Bu blog’u pazarlama hakkında bildiğim bir kaç şeyi paylaşmak için oluşturdum. Yazarak fikirlerimi derli toplu hale getirmek istiyorum.
Okuyana faydalı olmasını ve okuyanın düşüncelerini burada ifade etmesini umuyorum. Eğer bir düşünce alışverişi ortamı oluşturabilirsek çok güzel olur.
Burada yazmak istediklerimi şöyle özetleyebilirim: Gündelik işlerimizle uğraşırken tam anlamıyla farkında olamasak da, muazzam bir değişimin tam ortasında yaşıyoruz. Facebook’un iki genç tarafından kurulup, bir kaç yıl içinde 16 milyar Dolar’a satılması, yeni servet yaratma biçiminin en çarpıcı örneğidir. Servet yaratma biçiminin (ya da üretim biçiminin) değişmesi, her şeyi birden değiştiriyor. Toplum, ilişkilerimiz, düşüncelerimiz, tüketim biçimimiz değişiyor. Değişimi anlamanın zor ve aldatıcı tarafı, “yeni”nin eskinin bağrında filizleniyor olmasından kaynaklanıyor. “Eski”, hayatımızdan birdenbire çıkmadığı için, “yeni”yi anlamamız ve uyum sağlamamız zorlaşıyor.
Pazarlama hakkında bildiklerimiz de bu değişimle birlikte eskiyor. Yeni düzen yeni yaklaşımlar gerektiriyor. Eski düşünce biçimimizi, eski alışkanlıklarımızı bırakıp, yeni bakış açıları geliştirmemiz gerekiyor. Ben de bu değişimi anlamak üzerine yazmak istiyorum.
Ekonomi teorisi bugün hala insanın akılcı (rasyonel) karar alan bir ekonomik “eleman” olduğu varsayımı üzerine dayalı. Bu varsayım, ilk öğrendiğim günden beri beni huzursuz ediyordu. İnsanı önce hiç var olmadığı bir kalıba döküp sonra bu varsayımı sanki gerçekmiş gibi kabul edip bunun üzerine ekonomi gibi bir disiplin inşa etmek, Nassim Nicolas Taleb’in dediği gibi “platonik” (platonicity) bir yaklaşımdır.
Oysa “neuroscience” olarak adlandırılan, insan zihninin nasıl çalıştığı ile ilgili, hemen hergün yeni bir bulgu üreten bilim dalı bütün platonik yaklaşımları teker teker çürütüyor. Platonik’lik yalnızca insan davranışları ile ilgili konularla da sınırlı değil. İşletme yönetiminden siyasete kadar o kadar çok yerde var ki, neredeyse her yanımızı sarmış. Ben kararlarımızı akılcı almadığımızdan eminim. Dolayısyla her ne fikir üreteceksek kendi doğamızı kabul etmemizin doğru ve sağlıklı olduğunu, platonikliği bir kenara bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsan doğası, toplum, işletme yönetimi gibi alanlarda görebildiğim bir çok platonik yaklaşımdan arınmak üzerine yazmak istiyorum.
Pazarlama literatürü, diğer alanlarda olduğu gibi, miktar olarak çok fazla yayının, söz söyleyenin, bilgi kalabalığı yaptığı bir alan.
Ortalıktaki bilginin büyük çoğunluğu ya fazla soyut ya fazla spesifik. Her ikisinden de yararlanmak mümkün değil. İnsan bu tür bilgilerle haşır neşir olduğunda, gözünün önünde dairesel cizgiler dönüyor da hipnotize oluyormuş gibi hissediyor kendini. Bazı bilgiler ise aşırı sentetik: Bir şirketin hasbel kader bir başarısı, geriye dönüp analiz edilip - o başarıyı oluşturanları bile hayrete düşürecek, akıllarına bile gelmemiş - bir dolu “rasyonel”, “bilerek” alınmış “stratejik” kararlarmış gibi anlatılıyor. Sonra da bu örnekler stratejik planlama kitaplarına konu olabiliyor. Bana bunlar, İngilizcesi “non sense”, Türkçesi manasız geliyor. Pazarlama etrafındaki bu manasızlıklar üzerine yazmak istiyorum. Yani yazacaklarımız mümkünse “no non sense” olsun istiyorum.
Blogu, ana sayfada belirttiğim, 4 ana başlıkta kurguladım: Bu zamanın ruhu, Bu zamanın insanı, Bu zamanın yönetim anlayışı ve Bu zamanın markaları. Bunlar bugün itibariyle yazacaklarımı kapsayacak ana bölümler olarak yeterli geliyor. İleride ihtiyaç olursa yenileri eklenebilir. Her birinin altına benim için önemli ve üzerinde durulmaya değer anahtar konuları/kavramları yazdım, bunlar üzerine yazmayı planlıyorum. Eksikler varsa önerilere açığım.
Bu blogda ayda bir kaç kez yazı yazmayı planlıyorum. Bakalım yaşayacaklarımız bu planladığım sıklığı nasıl değiştirecek?
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bana öyle geliyor ki, söylenmesi gereken en önemli şeyler bugüne kadar zaten birileri tarafından söylenmiş. Sanki bize yeni ve elle tutulur söylenecek birşey kalmamış.
Dolayısıyla yazmak da anlatmak da bilineni tekrardan ibaret gibi geliyor. Bu fikri biraz abartıp ileriye doğru götürünce de insan kendini entelektüel bir nihilizm içinde buluyor : Hiç bir şey yapma! Zaten yapılması gereken yapılmış, yazılması gereken yazılmış. Fevkalade moral bozucu bir durum.
Bu düşük ruh halinden kurtulmanın, bir hevesi ve tutkuyu içinde barındırmanın ve bir katkı yapmanın yolu belki de en güzel sözün henüz söylenmediğine inanarak yola çıkmaktır (Nazım).
Haydi hayırlısı.
TEŞEKKÜR
Blogu oluştururken İpek Özel‘le birlikte çalıştık.Yaklaşık iki senedir düzenli toplanarak pazarlama konularını tartışıyoruz. İpek’in entelektüel birikiminden ve geniş ufkundan çok şey öğreniyorum. İpek’le düşünürken, tartışırken hep birbirimizin aklını çoğaltığımızı hissettim. Öteden beri inandığım gibi: Düşünce tek başına ancak bir yere kadar varabiliyor, iki akıl ise gerçekten çok yükseklere çıkabiliyor. İpek’e ne kadar teşekkür etsem azdır.
Blogun tasarımını ve işletimini yedikedi ekibi yaptı. Emre Çelenli, Can Ertem ve Korhan Kemiklioğlu‘na çok teşekkür ederim. Ayrıca bana teknoloji konusunda her zaman yol gösteren Synovate IT direktörü Mithat Olut‘a ve yirmi küsür yıldır bana sekreterlik yapan Azize Rusçuklu‘ya çok teşekkür ederim.
( Eylül - 2008 )



