NEDEN YAZIYORUM?

NEDEN YAZIYORUM?

Bu blog’u pazarlama, marka, yönetim ve liderlikle ilgili fikirlerimi paylaşmak için yazıyorum.

Yazmak istediklerimi şöyle özetleyebilirim: Hayat mücadelesinin içinde belki çoğumuz farkında değiliz ama son iki yüzyıldan beri görülmemiş, muazzam bir değişimin tam ortasında yaşıyoruz. Bu değişimin en çarpıcı örneği, Facebook’un Mark Zuckerberg tarafından kurulup bir kaç yıl içinde 15 milyar Dolarlık piyasa değerine ulaşması, 2012 yılındaki halka arzda ise 100 milyar Doların üzerine çıkmasıdır. Bu gelişme, yeni servet yaratma biçiminin en çarpıcı örneğidir. Servet yaratma biçiminin yani üretim biçiminin değişmesi her şeyi değiştiriyor. İlişkilerimiz değişiyor; düşüncelerimiz, tüketim biçimimiz, toplumun kendisi değişiyor.

Değişimi anlamanın zor ve bizi yanıltan tarafı, “Yeni” olanın Eski’nin içinde filizleniyor olmasından kaynaklanıyor. Eski’ye ait olan hayatımızdan birdenbire çıkmadığı için, Yeni’yi anlamamız ve ona uyum sağlamamız zorlaşıyor.

Tarihte pek az dönemde görülebilecek bu kadar şiddetli bir değişimi, bazılarımız eski’de kalıp hiç anlamazken bazılarımız Yeni’nin farkına varıp düşüncelerini, davranışlarını değiştirebiliyor. Ben bu Blog’u Yeni’yi anlamak isteyenlere fikir alış verişi yapmak için yazıyorum.

Marka, Pazarlama ve Yönetim hakkında bildiklerimiz de bu değişimle birlikte eskiyor. Yeni dönem yeni yaklaşımları gerekli kılıyor. Eski düşünce biçimimizi, eski alışkanlıklarımızı bırakıp yeni bakış açıları geliştirmemiz gerekiyor.

Ekonomi teorisi bugün hala insanın, akılcı (rasyonel) davranan bir ekonomik “eleman” olduğu varsayımı üzerine dayalı. Üniversite birinci sınıfta, İlk öğrendiğim günden beri beni rahatsız eden, hiç inanmadığım bu varsayımı sorgulamak ve önümüzde çırılçıplak duran insan doğasını olduğu gibi kabullenmek üzerine yazmak istiyorum.

Pazarlama, marka ve yönetim konularında yazılanlar, çok fazla söz söyleyenin bilgi kalabalığı yaptığı bir alan. Ben pazarlamada “genellenebilir bilgiler” üzerine yazmak istiyorum. Verilerle kanıtlanmış bilgilerden çalışma alanı hangisi olursa olsun, herkesin fayda sağlayacağına inanıyorum.

Ayrıca strateji üzerine yazılanların büyük bölümü fazla yapay: Mesela bir şirketin tamamen şans eseri elde ettiği bir başarı;  geriye dönüp analiz edilerek, o başarıyı yakalayanları bile hayrete düşürecek bir kurguyla anlatılabiliyor. Hayatın zorluklarıyla mücadele ederken, başka hiçbir seçenekleri kalmadığı için bu kararları almış şirketleri, dâhiyane kararlar almış şirketler olarak ilan eden makaleler ve kitaplar var. Ve bunların  stratejik planlama kitaplarına “örnek vaka” olarak girmesine gerçekten hayret ediyorum.

Kısacası bu blog’da “Bu zamanın ruhu”,  “Bu zamanın yönetim anlayışı” ve “Bu zamanın markaları” üzerine yazmak istiyorum.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bizden önce bu konuları düşünüp, makale ya da kitap yazanlar arasında o kadar değerli insanlar var ki, onların yazmış olduklarına hayran olmamak mümkün değil. İnsan bu mükemmel yazıları okuyunca kendisinin hiçbir katkı yapamayacağını düşünmeye başlıyor. Bu yazarlar insanın üzerinde öyle ağırlık yapıyor ki sanki söylenmesi gereken en önemli şeyleri onlar zaten mükemmel bir şekilde söylemişler ve bize söyleyecek hiç bir şey kalmamış.

İnsan kendini bu düşünceye kaptırınca içinden hiçbir şey yazmak gelmiyor: Hiç bir şey yapma! Zaten yapılması gereken yapılmış, yazılması gereken yazılmış! Senin yazacakların, onların yazdıklarını tekrar etmek olacak!

Ne kadar moral bozucu değil mi?

Peki, ne yapmalıyız? Hiçbir şey yapmamak mı gerekir? Yazı yazmak boş bir uğraş mıdır?

Ben, böyle bir ruh halinden kurtulmak ve yazı yazma motivasyonumu canlı tutmak için Nazım Hikmet’in dediğine sığınmak istiyorum:

Belki de onun dediği gibi, “En güzel söz henüz söylenmemiştir.”

(Eylül 2008, Eylül 2010, Mayıs 2012)