

  2. Sedef Kabaş-Çetin Altan, Evrensellik Ropörtajı, Video, Portreler
    https://www.youtube.com/watch?v=T8ijmePuH6Q

  3. Bir Yudum İnsan Belgesel Serisi Çetin Altan
    https://www.youtube.com/watch?v=jYr5t4NB0DM

  4. Özlem Gürses Çetin Altan Ropörtajı-20. Saat Haber Türk
    https://www.youtube.com/watch?v=jyL9nEevvow

  5. Eski Hamaset Öyküleri, Milliyet, 06.03.2013
    http://www.milliyet.com.tr/eski-hamaset-oykuleri/gundem/gundemyazardetay/06.03.2013/1676808/default.htm

  6. Bir Tılsımı Vardır Hayatın, Milliyet, 05.09.2012
    http://www.milliyet.com.tr/bir-tilsimi-vardir-hayatin/gundem/gundemyazardetay/05.09.2012/1591394/default.htm

  7. Değişim ve Türkiye, Milliyet, 07.01.2015
    http://www.milliyet.com.tr/degisim-ve-turkiye/gundem/ydetay/1995129/default.htm

  8. Yoksul Doğu\'nun, Zengin Batı\'ya Öfkesi, Milliyet, 10.02.2006
    http://www.milliyet.com.tr/yoksul-dogu-nun--zengin-bati-ya-ofkesi---/cetin-altan/yasam/yazardetayarsiv/25.08.2010/145652/default.htm

  9. Ahlak ve Estetik, Milliyet, 04.06.2014
    http://www.milliyet.com.tr/ahlak-ve-estetik/gundem/ydetay/1892293/default.htm

  10. Sanat ve Zevk, Milliyet, 15.01.2015
    http://www.milliyet.com.tr/sanat-ve-zevk/gundem/ydetay/1998771/default.htm

Yemek yapan bir aşçı, eğer hijyen kurallarına uymazsa, insanları zehirleyebilir. Şoförün bir anlık dikkatsizliği, insanları öldürebilir. Sadece tek başına çalışanlar değil, işletmeler de insanlara zarar verebilir. Her şirketin ürettiği ürün veya hizmet, insan sağlığına ya da çevreye zararlı olabilir. Doktorların Hipokrat yeminindeki, “önce zarar verme!” ilkesi aslında, iş yapan her insan, her şirket için geçerlidir. İş yapmanın birinci koşulu, zarar vermemektir. İş yapan herkes, bu sorumluluğu üstlenir.

Bunun için uygar toplumlar, bir ürün veya hizmetin üretimde kullanılan yöntemlerin, ham maddelerin ve nihai ürünlerin olumsuz etkilerini en aza indirmek için sürekli bir çaba içindedirler. Avrupa Topluluğu, üye olmak isteyen her ülkeye, kendi üretim standartlarına uymayı bir koşul olarak getirir. Aynı anlayış, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya gibi ülkelerin hepsinde vardır.

Ama şirketleri yönetenlerin sorumluluğu, insan sağlığı ve çevre konularıyla da sınırlı değildir. Şirketler, yatırımcıların parasını kullanır, insan çalıştırır, tedarikçilerinin ürünlerini girdi olarak kullanırlar. Her şirket, kendi çevresinde bir etki alanı oluşturur. Bir şirketi iyi yönetememek, sadece o şirketin sahiplerinin para kaybetmelerine değil, o şirkette çalışanların işsiz kalmalarına, tedarikçilerin işlerini kaybetmelerine, müşterilerin zarar görmelerine yol açabilir.

iStock_000063350823_XXXLarge

Şirketler, her geçen gün hayatımızda daha büyük bir yer kapladığı için, üstlendikleri sorumluluklar da aynı oranda arttı. Bundan yüz elli sene önce, en büyük şirketin çalıştırdığı insan sayısı iki-üç yüz kişiyken, bugün büyük şirketler, milyonlarca insana dokunan bir etkiye sahipler. Amerikan perakende zinciri Walmart’ın çalıştırdığı insan sayısı iki milyonun üzerinde.  Bu şirket, yirmi yedi ülkede, on bir binden fazla mağazaya sahip ve her gün on milyonlarca insanın hayatına giriyor, on binlerce şirketten satın alma yapıyor. Böyle bir büyüklüğü yönetmenin sorumluluğu, bir devleti yönetmenin sorumluluğu kadar büyük.

Son yıllarda, sık sık, şirketlerin sosyal sorumluluk üstlenmeleri, toplumdan kazandıklarını topluma geri vermeleri gereğinden bahsediliyor. Pek çok büyük şirket de, bu talebe cevap vererek, “iyi işler yapan şirket” algısını yaratmak için, eğitim, sağlık, çevre gibi konularda “sosyal sorumluluk” projeleri üstleniyor.

Ben, bu tür “sosyal sorumluluk” işlerine zaman ve kaynak ayırmaya gelene kadar, her şirketin önce kendi müşterilerine, kendi çalışanlarına ve tedarikçilerine; içinde bulundukları topluma ve çevreye karşı sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğine inanıyorum.

Şirketler de bireyler de elbette toplumun sorunlarına duyarlı olmalı ve bu konularda gönüllü olarak çaba göstermelidirler ama bunlardan önce, faaliyet  gösterdikleri alanda, önce üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidirler. Adil, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim sergilemeleri, “kurumsal sosyal sorumluluk” projeleri üstlenmelerinden çok daha değerlidir. Bir şirketten beklenen, çevre ya da eğitim konusunda kurumsal sosyal sorumluluk projesi yapmaktan çok, aslında kendi yaptığı işi, doğru, düzgün yapması; insana ve çevreye zarar vermeden faydalı bir faaliyet sürdürmesidir.

Şirketlerin bu anlayışla yönetilmeleri, sadece “iyi yönetişim” konusu değil, özünde bir ahlak konusudur. Çünkü, bir şirketin çevreye ve topluma zarar vermemesini, kanunlardan çok, o şirketi yönetenlerin ahlakı belirler.

İster bireysel ilişkilerimizde, ister iş hayatında, isterse siyasette olsun, ahlak kuralları  hep  aynıdır.  Ahlaklı olmak demek, yalan söylememek, aldatmamak, çalmamak, rüşvet alıp vermemektir. Hangi ülke, hangi sektör olursa olsun, geçerli olan, bu ahlak kurallarıdır. Bu kurallar kişilere ya da kurumlara göre değişmez. İş hayatı da, siyasi hayat da, günlük hayat da aynı ahlak kurallarına tabidir. Nasıl özel ilişkilerimizde dürüst olmak zorundaysak, iş hayatı ve siyasette de dürüst olmak zorundayız. Yalan söylemek, gerçeği gizlemek, aldatmak, hile yapmak… sadece bireysel ikişkilerimizde değil, her yerde ve her alanda, ahlaksızlıktır.

iStock_000065364457_XXXLarge

Son günlerde ortaya çıkan Volkswagen skandalı bunun en canlı örneğidir. Ürettiği bazı araçların  çıkardığı karbon monoksit gazını azaltacak yatırımı yapmak yerine şirketin, gaz salınımını gerçek değerinin altında gösteren bir yazılım yazarak, gerçeği herkesten saklaması,  ahlaksızlıktır. Volkswagen yöneticileri, daha fazla kar etmek için milyonlarca insanı aldatmışlardır.  Hem müşterilerine, hem bayilerine, hem ortaklarına, hem kendi çalışanlarına, hem de markalarına zarar vermişlerdir.

Keşke Volkswagen hiç bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi üstlenmesydi, keşke Almanya Futbol Ligi (Bundesliga) takımlarına sponsorluk yapmasaydı da, önce kendi üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla üstlenip, şeffaf bir yönetim anlayışı benimseseydi.

Daha düne kadar Volkswagen, bütün ülkelerin kamuoyu nezdinde,  ürünlerinin kalitesi ile çok olumlu izler bırakmış bir şirketti. Ama birkaç üst düzey yöneticinin ahlak dışı davranışı, sadece şirketin çalışanlarını ve ortaklarını değil, müşterileri ve bayileri başta olmak üzere milyonlarca insanın hayatını son derece olumsuz etkiledi.

Hiçbir iş sadece, ürün ve hizmet üretmekten ibaret değildir. Ne kadar kaliteli üretim yaparsa yapsın, bir şirketin en önce temel ahlak kurallarına uyması gerekir. Buna uymayan şirketler, etki alanlarındaki insanlara büyük zarar verirler. Bu yüzden kim hangi işi yaparsa yapsın, o  işi  nasıl yaptığı yani ahlaklı davranıp davranmadığı, yaptığı işin niteliğinden çok daha önemlidir. Çünkü insanlar, kalitesini beğenmedikleri bir marka yerine, kendi özgür seçimleriyle, bir başka markanın ürününü alabilirler. Ama bir şirketin yaptığı ahlak dışı davranışı, bazen uzun bir süre kimse fark etmeyebilir. Kaliteli bir ürün satın aldığını zanneden insanlar, yanıldıklarını uzun süre anlamayabilirler. Bu nedenle ahlak, kaliteden daha önemlidir ve daha önce gelir.

İster küçük, ister küresel büyüklükte olsun,  şirket yönetmenin temelinde ahlaki kurallar vardır. Bunlar ülkeden ülkeye, toplumdan topluma değişen kurallar değildir. Dünyanın her yerinde, her çalışanın ve her yöneticinin uyması gereken kurallardır.

Umarım Volkswagen örneği, kamu ve özel sektörde yöneticilik yapanlara ne kadar büyük sorumluluklar üstlendiklerini hatırlatan bir örnek olmuştur.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Joanne B. Ciulla, “Ethics and Leadership Effectiveness”
    http://www.ila-net.org/members/directory/downloads/antonakis-ciulla-13.pdf

  2. Joanne B.Ciullan, “The State of Leadership Ethics and The Work That Lies Before Us”
    http://www1.worldbank.org/publicsector/anticorrupt/leadershipethics/cuillabeer06.pdf

  3. “Ethics and Corporate Responsibility”
    http://mhhe.com/irwin/m/pages/downloads/batemanM2e_sample_ch03_small.pdf

  4. Andrea Bencsik and Renáta Machová, “Knowledge Management And Ethics From The Busıness Point Of View”
    http://msed.vse.cz/files/2012/Bencsik_2012.pdf

  5. Katarina Katja Mihelič, Bogdan Lipičnik, Metka Tekavčič, “Ethical Leadership”
    http://www.ef.uni-lj.si/docs/osebnestrani/MIhelic_Lipicnik_Tekavcic_2010_clute.pdf

  6. Wikipedia, Volkswagen Emissions Violations
    https://en.wikipedia.org/wiki/Volkswagen_emissions_violations

0 15054

Kadınla erkek eşit değildir. Kadın vücuduyla erkek vücudu, kadın gücüyle erkek gücü, kadın aklıyla erkek aklı, kadın ruhuyla erkek ruhu birbirinden çok farklıdır.

Erkeğin kas gücünün, kadına göre daha fazla olması, ona ilkel toplumlarda üstünlük sağlamış ve erkek egemen toplumların oluşmasına neden olmuştur. Özellikle 20. Yüzyılda kadın hakları konusunda büyük ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, erkek egemen toplum düzeni bugün hala büyük ölçüde hüküm sürmektedir. Erkeğin yüzyıllardan beri sahip olduğu ayrıcalıklar, toplum dokusuna o kadar işlemiştir ki, gelişmiş ülkeler, bugün bile  kadın haklarını sürekli olarak iyileştirmeye devam etmek zorundadırlar.

Ama erkek egemen toplumlar, ileri bir refah düzeyine erişemezler. Yüksek bir refaha erişmiş, medeni bir toplum olmanın en önemli koşulu, kadınların işgücüne, karar mekanizmalarına ve siyasete erkekler kadar katılmalarıdır. Eğer kadınlar, çalışma hayatına girmezlerse ve toplum hayatında söz sahibi olmazlarsa, bundan sadece kendileri değil, erkekler de zarar görür. Toplumsal ve ekonomik gelişme için, kadınların mutlaka erkeklerle aynı haklara sahip olmaları gerekir.

Equality concept

Kadınların çalışması, gelir eşitsizliğini azaltır, refah seviyesini yükseltir. Ve bu gelişmeden en çok çocuklar yani geleceğin toplumu yarar sağlar.

Fakat hala dünya genelinde kadınların işgücüne katılımı,  erkeklerin çok altında. Türkiye ise bu konuda, ne yazık ki OECD ülkeleri arasında kadınların istihdama katılımının en düşük olduğu ülke. Ülkemizde kadınların sadece %30’u çalışıyor. Türkiye’de kadınlara tanınan yasal haklar, batı ülkelerine benzer olsa da,  gerçek hayatta kadınlar, bir türlü karar verici konuma gelebilmiş, bir türlü siyasette ön plana çıkabilmiş değiller. Çünkü, Türkiye’de kadın -yasalar ne derse desin- erkekle eşit görülmez. Bizim toplumuzda sadece erkekler değil, kadınlar da kadınları erkeklerle eşit  haklara sahip olduklarını düşünmezler.

Kadınların ekonomide ne kadar yer alacağını en çok, ülkelerin gelenekleri, kültürel özellikleri ve eğitim seviyesi belirler. Kadınlara kanunlarla eşit haklar tanınması yeterli olmaz maalesef. Kâğıt üzerinde, kanunen verilmiş hakların gerçek hayatta da uygulanması için, toplumun kadına bakışının değişmesi gerekir.

Ülkelerin olduğu gibi şirketlerin de kültürleri ve liderlik tarzları, kadın gücünden nasıl yararlanacaklarını belirler.  “Eşit işe eşit ücret” ya da “cinsiyete değil liyakate göre görevlendirme” gibi en temel haklar bile, birçok şirkette kadınların aleyhinde çalışır. Son derece eşitlikçi olduklarını ifade eden şirketler bile, kadınlara eşit haklar sağlamaz.

Bugün çoğu şirket, işe alma ya da terfi ettirmede kadınlara çifte standart uyguluyor. Önyargılarla hareket ederek, kadınlara sadece yardımcı pozisyonları layık görüyor. Maalesef kadınların iş hayatında yükselmelerini önleyen “görünmez” engelleri bir türlü yerinden kaldıramıyoruz. (Kadınların Üstünde Cam Tavan mı Var?)

Kadınlara eşit hakların tanınması, sadece şirketlerin insan kaynakları yöneticilerinin halledecekleri bir iş değil; kadın dostu bir şirket olmak için bu görüşü öncelikle liderin sahiplenmesi gerek. (Bütün Şirketler Kadın Dostu Olmak Zorunda)

0001-63369997

Kadın hakları konusunun can alıcı noktası, Türiye’de olduğu gibi, kadınların çoğunun hiç bir gelirinin olmamasıdır. İstisnaları olsa da, genel kural olarak çalışmayan ve geliri olmadığı için babasının ya da kocasının eline bakan kadın, haksızlığa uğrar. Baba ya da eş ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ekonomik gücü olmayan kadın güçlü olamaz. Çalışmayan bir kadın, kendi haklarını savunamaz.

Kadınların toplumda eşit haklara sahip olmaları, kendi başlarına başarabilecekleri bir iş değil. Eğer kadının toplumda güçlenmesi, yarın toplumumuzu daha güçlü yapacaksa, eğer yarın refah seviyemiz yükselecekse, bu konuda kadın- erkek herkesin birlikte mücadele etmesi, kadınlara destek olması gerekir. Karar veren konumunda olan herkesin, “Birleşmiş Milletler Kadının Güçlenmesi” İlkeleri doğrultusunda davranması gerekir.

Kadınların erkeklerle aynı ölçüde çalıştığı, erkeklerle aynı haklara sahip olduğu, erkekler gibi siyasete dahil olduğu bir ülkede, en çok çocuklar mutlu olurlar. Böyle bir ülke, bütün fertlerine refah getirir; herkes için daha yaşanılır ve daha güzel olur. Bu nedenle, kadın-erkek eşitiliğini talep etmek ve bunun için çaba göstermek, sadece kadınların değil, erkeklerin de meselesidir

Gelişmiş bir ülke olmak için, kadınların hayatın her alanında güçlü bir yer edinmelerini sağlamak zorundayız. Şirketlerde, derneklerde, vakıflarda, kamu kuruluşlarında ve siyasette, kadınların karar verici konuma gelmelerini sağlamalıyız. Bu konuyu önemsemeli ve başta erkekler olmak üzere hepimiz üzerimize düşenleri yapmalıyız.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. “Women’s Empowerment Principles: Equality Means Business”, UN Global Compact
    http://www.un.org/en/ecosoc/newfunct/pdf/womens_empowerment_principles_ppt_for_29_mar_briefing-without_notes.pdf

  2. Women’s Empowerment: Measuring the Global Gender Gap, World Economic Forum
    http://www.weforum.org/pdf/Global_Competitiveness_Reports/Reports/gender_gap.pdf

  3. Katty Kay, “The Confidence Code: The Science and Art of Self-Assurance -What Women Should Know”, ebook
    http://www.ebookdoor.org/uncategorized-list/the-confidence-code-the-science-and-art-of-self-assurance_33i1d.html

  4. Toplumsal Cinsiyet İstatistikleri, 2014, TÜİK
    http://www.tuik.gov.tr/Kitap.do?metod=KitapDetay&KT_ID=11&KITAP_ID=294

  5. Kadınların Güçlenmesi Prensipleri
    http://weprinciples.org/files/attachments/TR_WEPs_2.pdf

  6. UN Women Women’s Empowerment Principles
    http://www.unwomen.org/en/partnerships/businesses-and-foundations/womens-empowerment-principles

  7. Anju Malhotra, Jennifer Schulte, Payal Patel, Patti Petesch “İnnovation for Women’s Empowerment and Gender Equality”
    https://www.icrw.org/files/publications/Innovation-for-Womens-Empowerment.pdf

  8. “Gender Inequality and Women in the Workplace”
    http://www.summer.harvard.edu/blog-news-events/gender-inequality-women-workplace

  9. “Close The Gap! The Cost of Inequality in Women’s Work”
    http://www.actionaid.org.uk/sites/default/files/publications/womens_rights_on-line_version_2.1.pdf

  10. Nan Stone, “Mother’s Work”, HBR
    https://hbr.org/1989/09/mothers-work

  11. Orit Gadiesh and Julie Coffman, “Survey: Why Don’t More Women Rise to the Top?”
    https://hbr.org/2010/01/survey-why-dont-more-women-rise

  12. Alexis Gendron, Nicole Nasser, Kathleen L. McGinn, “Women and Power: Stories from Around the Globe”
    https://hbr.org/product/women-and-power-stories-from-around-the-globe/902203-PDF-ENG

  13. Avivah Wittenberg-Cox, “Male Bosses Need to Speak Up for Gender Balance”, HBR May 2013
    https://hbr.org/2013/05/male-bosses-need-to-speak-up-f

  14. “Women and the Economics of Equality”, Harvard Business Review Staff
    https://hbr.org/2013/04/women-and-the-economics-of-equality

  15. Nilofer Merchant, “Three Reasons Men Should Read Lean In”
    https://hbr.org/2013/03/three-reasons-men-should-read

  16. McKinsey Quarterly,\'Gender Equality: Taking Stock of Where We Are\', Sept, 2015
    http://www.mckinsey.com/insights/organization/gender_equality_Taking_stock_of_where_we_are?cid=mckwomen-eml-alt-mkq-mck-oth-1509

7 8699

Uzlaşma, çoğu durumda zor ama gerçekleştirilmesi arzu edilen bir durum olarak gösterilir. Kendi isteklerini dayatanlara, uzlaşmanın iyi olduğu tavsiye edilir. Tarafların bazı haklarından, bazı ayrıcalıklarından feragat etmeleri halinde, herkesin daha kazançlı olacağı söylenir.

Peki, gerçekten uzlaşma, her durumda iyi bir şey midir? Farklı düşünceleri, farklı öncelikleri, farklı istekleri olan tarafların, her zaman “orta yolu bulmaları” doğru mudur? İnsanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Uzlaşmanın şart olduğu alan, insanın özel hayatındaki birlikteliklerdir. Hayatı paylaşan iki insanın, her ikisini de ilgilendiren bütün konularda, mutlaka ama mutlaka uzlaşmaları gerekir. Hangi şehirde, hangi semtte, hangi evde oturmaktan tutun da, boş zamanlarda ne yapılacağı, kimlerle birlikte olunacağı, nerede tatil yapılacağına kadar bütün konularda, iki insanın birbirini dinleyerek, birbirini anlayarak, her ikisini de hoşnut kılacak çözümleri bulmaları gerekir. Bu çözümü bulmak için uzlaşmaları gerekir.  Aksini yapmak, ilişkileri temelden sarsar. Sürekli olarak taraflardan birinin isteklerini yapmak, ilişkinin ömrünü kısaltır.

Eşler ve sevgililer için şart olan uzlaşma, arkadaşlıklar için de olmazsa olmazdır. Eğer arkadaşlar uzlaşamazlarsa, ilişkileri uzun sürmez. Kimse sürekli olarak bir başkasının yapmak istediklerini yaparak mutlu olmaz.

Siyasette de uzlaşma şarttır. Uygar toplumlar, bir beldeye park mı yoksa kapalı spor salonu mu yapılacağına bile oylamayla karar verirler.  Siyaset, çoğunluğu mutlu edecek çözümler üretmek için vardır. Uzlaşma siyasetin temel felsefelerinden biridir. (Küresel Dünyanın İdeolojisi, Uzlaşmadır.)

Şirket yönetimlerinde de uzlaşmanın gerekli olduğu durumlar vardır. Herhangi bir alanda risk almak gerektiğinde, ortakların uzlaşmaları gerekir. Uzlaşma karşılıklı kazanç ve barış içinde yaşamak demektir.
0001-67510393

Ancak bütün iyi taraflarına rağmen, uzlaşma kimi koşullarda yarardan çok zarar getirir. Hayatta bazı durumlarda uzlaşma aranmaz.

Bazı konularda, sadece konunun uzmanı olan insanların karar almaları gerekir.  Böyle bir alanda, o konunun uzmanıyla uzman olmayanların uzlaşmasını aramak, genelde çok yanlış kararlara neden olur. Bir binanın statik hesaplarını yapan bir mühendisle, o binanın müteahhidinin uzlaşması beklenmez; doğru olan ne kadar masraflı olursa olsun mühendisinin kararlarını uygulamaktır. Uzman olmayanların,  uzmanlık gerektiren konularda, karar sürecinin dışında kalmaları gerekir.  Bir hastanın bir doktorla uzlaşması değil, doktorun dediklerini yapması beklenir.

Şirket yönetimlerinde de bazı konularda uzlaşma aramak, yarardan çok zarar getirir. Bir şirkette her kararı uzlaşarak almaya kalkışmak, karara katılanları mutlu etse de, genellikle vasat kararlara yol açar. İletişim gibi uzmanlık isteyen bir konuda, iletişimle hiç ilgisi olmayan yöneticilerinin karar toplantısına katılıp, oy vermeleri yanlış bir uygulamadır. Sadece iletişim değil,  uzmanlık gerektiren herhangi bir  alanda, yönetimin herkesi karara ortak etmesi, gerçek bir yönetim zafiyetidir.

Uzlaşarak karar almakla, katılımcı  yönetim aynı şeyler değildir. Katılımcı yönetim, karardan etkilenecek herkesin sürece dahil olmasını ve görüşünü dile getirmesini öngören, son derece yararlı bir yönetim anlayışıdır. Bir şirkette önemli kararlara herkesin görüşünü ifade ederek katkı yapması, alınacak kararın isabet oranını artırır. Ancak, katılımcı yönetim, her kararın uzlaşmayla alınması değildir. Doğru olan, herkesin fikrini söylemesi ama kararı, o konunun sorumluluğunu üstlenecek ve hesabını verecek insanların almasıdır.

Bir şirkette katılımcı yönetimi yüceltmek, o şirketin demokrasiyle yönetileceği anlamına gelmez. Şirketler, demokratik yerler değildir; olmaları da gerekmez. Bir şirketi, herkesin eşit oy hakkına sahip olacağı bir yöntemle yönetmek, kısa zamanda şirketi ölüme terk etmek demektir. Şirketler, çalışanlarına adil davranmak, onların görüşlerine değer vermek zorundadırlar ama alıncak her kararda çalışanlarla uzlaşma içinde olmak zorunda değillerdir. En katılımcı şirketlerde bile, çoğu zaman, uzlaşma arzu edilen bir durum değildir. Bir şirketin alacağı kararlarda uzlaşma arayacağı durumlar, istisnai durumlardır.

Uzlaşmadan bahsedildiğinde, çoğu zaman ortak aklın üstünlüğü yüceltilir. Ama ortak akıl konusu da çok yanlış anlaşılan bir konudur. Ortak akıl, birden fazla insanın bir konu hakkında,  düşünsel güçlerini birleştirmeleri, akıl kapasitelerini artırmaları demektir. Ancak ortak akıl demek, kararların ortak olarak alınması değildir.  Zaten herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir karar, genellikle en yenilikçi, en yaratıcı ya da en ilerici karar olmaz.  Aksine ortaklaşa alınan kararlar, herkesi memnun eden ama sonuçları vasat olan kararlardır.

1

Katılımcı bir ortam yaratmak, farklı fikirlerin seslerini duymak, birbirini etkilemek ve bu sürecin sonunda az sayıda insanın karar almasını sağlamak ne kadar doğru bir yöntemse,  kimsenin gönlü kırılmasın diye  uzlaşarak karar almak, sonra da alınan bu kararı ortak aklın ürünü olarak nitelemek o kadar kötü bir yöntemdir.

Ortak akıl bir şirketteki, bir kurumdaki, bir toplumdaki bütün beyinlerden faydalanmak demektir. Karar almak ise, ortak aklın birikiminden yararlanarak, bir ya da birkaç kişinin, hesap verme sorumluluğunu üstlenerek, birçok seçenekten birisini seçmesidir. Birçok doğru arasından, birinde karar kılmasıdır.

Felipe Csaszar, uzlaşmanın bazı durumlarda şart ama bazı durumlarda bir seçenek olduğunu söyler. Csaszar’a göre, bir konuda ne kadar çok insan sorunu irdeler, kendi açısından değerlendirirse, alınacak karar da o kadar olgunlaşır. Böyle bir karar süreci, bütün tarafların hassasiyetini ve çıkarını dikkate aldığı için, sağlıklı sonuçlar doğurur.

Ancak, bütün kararların mutlaka uzlaşmayla alınması gerekmez. Bir konuda taraflar, o konunun uzmanı değillerse ya da vizyonları yetersizse o konuda uzlaşarak karar almak yanlışlara yol açar. Böyle durumlarda ne kadar uzlaşılırsa, hata yapma oranı da o kadar artar.

Hayatta uzlaşmanın, çok iyi sonuçlar doğurduğu durumlar vardır; bu durumlarda dünyanın en uzlaşmacı insanı olmak gerekir. İnsan bunu başardığı zaman, mutlu ve huzurlu olur.

Ama bazı alanlarda da uzlaşma, tam tersine yarardan çok zarar verir. İnsanın bu alanları iyi bilmesi ve hiç uzlaşma aramadan, konunun uzmanının kararını uygulaması gerekir.

Hayatta her alanda uzlaşma şart değildir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Wikipedia, “Consensus Decision-Making”
    https://en.wikipedia.org/wiki/Consensus_decision-making

  2. “How to Reach a Consensus”
    http://www.wikihow.com/Reach-a-Consensus

  3. Tim Hartnett, PhD, “The Basics of Consensus Decision-Making”
    http://consensusdecisionmaking.org/Articles/Basics%20of%20Consensus%20Decision%20Making.html

  4. “A Short Guide To Consensus Building”
    http://web.mit.edu/publicdisputes/practice/cbh_ch1.html

  5. “Consensus Decision Making”
    http://www.seedsforchange.org.uk/consensus.pdf

  6. Felipe A. Csaszar and Alfredo Enrione, “When Consensus Hurts the Company”
    http://sloanreview.mit.edu/article/when-consensus-hurts-the-company/

  7. “When to Use Consensus for Decision Making”
    http://www.wilsonstrategies.com/notebook_120805.php

  8. LT Butler and Amy Rothstein, “On Conflict and Consensus”
    http://www.learningmethods.com/pdf/on%20conflict%20and%20consensus.pdf

  9. A Checklist for the Consensus Process
    http://consensusdecisionmaking.org/Articles/Checklist-22W.pdf

  10. Consensus and Innovation Seminar
    http://www.npwtexperts.com/wp-content/themes/able/NPWT_expert_panel-highlights_report_FINAL.pdf

  11. Lawrence A. Palinkas, “Influence of Organizational Role, Consensus and Innovation Status on Perceived Facilitators and Barriers to Adoption of Evidence-Based Practices”
    http://www.academyhealth.org/files/ARM/speakers/34.%20Palinkas.pdf

3 7462

Çoğu insan, olduğundan farklı davranıyor. Çoğunluk kendisini, Facebook’da, Twitter’da, olduğundan daha mutlu, daha başarılı, daha paralı, daha görgülü, daha neşeli, daha sosyal gösterme telaşı içinde.

Pek çoğu, kendisi olmak yerine, zihninde kendine biçtiği bir rolü canlandırıyor.  Bu rolü oynayarak insanları etkileyeceğini zannediyor.

Maalesef, toplum da bu davranışı körüklüyor. Özellikle bizim toplumumuz dış görünüşe çok önem verdiği için, çoğumuz bu tuzağa düşüp, kendimiz olamıyoruz. Facebook için geliştirdiğimiz imajları, üzerimize giyip, hayatımıza devam ediyoruz. Olduğumuz gibi davranamıyoruz.

Sahici olmak, insanın düşüncelerini, duygularını, tarafını; şüphelerini, korkularını, endişelerini dile getirmesi, kendisini açıkça ortaya koyması, olduğu gibi davranmasıdır.

Sahici bir insan, kendisinden daha güçlü, daha zengin, daha ünlü, daha görgülü insanlar karşısında da kendisi gibi olur. Kendi sosyal çevresini, imkanlarını, eğitimini, becerilerini, farklı gösterme gayreti içinde olmaz. Buna gerek görmez. Çünkü, ne kadar çaba gösterse de bunları gizleyemeyeceğini, olduğundan farklı davransa bile herkesin bu yapmacık davranışı anlayacağını bilir.

1

Sahici insanları, bütün zafiyetlerine rağmen, etkili ve çekici kılan onların içten davranışlarıdır.

Sahici olmak demek, insanın her düşündüğünü, “hiç yutkunmadan” söylemesi ya da bulunduğu ortamı hiç dikkate almadan aklına estiği gibi davranması değildir elbette. Bir insanı sahici kılan, bir maske arkasına gizlenme gereği duymamasıdır.

Şeffaf olmak, olduğu gibi davranmak, aslında en akıllıca tutumdur. Karşısındakilerin en az kendisi kadar zeki olduğunu düşünen herkesin aslında hiç rol yapmadan davranması en akılcı davranış biçimidir. Sahici olmak için insanın biraz çaba göstermesi, bazı zorlukları peşinen kabul etmesi yeter. İnsanın kendisi gibi olması, bazılarının tepkisini çekse debuzun dönemde insanı güvenilir kılar. Güvenilir kıldığı için de insanı itibarlı yapar.

Sadece insanlar için değil, kurumlar için de sahici olmak, son derece önemli. İnternetin getirdiği şeffaflık ortamı, kurumların ve liderlerin yapmacık davranmalarını imkânsız kılıyor. Yaşadığımız dönemde, hiçbir liderin, hiçbir kurumun kendisini gizleme, olduğundan farklı davranma, insanları kandırma imkanı yok. Yapmacık her davranış, anında ortaya çıkıyor. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan, rol yapanın foyasını hemen ortaya çıkartıyor.

80’lerin dünyası ne kadar imaj üzerine kurulu bir dünya idiyse bugünün dünyası da o kadar şeffaflık, samimiyet ve sahicilik üzerine kurulu. 80’li yılların “Cilalı İmaj Devri”, bugün artık yerini sahici ve özgün olmaya bıraktı. Bugün, “Ne olursan ol, kendin ol.” felsefesi geçerli.

Bir markanın, gerçekten yaratıcı, müşteri odaklı, çevre dostu, teknoloji lideri,  sosyal sorumluluk sahibi olup olmadığına, sadece o markanın reklamlarına ve kendisi bakarak değil markanın günlük hayattaki davranışlarına bakarak karar veririz. Benzer şekilde liderlerin konuşmalarında ne söylediklerine değil, gerçekten ne yaptıklarına bakarak onların içten olup olmadıklarını anlarız. Siyasette de, şirketlerde de, özel ilişkilerde de bu böyledir.

Sahici şirketler, kuruluş felsefelerini, hayattaki duruşlarını, genlerindeki farklılıkları, bütün işlerine ve ilişkilerine yansıtırlar. Müşterilerine ne derlerse, gerçekte de o olurlar. Sadece müşterileri için değil  çalışanları, tedarikçileri, dağıtıcıları için de içten ve gerçek olurlar; samimiyetle onların dünyalarına anlam katarlar.

2

Sahici şirketleri yaratanlar, özgün (otantik) liderlerdir. Otantik liderler, sahip oldukları konumun kendilerine sağladığı ayrıcalıklara ihtiyaç duymazlar. Etraflarında tek tip, hep kendilerini onaylayan, arkalarını toplayan insanlara ihtiyaç duymazlar. Kendileriyle barışık ve içten olmaları, niyetlerinde ve eylemlerinin bir olmasından kaynaklanır. Şeffaftırlar, saklayacak, gizleyecek bir şeyleri yoktur.

Bugün müşteriler de çalışanlar da şirketlerden ve liderlerden sahici olmalarını istiyorlar. Bir sorun çıktığında, bu sorunu gizlemeden, şeffaf bir şekilde çözmek için çaba gösteren yaklaşımlar talep ediyorlar. İçten davranan şirketlere karşı büyük bir yakınlık duyup onların hatalarına karşı daha hoşgörülü oluyorlar.

Eskinin sırlar ve güvenlik duvarları arkasına kurulu düzenleri, artık herkesin her şeyi bildiği hatta bildiğini dünyaya ilan ettiği  “açık düzenlere” dönüştü. Bu dönemde, bir kurumun da bir insanın da “kendisi gibi olması”, aslında en güvenli ve en akılcı yoldur.

İçinde yaşadığımız şeffaflık çağında, sahici olmaktan başka bir çare yok. Hepimizin bunun bilincinde olması ve buna göre davranması gerekiyor.

Zamanın ruhu, hepimizden sahici olmayı talep ediyor. Sadece şirketlerden, siyasi partilerden  değil bireylerden de -mahremiyetimiz dışında- yaptığımız her şeyin açık ve şeffaf olmasını istiyor. Zamanın Ruhu Şeffaflık İstiyor.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Thomas D\'Ansembourg,”Being Genuine: Stop Being Nice, Start Being Real”, Book Review
    http://www.evancarmichael.com/Productivity/4576/Being-Genuine-Stop-Being-Nice-Start-Being-Real--A-Book-Review.html

  2. Franck Renand, “Genuine Leadership and the Global Financial Crisis”
    http://www.academicjournals.org/article/article1419412189_Renand.pdf

  3. Daina Mazutis, “Authentic Leadership”
    http://ebooks.narotama.ac.id/files/Cases%20in%20Leadership%20(2nd%20Edition)/Chapter%2010%20%20Authentic%20Leadership.pdf

  4. Bob Anderson, “Leadership: Uncommon Sense”
    https://elemental-v.com/userfiles/file/Articles/Article_LeaderSense_BobAnderson.pdf

  5. Linda Moran, Craig Perrin and Chris Blauth, “Getting Real:The Need For Genuine Leaders”
    http://www.rpi.edu/dept/hr/docs/GettingReal.pdf

  6. Margie Warrel, “Why Leaders Must \'Get Real\' - 5 Ways To Unlock Authentic Leadership”
    http://www.forbes.com/sites/margiewarrell/2013/05/20/why-leaders-must-get-real/

  7. “Leadership Deployment vs. Leadership Development”
    http://www.banffexeclead.com/Newsletter04/PDF/Leadership%20Acumen%206%20%20V1.3%20Leadership%20Development%20vs.%20Development%20on%20Masthead.pdf

  8. “Achieving Results Through Genuine Leadership”
    https://www.nic.edu/modules/images/websites/65/CustomizedTraining/GenuineLeadership.pdf

  9. Achieving Results Through Genuine Leadership
    http://www.bhcc.mass.edu/media/03-documents/GenuineLeadershipDeliverProductSheet.pdf

  10. The Art Of Being Genuine
    http://genuinecommunications.com/wp-content/uploads/2010/10/GC-Article-06-2010-Art-of-Genuine.pdf

  11. “Honesty, Authenticity, and Genuineness: Are You Up For The Challenge?”
    http://harvestinghappiness.com/honesty-authenticity-genuineness-challenge/

15 10415

Dünyadaki bütün servetin yaklaşık % 70’i, dünya nüfusunun %20’sini oluşturan Batı toplumlarının elinde. Oysa çok değil bundan dört yüz elli sene önce, 1550’lerde Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı İmparatorluğu, dünya servetinin önemli bir bölümünü elinde tutuyordu.

Batı toplumları neden ilerledi? Neden dünyanın geri kalan ülkeleri aynı ilerlemeyi gösteremedi. Batı toplumları, az gelişmiş toplumları sömürdükleri için mi refah toplumu oldular? Eğer bu doğruysa, neden emperyalist bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu benzer bir ilerleme gösteremedi?

Peki sizce bir toplumun ilerlemesinin, gelişmesinin, refah toplumu olmasının altındaki nedenler nedir?

Bazı bilim adamları toplumların gelişmesini coğrafi nedenlerle bağlarlar. İklim, ırk gibi özellikler nedeniyle bazı toplumların ilerlediklerini, bazılarının geri kaldığını söylerler. Eğer bu teori doğru olsaydı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ayrılan Batı Almanya ve Doğu Almanya’nın aynı ilerlemeyi göstermesi gerekirdi. Oysa birbirleriyle tıpa tıp aynı özelliklere sahip bu iki toplum, ayrıldıktan kırk beş yıl sonra birbirleriyle kıyaslanmayacak kadar farklı refah seviyelerine ulaşmışlardır. Batı Almanya dünyanın en ileri medeniyetlerinden birini yaratırken, Doğu Almanya eğitim ve sağlık alanları dışında vatandaşlarına kayda değer bir ekonomik refah sağlayamamıştır.

Sadece Doğu ve Batı Almanya değil, Güney ve Kuzey Kore örneği de, toplumların zenginliğini, iklim, dil, din, ırk gibi özelliklerle açıklamanın mümkün olmadığını kanıtlar. Bazı dinlerin ya da bazı ırkların medeniyet oluşturduğu, bazılarının gelişemediği teorilerinin bilimsel bir dayanağı yoktur.

Sanılanın aksine, toplumların ilerlemesinin ve medeniyetler inşa etmelerinin altındaki neden demokrasi de değildir. Batı medeniyetlerine demokrasi daha dün diyeceğimiz kadar kısa bir süre önce gelmiştir. Batı toplumları demokrasi gelmeden çok daha önce medeni toplumlar olmuşlardır.

1

Peki,  bir toplumu medeni yapan nedir? Neden Avrupa ve Amerika bu kadar hızlı ilerlerken Osmanlı İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu ya da 20.yüzyılın başında kurulan ve devasa bir güç haline gelen Sovyetler Birliği, refah seviyelerini yükseltememişlerdir? Neden Batı ilerlemiş de, diğer toplumlar gelişmişlik ve yaşam kalitesi olarak yerinde saymıştır?

İktisat tarihçisi Niall Ferguson, refah toplumlarıyla geri kalmış toplumlar arasında farkların din, dil, ırk, demokrasi, coğrafya gibi etmenlerden değil, zihniyetten ve bu zihniyetin hayata geçirdiği çok önemli bazı uygulamalardan kaynaklandığını söyler.

Niall Ferguson, Batı toplumlarının gelişip ekonomik refah ve hayat standartlarını yükseltmelerini, altı özellikle açıklar. Bu altı özelliğin hepsinin bir arada var olması,  toplumun uygar olmasını sağlar ama bir tanesinin bile eksik olması, o toplumun medeniyetten uzaklaşmasına yeter.

1. Rekabetçilik: Bir toplum, bireylerin, şirketlerin ve kurumların adil bir şekilde yarışmasını sağlayacak kurallar koyup en iyi olanın kazanacağı bir ortam yaratırsa, o toplum ilerler ve bireylerine refah sağlar. Tersine, eğer bir toplum, yarışma ortamını kaldırıp ülkeyi yönetenlere yakın olanları teşvik ederse, toplum geriler ve fakirlik hakim olur. Bir toplumda rekabet kültürünün yerleşmesi, en iyi olanın kazanacağına herkesin inanması, o toplumun ilerlemesini sağlar. Serbest yarışma ve serbest rekabet ortamı, o ülkenin hem gelişmesini hem de ülkenin kaynaklarını bireylere en adaletli dağılmasını sağlar.

Bizim topraklarda ve genel olarak Orta Doğu’da, iyi olandan çok, yönetenlere yakın olan kazanır.  Ama sonuçta kazanan bir avuç insan olur ve refah topluma yayılamaz.

2. Bilimin üstünlüğü: Matbaanın icadından 18.yüzyılın sonuna kadar süren Aydınlanma çağında Batı toplumları, matematik, fizik, kimya, biyoloji ve astronomide büyük ilerlemeler kaydettiler. Daha önce Doğu’nun tekelinde olan Bilim,  Avrupa’da gelişmeye başladı. Mühendislik bilimleri ve genel olarak pozitif bilimler Batı’nın ilerlemesine çok önemli katkı yaptı.

Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın yanı başındayken kendisini, bütün bu bilimsel gelişmelere kapalı tuttu. Matbaa, Osmanlı topraklarına 50 sene sonra geldi. Bilimsel devrimleri ıskalamak önce Osmanlı’ya sonra da Osmanlı’nın devamı olan Türkiye’ye çok büyük kayıplar yaşattı. Batı, Aydınlanma çağıyla başlayan dönemde akılcılığı yüceltirken bizim gibi toplumlar akılcılıktan uzaklaştı ve medeniyetin gerisinde kaldı.

3. Hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları: Batı toplumları kanun ve kurallar koyup bunlara istisnasız herkesin uymasını sağladıkları için ilerlediler. Geri kalmış toplumlarda ise imtiyazlı olanlar, rütbesi olanlar, zengin olanlar kanunlar önünde eşit değil, üstün oldular.  Geri kalmış toplumlarda, polis ve mahkemeler, insanların sosyal statülerine göre farklı davrandı; bu toplumlar adaleti bir türlü tesis edemediler.

Geri kalmış ülkelerde kurallar, yönetmelikler hatta kanunlar adamına göre uygulanır. “Muz Cumhuriyeti” sadece güney Amerika’daki bazı toplumlar için değil, bütün geri kalmış toplumlar için kullanılan bir deyimdir. Haklı olanın değil güçlü olanın kazanması, medeniyet projesinin tam tersidir; antitezidir. Adaleti ortadan kaldırmak, adaleti adamına göre tesis etmek, bir toplumun dengesini bozan en önemli unsurdur. Hukukun üstünlüğünün hakim olmadığı, adaletin sağlanmadığı toplumlar ilerleyemezler.

Batı toplumları sadece hukukun üstünlüğünü korumakla kalmayıp, mülkiyet haklarını da korudular. Daha çok çalışan, daha çok mal ve mülk sahibi oldu. Bu sahiplik yasalarla güvence altına alındı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri, sadece taşınmazları değil, fikri ve sınai hakları da yasalarla korudu. İnsanlar servet sahibi olmak için daha çok çalıştılar ve bu motivasyon Batı toplumlarının ilerlemesini sağladı.

Osmanlı toplumunda ise mülkiyet İmparatorluğa aitti. İnsanların daha çok çalışması ve biriktirmesi için bir neden yoktu. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekildiği yıllarda, 20. Yüzyılın başlarında, bu sefer tamamen başka bir mantıkla, Sovyetler Birliği de, sosyalist felsefenin gereği olarak vatandaşlarına mülkiyet hakkı vermedi. Sovyetler Birliği, halklarını çok iyi eğitmiş olsa da, onlara çok iyi sağlık imkanı sağlamış olsa da, kurulmasından dağılmasına kadar geçen yetmiş yıllık sürede, Batı’nın çok gerisine düştü ve sosyalist kalkınma modelini terk etmek zorunda  kaldı.

2

4. Modern tıp: Batı toplumları tıbbı geliştirip, tıbbın bütün nimetlerinden yararlandılar. Hem ortalama insan ömrünü hem de hayat kalitesini artırdılar. Sağlıklı ve uzun ömürlü bir toplum sayesinde bilgi birikimlerini kendilerinden sonraki kuşaklara aktarabildiler. Modern tıp sayesinde, salgın hastalıklara karşı mücadele edebildiler. İnsanların maddi refahı kadar, bedensel ve ruhsal sağlıklarını da güvence altına aldılar.

5.Tüketim kültürü: Endüstri Devrimi tüketim toplumunu yarattı ve tüketim toplumu da ekonomik büyümenin itici gücünü oluşturdu. Her bireye sonsuz seçenek sunan serbest piyasa sistemi, ekonominin ve finansal araçların gelişmesini sağladı. Tüketime dayalı hayat tarzı, Batı uygarlığının hem itici gücü hem de simgesi oldu. İnsanlar daha çok tüketmek için daha çok kazanmak zorunda kaldılar; daha çok kazanmak için daha çok çalıştılar. Bu düzen, ekonominin büyümesini ve toplusal refahın artmasını sağladı.

6. İş ahlakı: Gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden birisi, çalışma kültürü ve iş ahlakıdır. Batı toplumları,  daha çok çalışanı, daha çok üreteni, daha iyi performans göstereni yüceltti.  Yönetici ile en iyi ilişki içinde olanı değil, işini en doğru, en iyi yapan terfi etti. Esnafından memuruna, patronundan işçisine kadar Batı toplumlarında her çalışan, işini daha iyi yaptığı ölçüde kazandı. Bu anlayış sayesinde Batı toplumlarının ekonomileri gelişti ve dünyanın en büyük ekonomileri oldu.

Bir toplumun gelişmesi, ancak çalışma arzusu duyan, işini iyi yapan, işinin hakkını veren, üretken insanlarla mümkün olur. Çalışmadan refah içinde bir hayat yaşamak mümkün değildir.

Niall Ferguson’a göre, bu altı uygulamanın hepsini birden hayata geçiren her toplum medeniyet seviyesine ulaşabilir. Ferguson, bir ülkenin doğal kaynakları, dini, ırkı, coğrafyası, iklimi değil, o toplumun hangi düşünce ve ilkeleri benimsediği o toplumun ulaşacağı medeniyet seviyesini belirlediğini söyler. Ferguson’a göre bir toplum, çalışmayı ve üretmeyi yüceltirse, bilimsel düşünceye değer verirse, hukukun üstünlüğünü sağlar ve vatandaşlarına adil bir rekabet ortamı yaratırsa,  yüksek medeniyet seviyesine ulaşabilir.

Bugün gelişmekte olan ülkelerde insanların çoğu, Batı Medeniyetleri seviyesine yükselmenin sadece Batılı gibi yaşamaktan ibaret olduğunu zanneder. Bir toplum Batılı gibi giyinir, batılı gibi yaşar, batılı gibi tüketirse o toplumun medeni bir toplum olacağını düşünen pek çok insan vardır. Keşke sadece tüketmek ve Batılı bir hayat tarzını benimsemekle medeni bir toplum  seviyesine ulaşmak mümkün olsaydı.

Türkiye’nin medeni bir toplum olmasının ve insanlarını refah içinde yaşatmasının reçetesi çok açık. Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için, -hoşumuza gitse de gitmese de- standartını Batı’nın koyduğu, adalet, rekabet ve mülkiyet uygulamalarını ve Batı’nın yücelttiği bilimsel düşünceyi hayata geçirmek ve en az onlar kadar çalışıp üretmemiz gerekir.

Medeni bir toplum olmak için, sadece Batılı gibi yaşamak değil,  bu uygulamaların hepsini hayata geçirmek gerekir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Niall Ferguson, “The 6 Killer Apps of Prosperity”, Video
    http://www.ted.com/talks/niall_ferguson_the_6_killer_apps_of_prosperity

  2. Wikipedia, Niall Ferguson
    http://en.wikipedia.org/wiki/Niall_Ferguson

  3. Niall Ferguson in the Guardian Paper
    http://www.theguardian.com/books/niall-ferguson

  4. Prasannan Parthasarathi, “Why Europe Grew Rich and Asia Did Not: Global Economic Divergence, 1600-1850”
    https://www.academia.edu/7214782/Why_Europe_Grew_Rich_And_Asia_Did_Not_Prasannan_Parthasarathi_2011

  5. David S. Landes, “Wealth and Poverty of Nations : Why Some Are So Rich and Some So Poor”, Review
    http://www.history.ac.uk/reviews/review/68

  6. Tom Laichas, “A Conversation with Kenneth Pomeranz”
    http://worldhistoryconnected.press.illinois.edu/5.1/laichas.html

  7. Jared Diamond, Website
    http://www.jareddiamond.org/Jared_Diamond/Welcome.html

  8. Wikipedia, Jared Diamond
    http://en.wikipedia.org/wiki/Jared_Diamond

  9. Robert Lamb, “Are We at the Beginning of the End of Western Civilization?”
    http://science.howstuffworks.com/life/evolution/end-of-western-civilization.htm

  10. Lazar Pravdic, “The Anglosphere Century”
    http://www.mannkal.org/downloads/guests/anglospherecenturylazarpravdicoped.pdf

  11. Diminishing Returns and Economic Sustainability; Erik S. Reinert, “The Dilemma of Resource-based Economies under a Free Trade Regime.”
    https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=10&cad=rja&uact=8&ved=0CFkQFjAJ&url=http%3A%2F%2Fwww.othercanon.org%2Fuploads%2FSUM%2520paper%2520diminishing%2520returns.doc&ei=OJb7VOqILaT5ywOr44HQDQ&usg=AFQjCNGcftwZcL4dHZ9mHKhBAl82UCffJg

  12. Servaas Storm, “Why the West Grew Rich and the Rest Did Not, or How the Present Shapes Our Views of the Past”
    http://www.networkideas.org/alt/sep2013/Servaas_Storm.pdf

4 5832

Kadın mağarada ateşin ve çocukların başında beklerken erkek vahşi doğada eve yiyecek bulmak için avlanırmış. Erkek fiziki olarak daha güçlü olduğu ve kadın da çocuklara bakmak zorunda olduğu için bu iş bölümü ikisinin de doğalarına en uygunuymuş.

İnsanlık ilerleyip yerleşik tarım toplumuna geçtiğinde de yüzyıllar sonra sanayi toplumunda da bu iş bölümü benzer kalıplarla hep devam etmiş. Erkek dışarıda çalışmış kadın da içeride.

Ama bu iş bölümünden erkek kazançlı, kadın zararlı çıkmış. Erkek yaptığı işin karşılığında para kazanmış fakat kadının evde yaptığı işlerin parasal karşılığı hiç ölçülmemiş. Hatta zaman içinde kadının işe yaramadığı gibi bir anlayış bile oluşmuş. Neredeyse bütün toplumlarda kadın, bu iş bölümünden sadece finansal değil kültürel olarak da zararlı çıkmış.

Sanayi sonrası dönemde kol gücüne ihtiyaç duyulmasa da kadın -özellikle gelişmekte olan ülkelerde- evin içinde kalmaya devam etmiş, bir türlü iş hayatına dahil olamamış.

İş dünyası bugün hala erkeklerin hakimiyetinde bir dünyadır.  Sadece erkekler değil kadınlar bile bu durumu kabul ederler. Yönetici seviyesinde ise kadınların oranı çoğu ülkede çok  düşüktür. Pek çok ülkede kadınların siyasete girmesi, istisnai bir durumdur. Kadın bakanlar, kadın devlet başkanları yok denecek kadar azdır.

Facebook şirketinde tepe yönetici seviyesine tırmanmış Sheryl Sandberg, “190 devlet başkanından sadece 9′unun, bütün dünyadaki parlamenterlerinin yalnızca %13’ünün, şirket yönetim kurulu üyelerinin ise %15inin kadın olduğunu söyler.

I

Oysa kadınların çalışma hayatına katılmaması, sadece kendileri için değil toplum için de önemli bir kayıptır. Kadınlar; güçlü önsezileri, gelişmiş empati güçleri, kolay iletişim kurma becerileri, uzlaşmaya daha yatkın olmaları ve sabırlarıyla pek çok toplumsal ve kurumsal soruna son derece yaratıcı çözümler getirme becerilerine sahiptirler.

McKinsey danışmalık şirketinin yaptığı araştırmalar, üst yönetimde kadın ve erkek sayısının dengeli olduğu şirketlerin, sadece erkek yöneticilerin olduğu şirketlere göre  %56 daha fazla kâr ettiğini gösteriyor. Bu şirketler, ahlaki kurallar bakımından da daha iyi yönetiliyorlar. Yine McKinsey’in araştırmalarına göre farklı bakış açıları katma, takım çalışması, rol model olma, insanları geliştirme gibi özellikler bakımından kadınlar erkeklerden daha başarılı. Tüketici trendlerini okuma,  organizasyonun motivasyonu yükseltme  ve  potansiyel çalışanlar için  bir cazibe merkezi olma konusunda da kadınlar çok önemli katkı sağlıyorlar.

Ancak durum böyleyken dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile kadınların iş hayatında aktif rol almalarının önünde pek çok engel var. Üstelik iş hayatına girseler bile yükselme şansları erkeklerden daha az. Bu eşitsizliğin çoğu, kadınların üzerindeki gözle görülmez engellerden kaynaklanıyor. (Kadınların Üstünde Cam Tavan mı Var?)

Daha çok kadının çalışması, daha fazla kadının yönetici konuma gelebilmesi ve kadınların toplumsal hayatta daha etkili olabilmeleri için şirketlerin ve bütün kurumların daha “kadın dostu“ olmaları gerekiyor.

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Rosabeth Moss Kanter, kurumların kadın beynine has özelliklerden yararlanabilmesi için, üst yönetimde kadın payının en az %30’a ulaşması gerektiğini söyler. Ancak bu seviye ulaştıktan sonra kurumlar, kadınların katkısından faydalanmaya başlar.

Kadınların iş hayatında daha etkin rol almaları sadece iyi dileklerle gerçekleşecek bir şey değil. İş dünyasının kadının iş gücüne katılmasını  destekleyen politikalar geliştirmesi gerekiyor. Kadınların iş-ev dengesini kurmalarına destek olmaktan kadın–erkek yönetici dengesi sağlamaya kadar yapılacak pek çok iş var.

Kadın dostu şirket olmak için, McKinsey danışmanlık şirketinin önerileri şunlar:

1. Kadınların iş hayatına daha fazla katılmaları için önce zihniyetleri değiştirmek gerekir. Kadınların iş hayatına katılmalarının herkesin yararına olacağını, başta şirketleri yönetenler olmak üzere, herkesin anlaması gerekir.

2. Daha fazla kadının daha etkili görevlere gelmesi gereği, CEO’lar ve yönetim kurulları tarafından benimsenmesi gerekir. Bu konuda ancak bu şekilde daha hızlı yol almak mümkün olabilir.

3.  Kadınlar için çalışma koşullarını, hem zaman hem de mekân olarak daha esnek hale getirmek gerekir. Teknolojinin yardımıyla kadınlar için esnek çalışma saatleri, evden çalışabilme imkânları artırılmalıdır. Şirketlerin kişiye ve göreve uygun esnek çalışma koşulları oluşturması gerekir.

4. Kadın rol modellerin ortaya çıkarılması ve bunların duyurulması için çaba harcanması gerekir. Bu rol modellerin hem çalışan kadınlara ilham vermeleri hem de onlara “mentorluk” yaparak, onların gelişmelerine destek olmaları gerekir.

5. Kadınların iş-özel hayat dengesini kurmalarını kolaylaştıracak imkanlar oluşturmak gerekir. İş hayatında kadınların annelik yükümlülüklerini dikkate almamak onlara engel koymak demektir. Kadınların gerek anne gerek ev düzenleyicisi olarak üstendikleri sorumlulukları dikkate alan çözümler geliştirmek gerekir.

6. Şirketlerin çalışanları değerlendirdikleri performans ölçümlerinde, kadınların işlerini bırakmak zorunda oldukları hamilelik ve bebek bakımı dönemlerini dikkate almak gerekir.

wecandoitksd

7. Kadınların üst düzey yönetimde daha çok yer almaları için, kadınlara yönelik yönetici eğitimi verilmesi gerekir. Sadece kurum içinde değil toplumsal hayatta da kadınların önündeki engellerin kaldırılmasını, sosyal bir sorumluluk olarak görmek gerekir.

8. İşe alımlarda ve terfilerde kadın kotası koymak gerekir. İşe alım sürecinde verilen ilanlardan kariyer planlamasına kadar her aşamada cinsiyet eşitliğini sağlayacak politika ve uygulamaları hayata geçirmek gerekir.

9.Kadın dostu şirket olmak için insan kaynakları uygulamalarını uluslararası göstergelere  bakarak hayata geçirmek,  iyileştirme planları yapmak, hedefler koymak ve izlemek gerekir.

10. Sadece eşit işe eşit ücret politikası değil, bütün kariyer fırsatlarından kadınların eşit düzeyde faydalanmalarını sağlayacak yapılar kurmak gerekir.

Ancak en önemli konu, kadınları  sadece kadın oldukları için değil, üstelenecekleri görevleri yapabilecek yetkinlikte oldukları için bu görevlere getirmek gerekir. Aksi takdirde sadece kadın oldukları için işe alınmış ya da yönetime taşınmış  kadınlar, sadece o şirkete değil, genel olarak kadınların iş hayatına girme çabasına da zarar verir.

Kadınların ve erkeklerin karar alma süreçlerinde eşit temsil edilmeleri sadece büyüme rakamları açısından değil, toplumun mutluluğu açısından da çok önemli. Kadına destek olmak, topluma destek olmak demektir. Kadının olduğu her yerde daha fazla yaratıcılık, daha yüksek estetik, daha ince düşünce ve zarafet vardır.

Kadının iş gücüne katılmasını artırmak sadece kadına yapılmış bir iyilik değil, toplumun tamamına yapılmış bir iyiliktir. Bu nedenle bütün şirketler, bütün kurumlar kadın dostu olmak zorunda.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Hanna Rosin: New Data on the Rise of Women, Ted Lectures
    http://www.ted.com/talks/hanna_rosin_new_data_on_the_rise_of_women.html

  2. Sheryl Sandberg: Why We Have too few Women Leaders, Ted Lectures
    http://www.ted.com/talks/sheryl_sandberg_why_we_have_too_few_women_leaders.html

  3. “Avrupa Birliği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Stratejisi, Özet Bilgi Notu”
    http://www.abgs.gov.tr/files/SBYPB/Sosyal%20Politika%20ve%20%C4%B0stihdam/ab_cinsiyet_esitligi_stratejisi.pdf

  4. Mc Kinsey, “The Business of Empowering Women: Where, Why, and How”
    http://mckinseyonsociety.com/the-business-of-empowering-women/

  5. McKinsey, “Women Matter”
    http://www.mckinsey.com/features/women_matter

  6. McKinsey, “Women Matter”, Gender Diversity, A Corporate Performance Driver
    http://www.mckinsey.de/sites/mck_files/files/Women_Matter_1_brochure.pdf

  7. McKinsey, “Moving Corporate Culture, Moving Boundaries”, Report
    http://www.nuigalway.ie/equality/documents/women_matter_mar2012_english.pdf

  8. Mc Kinsey, \"Lessons from the Leading Edge of Gender Diversity\"
    http://www.mckinsey.com/insights/organization/lessons_from_the_leading_edge_of_gender_diversity

  9. Joanna Barsh, Lareina Yee, “Unlocking the Full Potential of Women at Work”
    http://online.wsj.com/public/resources/documents/womenreportnew.pdf

  10. Changing Companies’ Minds About Women
    http://www.mckinsey.com/insights/organization/changing_companies_minds_about_women

  11. McKinsey, “Women at the Top of Corporations: Making it Happen”
    http://www.asx.com.au/documents/media/2010_mckinsey_co_women_matter.pdf

  12. David Dollar, Raymond Fisman, Roberta Gatti, “Are Women Really the \"Fairer\" Sex? Corruption and Women“
    http://siteresources.worldbank.org/INTGENDER/Resources/wp4.pdf

  13. Kagider, Website
    http://www.kagider.org/

  14. “Kagider Fırsat Eşitliği Modeli”
    http://www.kagider.org/resim/FEM%20brosur_HR.PDF

  15. Joel Kurtzman, “An Interview with Rosabeth Moss Kanter”
    http://www.strategy-business.com/article/19494?gko=df950

  16. Rosabeth Moss Kanter “How Great Companies Think Differently”
    https://hbr.org/2011/11/how-great-companies-think-differently

  17. Berna Toksoy Redman, “Üst Yönetimde Kadın Temsili: Avrupa Birliği ve Türkiye\'deki Gelişmeler”
    http://www.tusiad.org.tr/bilgi-merkezi/fikir-ureten-fabrikadan/ust-yonetimde-kadin-temsili--avrupa-birligi-ve-turkiyedeki-gelismeler/

  18. Sheryl Sandberg, “Why We Have too few Women Leaders”
    http://www.ted.com/talks/sheryl_sandberg_why_we_have_too_few_women_leaders

  19. Anne-Marie Slaughter: Can we all \"have it all\"?
    http://www.ted.com/talks/anne_marie_slaughter_can_we_all_have_it_all

  20. Berna Balci Izgi, İbrahim Akkaş, “Do Women at the Top Make a Difference? Women in Management and Firm Performance in Turkey”
    http://teacongress.org/papers2012/IZGI-AKKAS.pdf

  21. Women’s Forum
    http://www.womens-forum.com/

  22. “Women’s Empowerment Principles: Equality Means Business”, UN Global Compact
    http://www.un.org/en/ecosoc/newfunct/pdf/womens_empowerment_principles_ppt_for_29_mar_briefing-without_notes.pdf

  23. Women’s Empowerment: Measuring the Global Gender Gap, World Economic Forum
    http://www.weforum.org/pdf/Global_Competitiveness_Reports/Reports/gender_gap.pdf

  24. “Women’s Economic Empowerment: The OECD DAC Network on Gender Equality “(GENDERNET)
    http://www.oecd.org/dac/povertyreduction/50157530.pdf

  25. Prof. Dr. Aysıt Tansel, “2050\'ye Doğru Nüfusbilim ve Yönetim”, TÜSİAD, 2012
    http://www.tusiad.org.tr/__rsc/shared/file/Isgucu-Piyasasina-Bakis-.pdf

3 6387

Bizim kültürümüzde sanattan bahsedildiğinde, genelde Batılı eserler anlaşılır. Aynı anlayışa göre, sanatsever  ise klasik bir resmi, heykeli, besteyi anlayabilen; bunlardan zevk alan insandır.  Toplumun geniş bir bölümü de bu şekilde tarif edilen sanatı kendisine yabancı hissedip bunu bir lüks olarak algılar. Genel kanı, sanatın seçkin insanlar için olduğudur.

Hiç şüphesiz bir tabloyu seyretmek kimseye pratik bir fayda sağlamaz. Şiir okumakla insanın karnı doymaz. Ancak sanat sadece zevklere hitap eden bir eser yaratmaktan ibaret değildir. Sanatı değerli kılan, yaratıcı düşüncedir. Sosyal psikolog David McClelland‘a göre,  başarılı olan toplumların hepsinde sanatla  toplumsal ilerleme at başı gitmiştir. Sanat sadece zevk ve haz vermez; toplumsal gelişmenin de önünü açar. Sanatsal bir bakış açısıyla ürünlere, hizmetlere, yapılara, kentlere değer katmak mümkündür.

Tarih boyunca neyin sanat olduğuyla ilgili fikirler sürekli değişmiştir. Ama herkes sanatın, “duyguların, hayal gücünün yaratıcı ve orijinal bir dille ifade edilmesi, dışa vurumu” olduğu konusunda hem fikirdir. Sanat tarihçisi Thomas Munro‘ya göre sanat, “Doyurucu estetik deneyimler yaşatmak amacıyla orijinal eserler yaratma becerisidir.”

1

Toplum bilimciler insanı hayvanlardan ayıran en temel yetinin düşünme, dil ya da alet yapabilme becerisi değil, sanat yapma yani sıradan şeylere anlam ve değer katma becerisi olduğunu söylerler. Hayvanlar da düşünür, strateji geliştirir, alet yapabilir ve kendi aralarında konuşabilir ama hiçbir hayvan sanat yapamaz.

İnsanlar ilk ortaya çıktıklarından beri sanat yapıyorlar. İz bırakmak, bir karalama yapmak, bir şekil çizmek ve bütün bunlar aracılığıyla bir mesaj iletmek insanlık tarihi kadar eski bir olgu. Mağaralara çizilen resimlerden de bildiğimiz gibi sanat,  ilkel topluluklar için de hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Sanat müzeler kurulmadan önce, ilk insandan beri hep vardı.

Barnett Newman “İlk insan bir avcı toplayıcı ya da alet yapıcı değil bir sanatçıydı.” der. Newman tarihsel kanıtlara göre de ilk insanın balta yapmadan önce çamurdan idol yaptığını, sopayı mızrak olarak atmayı öğrenmeden önce tahtayla düz bir çizgi çizdiğini söyler. Paleolitik dönemde insanlar sadece iletişim kurmak için mağara duvarlarına resim çizmekle kalmayıp, sanat da yapmışlardır. Günümüzden otuz bin yıl önce yapılan çizimlerde, gölge ve perspektif teknikleri kullanılmış olması, o gün yapılmış olan sanatın kanıtıdır.

Estetik duygusu insanı insan yapan bir özelliktir. Daha ilk insanlardan bugüne sanat, insanların sadece kendilerini ifade etme aracı değil aynı zamanda içinde yaşadıkları dünyayı anlama ve kontrol etme çabasının da ifadesidir. Bu nedenle sanat, işi gücü olmayan, hafif çılgın insanların hayattan kopuk olarak ortaya çıkardıkları eserler değildir.

Her sanatçı, içinde yaşadığı toplumun yaşama biçiminden, gelenek ve göreneklerinden, dini inançlarından, siyasal ve ekonomik düzeninden, teknolojik gelişmelerinden beslenir. Bu yüzden Shakespeare‘in eserlerini seyrederken insan kendisinin tiyatroda olduğunu unutur ve söz konusu dönemde yaşıyormuş hissine kapılır. Sanat eserleri insanlığın hayat deneyimini anlatır; zamanın ruhunu yansıtır.

Sanat aynı zamanda geleceğe de ilham verir. Sanatçıların hayal gücü bilime de hizmet etmiştir.  Jules Verne’nin 1850’lerde  yazdığı romanlar, Leonardo’nun 16. yüzyılda yaptığı çizimler, bilime rehberlik yapmıştır.

İnsanın neden sanat yaptığının pek çok yanıtı olabilir. Fransız şair Paul Claudel, Shakespeare’in, Dostoyevski’nin, Rubens’in ya da  Wagner’in sanat için değil, duygularını dışa vurarak kendi “yüklerinden” kurtulmak için sanat eserleri ürettiklerini  söyler. Pek çok düşünür, insanların tarihin her devrinde gündelik hayatın kısır döngülerinden, çözümsüz sorunlarından kurtulup daha anlamlı bir dünyaya geçmek  için sanata başvurduklarını söyler.

2

Sanatın insanları birleştirici ve kaynaştırıcı bir özelliği vardır. Bir sanat eserini ortaya çıkarmak da o eseri izlemek, dinlemek ya da paylaşmak da insanları birbirine yaklaştırır. Sanat, insanların aynı düşünce boyutunda buluşmalarını, tek ruh olmalarını sağlar.

Sanatın, mutlaka seçkinler için olması gerekmiyor. Aksine bu zamanın ruhu sanatın insanların buluşabileceği bir platform olmasına daha uygun. Sanatçılar artık şehrin farklı mekanlarını da kullanarak sanatı sokağa taşırıyorlar.  Binaların cepheleri, tren garları, çanak antenler, su boruları, elektrik direkleri, mağaza vitrinleri, alışveriş merkezlerinin koridorları, sanat eserlerine ev sahipliği yapıyor. Festivallerde müzisyenler hatta orkestralar mahalle aralarına kadar girerek sanatı geniş kitlelerle buluşturuyorlar.

Seth Godin herkesin bir şeyleri değiştirme potansiyeline sahip olduğunu, insanları etkilemenin bir sanat eylemi olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. Joseph Beuys, “Her insan bir sanatçıdır, sanatçıdan kastım resim ve heykel yapanlar, piyano çalanlar, beste yapanlar değildir. Bana göre hemşire de sanatçıdır; bir doktor, bir öğretmen de, kendi gelişiminden sorumlu bir öğrenci de.” diyerek sanatın iyi düşünülmüş, duyarlılık katılmış bir eylem olduğunun altını çizer.

Sanat insan zekâsının en ilgi çekici, en güzel şekillerini, seslerini, çizgilerini ortaya koyar. Sanat tek başına dünyayı değiştiremez ama ona bakışımızı değiştirebilir. Sadece dünyaya bakışımızı değil,  kendimizi   algılamamızı, kafa yapımızı, iş yapış biçimimizi de farklılaştırabilir.

 


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Maria Popova, “Creating a “Fourth Culture” of Knowledge: Jonah Lehrer on Why Science and Art Need Each Other”
    http://www.brainpickings.org/index.php/2012/03/08/johan-lehrer-fourth-culture/

  2. Barnett Newman, \"The First Man Was an Artist,\"
    http://venetianred.net/2008/10/10/barnett-newman%E2%80%94the-first-man-was-an-artist/

  3. Art is Everywhere Movement
    http://arteverywhereus.org/What-Is-Art-Everywhere

  4. The Gombrich Archive
    http://gombrich.co.uk/

  5. The Gombrich Archive, Articles
    http://gombrich.co.uk/papers-and-articles/

  6. The Definition of Art, Stanford Encyclopedia of Philosophy
    http://plato.stanford.edu/entries/art-definition/#HisDef/

  7. Wikipedia, Art
    http://en.wikipedia.org/wiki/Art

  8. Hye-Kyung Lee, “(Re-)Framing British Cultural Policy Under New Labour Government”
    https://www.kcl.ac.uk/artshums/depts/cmci/people/papers/lee/newlabour.pdf

  9. “Evolution of The Social Enterprise Industry: A Chronology of Key Events”, The Institute for Social Enterprise
    https://www.se-alliance.org/upload/Membership%20Pages/evolution.pdf

  10. Art Therapy
    http://www.arttherapyblog.com/what-is-art-therapy/#.VAItRPl_t8E

  11. Birgül Aydın, “Tıbbi Sanat Terapisi”
    http://www.cappsy.org/archives/vol4/no1/cap_04_05.pdf

  12. “Victor Nunes: Gündelik Hayatta Kullandığımız Objeleri Sanata Dönüştüren Sanatçı”
    http://onedio.com/haber/gundelik-hayatta-kullandigimiz-objeleri-sanata-donusturen-sanatci-258370

  13. Jim Granato, Ronald Inglehart and David Leblang, “The Effect of Cultural Values on Economic Development”
    http://socsci.colorado.edu/~bairdv/Leblang.pdf

  14. Seth Godin, “Making Art”, Seth Godin Website
    http://sethgodin.typepad.com/seths_blog/2010/01/making-art.html

SEÇTİKLERİMİZ