Ana sayfa Yönetim ve Liderlik Korku Kültürü

7 6267

Ferhan Şensoy ve arkadaşları, 1986 yılının son günlerinde, bir oyunda kullandıkları Nazi subayı üniformalarını giyerek İstiklâl Caddesine çıkmışlar ve yoldan geçenlere “Kimlik bitte!” (Kimlik Lütfen!) diye sormuşlardı. Neredeyse kimse itiraz etmemişti. Herkes paşa paşa itaat edip kimliğini göstermişti.

Bizim böyle bir durumda “Neme lâzım.” diyerek karşımıza çıkan her otoriteye (!) boyun eğmemiz bir “kara mizahtır”; ama aynı zamanda bilinçaltımızdaki otorite korkusunun da çırılçıplak bir yansımasıdır.

Peki, bugün sokakta üniformasını tanımadığınız bir “görevli” size kimliğinizi sorsa siz ne yaparsınız?

Kimliğinizi gösterip geçmeyi mi tercih edersiniz?

Dürüst bir cevap vermek zor, o durumu yaşamak gerek.

Bence çoğumuz “Neme lâzım!” demeyi tercih ederiz.

Toplum olarak hem ailemizde hem okulda Korku Kültürüyle büyütülüyoruz. Bizim toplumumuzda korku, eğitim ve disiplin sağlamanın en yaygın yöntemi. Korkuyla çocukluğumuzda tanışırız:  “Çabuk yat yoksa öcüler gelir.”den tutun da “Akşam baban gelsin, görürsün sen!” e kadar türlü çeşitli tehditlerle büyütülürüz.

Bizde disiplin korkuyla sağlanır.

Bundan birkaç yıl önce, kızımla bazı davranışlarını disiplin altına alması gerektiğini konuşurken fark ettim ki “disiplin” sözcüğü onun zihninde, “Birinin diğerini zorla terbiye etmesi.” ile özdeş bir anlam ifade ediyor. Ona bir insanın zamanında yatması, yemek düzenini sağlaması gibi davranışlarını düzeltmesinin bir (öz) disiplin olduğunu anlatmakta zorlanmıştım. Bizim toplumumuzda disiplin denince elinde kırbaç olan bir figür geliyor çoğumuzun gözünün önüne.

Bizde durum böyle de batıda çok mu farklı?

Hayır, değil. Korkunun ve baskının batı toplumlarında insanların üzerine nasıl sinmiş olduğunu kanıtlayan o kadar çok psikolojik deney okudum ki.

Korkuyla disiplin sağlama sadece aile ya da okulla sınırlı da değil. Bugün iş yerlerinde çalışanları “korku salarak” yönetmek en yaygın yönetim biçimi.

Deadline

Sizce insanlar korkmazlarsa disiplinli olamazlar mı? Sizce bugün yaşadığımız çalışma ortamlarında korkuyla verim sağlanıyor mu?

Korkuyla yönetilen insanların başarılı olması ve çalıştıkları kuruma aidiyet ve sadakat duymaları mümkün olabilir mi?

Sizce bugün yaşadığımız “bilgi toplumunda” çalışanların korkuyla yönetilmesi “etkili” bir yöntem midir?

Ben bunun tam tersini düşünüyorum. Sadece aile hayatında değil iş hayatında da tam tersini düşünüyorum.

Korku duygusuyla hareket ettiğimiz zaman, korktuğumuz “şeyden” başka bir şey düşünemez hale geliriz. Akıl ve irademizi kullanamayız. Doğru düşünme yeteneğimiz  yok olur.

Türlü savunma mekanizmaları yaratarak korkularımızı unutmak için o işi yapmamak, o ortamda bulunmamak için bahaneler buluruz.

Pozitif enerjimizi, şevkimizi, heyecanımızı kaybederiz.

Korku yaptığımız işi, muhatap olduğumuz insanları, bulunduğumuz ortamı sevmemizi engeller. Korktuğumuz “şeylere” ne saygı ne sevgi duyarız.

Korku uyumu da engeller iletişimi de. Bu hem özel ilişkilerimizde hem iş ilişkilerimizde geçerlidir. Korku, saygı telkin etmeyeceği gibi insanların birbirlerine güvenmelerini ve “birlikte” hareket etmelerini (iş birliğini) engeller.

Korkarsak kendimize ve çevremize güven duyamayız. Güvenin olmadığı yerde birleşme değil içe kapanma ve yalnızlaşma olur.

Bu sebeplerden ötürü korkunun asla etkili bir yönetim biçimi olmadığına, aksine gelişmeyi ve verimliliği engellediğine inanıyorum.

Korku kültürü ile yönetilen organizasyonlarda  “değerler kültürü” oluşamaz.

İstenen satış rakamına ulaşamamaktan korkan pazarlamacının, işsiz kalma endişesi duyan sekreterin, yapacağı sunumun beğenilmeyeceğini düşünen yöneticinin korkusu onları daha disiplinli, daha verimli ya da daha yaratıcı kılmaz.

Aksine korku kültürünün baskın olduğu organizasyonlarda disiplin ve verimlilik yerine “baştan savma, “sahipsizlik”, “savsaklama” ve “suçlama kültürü (blame-culture) yerleşir.

Hâlbuki risk almak yeniliğin ve ilerlemenin ön koşuludur. İnsanın gerçekleştirdiği tüm ilerlemenin temelinde alınan riskler vardır. Risk alırsak değişebiliriz. Yeni yollar bulabiliriz ve kendimiz için yeni potansiyeller yaratabiliriz. Korkunun hakim olduğu yerde risk alınabilir mi? Yenilik yapılabilir mi?

Eğer şirketinizin değişim karşısında felç olmuş şekilde hiç bir şey yapamadan kalmasını ve yok olmasını istiyorsanız çalışanların üzerine korku salın!

Bence insanların içindeki iyiliği ve yaratıcılığı ortaya çıkartan takdir etme yöntemi çok daha  yapıcı ve etkili bir güçtür. Takımıyla tek vücut olmuş, onları “kırbaçlamak” yerine anlayan ve onlarla duygusal bir paylaşım içinde olan liderler, çalışanlarının işi sahiplenmelerini, kurumsal bağlılıklarını ve gayretlerini artırırlar.

Business agreement - Senior and young executives shaking hands

Hem hoşgörülü olup hem de işlerin kurallar çerçevesinde yapılmasını sağlamak, kesinlikle mümkündür.

Şirketlerde korku kültürü yerine, güvene dayalı bir değerler kültürü oluşturmak, içinde yaşadığımız bilgi toplumunun ruhunu yansıtan tek yönetim anlayışıdır.

Bir organizasyon içinde değerlerimiz, hangi konuya hangi önceliği vermemizi gösteren rehberdir. Değerler kurumsal vicdanın temelini oluşturur. Aynı hedefe kilitlenmiş, çalışanların markalarına bağlı olduğu itibarlı bir şirket yaratmak istiyorsak önce değerlerimizin ne olduğunu açıkça ifade etmeliyiz.

Korku kültürüne karşı olmak “hiç bir kontrol mekanizması kurmamak” anlamına gelmiyor elbette. Çalışanlara daha fazla özgürlük ve bağımsızlık vermek, risk almalarını teşvik etmek ama aynı zamanda onlara hesap verme sorumluluğu yüklemek en doğru liderlik biçimidir diye düşünüyorum. (Her Şirket Liderine Benzer) (Yeni Nesil Şirketler Nasıl Olacak?)

Çünkü insana değer veren, ona aidiyet duygusu kazandıran, yerinde ve zamanında ödüllendiren, hataları “deneyim kazanma” olarak değerlendiren bir yönetim tarzı uzun vadede her zaman daha başarılı olur.

İnovatif şirketler hata yapan ve bu hataları değerli deneyimlere dönüştüren şirketlerdir.

Goethe, “insan bir şeyi sevmeden anlayamaz.” der. Korkarsak sevemeyiz. Ama eğer bir işi seversek sadece anlamakla kalmaz o işle bütünleşiriz de. İşleriyle bütünleşen insanlar fark yaratırlar ve sadece çalıştıkları şirketin değil ülkenin de dünyanın da kaderini değiştirebilirler. (Onlar Nasıl Para Kazandılar?)

Bu sebeple  liderlik ettiğimiz tüm ortamlarda korku kültürü yerine gönüllü katılıma dayalı bir değerler kültürü oluşturmak istiyorsak,

1. Tüm çalışanların “ait olma ve birey olma dengesini” kurmalarına yardım etmeliyiz. Çalışanların bir taraftan korkusuzca kendi görüşlerini açıklamalarına, “yaratıcı” olmalarına, diğer taraftan da değerlerde ve hedeflerde aynı yöne bakan bir “biz” oluşturmalarına imkân vermek mümkündür.

2. Çalışanların umursandıkları, fikirlerinin ve katkılarının değerli olduğunun kendilerine hissettirildiği bir şirket ortamı yaratmak mümkündür. Bunun için hiyerarşiden arınmış bir yapıda yöneticilerin ve çalışanların işbirliği, paylaşma içinde olacağı, sadece hataların değil övgülerin de dile getirileceği, insan odaklı ve  sonuç odaklı bir şirket ortamı oluşturmak gerekir.  Daha önce de çeşitli vesilelerle vurguladığım gibi ben, insanların sadece “anlamla” motive olacaklarına inanıyorum.

3. İş ortamında disiplin kavramını yeniden tarif etmeliyiz. Aslına bakarsanız sadece kurumsal ya da yönetsel değil toplumsal olarak da buna ihtiyacımız var; çünkü disiplin bizim dünyamızda genelde “zorlama” ile ilişkili “katılık”, “kuralcılık”, “cezalandırma” gibi kavramları çağrıştırıyor; halbuki disiplin yaşamın tüm sorunlarını çözebilmek için gereksinim duyduğumuz en temel araçtır. Disiplinsiz hiç bir şeye çözüm getiremeyiz.

Mesela sporcular, sanatçılar, bilim adamları sevdikleri ve bütünleştikleri alanlarda son derece disiplinlidirler. Aynı şekilde, iş ortamında da disiplin “kişinin kendisini işine adamasıyla” mümkün olur.

Bu anlayışla, iş yerimize yapacağımız en önemli yatırım son teknolojiye yatırım yapmaktan çok değerler üzerine dayanan korkudan arınmış bir kültür yaratmaktır.

Şirket liderlerinin birinci görevi, kapıdaki görevliden direktörlere kadar herkesin, “parçası olmaktan bir anlam bulacağı”, “korkusuzca yönetimine ve gelişimine katılacağı” ve “fikirlerini özgürce ortaya koyacağı” bir kültür yaratmaktır.

 

7 YORUM

  1. “Korku Kültürü” veya “Korku toplumu” sanırım hiyerarşinin en üst tabakalarının ego tatmini ve kendince düzen kurma anlayışlarının yarattığı bir kavram.

    Bu mantıkla yönetilen insanlar, yazınızda da belirttiğiniz gibi bütünlükten, yaratıcılıktan ve sahiplenme duygusundan geri kalıyor.

    Verimsiz ve isteksiz bir ortamda makine düzeneyinde çalışıp bir süre sonra dişlilerin çürümesiyle çarkın son demlerine geliniyor.

    Bırakın bir bütün olmayı ondalık kesirler bile bahsedilen yönetim anlayışıyla oldukça zor bir hal alıyor.

  2. Askerden yeni geldim.

    Korku kültürünün en yoğun yaşandığı yer kanımca askeriyedir. Ödüllendirme neredeyse hiç olmaz, ancak yapılan her hareketin ardından ağır bir ceza gelme ihtimali yüksektir.

    Bu ortamda genç insanların (özellikle eğitimsizlerin) korku kültürünü içselleştirdiklerini üzülerek gördüm. Komutanından gelebilecek bir ceza’dan korktuğu için görevini yerine getiren bu çocuklar, ortada bu korku kalmadığında (mesela komutan tatile gittiğinde veya mesai bittiğinde) disiplinden eser kalmıyor, insanlar korktukları şeyden kurtulmanın verdiği geçici rahatlıkla eski tas eski hamam devam ediyorlar.

    Bu da bir kısır döngü oluşturuyor, komutanlar iş yaptırabilmek için daha çok korku öğeleri kullanıyorlar, daha çok korku daha çok disiplinsizlik ve demotivasyonu getiriyor… Bu çark böyle döndürülüyor.

    Malesef sağlıklı her Türk genci bu çarktan öyle veya böyle geçtiği için yazınızda bahsettiğiniz Ferhan Şensoy örneği halen geçerli.

    Yine güzel bir yazı yazmışsınız, keyifle okudum.

    Sevgiler.

  3. Disiplin, bireye kazandırılan alışkanlıklar yoluyla onu, kendisi ve çevresi ile uyumlu yaşamaya hazırlama sürecidir.

    Bir çok şirketin disiplin tarzı; çocukluğumuzdan beri bizlere dayatılan sizinde başka örnekler ile dile getirdiğiniz gibi “bu yemeği bitirmezsen ağzına acı biber sürerim” disiplininden pek farklı değil. Bunun doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmesem de benim burda üzerinde durmak istediğim bir konu var.

    Öncelikle dediklerinize katılıyorum, bir çok yazınızda olduğu gibi bu yazınızda da “ne kadar da haklısınız” dedim içimden. Peki…

    Bu dengeyi kurmak adına öncelikle yaşadığımız toplumun bir değişim içine girmesi gerekmiyor mu? Bence şirketlerin yaşadıkları sorun biraz da bundan kaynaklanıyor. Sizin yazdıklarınızı birebir uygulayan bir şirket ve bu şirkette çalışan bir birey düşünelim. Her ne kadar bu bireye şirket yöneticileri tarafından doğru bir kültür (güvene dayalı, birey olma özgürlüğü, risk alabilme şansı vs…) verilse de, o birey dışarı cıktığında kendisine öğretilen onca şeyi unutmayı tercih edebiliyor ya da unutmak başkaları tarafından bahs-i geçen bireye tercih ettirilebiliyor… Tekrar içeri girdiğinde bir kaç adım geriden başlıyor öğrendiklerini uygulamak için bu birey. Benim fikrim kısır döngü yaşamamıza sebep olan o “bir kaç adımın” yaşanılan toplumun zihin yapısının değişmesiyle tam anlamıyla son bulabileceği… Son bulmasa dahi değişebileceği… Tüm şirketler çalışanlarına, yukarıda bahsettiğiniz kültürü ki ben buna “doğru kültür” diyorum verebilseler dahi, yaşanılan toplumun yapısı değişmedikçe, anne ve babalarımız ısrarla azımıza acı biber sürmeye, dışarıya çıktığımız anlarda seyrettiğimiz oyunlar birbirine benzemeye devam ettikçe, şirketlerin de “doğru kültürü” içlerinde yaşatması zor görünüyor… Ya da bunun için kat etmeleri gereken önemli bir zaman var önlerinde…

    Sevgilerimle..

  4. Başta sorduğunuz sorulara başka bir yazınızdan alıntı yaparak cevap vermek istiyorum: Kötü yöneticiler fikirlerinin gerçekleştirilmesi için emir-komutaya bel bağlar. Oysa “çalışanlar, yaptıkları işte anlam bulmak ister; sadece para kazanmak değil bundan daha üstün bir amaca hizmet etmek ve şirketin kaderine yön vermek ister. Lider, bu anlayışın yeşereceği bir organizasyon yaratmanın öncelikli görevi olduğunu ve itaatin buna bağlı olduğunu bilir.”

  5. Burada yazılanlara virgülüne kadar katılıyorum. Ama deneysel bilim kökenli biri olarak şundan emin değilim.
    1. Korku ile yönetilen işletmeler gerçekten de başarısız olmaya mahkum mu. Bu konuda yapılmış bir istatistik bilimsel bir çalışma var mı. Ben yıllardır böyle yönetilen ama başarılı bir firma biliyorum.
    2. Özdisiplin ve çalışma alışkanlıklarının zayıf olduğu toplumlarda ve yaratıcılığın çok gerekmediği bedensel işlerde, askerlikte korku ile yönetmek daha iyi değil mi?

Yorum yapın

ADINIZ SOYADINIZ

E-POSTA ADRESİNİZ

YORUMUNUZ


KONUYLA İLGİLİ KİTAP ÖNERİLERİ

KONUYLA İLGİLİ MAKALE ve LİNKLER

  1. Frank Furedi, “Be Afraid”, Sunday Herald Tribune, 3 Mayıs 2009
    http://www.frankfuredi.com/index.php/site/article/304/

  2. Frank Furedi, The Only Thing We Have To Fear Is The ‘Culture Of Fear’ Itself
    http://www.frankfuredi.com/pdf/fearessay-20070404.pdf

  3. David Rieff “Fear and Fragility sound a wake up call”, LA Times, 12 Eylül 2001
    http://articles.latimes.com/2001/sep/12/local/me-44893

  4. Samuel C. Weaver, J. Fred Weston, “Implementing Value Based Management”, 2003
    http://www.anderson.ucla.edu/faculty/john.weston/papers/ImplementingValueBased.pdf

  5. ITT Engineered Blocks “Value based leadership”
    http://www.itt.com/downloads/ioh_s2004_eng.pdf