3 14379

İktisat tarihçisi Niall Ferguson’a göre bir toplum, çalışmayı ve üretmeyi yüceltirse, bilimsel düşünceye değer verirse, hukukun üstünlüğünü sağlar ve vatandaşlarına adil bir rekabet ortamı yaratırsa, ileri medeniyet seviyesine ulaşabilir. Ferguson’a göre, gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran altı özellik vardır:

1. Herkesin adil bir şekilde yarışmasını sağlayacak kurallar koyup, en iyi olanın kazanacağı bir ortam yaratmak. (Rekabetçilik)

2. Bilimin üstünlüğünü sağlamak. (Bilim)

3. Hukukun üstünlüğü ve mülkiyet haklarını güvence altın almak. (Hukuk)

4. Tüketimin önüne sınır koymayarak, ekonominin büyümesini ve toplumsal refahın artmasını sağlamak. (Tüketim Kültürü)

5. Çalışma kültürü ve iş ahlakını yerleştirmek. (İş Ahlakı)

6. İnsanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına almak.  (Modern Tıp)

Türkiye Medeniyet Düzeyine Nasıl Ulaşır?

Çetin Altan, Neil Ferguson’un yazdıklarının hepsini, uzun yıllar süren gazetecilik hayatında dile getirmiş bir yazardı. Çetin Altan’a göre, bir toplumun ilerlemesinin, gelişmesinin, refah toplumu olmasının altındaki nedenler şunlardı:

cetinaltan1

1. Bir toplumda üretim düşükse, gelişmiş ve örgütlenmiş meslek grupları yoksa; ekonomik kaynaklar siyasetçilerle bürokratların denetimindeyse, insanlar birey değil, devletten geçinen kapı kulu olurlar. (Rekabetçilik)

2. Bilim toplumların ilerlemesini sağladı, kol gücünün önemi azaldı, hamasete dayalı siyaset ortalıktan silindi. Cengâver yiğitliklerin yerini, bilgisiyle iş yapan insanlar, üstün teknolojiyle donanmış şirketler ve devlet kurumları aldı. (Bilim)

3. Bugün güçlü bir toplum, iki temel direk üzerine durur: Hukuk ve ekonomi. Saydamlık ve hukuk yoksa, adam kayırmalar, kapalı kapılar ardında iş çevirmeler ve kokuşmuşluk her yere siner. (Hukuk)

4. Her insan, konforlu bir hayat yaşamak ister. Yaşam kalitesi demek, lüks tüketim demek değildir; aksine insanın kullandığı diş macunundan yediği peynire kadar gündelik gereksinimlerini iyi bir kalite düzeyinde karşılamasıyla ilgilidir. (Tüketim kültürü)

5. İnsanın yaptığı işle bütünleşmesi, mutluluk kaynağıdır. İnsanın yaptığı işten aldığı zevk, o işten kazandığı parayı harcarken aldığı zevkten daha büyükse, o zaman o insan iyi bir hayat yaşıyor demektir. İnsan bir meslek sahibi olup, mesleğiyle bütünleştiği takdirde hem mutlu hem başarılı olur. Asıl olan, değerli bir insan olabilmektir; önemli birisi olmak, gelip geçici bir durumdur. Ama maalesef Türkiye’de insanlar değerli olmaktan çok önemli olmak istiyorlar. Bizim ülkemizde önemliler, değerlilerden daha üstün görülüyor. (Çalışma kültürü)

6. Ölmeden önceki hayatın kalitesini yükseltmek isteyen Batı toplumlarıyla, öldükten sonra ödüllendirmeyi yücelten üçüncü dünya ülkelerinin arasındaki dengesizliği gidermek gerekir. (Tıp)

Çetin Altan, ömrü boyunca insanın ve toplumların ilerlemesini savundu. İnsanın, elindeki imkanlarla en iyisini yapması gerektiğine inandı. Kendisine bir röportajda iyi yaşamak nedir diye sorulduğunda, “İyi yaşamak zamanı olanaklar çerçevesinde en unutulmaz bir tat içinde değerlendirmektir.” demişti.

cetinaltan2

Çetin Altan, evrensel değerlere sahip çıktı. Ona göre eğitimde, teknolojide, yaşam standartlarında, demokraside, hukukta ve estetikte evrensel ölçüleri yakalamadan refah toplumu olmak mümkün değildi.

Çetin Altan’ a göre, estetik değerlerde evrensel ölçütleri yakalamak da, en az hukukta, ekonomide, eğitimde, sağlıkta yüksek standart tutturmak kadar önemliydi.  Ona göre, kentlerin estetiği, bireylerin iç güzelliğinin yansımasıydı. Ahlakın güzellikle yakından ilintili olduğunu düşünürdü. İçleri güzel olmayan insanların, yaşadıkları mekanları da güzelleştiremeyeceklerini savunurdu. Altan’a göre çirkinliğin nedeni sadece fakirlik değildi; çünkü tek odalı bir evin masasında bile, bir su bardağına üç beş kır çiçeği koymak için insanın paraya ihtiyacı olmadığını düşünürdü.

Çetin Altan, bizim neslimize dünyalı olmayı öğretti. Ondan evrensel değerlere sahip olmayı, tarihin nereye doğru aktığını öğrendik. Belki de bunların hepsinden daha önemlisi, hayatın bir mucize olduğunu ve bu mucizeyi yaşamak için hangi koşulda olursa olsun hep iyimser olmayı yani “enseyi karartmamak” gerektiğini öğrendik.

Çetin Altan sadece bir yazar ya da gazeteci değil bir düşünürdü. Çetin Altan’ın evrensel düşünceleri hep yaşayacak.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Sedef Kabaş-Çetin Altan, Evrensellik Ropörtajı, Video, Duayen
    https://www.youtube.com/watch?v=wo-Xs4_FCgU

  2. Sedef Kabaş-Çetin Altan, Evrensellik Ropörtajı, Video, Portreler
    https://www.youtube.com/watch?v=T8ijmePuH6Q

  3. Bir Yudum İnsan Belgesel Serisi Çetin Altan
    https://www.youtube.com/watch?v=jYr5t4NB0DM

  4. Özlem Gürses Çetin Altan Ropörtajı-20. Saat Haber Türk
    https://www.youtube.com/watch?v=jyL9nEevvow

  5. Eski Hamaset Öyküleri, Milliyet, 06.03.2013
    http://www.milliyet.com.tr/eski-hamaset-oykuleri/gundem/gundemyazardetay/06.03.2013/1676808/default.htm

  6. Bir Tılsımı Vardır Hayatın, Milliyet, 05.09.2012
    http://www.milliyet.com.tr/bir-tilsimi-vardir-hayatin/gundem/gundemyazardetay/05.09.2012/1591394/default.htm

  7. Değişim ve Türkiye, Milliyet, 07.01.2015
    http://www.milliyet.com.tr/degisim-ve-turkiye/gundem/ydetay/1995129/default.htm

  8. Yoksul Doğu\'nun, Zengin Batı\'ya Öfkesi, Milliyet, 10.02.2006
    http://www.milliyet.com.tr/yoksul-dogu-nun--zengin-bati-ya-ofkesi---/cetin-altan/yasam/yazardetayarsiv/25.08.2010/145652/default.htm

  9. Ahlak ve Estetik, Milliyet, 04.06.2014
    http://www.milliyet.com.tr/ahlak-ve-estetik/gundem/ydetay/1892293/default.htm

  10. Sanat ve Zevk, Milliyet, 15.01.2015
    http://www.milliyet.com.tr/sanat-ve-zevk/gundem/ydetay/1998771/default.htm

15 9695

Dünyadaki bütün servetin yaklaşık % 70’i, dünya nüfusunun %20’sini oluşturan Batı toplumlarının elinde. Oysa çok değil bundan dört yüz elli sene önce, 1550’lerde Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı İmparatorluğu, dünya servetinin önemli bir bölümünü elinde tutuyordu.

Batı toplumları neden ilerledi? Neden dünyanın geri kalan ülkeleri aynı ilerlemeyi gösteremedi. Batı toplumları, az gelişmiş toplumları sömürdükleri için mi refah toplumu oldular? Eğer bu doğruysa, neden emperyalist bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu benzer bir ilerleme gösteremedi?

Peki sizce bir toplumun ilerlemesinin, gelişmesinin, refah toplumu olmasının altındaki nedenler nedir?

Bazı bilim adamları toplumların gelişmesini coğrafi nedenlerle bağlarlar. İklim, ırk gibi özellikler nedeniyle bazı toplumların ilerlediklerini, bazılarının geri kaldığını söylerler. Eğer bu teori doğru olsaydı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ayrılan Batı Almanya ve Doğu Almanya’nın aynı ilerlemeyi göstermesi gerekirdi. Oysa birbirleriyle tıpa tıp aynı özelliklere sahip bu iki toplum, ayrıldıktan kırk beş yıl sonra birbirleriyle kıyaslanmayacak kadar farklı refah seviyelerine ulaşmışlardır. Batı Almanya dünyanın en ileri medeniyetlerinden birini yaratırken, Doğu Almanya eğitim ve sağlık alanları dışında vatandaşlarına kayda değer bir ekonomik refah sağlayamamıştır.

Sadece Doğu ve Batı Almanya değil, Güney ve Kuzey Kore örneği de, toplumların zenginliğini, iklim, dil, din, ırk gibi özelliklerle açıklamanın mümkün olmadığını kanıtlar. Bazı dinlerin ya da bazı ırkların medeniyet oluşturduğu, bazılarının gelişemediği teorilerinin bilimsel bir dayanağı yoktur.

Sanılanın aksine, toplumların ilerlemesinin ve medeniyetler inşa etmelerinin altındaki neden demokrasi de değildir. Batı medeniyetlerine demokrasi daha dün diyeceğimiz kadar kısa bir süre önce gelmiştir. Batı toplumları demokrasi gelmeden çok daha önce medeni toplumlar olmuşlardır.

1

Peki,  bir toplumu medeni yapan nedir? Neden Avrupa ve Amerika bu kadar hızlı ilerlerken Osmanlı İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu ya da 20.yüzyılın başında kurulan ve devasa bir güç haline gelen Sovyetler Birliği, refah seviyelerini yükseltememişlerdir? Neden Batı ilerlemiş de, diğer toplumlar gelişmişlik ve yaşam kalitesi olarak yerinde saymıştır?

İktisat tarihçisi Niall Ferguson, refah toplumlarıyla geri kalmış toplumlar arasında farkların din, dil, ırk, demokrasi, coğrafya gibi etmenlerden değil, zihniyetten ve bu zihniyetin hayata geçirdiği çok önemli bazı uygulamalardan kaynaklandığını söyler.

Niall Ferguson, Batı toplumlarının gelişip ekonomik refah ve hayat standartlarını yükseltmelerini, altı özellikle açıklar. Bu altı özelliğin hepsinin bir arada var olması,  toplumun uygar olmasını sağlar ama bir tanesinin bile eksik olması, o toplumun medeniyetten uzaklaşmasına yeter.

1. Rekabetçilik: Bir toplum, bireylerin, şirketlerin ve kurumların adil bir şekilde yarışmasını sağlayacak kurallar koyup en iyi olanın kazanacağı bir ortam yaratırsa, o toplum ilerler ve bireylerine refah sağlar. Tersine, eğer bir toplum, yarışma ortamını kaldırıp ülkeyi yönetenlere yakın olanları teşvik ederse, toplum geriler ve fakirlik hakim olur. Bir toplumda rekabet kültürünün yerleşmesi, en iyi olanın kazanacağına herkesin inanması, o toplumun ilerlemesini sağlar. Serbest yarışma ve serbest rekabet ortamı, o ülkenin hem gelişmesini hem de ülkenin kaynaklarını bireylere en adaletli dağılmasını sağlar.

Bizim topraklarda ve genel olarak Orta Doğu’da, iyi olandan çok, yönetenlere yakın olan kazanır.  Ama sonuçta kazanan bir avuç insan olur ve refah topluma yayılamaz.

2. Bilimin üstünlüğü: Matbaanın icadından 18.yüzyılın sonuna kadar süren Aydınlanma çağında Batı toplumları, matematik, fizik, kimya, biyoloji ve astronomide büyük ilerlemeler kaydettiler. Daha önce Doğu’nun tekelinde olan Bilim,  Avrupa’da gelişmeye başladı. Mühendislik bilimleri ve genel olarak pozitif bilimler Batı’nın ilerlemesine çok önemli katkı yaptı.

Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın yanı başındayken kendisini, bütün bu bilimsel gelişmelere kapalı tuttu. Matbaa, Osmanlı topraklarına 50 sene sonra geldi. Bilimsel devrimleri ıskalamak önce Osmanlı’ya sonra da Osmanlı’nın devamı olan Türkiye’ye çok büyük kayıplar yaşattı. Batı, Aydınlanma çağıyla başlayan dönemde akılcılığı yüceltirken bizim gibi toplumlar akılcılıktan uzaklaştı ve medeniyetin gerisinde kaldı.

3. Hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları: Batı toplumları kanun ve kurallar koyup bunlara istisnasız herkesin uymasını sağladıkları için ilerlediler. Geri kalmış toplumlarda ise imtiyazlı olanlar, rütbesi olanlar, zengin olanlar kanunlar önünde eşit değil, üstün oldular.  Geri kalmış toplumlarda, polis ve mahkemeler, insanların sosyal statülerine göre farklı davrandı; bu toplumlar adaleti bir türlü tesis edemediler.

Geri kalmış ülkelerde kurallar, yönetmelikler hatta kanunlar adamına göre uygulanır. “Muz Cumhuriyeti” sadece güney Amerika’daki bazı toplumlar için değil, bütün geri kalmış toplumlar için kullanılan bir deyimdir. Haklı olanın değil güçlü olanın kazanması, medeniyet projesinin tam tersidir; antitezidir. Adaleti ortadan kaldırmak, adaleti adamına göre tesis etmek, bir toplumun dengesini bozan en önemli unsurdur. Hukukun üstünlüğünün hakim olmadığı, adaletin sağlanmadığı toplumlar ilerleyemezler.

Batı toplumları sadece hukukun üstünlüğünü korumakla kalmayıp, mülkiyet haklarını da korudular. Daha çok çalışan, daha çok mal ve mülk sahibi oldu. Bu sahiplik yasalarla güvence altına alındı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri, sadece taşınmazları değil, fikri ve sınai hakları da yasalarla korudu. İnsanlar servet sahibi olmak için daha çok çalıştılar ve bu motivasyon Batı toplumlarının ilerlemesini sağladı.

Osmanlı toplumunda ise mülkiyet İmparatorluğa aitti. İnsanların daha çok çalışması ve biriktirmesi için bir neden yoktu. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekildiği yıllarda, 20. Yüzyılın başlarında, bu sefer tamamen başka bir mantıkla, Sovyetler Birliği de, sosyalist felsefenin gereği olarak vatandaşlarına mülkiyet hakkı vermedi. Sovyetler Birliği, halklarını çok iyi eğitmiş olsa da, onlara çok iyi sağlık imkanı sağlamış olsa da, kurulmasından dağılmasına kadar geçen yetmiş yıllık sürede, Batı’nın çok gerisine düştü ve sosyalist kalkınma modelini terk etmek zorunda  kaldı.

2

4. Modern tıp: Batı toplumları tıbbı geliştirip, tıbbın bütün nimetlerinden yararlandılar. Hem ortalama insan ömrünü hem de hayat kalitesini artırdılar. Sağlıklı ve uzun ömürlü bir toplum sayesinde bilgi birikimlerini kendilerinden sonraki kuşaklara aktarabildiler. Modern tıp sayesinde, salgın hastalıklara karşı mücadele edebildiler. İnsanların maddi refahı kadar, bedensel ve ruhsal sağlıklarını da güvence altına aldılar.

5.Tüketim kültürü: Endüstri Devrimi tüketim toplumunu yarattı ve tüketim toplumu da ekonomik büyümenin itici gücünü oluşturdu. Her bireye sonsuz seçenek sunan serbest piyasa sistemi, ekonominin ve finansal araçların gelişmesini sağladı. Tüketime dayalı hayat tarzı, Batı uygarlığının hem itici gücü hem de simgesi oldu. İnsanlar daha çok tüketmek için daha çok kazanmak zorunda kaldılar; daha çok kazanmak için daha çok çalıştılar. Bu düzen, ekonominin büyümesini ve toplusal refahın artmasını sağladı.

6. İş ahlakı: Gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden birisi, çalışma kültürü ve iş ahlakıdır. Batı toplumları,  daha çok çalışanı, daha çok üreteni, daha iyi performans göstereni yüceltti.  Yönetici ile en iyi ilişki içinde olanı değil, işini en doğru, en iyi yapan terfi etti. Esnafından memuruna, patronundan işçisine kadar Batı toplumlarında her çalışan, işini daha iyi yaptığı ölçüde kazandı. Bu anlayış sayesinde Batı toplumlarının ekonomileri gelişti ve dünyanın en büyük ekonomileri oldu.

Bir toplumun gelişmesi, ancak çalışma arzusu duyan, işini iyi yapan, işinin hakkını veren, üretken insanlarla mümkün olur. Çalışmadan refah içinde bir hayat yaşamak mümkün değildir.

Niall Ferguson’a göre, bu altı uygulamanın hepsini birden hayata geçiren her toplum medeniyet seviyesine ulaşabilir. Ferguson, bir ülkenin doğal kaynakları, dini, ırkı, coğrafyası, iklimi değil, o toplumun hangi düşünce ve ilkeleri benimsediği o toplumun ulaşacağı medeniyet seviyesini belirlediğini söyler. Ferguson’a göre bir toplum, çalışmayı ve üretmeyi yüceltirse, bilimsel düşünceye değer verirse, hukukun üstünlüğünü sağlar ve vatandaşlarına adil bir rekabet ortamı yaratırsa,  yüksek medeniyet seviyesine ulaşabilir.

Bugün gelişmekte olan ülkelerde insanların çoğu, Batı Medeniyetleri seviyesine yükselmenin sadece Batılı gibi yaşamaktan ibaret olduğunu zanneder. Bir toplum Batılı gibi giyinir, batılı gibi yaşar, batılı gibi tüketirse o toplumun medeni bir toplum olacağını düşünen pek çok insan vardır. Keşke sadece tüketmek ve Batılı bir hayat tarzını benimsemekle medeni bir toplum  seviyesine ulaşmak mümkün olsaydı.

Türkiye’nin medeni bir toplum olmasının ve insanlarını refah içinde yaşatmasının reçetesi çok açık. Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için, -hoşumuza gitse de gitmese de- standartını Batı’nın koyduğu, adalet, rekabet ve mülkiyet uygulamalarını ve Batı’nın yücelttiği bilimsel düşünceyi hayata geçirmek ve en az onlar kadar çalışıp üretmemiz gerekir.

Medeni bir toplum olmak için, sadece Batılı gibi yaşamak değil,  bu uygulamaların hepsini hayata geçirmek gerekir.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Niall Ferguson, “The 6 Killer Apps of Prosperity”, Video
    http://www.ted.com/talks/niall_ferguson_the_6_killer_apps_of_prosperity

  2. Wikipedia, Niall Ferguson
    http://en.wikipedia.org/wiki/Niall_Ferguson

  3. Niall Ferguson in the Guardian Paper
    http://www.theguardian.com/books/niall-ferguson

  4. Prasannan Parthasarathi, “Why Europe Grew Rich and Asia Did Not: Global Economic Divergence, 1600-1850”
    https://www.academia.edu/7214782/Why_Europe_Grew_Rich_And_Asia_Did_Not_Prasannan_Parthasarathi_2011

  5. David S. Landes, “Wealth and Poverty of Nations : Why Some Are So Rich and Some So Poor”, Review
    http://www.history.ac.uk/reviews/review/68

  6. Tom Laichas, “A Conversation with Kenneth Pomeranz”
    http://worldhistoryconnected.press.illinois.edu/5.1/laichas.html

  7. Jared Diamond, Website
    http://www.jareddiamond.org/Jared_Diamond/Welcome.html

  8. Wikipedia, Jared Diamond
    http://en.wikipedia.org/wiki/Jared_Diamond

  9. Robert Lamb, “Are We at the Beginning of the End of Western Civilization?”
    http://science.howstuffworks.com/life/evolution/end-of-western-civilization.htm

  10. Lazar Pravdic, “The Anglosphere Century”
    http://www.mannkal.org/downloads/guests/anglospherecenturylazarpravdicoped.pdf

  11. Diminishing Returns and Economic Sustainability; Erik S. Reinert, “The Dilemma of Resource-based Economies under a Free Trade Regime.”
    https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=10&cad=rja&uact=8&ved=0CFkQFjAJ&url=http%3A%2F%2Fwww.othercanon.org%2Fuploads%2FSUM%2520paper%2520diminishing%2520returns.doc&ei=OJb7VOqILaT5ywOr44HQDQ&usg=AFQjCNGcftwZcL4dHZ9mHKhBAl82UCffJg

  12. Servaas Storm, “Why the West Grew Rich and the Rest Did Not, or How the Present Shapes Our Views of the Past”
    http://www.networkideas.org/alt/sep2013/Servaas_Storm.pdf

4 11104

Sizce bizim toplum olarak özgüvenimiz yeterince sağlam mı?

Kendimize karşı dürüst olmamız gerekirse özgüven eksikliğimiz en çok yabancılarla karşılaştığımız zaman ortaya çıkar. Sanatta, sporda ya da üretim kalitesinde birçoğumuz, yabancıların ve özellikle Batılıların bizden daha iyi olduğuna inanır. Birçok alanda yabancı hayranlığımız bu eksiklik hissimizden kaynaklanır. Türkiye’de marka isimlerini İngilizce koyma alışkanlığımız da bu nedenledir.

Batılıları kendimizden üstün görmeye başlamamız, Tanzimat Dönemi’ne dayanır. Fransız gibi olma anlamına gelen “Alafranga” ve Türk gibi olma anlamına gelen “Alaturka” terimleri, günlük dilimize Tanzimat döneminde girmiştir.

62 ülkede, 9 temel değişken incelenerek ülkelerin kültürlerini kıyaslayan araştırmaya göre (Globe Research Project) Türkiye, kendi fikrini ifade etme (assertiveness) açısından en son sıralardadır. Biz toplum olarak, kendimize ait fikirlere sahip olmaktansa, karşımızdakiyle uyum içinde olmayı tercih ederiz. Farklı bir fikirde olmak, bizim toplumumuzda, insanın karşısındakiyle “ters düşmesi” olarak algılanır; bunun düşüncesi bile bizi huzursuz etmeye yeter.

Oysa bazı toplumlarda insanlar, başkalarının düşünceleri ne olursa olsun kendi fikirlerini hiç zorlanmadan ifade etme alışkanlığına sahiptirler. O toplumlarda bir insanın kendi düşüncelerini ifade etmesi, karşısındakinin düşüncesini kabul etmemesi saygısızlık ya da küstahlık olarak addedilmez. Aksine, o toplumlarda insanın,  daha küçük yaştan itibaren kendi fikrini savunması, yüceltilen bir davranıştır.

Bizde ise tam tersidir: Bir insanın düşüncesine karşı çıkmak o insanın kendisine karşı gelmek gibi anlaşılır. Bizde söylenen her söz neredeyse karşı tarafın kendi kişiliğine söylenmiş bir söz olur. Bizde makbul olan, bir insanın kendi fikirlerine sahip olması değil, grupla uyum içinde olmasıdır.

Bir insanla farklı düşünmek o insanla zıtlaşmak anlamına geldiği için bizim gibi toplumlar hemen kutuplaşır. Her meselede kamplara bölünür. Farklı bir fikre sahip olmak, karşı tarafta durmak olarak algılanır. Böyle olunca da fikirleri tartışmak yerine kimin hangi gruba ait olduğu, önem kazanır. Bu tutum, zamanla insanları fikirlerden uzaklaştırır ve ait olunan grup, cemaat ve partiler ön plana çıkar.

Sosyal psikologlar kendi görüşünü ifade etmenin (assertiveness), daha çok Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa’ya ait kültürel bir davranış olduğunu öne sürerler. Doğu toplumlarında, bireysellik de insanın kendi fikrini ifade etmesi de (özgüven) yüceltilen bir kavram değildir.

Özgüveni yücelten toplumlar rekabeti ve ilerlemeyi de yüceltir. Bu toplumlarda hakim olan inanış, çaba gösterenin, çalışanın kazanacağıdır. Dolayısıyla toplumsal olarak öğütlenen davranış, insanların kendilerine güvenip mücadele etmeleridir.

Özgüveni düşük olan toplumlarda insanlar, tek başlarına başarılı olamayacaklarını varsaydıkları için, içinde bulundukları topluluğa bel bağlarlar. Hâkim olan inanış, arkası sağlam olanın kazanacağıdır. Güçlü kişilere yakın olma isteği buradan kaynaklanır. Bu toplumlarda bir insanın güçlü olanlara yakınlığı, onun başarılı olma ihtimalini yükseltir.  Bu toplumlarda insanlar, başarmanın yolunun lidere, yöneticiye, güçlü olana güvenmekten geçtiğini bilirler.

Bu toplumlarda doğrunun ve yanlışın; iyinin ve kötünün ne olduğunu söyleyen “bir bilen” vardır. İnsanlar kendi düşüncelerinden çok güçlü olanın düşüncesine değer verirler. Bizim toplumumuzda doğrular, insanların kendi değerlendirmelerine göre değil, liderin ve grubun inanışlarına göre şekillenir.

Kendi fikrini özgürce ifade etmekte zorlanan toplumlarda insanlar nerede konuşup nerede susacaklarını; nerede ön plana çıkıp nerede kendilerini unutturacaklarını daha çocuk yaşta öğrenmeye başlarlar. Bu, onlar için bir hayatta kalma stratejisidir.

Bizim toplumumuz işbirliğini ve ilişkileri yüceltir. Bu nedenle bizde bir insanın nüfuzlu tanıdıklarının olması, hayati öneme sahiptir. Çünkü sokaktaki insan, ancak bu tanıdıklar sayesinde hak ettiğini elde edeceğine inanır. Özgüveni düşük olan toplumlarda, esas olan güçlü olan insanlarla uyum içinde olmaktır. Toplumsal hiyerarşi yani kimin kimden daha üst sırada olduğu çok önem arz eder çünkü sonucu belirleyen bu hiyerarşidir. Haksızlığa uğramamak için nasıl nüfuzlu tanıdıklara ihtiyaç varsa toplumda bir yerlere gelmek ve başarılı olmak için de bu ilişkilere ihtiyaç vardır.

Psikologlar özgüvenin doğuştan değil; çocukluktan itibaren kazanılan bir özellik olduğunu söylerler. Alfred Adler hayatta karşılaştığımız her başarı veya başarısızlığın özgüvenimizi etkilediğinin altını çizer. Hepimiz hayatımızda karşılaştığımız zorluklarla nasıl baş ettiğimize göre özgüven kazanır veya kaybederiz.

Bir toplumun kendi içinde farklılıkları doğal kabul etmesi de bir özgüven konusudur. Bir toplumda insanların birbirlerinden farklı renklere, farklı kökenlere, farklı mezheplere sahip olması ne kadar normal karşılanırsa, o toplumun bireyleri de o kadar özgüvenlidir demektir.

Aksine toplum, bu farklılıkları ne kadar bastırır, ne kadar yok sayarsa toplumda riya o kadar yükselir. İnsanlar baskı karşısında hem kim olduklarını hem de gerçek düşüncelerini gizlerler. Kendilerine görüşleri sorulduğu zaman gerçek düşüncelerini değil, duyulması arzu edileni söylerler. Bu davranışların alışkanlığa ve kemikleşerek kültürün bir parçası haline gelmesi toplumu, içi başka dışı başka bir toplum yapar. Bizim toplumumuz, özellikle devletle veya güçlü olanla ilişkiye girdiği zaman insanın kendi düşüncesini ifade etmektense kendisinden beklenen düşünce ve tutumu sergilemesini anne babadan öğrenmiş, kültürel bir miras olarak edinmiş bir toplumdur.  Bizim toplumuzda bu tutum içinde olmak, riski en aza indiren,  en güvenli yoldur.

Peki, tanımadığınız ortamlarda, siz de kendi görüşünüzü ifade etmekten korkuyor musunuz?


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Culture and Leader Effectiveness: The GLOBE Study
    http://www.inspireimagineinnovate.com/PDF/GLOBEsummary-by-Michael-H-Hoppe.pdf

  2. Mansour Javidan, Gunter K. Stahl, Felix Brodbeck, and Celeste P.M. Wilderom, “Cross-Border Transfer of knowledge: Cultural lessons from Project GLOBE”
    http://kimboal.ba.ttu.edu/MGT%205384%20Spr%202012/globe%20project.pdf

  3. Geert Hofstede, “What did GLOBE Really Measure? Researchers’ Minds versus Respondents’ Minds”
    http://arno.uvt.nl/show.cgi?fid=55816

  4. Assertiveness, Wikipedia
    http://en.wikipedia.org/wiki/Assertiveness

  5. Assertiveness, Non-Assertiveness, and Assertive Techniques
    http://www.socialwork.buffalo.edu/students/self-care/documents/exercises/Assertiveness_and_Nonassertiveness.pdf

  6. What Is Assertiveness?
    http://www.abct.org/docs/Members/FactSheets/ASSERTIVENESS%200707.pdf

  7. Daniel R. Ames, “In Search of the Right Touch Interpersonal Assertiveness in Organizational Life”
    http://www.columbia.edu/~da358/publications/ames_righttouch.pdf

  8. The Influence of Culture on Responses to the Globe Dimension of Performance Orientation in Advertising Messages – Results from the U.S., Germany, France, Spain, and Thailand
    http://www.acrwebsite.org/volumes/v35/naacr_vol35_86.pdf

  9. Dr. Jim Taylor, “Popular Culture: America's Self-esteem Problem”, Blog
    http://drjimtaylor.com/2.0/popular-culture/popular-culture-americas-self-esteem-problem/

  10. Sonja Zmerli and Ken Newton, “Social Trust and Attitudes Towards Democracy: A Close Association After All?”
    http://www.ccsr.ac.uk/methods/festival/programme/icomp/documents/SocialtrustandpoliticsOxfordPaper.pdf

  11. Bruce E. Levineb, “From Corporatocracy to Democracy”
    http://www.ecobuddhism.org/solutions/behaviour/levine/

  12. Promoting Democratic Values through the Discussion Forum(DF) Strategy
    http://www.iiz-dvv.de/index.php?article_id=391&clang=1

  13. Jan E. Stets and Peter J. Burke, “A Sociological Approach to Self and Identity”
    http://wat2146.ucr.edu/Papers/02a.pdf

  14. Self-Esteem, Culturally Defined
    http://www.sarakonrath.com/media/publications/Konrath_self_esteem_overview.pdf

  15. Peter L. Callero, “The Sociology of the Self”
    http://www.faculty.umb.edu/gary_zabel/Courses/Art%20and%20Philosophy%20in%20SL%20and%20Other%20Virtual%20Worlds/Texts/The%20Sociology%20of%20the%20Self.pdf

2 6424

Timothy Bernes-Lee, 25 Aralık 1990 günü, farklı mekanlarda bulunan iki bilgisayarın, telefon hatları üzerinden, birbirlerine veri aktarmasını sağladı. İki bilgisayarın “konuşması”  bizim bugün “internet” dediğimiz bu devasa âlemin doğması demekti. Bu belki de insanlık tarihinin en önemli gelişmesiydi. Tim Lee’ye, insanlık kültürüne katkılarından ötürü 2004 yılında İngiltere Kraliçesi tarafından “Sir” (sör) unvanı verildi. Lee, 2012 Londra Olimpiyatları açılış seremonisinde “internetin mucidi” unvanıyla onurlandırıldı.

Matbaanın da buhar makinesinin icadı da insanlık için olağanüstü etkiler yaratmıştı. Matbaanın icadı, Rönesans ve Aydınlanma dönemini başlatmış; buhar makinesi ise Sanayi Devrimini başlatmıştı. Ama internetin icadı, matbaa veya buhar makinesinin etkisinin yayılmasıyla kıyaslanamayacak kadar kısa bir sürede, dünyayı kökten değiştirdi ve hepimizin hayatını derinden etkiledi. Bugün dünya, 30 sene öncesinin dünyası değil. Bugün dünyada iki buçuk milyar internet kullanıcısı var. Dünya nüfusunun yaklaşık %35’i internet kullanıyor.

Cep telefonunun icadı ise internetin icadından biraz daha öncesine denk geliyor. Motorola’dan John Mitchell ve Martin Cooper cep telefonunu 1973 yılında icat ettiler. Cep telefonunun ticari olarak kullanılması ise 1983 yılında başladı. Bugün dünyada altı milyardan fazla insan yani dünya nüfusunun yaklaşık % 85’i cep telefonu kullanıyor.

İçinde internet erişimi bulunan “akıllı” cep telefonlarının ise marifetleri her geçen gün artıyor. Kısa bir süre sonra dünyadaki bütün telefonların “akıllı” olacağını tahmin etmek zor değil. Bu da dünya nüfusun neredeyse tamamının, cep telefonu üzerinden internet erişimine sahip olacağı anlamına geliyor.

Dünyadaki herkesin her bilgiye ulaşacağı, herkesle konuşabileceği bir dünya bugün yaşadığımız dünyadan çok farklı olacak. Bugün çoğumuza engel olan yabancı dil bilmemek hiç sorun olmayacak. Google’un çeviri hizmeti her geçen gün iyileşiyor. Sadece yabancı dilde yazılmış bir metni okumak değil, kendi dilimizle konuşurken karşı tarafa çeviri yapan telefonlar da hayatımızı kolaylaştıracak.

Akıllı cep telefonumuz hayatımızın en önemli yardımcısı olacak. Kredi kartı yerine cep telefonumuzla ödeme yapacağız. Cep telefonumuz, aile hekimimize sağlık durumumuz hakkında sürekli bilgi aktaracak. Online alışverişimizi cep telefonumuzla yapacağız. Televizyon, müzik gibi bütün bilgi ve eğlence içeriğine cep telefonumuzla ulaşacağız.

Teknolojik yeniliklerin bizi hayrete düşürdüğü bir gerçek. Ancak bugüne kadar yaşadıklarımız, yeni bir çağın bebeklik adımlarıdır. Teknolojinin ilerlemesi ve hayatımızı etkilemesi, önümüzdeki dönemde daha büyük ve daha hızlı adımlarla gerçekleşecek. Bir sonraki nesil bizim bugün hayret ve şaşkınlıkla kullandığımız “ileri” teknolojiyi, nostaljik ve sevimli bir dönem olarak anacak. Bizim nasıl siyah-beyaz televizyonlu yılları anlatırken yüzümüzde bir gülümseme beliriyorsa, onlar da gelecekte benzer bir tebessümle hatırlayacaklar bugünleri. Bugün yaşadığımız bu dönem, tıpkı matbaanın ya da buhar motorunun icat edildiği ilk dönem gibidir. Adını henüz koyamadığımız bu çağ henüz etkilerini tam olarak hissettirmiş değil.

Yeni teknolojiler, doğal olarak, önce icat olundukları ülkelerde kullanılır ve sonra diğer ülkelere yayılır. Gütenberg’in matbaayı 1440’ta icat etmesi, bilginin hızla yayılmasına ve karanlık Orta Çağ’ın sona ermesine neden olmuştu. Matbaanın Osmanlı İmparatorluğu’na gelmesi elli yıldan fazla bir zaman almıştı.

Oysa Türkiye’de ilk internet, dünyada icat edildikten üç yıl sonra, 1993 yılında ODTÜ’de kullanılmaya başlandı. İlk cep telefonu ise 1994 yılında kullanıldı. Cep telefonunun Türkiye’ye icadından on yıl sonra gelmesi, zamanın hükümetlerinin lisans vermekte gecikmesiydi. Yoksa cep telefonunun da Türkiye’ye gelmesi çok hızlı olabilirdi.

Yaşanan çağı anlamanın ve o çağın adını koymanın en doğru yöntemi, servetin nasıl yaratıldığına bakmaktır. Tarım döneminde servet sahibi olmak için toprak sahibi olmak gerekiyordu. Sanayi döneminde ise sermaye olmadan servet yaratılamıyordu. Bugün ise bilgi ve hayal gücüyle servet yaratmak mümkün. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in hiç sermayeye ihtiyaç duymadan yarattığı servet, içinde yaşadığımız bu dönemin “üretim biçimini” anlatan en iyi örnektir.

Sermaye olmadan servet yaratma imkânına sahip olmak bu dünyayı eskisinden çok farklı bir yer haline getirdi. Bugün Twitter, Pinterest, Instagram gibi şirketlerin hepsi milyar doları aşan değere sahipler. Fakat bunların hiçbirisinin kuruluşu sermaye gerektirmedi. Hepsi yaratıcı bir fikir üzerine kuruldu ve hepsi çok ama çok kısa bir zamanda bütün dünyanın kullandığı platformlar  oldu.

Bu imkan, gelişmekte olan ülkelere, bugüne kadar hiç nasip olmayan yeni bir fırsat eşitliği sağlıyor. Yarının Twitter ya Pinterest’i Malezya’dan, Brezilya’dan ya da Türkiye’den çıkabilir. Belki de bu çağın bir sonraki dâhisi aramızda yaşayan ama henüz adını bilmediğimiz bir ortaokul öğrencisi.

Türkiye kurumsallaşma ya da inovasyon gibi ölçütlerde dünya ortalamasının gerisindeyken “Teknolojik Altyapı” açısından ortalamanın üstünde yer alıyor. (Global Competitiveness Index)

Yeni teknolojileri benimseme ve uygulama söz konusu olduğunda, gelişmekte olan ülkeler, teknoloji üreten ülkelere göre daha avantajlıdırlar. Geriden gelmek, gelişmekte olan ülkelere önemli bir fırsat sunar. Bunun en yakın örneği, bizim sabit telefon altyapımızdır. 1980’li yılların sonunda başlayan atılımla, Türkiye’nin binlerce ilçesi, hiç analog telefon santrali kullanmadan dijital santrale kavuştu. Benzer şekilde birçok şirket, hiç teleks kullanmandan faks, hiç faks kullanmadan e-mail kullanmaya başladı. Geriden gelen ülkelerin teknolojiye ulaşması “sıçrayarak” gerçekleşiyor. Teknolojinin ülkelere yayılmasının doğası böyle.

Çağın teknolojilerini ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürmeyi başaran; bu teknolojilerden yeni ürünler, yeni değerler yaratabilen ülkeler, dünya pazarlarında rekabet üstünlüğünü de ele geçirirler.

Türkiye kültürel olarak yeniliklere açık, yenilikleri kolay benimseyen bir ülke. Bu bakımdan avantajı var. Son yıllarda yapılan büyük yatırımlarla teknolojik altyapısı da oldukça iyi bir durumda. Türkiye insanı, yeni çıkan teknolojiye sadece merak göstermekle kalmıyor; bu teknolojileri kullanmakta ve çevresine yaymakta son derece istekli davranıyor. Facebook’un dünyada etkili olduğu ilk beş ülkeden birisi Türkiye. Akıllı telefonların Türkiye’de gördüğü rağbet, yeniliklere ne kadar düşkün olduğumuzu gösteriyor.

İçinde yaşadığımız çağ, Türkiye’ye çok değerli fırsatlar sunuyor. Güney Kore’nin son altmış yılda yaptığını Türkiye’nin de yapması için hiçbir engel yok. Güney Kore, 1950’lerde ekonomik gelişmişlik açısından bizden gerideyken, yaptığı teknoloji ve sanayileşme atılımı ile bugün Türkiye’nin çok önüne geçen bir ülke oldu. Güney Kore bugün “Dünya markası” çıkarmayı bir ülke politikası olarak benimsemiş ve üstün çalışma ahlakı  sayesinde Samsung, LG, Hyundai, Kia, Daweoo gibi küresel markalar yaratmış bir ülkedir.

Güney Kore bu gelişmişlik düzeyine, teknoloji geliştirmeyi, en az teknoloji kullanmada etkin olmak kadar ciddiye alarak yakaladı. Güney Kore, stratejik olarak, bilim ve teknolojiyi temel alan bir devrim gerçekleştirmeyi kendisine hedef aldı. Güney Kore, 2025 yılına kadar, bilim ve teknolojide dünyanın 7’nci gücü hâline gelmeyi hedefliyor. Güney Kore’nin 50 yılda,  dünyaya teknoloji satan bir ülke konumuna yükselmesinin ve millî gelirinin 200 kat artırmasının ardında, teknolojik gelişmeyi öncelikli bir devlet politikası olarak ele alma anlayışı vardır.

Türkiye'nin teknoloji fırsatı

Biz Türkiye olarak  yeni teknolojiler geliştirme potansiyeline sahibiz. Dinamik, genç nüfusumuzla dünya üzerindeki birçok gelişmekte olan ülkeye göre daha avantajlı bir konumdayız. Teknolojik kalkınmayı bir ülke politikası olarak benimsediğimiz taktirde, yeni çağın en yetkin ülkelerinden biri olabiliriz.

Ben, “Teknoloji Rönesansı” döneminde Türkiye’nin elinde çok değerli fırsatlar olduğuna inanıyorum.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Scenarios for the Future of Technology and International Development, The Rockefeller Foundation and Global Business Network
    http://www.rockefellerfoundation.org/uploads/files/bba493f7-cc97-4da3-add6-3deb007cc719.pdf

  2. Tübitak Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikaları, 2003-2023 Strateji Belgesi
    http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/vizyon2023/Vizyon2023_Strateji_Belgesi.pdf

  3. Türkiye Ulusal Yenilik Sistemi 2023 Yılı Hedefleri
    http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/BTYPD/BTYK/btyk23/2011_101.pdf

  4. P.A Geroski, “Models of Technology Diffusion”
    http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S004873339900092X

  5. Diego Comin, Bart Hobijn, “An Exploration Of Technology Diffusion”, Matematiksel Bir Model, 2006
    http://cid.bcrp.gob.pe/biblio/Papers/NBER/2006/Junio/w12314.pdf

  6. Prof. Dr. Füsun Ulengin, Doç. Dr. Şule Önsel, Selçuk Karaata, Editör:Emre Tamer, “Türkiye’nin Küresel Rekabet Düzeyi Dünya Ekonomik Forumu Küresel Rekabetçilik Raporu’na Göre Bir Değerlendirme”, Kasım 2011
    http://ref.sabanciuniv.edu/sites/ref.sabanciuniv.edu/files/rapor_2011_kuresel_rekabet_duzeyi_2011.pdf

  7. Prof. Dr. Füsun Ulengin, Doç. Dr. Şule Önsel, Selçuk Karaata, Editör:Emre Tamer, “Türkiye’nin Küresel Rekabet Düzeyi Dünya Ekonomik Forumu Küresel Rekabetçilik Raporu 2012-2013’e Göre Bir Değerlendirme”, Kasım 2012
    http://ref.sabanciuniv.edu/sites/ref.sabanciuniv.edu/files/rk2012_rapor_rekabet_trkd_2012.pdf

  8. The Global Competitiveness Index 2011-2012 Rankings © 2011 World Economic Forum
    http://www3.weforum.org/docs/WEF_GCR_CompetitivenessIndexRanking_2011-12.pdf

  9. Türkiye’de İnternet Kullanımı ve Mobil Pazar İstatistikleri – BTK 2012 Q2 Raporu
    http://smgconnected.com/turkiyede-internet-kullanimi-ve-mobil-pazar-istatistikleri-2012-q2

  10. Vision 2025: Korea's Long-term Plan for Science and Technology Development
    http://unpan1.un.org/intradoc/groups/public/documents/APCITY/UNPAN008040.pdf

  11. Türkiye-Kore Ulusal Teknoloji ve Yenileşim Kapasitesinin Geliştirilmesi için Modeller
    http://www.ttgv.org.tr/content/docs/final-report_turkey-ksp_web.pdf

  12. Gila Benmayor, “Güney Kore’nin 20 Yıl Gerisindeyiz”, 2010
    http://www.bilgicagi.com/Yazilar/3099-guney_korenin_20_yil_gerisindeyiz.aspx

  13. Aykut Göker, “Teknolojiye Yetişme Sorunu Japonya - G.Kore Modeli Ve Türkiye”
    http://www.inovasyon.org/html/AYK.Ucleme10.htm

  14. Zafer Özcan, “Sefaletten Zirveye: Güney Kore”, Aksiyon Dergisi Kapak Konusu
    http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/newsDetail_getNewsById.action?newsId=27898

  15. A Little History of the World Wide Web
    http://www.w3.org/History.html

  16. Tim Berners-Lee, “The World Wide Web: Past, Present and Future”
    http://www.w3.org/People/Berners-Lee/1996/ppf.html

  17. Tim Berners-Lee, “Realising the Full Potential of the Web”
    http://www.w3.org/1998/02/Potential.html

  18. “Technology Diffusion in the Developing World”
    http://siteresources.worldbank.org/INTGEP2008/Resources/complete-report.pdf

  19. Sumit K. Majumdara, “Hsihui Changb Technology Diffusion and Firm Performance: It Pays to Join the Digital Bandwagon!”
    http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0160791X10000278

  20. Research and Markets: Digital Lifestyles: Western Europe (Second Edition) 3Q 2012
    http://www.businesswire.com/news/home/20121115005747/en/Research-Markets-Digital-Lifestyles-Western-Europe-Edition

  21. “The Technology Revolution: Impact, Perils and Promise”, Book Chapter
    http://www.ironboundpress.com/pdf/techrev-chap0.pdf

  22. Nick Bostrom, “Technological Revolutions: Ethics And Policy In The Dark”
    http://www.nickbostrom.com/revolutions.pdf

3 9404

Bizim okullarımızda hala “Yerli Malı Haftası” kutlanır. Öğretmenlerimiz çocuklarımıza yerli malı kullanmanın, ulusal bir görev olduğunu anlatırlar. Sizce yerli malı , içinde yaşadığımız çağa uyan bir kavram mı? Sizce bugün -çok istesek bile- sadece yerli malı kullanmamız mümkün mü?

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda yerli malı kullanmayı teşvik etmenin bir anlamı vardı. O dönemde Türkiye ihracat yapamayan, döviz kazanamayan bir ülkeydi. Yurt dışından ürün satın almak için dövizi yoktu. O devrin hükümetlerinin halkı yerli malı kullanmaya davet etmesi bu nedenleydi. Ama bugün yerli malı dönemi artık geride kaldı.

Sadece Türkiye’nin değil, hiçbir ülkenin ürettiği ürünün yerli kavramının içine sığması mümkün değil. Bugün çoğu ülkede olduğu gibi, Türkiye’de binlerce fabrika dünyanın dört bir tarafından temin ettiği makine ve girdilerle üretim yapıp bunları hem Türkiye’ye hem yabancı ülkelere satıyor.

1980’lerde İngiltere’de Thatcher, Amerika’da Reagan ve Türkiye’de Özal ile birlikte yükselen liberal politikalar, sadece ülkelerdeki devlet kuruluşlarının özelleştirilmesini sağlamakla kalmadı, uluslararası ticareti de büyük  ölçüde serbestleştirdi. Bu politikalar, küresel ticaretin gelişmesine ve özellikle Batı’dan Doğu’ya yabancı yatırımların akmasını sağladı.

20. yüzyılın son yıllarında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yapılan telefon ve internet  yatırımları sayesinde, bizler bugün dünyanın her tarafıyla iletişim kurma imkanına kavuştuk. Bu yatırımlar dünyayı gerçekten küçük bir köy yaptı; herkesi birbirine yakınlaştırdı.

Ürünün tasarımı bir ülkede, parçaları onlarca değişik ülkede ve nihai üretimi başka bir ülkede yapılır hale geldi. Üretim süreçleri esnekleşti. Şirketlerin organizasyonları giderek “akışkan” bir hal aldı. Sadece malların değil, hizmetlerin de üretimi ülkelerin sınırları dışına taştı. Mesela Londra’da İngiliz Hava Yolları’nın çağrı servisini arayan müşterilere Pakistan’da yaşayan görevliler hizmet verir oldu. Üretim ve hizmette ülkelerin sınırları ortadan kalktı.

Küreselleşmeyle birlikte gelen üretimin bu “sınır tanımayan yapısı”, farklı toplumların birbirlerine olan bağını (bağımlılığını) güçlendirdi. Küreselleşme, sadece ürünlerin ya da sermayenin değil, bilginin, düşüncelerin de çarpan etkisiyle çoğalarak daha çabuk hareket etmesini sağladı.

Küreselleşme sayesinde “başkalarının derdi”, bir anlamda “bizim derdimiz” haline geldi. İnternet sayesinde insanlar daha önce hiç olmadığı kadar başka kültürlerin değerleriyle karşılaşmaya, kendi hayatlarına yeni pencereler açmaya başladılar.

Bu gelişmenin esas aktörü olan “uluslarüstü” şirketler, gerçekçi olmak gerekirse, dünyanın birçok yöresinde yaşayan milyonlarca insanın kaderini, kendi hükümetlerinin verdikleri kararlardan bile daha çok etkileme gücüne sahipler.

Sosyolog Daniel Bell tüm bu gelişmelerle günümüzde ulus devletlerin artık büyük problemleri çözemeyecek kadar küçük olduğunu söyler. Gerçekten de sahip oldukları sermaye ve etki güçleriyle uluslarüstü şirketler, ülkelerin politikalarını ve dünya kültürünü yeniden şekillendirme gücünü ellerinde tutuyorlar. Bugün Coca Cola ve Hollywood’un yaydığı kültürün gücü, Amerikan dış politikasının etkisiyle yarışacak güçtedir.

Küreselleşme hangi açıdan bakarsak bakalım hepimizin hayatının çehresini değiştiriyor. Tıpkı sanayi devriminin yarattığı etkiler gibi bu çağın da yarattığı etkiler oldukça derin. İçinde yaşadığımız çağda, “yerli malı, yurdun malı. Herkes onu kullanmalı” anlayışını -çok seviyor olsak bile-  hayata geçirmemizin imkanı kalmadı. Bugünkü dünyanın kuralları eskisinden çok farklı. Artık herkes herkesin malını kullanmak zorunda.

Yerli malı haftası'nı kutlamanın bir anlamı kaldı mı?

Her çağ yeni kazananlar ve kaybedenler yaratır. Ben bu çağda da kazananlar arasında yer almak için sahip olduğumuz kurumları; siyaset ve demokrasiyle ilgili yerleşik düşüncelerimizi; şirket ve markaları yönetim şeklimizi; liderlik anlayışımızı gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Sınırları olmayan; fikirlerin, insanların, sermayenin ve ürünlerin serbestçe hareket ettiği bu yeni ve “akışkan” dünyada, hem “kendimiz” olup hem de “dünyalı” olmamız pekala mümkün. Kazananlar tarafında olmamız için bu zamanın bizden talep ettiklerini yerine getirmemiz, geçmişin nostaljisinden kurtulmamız gerektiğine inanıyorum. Ben gerek bireysel gerekse kurumsal düzeyde “kazananlar” tarafında olmanın kendi elimizde olduğuna inanıyorum.

Bu zamanın ruhu sadece acımasız bir rekabetin hâkim olduğu bir dünyayı değil aynı zamanda farklı kimliklerin uyum ve ahenk içinde yaşadığı bir dünyayı da öngörüyor. Ben tarihinin bir akış yönünün olduğuna inanıyorum. Tarih bizi, ülke sınırlarının anlamının kalmayacağı, üretimin son derece esnek ve akışkan olacağı, çalışanların bir ülke vatandaşı olmaktan çok dünya vatandaşı olacağı yeni bir dünyaya doğru götürüyor.

İşte bu nedenle, şirketlerimizin ve kendimizin geleceği hakkında karar verirken dünyalı olmanın gereklerini yerine getirmemiz gerektiğine inanıyorum.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

Globalization

Manfred B. Steger

Küreselleşme Okumaları

Jonathan Perraton

The Post-American World

Fareed Zakaria

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Joseph Stiglitz Speaks About his Book, "Making Globalization Work”, Video, 2007
    http://www.youtube.com/watch?v=UzhD7KVs-R4

  2. Stefania Vitali, James Glattfelder, Stefano Battiston, “The Network of Global Corporate Control”
    http://arxiv.org/pdf/1107.5728.pdf

  3. “Small Network of Corporations Run the Global Economy”
    http://www.mediafreedominternational.org/2012/04/04/small-network-of-corporations-run-the-global-economy/

  4. “What Is a Supranational?”
    http://www.wisegeek.com/what-is-a-supranational.htm

  5. Alvin W. Wolfe, “Supranational Networks: States and Firms”
    http://scholarcommons.usf.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1001&context=ant_facpub

  6. Kenichi Ohmae, The End of the Nation-State: the Rise of Regional Economies
    http://www.sneps.net/Cosmo/ohmae2.pdf

  7. Kenichi Ohmae, “Kenichi Ohmae on the Importance of "Cyberleadership" for Generating and Implimenting New Ideas”, Video
    http://www.youtube.com/watch?v=ZJOtTu16Scg

  8. John Perkins on Globalization, Video, 2011
    http://www.youtube.com/watch?v=TFC18pFvo1g

  9. Richard Florida, "Who's Your City?: How the Creative Economy Is Making Where to Live the Most Important Decision of Your Life." Authors@Google, Video, 2008
    http://www.youtube.com/watch?v=Cj1OpiBRNsg

  10. Julian Assange's The World Tomorrow: Slavoj Zizek & David Horowitz, Video, 2012
    http://www.youtube.com/watch?v=PM0I5k50XsY

  11. Ian Goldin at TED on Globalisation: What do You Think About Organisation of Society
    http://www.ted.com/conversations/4541/ian_goldin_on_globalisation_w_1.html

  12. Ian Goldin at TED Navigating our Global Future, TED
    http://www.ted.com/talks/ian_goldin_navigating_our_global_future.html

  13. Martin Rees Asks: Is This Our Final Century?, TED
    http://www.ted.com/talks/martin_rees_asks_is_this_our_final_century.html

  14. Richard S. Kennedy, “Who Is Culture's Keeper?”, 2002
    http://www.foreignpolicy.com/articles/2002/11/01/who_is_cultures_keeper

2 33831

Çalıştığınız işyerinde ilişkiler soğuk,  resmi ve mesafeli mi yoksa sıcak, samimi ve içten  mi? İşler büyük bir ciddiyetle mi yapılır yoksa insanların şakalaşıp gülüştükleri anlar olur mu? Çalışanlar nasıl giyinirler? Kadınlar etek ve ceket; erkekler koyu renk takım elbise mi giyerler yoksa daha rahat kıyafetler mi tercih edilir? Herkes birbirine mi benzer yoksa sıra dışı giyim tarzları ve saçlarıyla işe gelenler de var mıdır?

Yöneticilerinizin unvanı yükseldikçe masaları ve odaları  orantısız  şekilde büyür mü yoksa şirketiniz herkesin konforunu mu düşünür ? Bir sorun çıktığında neler olur? Hemen üzeri örtülüp sümen altı mı edilir? Birileri suçlanıp ortam gerilir mi yoksa çözüm yolları açık yüreklilikle mi tartışılır?

Bu soruların cevapları her çalışma ortamında farklıdır. Farkı yaratan şirket kültürüdür.

Hollandalı sosyal psikolog Geert Hofstede’e göre “Kültür, insan topluluklarını birbirinden ayıran zihinsel programlardır.” İnsanların sıradan davranışları, gündelik alışkanlıkları, espri anlayışları, hitap şekilleri içinde büyüyüp geliştikleri kültür tarafından şekillenir.  Yetiştikleri kültür onların davranışlarını belirler. Kültür, içinde yaşadığımız ortamın ruhudur.

Kültür bir toplumun hayat biçimidir. İnsanların dünyayı algılayışlarına yön verir ve aralarındaki iletişimin temelini oluşturur. Aynı kültürdeki insanların ortak simgeleri, ortak dilleri ve ortak davranış biçimleri vardır. Aynı kültür içinde yoğrulmuş insanların mizah anlayışları, zevkleri benzeşir. Olaylara benzer şekilde bakar, benzer tepkiler verirler.

Her birimizin psikolojisi bizi birbirimizden ayrıştırırken sahip olduğumuz ortak kültür bizi birbirimize benzetir. Kültürün yazılı kuralları yoktur; çünkü kültür sessiz bir anlaşmadır. Biz bu anlaşmanın kurallarını o kültürün içinde yaşarken farkında olmadan öğreniriz.

Bir kurumun kültürü, binaların dekorasyonundan, çalışanların giyim tarzlarından, ofis düzeninden anlaşıldığı gibi; o kurumda konuşulan dilden,  birbirlerine hitap şekillerinden, paylaşılan hikâyelerden, yüceltilen tavır ve davranışlardan da anlaşılır.

Doğru ya da yanlış kültür yoktur; ama kültür her zaman görecelidir. Bir kültürde doğru olan diğer bir kültürde yanlış olabilir. Aynı olayları farklı kültürler farklı yorumlar.

Kültür insan yapımıdır, genetik değildir. Toplumlar günlük hayatın içinde farkında olmadan kendi kültürlerini oluşturlar ve kuşaktan kuşağa aktarırlar.  Benimsenen ve onaylanan davranışlar zaman içinde kalıplaşır, gelenek olur ve sonraki nesillere aktarılır.

Bir insan, bir ortamda huzursuz ve başarısız olurken başka bir ortamda mutlu ve verimli olabilir. Bir çalışanın başarısı kendi kişiliği ve birikimi kadar içinde çalıştığı kültüre bağlıdır. Bazı insanlar bir kültürde yeşerirken diğerinde kuruyabilirler.

turkiye-nin-kulturu-1

Geert Hofstede toplumların kültürlerini dört farklı boyutta inceler. Hofstede’de göre bu dört boyuta bakarak her toplumun ya da her topluluğun kültürünü “okumak” mümkündür. Hofstede’e göre, a) İnsanların kendilerinden daha üst seviyedekilerle ilişkilerini nasıl kurdukları b) Topluluğun ne kadar kendine güvendiği  c) İnsanlarının kişisel başarıya mı yoksa topluluğun başarısına mı odaklı oldukları d) Bireylerin belirsizlikle nasıl baş ettikleri her toplumda farklıdır. Bu dört özelliğe bakarak bir kültürü incelemek, anlamak mümkündür. (Hofstede’den esinlenerek 2004 yılında yapılan Globe Research çalışmasında, kültür farlılıkları sekiz boyutta incelenmiştir.)

1.Güç mesafesi: Bir toplumda bireyin kendisinden bir üst seviyedekilerle ilişkisi o topluma özgü bir şekil alır. Sosyal statüsü daha düşük olanların kendilerinden daha yukarıda olanlara nasıl davrandıkları her kültürde farklıdır. Hofstede bu kültürel özelliği “güç mesafesi” olarak adlandırıyor.

Güç mesafesinin yüksek olduğu topluluklarda üstlerin verdiği emirler sorgulanmadan yerine getirilir; düşük olduğu durumlarda ise astlar kendilerini yöneticileriyle eşdeğer görürler. Dar bir güç mesafesinin hakim olduğu kültürlerde herkesin eşit hakları vardır, bu topluluklarda yönetime katılım daha fazladır.

Danimarka’da başbakanlar işlerine bisikletle giderken Türkiye, Fransa gibi ülkelerde başbakanların araba konvoylarıyla dolaşmaları hatta şehir trafiğini durdurmaları olağan karşılanır.  Bu kültürlerde sosyal eşitsizlik ve hiyerarşi daha doğal karşılanır. Çalışanların yönetime katılmaları teşvik edilmez.

Türkiye’de çalışanların üstlerine, aile ortamında küçüklerin büyüklere düşüncelerini ifade edebilme özgürlükleri sınırlıdır. Türkiye’de makam ve unvanlara verilen önem fazladır; hiyerarşik saygı,  katı ve otoriter yönetim tarzları baskındır.

Hofstede’in araştırmasına göre Türkiye güç mesafesi yüksek bir toplumdur.

2. Kendine Güven:Rekabetçi değerleri sahiplenen toplumlarda kendini öne çıkarmak, performans sergilemek, görünür bir başarı sağlamak ve para kazanmak ön plana çıkarken,  kendine güveni daha az toplumlarda  insan ilişkilerine performanstan daha fazla önem vermek ön plana çıkar.

Kendine güvenin yüksek olduğu kültürlerde rekabet, hırs gibi değerler; kendine güvenin daha düşük olduğu toplumlarda ise, iletişim ve anlayış gibi kavramlar öne çıkar.  Bu kültürlerde uyum ve anlaşma çok önemlidir. Fikir ayrılıklarını ifade etmek yerine orta yolu bulmak arzu edilir. İyi ilişkiler ve huzur bulmak, aykırı olmaktan daha değerlidir. Bu kültürlerde dayanışma en önemli erdemdir. Ortalama bir insan olmak, uyumlu olmak, iyi ilişkiler içinde olmak gerekir. Sivrilmek ve sürüden ayrılmak iyi değildir.

Hofstede’in yaptığı araştırmada Türkiye, “kendine güven” sıralamasında, düşük performans gösteren bir ülkedir.

3.Bireysellik ve Toplumsallık kişilerin kendi ihtiyaçlarına mı yoksa içinde bulundukları grubun ihtiyaçlarına mı daha fazla öncelik ve önem verdikleri ile ilgilidir. Bireysel kültürün hâkim olduğu toplumlarda kişiler, içinde bulundukları grubun çıkarından önce, kendi çıkarlarını düşünürler. Kimliklerini gruptan bağımsız olarak bireysel konumlarına ve zevklerine göre tarif ederler. Bu toplumlarda insanlar bağımsız olmak ve kendi ayaklarının üzerinde durmak isterler. Kişiler arası bağlar zayıftır. Bu toplumlarda özel hayat kutsaldır. Herkes kendinden sorumludur. Bu toplumlar “ben kültürünün” hâkim olduğu toplumlardır.

Bireysellik katsayıları düşük olan toplumlarda ise insanlar kendilerinden önce bağlı oldukları grubu, aileyi, cemaati ve hemşeriliği önemserler. Kendilerini tanıtırken önce bağlı oldukları grubu ifade ederler. Kendilerini ait oldukları grubun bir uzantısı olarak tarif etmekten hoşlanırlar. İnsanların özel hayatları grubun, ailenin istilası altındadır. Bu toplumlarda hayatı yakın çevreyle “birlikte yaşamak” en önemli değerdir. Bu toplumlar “biz kültürünün” hâkim olduğu toplumlardır.

Türkiye bireyselliğin zayıf olduğu, “biz kültürünün” hâkim olduğu bir ülkedir. Bu sebeple  bizim toplumumuzda “Nerelisin?”, “Hangi okuldansın?”, “Kimlerdensin?” gibi sorular önemlidir. En modern insanlar bile bu tür geleneksel sorularla birbirleriyle bağ kurmaya çalışırlar.

turkiye-nin-kulturu-2

4.Belirsizlik boyutu, bir toplumda insanların belirsizliğe tahammül edebilme derecesidir. Bu özellik bir kültürün üyelerinin bilinmeyen karşısındaki korku ve tedirginliğini ölçer. Bazı toplumlar belirsizlik karşısında daha stresli olurken bazıları belirsizliği daha serinkanlı karşılar.

Belirsizliğe tahammüllü olmayan toplumlarda insanlar kuralların belirli ve kesin olmasını isterler. Her şeyin her zaman planlandığı gibi gelişmesini beklerler. Belirsizlik onların kendilerine olan güvenini azaltır. Bu yüzden bu tarz toplumlarda değişim istenen ve beklenen bir şey değildir. İnsanlar geleceğin kesin olmasını, bilinmeyenin az olmasını isterler.

Belirsizliğe daha tahammüllü toplumlarda ise kuralların esnek olması bireyleri rahatsız etmez; değişimi daha hoşgörüyle karşılarlar. Belirsizliğin ve riskin arttığı durumlarda stresli bile olsalar saldırgan davranışlar göstermezler. Türkiye belirsizliğe tahammüllü olan ülkelerden birisidir.

Hiç bir din ya da mezhep diğerine üstün; bir ırk diğerinden daha iyi; bir dil diğerinden daha değerli değildir. Ama bütün dinler, ırklar, diller birbirinden farklıdır. Sadece farklıdır. Çok kültürlü bir dünyada barış içinde üretken olabilmemiz için öncelikle bizden farklı olanı yargılamak yerine, farklılığı anlamaya çalışmalıyız. Anlamak ve farklılıklara saygılı olmak içinde yaşadığımız çağın ortak bilincidir, insanlığın geldiği akıl seviyesidir.

Sadece “ötekini” anlamak değil, bizden farklı olanla birlikte yaşamayı, birlikte üretebilmeyi başarabilmemiz gerekir. Farklı olanı yargılamak ve onu kendimize benzetmeye çalışmak yerine farklılıkların bir toplumun zenginliği, bir şirketin en önemli üstünlüğü olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Çok kültürlülüğün saymakla bitmeyecek avantajları var. En çok inovasyon yapan, en çok ilerleyen şirketler ve ülkeler farklılıkları kendi içinde barındırmayı bilenler arasından çıkıyor.


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Geert Hofstede “Cultures and Organizations: Software for the Mind”
    http://www.westwood.wikispaces.com/file/view/Hofstede.pdf

  2. Hofstede Modeli Web sayfası
    http://www.geerthofstede.nl/

  3. Hofstede Modeli Türkiye analizi
    http://www.geert-hofstede.com/hofstede_turkey.shtml

  4. Marieke de Mooij, Geert Hofstede “The Hofstede model”
    http://www.mariekedemooij.com/articles/demooij_2010_int_journal_adv.pdf

  5. Alicia Boisnier and Jennifer A. Chatman “Strong Cultures and Subcultures in Dynamic Organizations”
    http://faculty.haas.berkeley.edu/chatman/papers/20_CulturesSubculturesDynamic.pdf

  6. Olivier Serrat “Culture Theory“
    http://www.adb.org/Documents/Information/Knowledge-Solutions/Culture-Theory.pdf

  7. Charlie Connolly, “Organizational Culture”
    http://www.neiassociates.org/connolly.pdf

  8. Multiculturalism
    http://en.wikipedia.org/wiki/Multiculturalism

  9. Professor Sir Bernard Crick, “Multicultralism”
    http://www.blackwellpublishing.com/newkeywords/PDFs%20Sample%20Entries%20-%20New%20Keywords/Multiculturalism.pdf

6 8051

Nasıl ailelerin kendine özgü  hayat tarzları varsa, şehirlerin ve ülkelerin de kendilerine özgü kültürleri vardır. Eskimoların yaşamları Güney Afrikalılarınkinden farklıdır. Her ailenin her toplumun kendine ait, onları diğerlerinden farklı kılan gelenekleri vardır.

Her ne kadar çoğumuz bu farklılıkların zenginlik olduğunu söylesek de, bu farklılıklar yanı başımıza geldiğinde içgüdüsel olarak kendimizi korumak isteriz. Farklılıklar bizi korkutur. Bu sadece bizde değil, dünyanın her yerinde yaygın bir duygudur. Kültürel çeşitlilik (cultural diversity) belki de bu yüzden sözde desteklediğimiz ama kabullenmekte zorlandığımız konuların başında gelir.

Sabah kahvaltılarında bizim için vazgeçilmez olan peynir ve zeytin gibi tuzlu yiyeceklere Avrupalılar yadırgayarak bakarlar; onlar da kahvaltıda tuzlu yenmez. Sizce bir Avrupalının bizi bu nedenle yargılaması doğru olur mu? Tersine biz onları bizim gibi davranmadıkları için yargılayabilir miyiz?

dunyali-olmak-guclu-1

Günlük hayatta karşımıza çıkan kültürel çeşitlilik karşısında, en aydınlarımızın bile önyargıları vardır; çünkü kendimizi bilinenin güvenliğine teslim etmeyi daha çok tercih ederiz.

Tarihte bu korkular ve önyargılarla davranan birçok egemen ulus, farklı kökenden gelen etnik ve kültürel grupları kendi içinde eritmek (asimilasyon) istedi. Fakat bugün geldiğimiz bilinç düzeyinde bu “eritme” anlayışı artık bir insanlık suçu olarak nitelendirilir. Farklı olana hayat hakkı tanımamak artık kabul edilemez bir tutumdur.

Farklılıkları kucaklamak gerekliliği, toplumsal hayatımızda olduğu kadar şirket hayatında da geçerlidir. Fakat iş ortamında da kültürel çeşitliliği hayata geçirmekte zorlanırız.

Ben meslek hayatım boyunca, “herkes gibi olmayan” insanların kendilerini bir şirkete kabul ettirmelerinin ne kadar zor olduğunu defalarca gördüm. Bu insanlar farklı oldukları, farklı düşündükleri, farklı görüşlere sahip oldukları için çoğunlukla “Boyalı Kuş” muamelesi gördüler. Şirketler, bir taraftan farklı fikirlerin ortaya çıkmasını savunurken diğer taraftan da sıra dışı görüşler öne sürenlere pek hayat hakkı tanımadı.

Oysa kültürel çeşitliliğin, yaratıcılığı beslemesi, yeni eklektik tarzlar yaratması, karşılıklı öğrenmeyi geliştirmesi ve gelişmenin motoru olması gibi çok önemli faydaları vardır

SONY DSC

Toplumsal ve özel hayatımızda da şirket hayatımızda da; botanikte de biyolojide de, sağlıklı olan çeşitliliktir. Çeşitlilik ister kültürel isterse ekolojik olsun, bir sistemin hayat kaynağıdır. Çeşitlilik sisteme sadece direnç ve istikrar değil aynı zamanda renk ve güzellik de katar. Biyolojik çeşitlilik bozulduğunda, doğanın dengesi bozulur ve felaketler birbirini takip eder. Türlerin benzer olması iyi sonuçlar vermez. Aynılık sakatlık doğurur!

Yerel kültürlere sahip çıkmak, bu dünyanın çeşitliliğini ve dengesini korumak anlamına gelir.

Tarihte ilk kez Avrupa’da ortaya çıkan ve amacı; etnik, kültürel, dinsel ve dilsel farklılıkları bir potada eriterek ortak ulus yaratmak olan ulus-devlet projesi bugün artık ciddi olarak sorgulanıyor. Tek tip ve tek kültürlü bir toplum yaratmış olan Avrupa’da çok kültürlülük (multiculturalism) giderek daha fazla savunulan “ahlaki” bir görüş olarak gelişiyor. Avrupa Birliğinin ve UNESCO’nun “dünya kültürel çeşitliliğini koruma” politikaları hep bu yolda atılan adımlardır.

Yerel kültürümüze sahip çıkmamız bizden daha büyük olan evrensel bir kültüre de katkıda bulunmamız için önkoşuldur.

dunyali-olmak-guclu-3

Ben önümüzdeki dönemlerde bir taraftan küreselleşmenin hayatımızı daha da derinden etkileyeceğine inanırken diğer taraftan da “dünyalı” olmanın en önemli koşulunun kendine güvenen güçlü yerel kültürlere sahip olmaktan geçtiğini düşünüyorum. Nasıl bir Fransız, önce bir Fransız’a ait özellikleriyle dünya kültürünün bir parçasıysa bizler de ancak kendimize has özelliklerimizle dünya kültürünün bir parçası olabiliriz.

Bugün hiçbir kültür kendisini azımsayarak kendi değerlerini aşağılayarak beğeni kazanamaz. Kendisini değerli bulmayanı kimse değerli bulmaz.

Son yıllarda kültürel çeşitliliğin ne kadar değerli olduğu daha fazla anlaşılmaya başladı. Gelişmiş dünyada birçok büyük şehir, daha iyi bir yaşam arayışı içindeki yaratıcı insanları hızla kendine çekiyor. Telekomünikasyon alanındaki devrimler sayesinde artık daha çok insan,  daha yaratıcı olabilecekleri başka ülkelerde yaşıyorlar. Bugün artık, değişik dil, din ve ırktan insanlar, bir ağ oluşturarak işbirliği yapıyorlar.

Mehmet Altan, hemşeriliğin “sanayi toplumuna ait içe dönük bir olgu; networking’in ise sanayi sonrası toplumun  daha dışa dönük ve dünyalı bir özelliği olduğunu” söyler.

Bugün Batı Dünyası’nın gelişmiş bütün metropolleri kültürel çeşitliliğin yüksek olduğu yerlerdir. Örneğin New York ya da Londra’ya gittiğiniz zaman her millet, din ve ırka ait insanlarla karşılaşırsınız. Bu insanlar bu kentlerde kendi kültürlerini tüm farklılığı ve renkleriyle yaşarlar. Kozmopolit yapılarıyla bu kentler, bütün dünyanın yaratıcı insanlarını kendine çeker. En Yaratıcı Şehir Hangisi?

Anadolu, binlerce yıldır kültürel çeşitliliğin en doğal yataklarından biri olageldi. Bu topraklar tarih boyunca kültürlerin geçiş ve etkileşim içinde olduğu kendine özgü bir coğrafya oldu. Çok kaynaktan beslenmek ve diğer kültürlerle sıkı fıkı olmak bize ait en önemli özelliklerden biridir. Çok kültürlülük sadece turistik bir pazar değil, aynı zamanda da yaratıcı bir ekonomi oluşturur.

Ben bugünün çok kültürlü dünyasında biz Türkiyeli yöneticilerin önünde önemli olan üç konu durduğunu düşünüyorum. Bu üç konunun da Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu değişimle çok yakından ilişkili olduğu görüşündeyim:

1.Kendi otantik kimliğimizle barışmalıyız. Çok kültürlülüğü kucaklamaya doğru ilk adım, o kültürü oluşturan yerel alt kültürleri keşfedip benimsemekten  geçer. Bireysel ve toplumsal olarak bizi biz yapan özelliklerimizi daha iyi anlamaya çalışmalıyız. Sadece kendi kültürümüzü değil, etrafımızdaki kültürel çeşitliliği de korumak için azami çaba harcamalıyız, bundan korkmamalıyız.

Bu görüş, şirketler için de geçerlidir. Çalışanlarımızı ve müşterilerimizi de otantik kimlikleriyle tanımalıyız. Kurumsal dünyada da insanların farklı kültürel kimlikleri ve iş yapış biçimleriyle birbirlerinden öğrenebilecekleri çok şey olduğu düşüncesindeyim.

2.Daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi kendi markalarımızı ve kendi yönetim tarzımızı ortaya çıkarmalıyız. Bizim otantik özelliklerimizle uyum içinde, bizim doğamıza uygun olarak daha iyi çalışacak şirketler, iş modelleri ve yöntemler de bulmak zorundayız.

3.Farklılıkları yönetme (managing diversity) konusunda yetkinliklerimizi arttırmalıyız. Bu sadece farklı olana hoşgörülü olmak değil, farklılıkların yeşereceği kurumsal iklimleri yaratmaya ve bu farklılıkların varlığından herkesin kazanacağı yeni faydalar elde etmeye odaklanmalıyız.

Ben tüm bunları yaparken yani yerel olanı yüceltirken evrensel olandan kopmamamız gerekir düşüncesindeyim. Doğrusu, yerel olanı evrensel bir anlayışla evlendirebilmektir.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, Çeviren: Aysel Bora, YKY, 2000
Andy Crouch, Culture Making: Recovering Our Creative Calling, Intervarsity Press 2008
Carol Harvey, M. June Allard, Understanding and Managing Diversity, Pearson, 2008
Charles Hampden-Turner, Fons Trompenaars, Riding The Waves of Culture: Understanding Diversity in Global Business, Mc GrawHill, 1998
Charles Taylor, Amy Gutmann, Kwame Anthony Appiah, Jurgen Habermas, Multiculturalism: Examining the Politics of Recognition, Princeton University Press 1994
İlhan Tekeli, Gündelik Yaşam Kalitesi ve Yerellik Yazıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010
Manuel Castell, The Rise of the Network Society, The Information Age: Economy, Society and Culture Vol. I. Cambridge, MA; Oxford, UK: Blackwell
Manuel Castell, The Power of Identity, The Information Age: Economy, Society and Culture Vol. II. Cambridge, MA; Oxford, UK: Blackwell.
Manuel Castell, End of Millennium, The Information Age: Economy, Society and Culture Vol. III. Cambridge, MA; Oxford, UK: Blackwell.
Manuel Castell, Ağ Toplumunun Yükselişi, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006.
Manuel Castell, Enformasyon Çağ: Ekonomi Toplum ve Kültür: Kimliğin Gücü. Cilt II. Çev. Ebru Kılıç. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006.
Manuel Castell, Milenyumun Sonu, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür Cilt III. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006.
Michalle E. Mor Barak, Managing Diversity: Toward a Globally Inclusive Workplace, Sage Publications 2010
R. Roosevelt Thomas, David A. Thomas, Robin J. Ely, Meyerson Debra, Harvard Business Review on Managing Diversity 2002
Thomas Alexander Aleinikoff, Citizenship Today: Global Perspectives and Practices, Carnegie Endowment for International Peace, 2001

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Filiz Demiraya, Biyolojik Çeşitlilik – Doğa Koruma ve Sürdürülebilir Kalkınma, Tübitak Vizyon 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Konuşması
http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/vizyon2023/csk/EK-14.pdf

2. Taraf Gazetesi, İsveç’te de aşırı sağ yükseliyor, Eylül 2010
http://www.taraf.com.tr/haber/isvec-te-de-asiri-sag-yukseliyor.htm

3. Jefferson P. Marquis, Nelson Lim, Lynn M. Scott, Margaret C. Harrell, Jennifer , avanagh “Managing Diversity in Corporate America: An Exploratory Analysis“The RAND Corporation 2008
http://www.rand.org/pubs/occasional_papers/2007/RAND_OP206.pdf

4. Prof.Dr.Kâni Işık, Biyolojik çeşitlilik, Ders Notları
http://www.aof.anadolu.edu.tr/kitap/IOLTP/1270/unite02.pdf

5. Manuel Castell
http://en.wikipedia.org/wiki/Manuel_Castells

6. Matthias Koenig & Paul de Guchteneire, Political Governance of Cultural Diversity
http://www.ashgate.com/pdf/SamplePages/Democracy_and_Human_Rights_in_Multicultural_Societies_Intro.pdf

7. Multiculturalism
http://en.wikipedia.org/wiki/Multiculturalism

8. Philip Harris, Financial Crisis – The Case For Eco-Diversity
http://ezinearticles.com/?Financial-Crisis—The-Case-For-Eco-Diversity&id=1962881


SEÇTİKLERİMİZ