14 Eylül 2010

Elin `Gavuru` Yapmış Vallaha! 

Çok yakın zamana kadar bizim ülkemizde bir ürünün yabancı olması, tek başına bir statü sembolüydü. Sadece teknolojik ürünler ya da otomotivde değil, mayonezden kot pantolona kadar hemen her kategoride “yabancı marka” kalite ve prestij demekti.

Bu nedenle bizim bir çok yerli markamızın ismi yabancıdır.

“Elin gâvuru yapmış vallaha!” diye anlattığımız hayranlık ,ve hissettiğimiz yetersizlik, duygusu aslında Batı’nın hemen her konuda bizden daha ileri olduğunun da peşinen kabulüdür.

Bugün geldiğimiz noktada Türk markalarının daha iyi bir kalite (ve imaja) kavuştukları doğru, ancak global markaların üstünlüğünün devam ettiği de açık bir gerçek. Bunun kökeninde elbette batının bu yola bizden  önce çıkmış olması ve markalaşmanın Batı'da bize göre daha gelişmiş olması yatıyor.

Thomas Friedman’ın Dünya Düzdür adlı kitabında anlattığı küreselleşme, iş yapma biçimlerini geri dönülmez bir şekilde değiştirdi. Bugün artık her marka, en azından teknik olarak “yabancı marka”dır. Bugün artık bütün markalar, doğdukları ülkelerin sınırları dışında tasarlanıp üretiliyor.  Ama yine de “dünya markası” olmak, uluslararası bir üretim ağına sahip olmanın çok daha ötesinde bir konumdur. Dünya markalarının en önemli özelliği, dünya tüketicilerinin gözünde yüksek bir itibara sahip olmasıdır.

Mc Luhan henüz 1960’lı yıllarda, kitle iletişim araçlarının gelişmesinin dünyayı bir köye (Global Village) dönüştüreceğini söylemişti. Bugün dünyanın global bir köy olmasından daha önemli bir gelişme ise, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde, farklı hayat felsefeleri ve kültürleri olan insanların marka tercihlerinin benzerliğidir. Ve bu gerçekten şaşırtıcı bir gelişmedir. Tüketicilerin tercihlerinin kendi ülke sınırlarını aşarak birbirine benzemesi, dünya çapında yeni  kozmopolit bir grup meydana getiriyor. İstanbullu bir tüketicinin davranışı, diğer Türklere benzemekten daha çok Madrid’de ya da Roma’da yaşayan bir kişiye benzeyebiliyor.  Tüketim benzerlikleri bakımından Paris’teki genç bir profesyonel, kapı komşusu olan diğer Parisliden çok, Buenos Aires’teki bir dansçıya ya da Tokyo’daki bir hukukçuya benzeyebiliyor.

Tüketim kalıplarının dünya ölçeğindeki benzerliği global markaların çok önemli bir başka özelliğine de işaret ediyor: Global markalar bugün "popüler kültürün" hem yaratıcıları hem taşıyıcıları konumundadır. Adidas, Disney, Mcdonalds, Hollywood, MTV ya da U2, popüler birer marka oldukları kadar batı kökenli dünya kültürünün de en birincil taşıyıcısıdır. Gerek marka felsefesi gerekse yaptığı iletişimle,bu markalar dünya popüler kültürünü hem oluşturur hem de yayar durumdadır.

Bir gencin kendini “modern dünyadaki” akranlarına kabul ettirme imkanı -en azından ilk izlenim olarak- bu markaları sahiplenmesiyle mümkün olur. Bu anlamda bu markalar birer sosyal pasaporttur.

Global markalara duyulan tepki ise ülkelerin tüketim tercihlerini değiştirerek yerel kültürü geriletmesi hatta yok etmesindendir. Ve bu tepki hiç de haksız değildir.

Dünya çapında küreselleşme karşıtı birçok örgüt; global markaların dünya çapında sahip olduğu güçle, sadece yerel kaynakları sömürmekle kalmadığını aynı zamanda yerel kültürel çeşitliliği de zarar verdiğini iddia ediyor. (Naomi Klein’ın No Logo isimli kitabı bu protestoların bir manifestosu gibidir.)

Prof Michael Solomon ise markaların yarattıkları global kültürle tüm dünyayı büyük bir alışveriş mağazasına çevirirken, yaşadığımız ortamı da “Disney’leştirdiğini” yani hem yapaylaştırdığını hem aynılaştırdığını söyler. Hakikaten bugün dünyanın büyük markalarının girdiği birçok kültür kendi özgünlüğünü yitiriyor. Buralarda yerel lezzetler kayboluyor. Yerel modalar küresel moda karşısında duramıyor. Yerel işletmeler dünya devleriyle rekabet edemiyor ve bu markaların yaygın olduğu birçok dünya kenti yan yana dizilen mağazalarıyla birbirine benzemeye başlıyor.

Fakat bütün karşı örgütlenmelere rağmen, ben globalleşmenin geri döndürülebilir bir süreç olduğuna inanmıyorum. Dünya bundan böyle global markaların egemenliğinde, birbirine benzeyen mekanlardan oluşan bir köy olacak. Paris sokaklarında gördüğümüz markaların aynısını, Prag’da da Kahire’de de İstanbul’da da görmeye devam edeceğiz. Global markalar birçok yerli markanın hızını kesecek. Alışveriş mekanları, caddeler, mağazalar, reklamlar ve bütün kentler giderek birbirine benzeyecek. Maalesef bu gidişatı değiştirmeye kimsenin gücü yetecek gibi gözükmüyor.

Benim yine de bütün bunlara rağmen globalleşmeye itirazım yok. Türkiye’nin kendi içine kapanmasını hiç istemiyorum. Kendi ülkemin bir dünya ülkesi olmasını isterim. Türkiye’nin dünya markalarına açık olması kadar dünyanın da Türkiye’ye açık olmasını isterim. Çünkü serbest ticaretin hem ülke ekonomisi için hem de tüketici için faydalı olduğunu ve Türkiye’nin de genel olarak bu ekonomik düzenden çok faydalandığını görüyorum.

Fakat diğer taraftan globalleşmenin, yerel tarz, tat, kültür ve dokuları yok etmesine de göz yummamak gerektiğine inanıyorum. Dünyanın “büyük bir köy" olduğu gün; çeşitliliğin ve özgünlüğün yok olacağından korkuyorum. Tekdüze bir dünyanın, yerel kültürlerin kendilerine özgü içtenliğini yok edeceğini düşünüyorum. (Küreselleşme Özgünlüğü Yok Eder Mi?)

Ben bu gidişat karşısında yapılması gereken en önemli işin yerelliği mümkün olduğunca yüceltmek gerektiğine inanıyorum. Hem yerel markaların hem yerel kültürel motiflerin daha iyi sahiplenilmesi, belki yeniden ele alınarak daha iyi sunulması ve “pazarlanması” gerektiğine inanıyorum.

Çocuklarımıza kendi kültürümüzü daha doğru tanıtabilir ve bu kültürü sahiplenmelerini sağlayabilirsek; bu kültürü kendi kimliklerini ifade etmelerinin değerli bir yolu olduğunu anlatabilirsek, bence Türkiye “kendine has” olanın değerli olduğu bir yer olabilir.

Bugün kendi markaları güçlü olan sanayileşmiş birçok batı ülkesi; kendi şirketlerine ve ürünlerine sahip çıktığı, onların arkasında durduğu için bu kadar güçlü markalara sahip olabilmiştir. Bu konu özellikle gelişmiş batı ülkelerinde önemli bir tüketici ve yurttaşlık bilincidir. Mantığı ise "Kendi kültürüne sahip çık!" gibi çok yalın bir mantıktır.

Kendi markalarımızı yaratma ve otantik kültürümüzü koruma yolunda çaba sarf etmediğimiz sürece her yeri Mc Donalds'ların sardığı, her şeyin birbirine benzediği, tek düze, ruhsuz, tatsız tuzsuz bir Türkiye’yle ile baş başa kalacağımız açıktır.

Bu konuyla ilgili aşağıdaki kitapları öneririm:

Anthony Giddens, Runaway World, Routledge, 2000
Anthony Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya / Küreselleşme Hayatımızı Nasıl Yeniden Şekillendiriyor?, Çev. Osman Akınhay, Alfa Basım Yayım Dağıtım 2000
Joseph Stiglitz, Globalization and Its Discontents, Penguin 2003
Joseph Stiglitz, Making Globalization Work, Penguin 2007
Martin Wolf, Why Globalisation Works, Yale University Press 2004
Michael D. Intriligator, Globalızatiıon Of The World Economy: Potential Benefits And Costs And A Net Assessment, Milken Institute 2003
Naomi Klein, No Logo, Picador, 2000
Philippe Legrain, Open World: The Truth About Globalisation Abacus 2003
Pranab Kanti Basu, Globalisation, An Anti Text: A Local View, Akar 2008
Simon Anholt Global Markaların Yerel Çuvallamaları, MediaCat 2003
Thomas Friedman, Dünya Düzdür, Boyner Yayınları, 2006.
Zygmunt Bauman, Globalization, New York, Columbia University Press, 2000.

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkleri öneririm :

1. Globalisation
http://en.wikipedia.org/wiki/Globalization

2. Glocalisation
http://en.wikipedia.org/wiki/Glocalisation

3. Glocalisation of McDonalds: Comparative Study Morocco and France
http://assima-globalcommunication.blogspot.com/2008/07/glocalisation-of-mcdonalds-comparative.html

4. Pari Natarajan, CEO Zinnov, “Globalization: An Innovation Imperative”
http://www.slideshare.net/zinnov/globalization-aninnovation-imperative

5. Peter Drucker, “The Global Economy and the Nation State”, Foreign Affairs, Vol. 76, no. 5 1997
http://www.foreignaffairs.com/articles/53396/peter-f-drucker/the-global-economy-and-the-nation-state

6. Peter F. Drucker lecture on globalization
http://ccdl.libraries.claremont.edu/cdm4/item_viewer.php?CISOROOT=/dac&CISOPTR=1810

7. Robert J. Shiller, The New Cosmopolitans
http://www.project-syndicate.org/commentary/shiller44cv 

8. Robert I. Wakefield, “Globalisation, Glocalisation, and Corporate Reputation: What Does it all Mean for the Multinational Entity?”, Brigham Young University paper
http://www.bledcom.com/uploads/papers/Wakefield.pdf

9. Simon Anholt
http://www.simonanholt.com

10. Thomas Friedman
http://www.thomaslfriedman.com/

© Copyright 2008-2012 Temel Aksoy - Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy'a aittir. Alıntı yapıldığı takdirde lütfen "Kaynak: Temel Aksoy - www.temelaksoy.com" ibaresini kullanınız. Blog içerisinde kullanılan fotoğraflar istockphoto’dan temin edilmektedir.
YORUMLAR

ömer kayalıoglu

14 Eyl 2010

Sevgili Temel,
Beynine ,eline sağlık hepsini büyük bir keyifle okuyorum.
Teşekkürler.
Ömer

Mehmet Aksu

14 Eyl 2010

Temel Bey,

Her yazınızı keyifle okuyor, çok öğreniyorum. Global-yerel savaşında yerelliğin tam anlamıyla yok olmayacağını, tahterevalli gibi bir sürecin olduğunu düşünüyorum. Bu dengenin ise gelecek 10 yılda yerel lehine değişeceği yönünde bir hissiyatım var.

Geçen sene benzer bir tartışma ortamımdaki yazımı müsadenizle paylaşmak istiyorum.


"Bir memlekette trendlerin ne yöne gittiğini anlamak için takip edilmesi gereken 3 sektörden bahsedilir. Perakende,Müzik,Sinema. Örneğin organik gıdaların satışındaki artış bize sağlıklı beslenme ile ilgili toplu bir bilinçlenmenin varlığını gösterir. Aslında sinema ve müzikten yola çıkıp nabız tutabilecek çıkarımlar yapmayı bilmek daha kazançlı bir yol olabilir. Zira perakende sektöründe değişim zaten realize edilmiş bir dönemin neticesi olarak karşımızdadır. Oysa ki müzik ve sinemada rüzgar henüz bir marketing gemisinin yelkenini doldurmuş değildir.

Türkiye’ de/İstanbul’ da sinema sektörü son dönemde oldukça seri ve birçoğu iddialı işler ortaya koyuyor. (sinematurk.com , 2008 Eylül’den Mart 2009’ a kadar 35 Türk filminin vizyona çıktığını aktarıyor) Geçmişte yerel kanallarımızda dahi Hollywood filmlerine maruz kalıyorken ne oldu böyle? Nasıl oluyor bu işler?  (Bu arada sanıyorum bizim sinema üretim sektörümüze / merkezimize Yeşilçam’ dan sonra şöyle iddiasını ortaya koyacak bir isim çalışması  yapılması gerekiyor.  Hollywood, Bollywood , !f ?? )  

Sanıyorum cevap yine bizde saklı. Gerçi cevap hep bizde saklıydı saklı olmasına ama, biz bizde bir bizin olduğunu yeni yeni keşfediyoruz. Önce kendimize gülecek (Recep İvedik) sonra eleştirecek (Mutluluk) sonra değerlerimizle gururlanacak (Babam ve Oğlum) sonra müzik piyasası buna karşılık verecek, biri çıkacak Kürtçe şarkı okuyacak, Polis Kolbastı oynayacak...Türk insanı şu sıralar kendini tanımaya-anlamaya başlıyor.Bazı alışkanlıklarının aslında kendine ait olmadığını ve sığ , zevksiz olduğunu bazılarının kendini daha iyi anlattığını fark ediyor. Bu süreçte bize ait birçok  değer işlenecek, birileri bu fırsatları görecek. Bu birileri arasında elbette ilk olarak bizler de olmalıyız.


Askere gitmeden evvel grafikçi arkadaşımın bir tanesi Karagöz ile ilgili birkaç çalışmasının olduğunu, buna yönelik bir strateji oluşturup bir yerlerde bunu kullanmak istediğini söyledi. "Strateji kısmında yardımcı olur musun?" deyince neden olmasın diyerek bir sunum hazırladım. Arkadaşım önce Kültür Bakanlığı’ na bir sunum gerçekleştirdi. Sonrasında projeyi Unicef’ in sahiplendiği haberini aldım. Elimizde hazır bir kültür, "asset" vardı, tek yapmamız gereken şey onu "görmekti".

Örneklerin sayısı artırılabilir. İstanbul’ da / Türkiye’ de ticarette-turizmde(iç/dış)-kültür ihracında kullanılmak üzere üretilebilecek yığınla şey var.Martısından kedisine, simitinden silüetine,seyyarından boğazına, Taksiminden çay bardağına... Eksik olan şey  ise önyargısız fikir insanları...Yazıyı daha da uzatabilirim ancak konu dağılacak. Söylemek istediğim şu:

Rekabette "One step beyond" diye bir yaklaşımı kabul etmek,  zımnen de olsa farklı bir yerde olmak kavramını ortadan kaldırır.Oysa ki biz zaten farklı bir yerdeyiz. Sahip olmadıklarımıza sahipmişiz gibi görünmeye çalışmakla yeterince zaman kaybettik .Yapmamız gereken şey sadece gözlerimizi açıp sahip olduklarımıza bir daha bakmak. . .

Sevgilerimle,
Mehmet Aksu

Salih Madra

14 Eyl 2010

Temelcim,
Yazdıklarına katılıyorum.
Eline sağlık.
Sevgiler.
Salih

Ayşe Harman

14 Eyl 2010

Temel bey,

İnanın yazılarınızı her hafta sabırsızlıkla bekliyorum ve okumaktan büyük zevk alıyorum.Çünkü her hafta normalin dışında konular işliyorsunuz.Sizi tebrik etmek istiyorum.

İyi çalışmalar diliyorum!

Selda Mansur

15 Eyl 2010

Temel Bey,

Yazılarınız feyz veriyor, teşekkür ederim.

İlk ve ortaöğretim alanında, aslında Türkiye dışında uygulanmış modellerden esinlenerek ve uyarlanarak Türkiye’de bir süre başarıyla uygulanmış Köy Enstitüsü modelinden, Amerikan ve Avrupa ülkeleri ekollerinin uygulandığı okulların programlarından ve yine Amerikan ve Avrupa temelli uluslararası öğretim programlarının önce bazı özel okullarda ve son yıllarda bazı resmi okullarda ülkemize uyarlanarak uygulanmasından (örneğin Uluslararası Bakalorya Organizasyonu’nun Diploma Programı) elde edilen birikim ve donanımla geldiğimiz noktada, Türkiye dışında uluslarası okullarda çalışan / standartları karşılayan Türk öğretmen sayısı giderek artmaktadır. Özel Okullar Birliği Derneği ve bazı öncü özel okulların paylaşımcı ve girişimci tutumları bunda büyük rol oynamaktadır.

MEB öğretim programları, yapılan değişikliklerde genelde ani ve altyapısı tamamlanmamış genel uygulamaya geçildiği için yol kazaları yaşansa da, kuramsal düzeyde dünya standartlarına yakındır. Benim görüşümce, programlar sadeleştirildiğinde (yani evrensel-yerel dengesi oluştuğunda) ve uygulamada dünya standartlarına geçiş için donanım vb yanısıra özellikle hizmetiçi eğitime ayrılan kaynak artırımı gerçekleştiğinde, eğitim reformu tam başarıya ulaşacaktır. Bunun için gerekli bilgi, deneyim, donanım, özgüven oluşmaktadır.

Bazı okullarımız küçük çapta da olsa, içerik olarak MEB öğretim programının uygulandığı telif öğretim programı çatıları geliştirmektedir. Bazıları MacKöfte tadında / MacKöfte tekdüze tatsızlığında olsa da, diyeceğim, bence Türkiye, eğitim alanında kendi özgün programlarını oluşturma yolunda ilerlemektedir.

İlim Çin’de olsa gidip alarak, örneğin Kenya’da başarılı bir uygulamadan esinlenerek, örneğin Uluslarası Bakalorya Organizasyonu gibi kuruluşların çalışmalarına uygulamanın ötesinde yönetim organizasyonuna aktif katılarak, "şefkat" gibi Anglo-Sakson kültürde pek yer almayan yerelde öne çıkan kavramların bu tür platformlarda literatüre ve uygulamaya girmesini sağlayarak, sorgulama, dönüşümlü düşünme, girişimcilik gibi kavramların da bu platformlardan yerel programlara aktarılmasını sağlayarak... Evrensel-yerel dengesini kurarak, hem evrensele hem yerele sahip çıkarak ve her ikisinin gelişimine, özgüvenle, aktif katkıda bulunarak... Bütünsel bir bakış açısıyla...

Temel Bey, bunları düşündürdüğünüz, eğitim alanında düşüncelerimi ifade etme ihtiyacı duymamı sağlayacak kadar geniş bir alana hitap eden yazılar yazdığınız için teşekkürlerim ve saygılarımla. Selda Mansur

Yasin KAYA

15 Eyl 2010

Temel Bey merhaba,

Yazılarınızı büyük bir hayranlıkla takip ediyorum ve sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Kendi kültürümüze sahip çıkma meselesini zaman zaman konuşmaya çalıştığımızda toplumun bir bölümünün önyargıları olduğunu gördüm. Bu sahiplenmeyi gericilik, yobazlık hatta faşistlik olarak değerlendiriyorlar. Savunmaları "sınırların ortadan kalktığı günümüz global dünyasında milliyetçi akımlara yer yoktur"dan ibaret. Bu karşı çıkmalar bazen o kadar sert bir dille ifade ediliyor ki sanki kendi kültürümüzün unutturulmaya çalışıldığı (kasıtlı olarak) izlenimine kapılmaya başladım.

Temennim, Mehmet Bey`in bahsettiği tahterevallinin yönü biran önce yerel lehine değişsin ki kültürel değerlerimizin nesilden nesile aktarılması konusunda aksaklıklar yaşanmasın.

Teşekkür ederim.
Yasin KAYA

Elvan Gökşahin

17 Eyl 2010

Sevgili Temelcim,
"Çocuklarımıza kendi kültürümüzü daha doğru tanıtabilir ve bu kültürü sahiplenmelerini sağlayabilirsek; bu kültürü kendi kimliklerini ifade etmelerinin değerli bir yolu olduğunu anlatabilirsek, bence Türkiye “kendine has” olanın değerli olduğu bir yer olabilir" cümlen var ya...
Bütün memlekete,her köşebaşına,her duvara yazabilsek bu cümleyi;her genç beyine nakşedebilsek bu fikri...
Aaaah,aahh..
Eline,beynine sağlık,sevgiyle kal..
Elvan

Devrim Deniz Köse

19 Eyl 2010

TEMEL AĞABEY,
Yazını yeni okudum ve çok beğendim, gerçekten türkiyede yaşayan pek çok insanın (aslında dünya nüfusun çoğunun) en yaygın hastalıklarından birine değinmişsin yazında. Tabi enteresandır pek çok insan aslında bunun farkında bile değil, hergün televizyon başında, sokakta o kadar çok reklam beynimizi işgal ediyor ki, bilinçaltı gibi muazzam bir yapı bile bu reklam saldırılarına karşı koyamıyor ve bizi reklamı özellikle en çok yapılan bu küresel markalardan almaya ikna ediyor. Tabi doğal olarak güce sahip olan daha çok yaygınlaşıp tekel olmaya doğru kayıyor. İzlediğimiz filmlerdeki karakterler, süpermenler, batmanlar artık çocuklarımız için ulubatlı hasan gibi, seyid onbaşı gibi gerçek kahramanlardan çok daha önemli. Ve tabi batman, süpermen normal hayatlarında nasıl amerikanvari giyinip, bu şekilde konuşuyorsa onlarda öyle konuşup hareket ediyor. Durum artık küresel ticaretten çıktı ve kansız bir savaş halini aldı. En nihayetinde bir halkı yok etmek için tek tek veya toplu olarak katletmeyi seçerseniz hem maliyetli olur hem de düşman kazanırsınız ancak bu şekilde hareket ederseniz hem para kazanırsınız hemde takdir görür takdir edilir ve onurlandırılırsınız. Buna engel olabilmek kanaatimce, öncelikli olarak kendi içimizdeki ayrımcılığa son vermek ve kendimizi, kültürümüzü kabullenmek ve geliştirmekle mümkün olacak. Biz daha kendi kültürümü tanımıyoruz. Biriyle mücadeleye girmeden önce onun silahını tanımalısın, sonra kendi silahlarını tanımalısın ki, onun saldırısına hangi silahınla karşı koyabileceği bilesin. Bildiğim, inandığım, savunduğum bir gerçek varsa eğer o da bu ülkenin kültürünün dünya üzerindeki en zengin ve değerli kültürlerden biri olduğu ve tıpkı doğru ustaların elinde gerçek değerine kavuşan elmas gibi parlayıp yeni dünyanın yükselen değeri olabileceğidir. İşte o gün benim senin bizlerin çocukları ’elin gavuru yapmış’ demenin ezikliğini yaşayacağına biz yaptık demenin gururunu yaşayacaklar. Ben belki değil ama sen yazılarınla ve vizyonunla çocuklarımıza bu yolu açarak umudunu taşıdığımız geleceği yaratmalarına yardımcı oluyorsun. Şimdiden çocuklarım ve çocuklarımız adına teşekkür ederim

Sevgi ve Saygılarımla

Mayk Hammer

2 Kas 2010

1953 yılında yazar Refik Erduran, ünlü gazeteci Kemal Salih Sel’in oğlu Haldun Sel ve sonraki yılların ünlü rejisörü Ertem Eğilmez “Çağlyan Yayınları”nı kurar. Yayınevi bünyesinde Refik Halit Karay, Aka Gündüz, Peride Celal, Reşat Nuri Güntekin gibi dönemin ünlü yazarları bulunmaktadır. Yayın evi aynı zamanda "beyaz dizi", erotik hikayeler, polisye romanlar gibi gorece ucuz 1 liralık kitaplarda basıp dağıtmaktadır. Yayınevinin asıl bombası 1954 yılı Şubat ayında patlar. Yayınevinin sekizinci kitabı olarak Mickey Spillane adlı bir Amerikalı yazarın I, The Jury adlı kitabı “Kanun Benim” adıyla çevrilir. Kitap çıkar çıkmaz olay olur, üst üste baskılar yapar. Bunu üzerine yayın evi, yazarın tüm kitaplarını bulur ve peşisıra basar. Kitabın baş kahramanı "Mike Hammer" adında kendi kurallarıyla "adalet" sağlayan bir polistir. Basılan her kitap 100'binlerin üzerinde satar. Ancak Mickey Spillane adlı yazar sadece 6 kitap yazmıştır. Biraz "üşütük" bir adam olduğu sonrasında yazmayı bırakıp bir tarikata üye oluştur.

Çevirecek "Mike Hammer" hikayesi bulamayan yayın evi, çareyi yerli yazarlara "yabancı" hikayeleri yazdırmakta bulur. Yani yazan yerli, hikayenin orjinali Türkçe; ancak kitap yabacı dilden çevrilmiş yabancı esermiş gibi satışa sunulur. Ve tabi ki bu yöntemle yazılan kitaplar da bir biri ardına satış rekorları kırmaya devam eder. "Mike Hammer" hikayeleri ortalığı kasıp kavurmaktadır. 1670'lere kadar 250 civarında "sözde çeviri" Mike Hammer kitabı çıkar. Bunun çizgi romanı, karikatürü, "Mayk Hammer" olarak Türkleştirilmişi de cabası. Tabi bu sadece Mike Hammer hikayelerine ait bir istatistik. O dönemde; orjinali yerli Türkçe olupda yabancı dilden çevrilmiş gibi piyasaya sunulan onbinlerce eser olduğu söylenmektedir. Yerli isim ve yerli kahramanlarla yazılan eserlerin ne halde olabileceğini konusunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum.

Çeviri Bilimci değilim ama bildiğim kadarıyla çeviri bilimde bu duruma pseudo-translation(sözde/sahte çeviri) denmektedir. Biz buna biraz argo tabirle çakma-çeviri diyebiliriz kanaatimce.

Uzun uzadıya bu örneği vermemin nedeni; aslında bu gün yerli markanın yada marka isminin yerli tüketici algısındaki dezavantajı durumu, marka yaratıcılarını bir çeşit "sözde/sahte-marka" yaratmaya zormalamaktadır. Köftecimis, berberimiz, marketimiz bile kendini buna mecbur hissetmektedir sanki. Sokak tabelalarının göze batan bir çoğunluğu yabancı yada yabacımsı isimlerle donatılmıştır.

Temel Hoca'mız konuyu yoğunluklu olarak globalleşme ekseninde ele almış. Bence eğer bir çözüm aranacaksa modernleşme, batılılaşma gibi birbiri yerine kullanılabilen eksenlerde; sadece "pazar" sınırlarında değil, aynı zamanda sanat, edebiyat, sinema, politika, müzik gibi alanlarda da incelenmelidir.

Özellikle söz ettiğim alanlarda konuyla ilgili çokça araştırma, inceleme ve deneyim bulunmaktadır. Edebiyatımız Mike Hammer'i çoktan yendi. Yeşilçam da Hollywood'u yenmişti nerdeyse ama 80'lerin siyasi çalkantıları ve 12 Eylül darbesi olumsuz etkiledi. Ama bu gün toparladı kendini. Hatta gidip NewYork'a Bitlis'imizin 5 Minaresini diktik Smile Televizyonlar Brezilya dizisi yayınlamıyor artık...

Demem o ki, bu hendekten atlamış çokça "sektörümüz" var. Bence onların bu deneyimlerinden faydalanmak lazım. Sinemacılar, yazarlar ne yapmış da başarmış kendini kabul ettirmeyi diye bakmak lazım. Tabi burda yabancı düşmanlığı gibi handikaplara da düşmemek lazım. Orda başka tehlikeler var. Kanaatimce yerel "değer" sadece finansal kazanç sağlamaz, aynı zamanda toplumsal huzur, barış ve kültürel gelişime de katkı sunar.

Mayk Hammer
Economi end Marketing Profesır Of Bir Zamalar Californya

YORUM EKLE








Loading



KATEGORİLER

 

ARŞİV

ETİKETLER

LİNKLER

Google Analytics Alternative