10 Kasım 2009

Taklit Etmenin Dayanılmaz Hafifliği 

1930‘larda Sovyet Bilim adamı Georgy Gause küçük organizmalar üzerinde çok ilginç bir deney yaptı. Bir cam kavanoz içine kıt miktarda yiyecek ile birlikte aynı türden iki adet tek hücreli yaratık koyduğunda, canlılardan biri diğerini öldürüyordu. Kaynak kıt olunca hayatta kalmak için biri diğerini ortadan kaldırıyordu.

Ancak Gause deneyi, farklı türlerden iki adet tek hücreli ile tekrarladığında, yiyecek miktarı kıt olsa da bu küçük yaratıklar sınırlı yiyeceği paylaşıyordu ve aynı ortamda yaşamaya devam ediyordu.

Bu durum iş hayatında da aynen geçerlidir. Benzerler arasındaki rekabet kanlı olur.  Bir marka ancak kendine özgü bir farka sahipse yaşama hakkı elde eder. Farklılaşmak, hayatta kalmak için bir zorunluluktur.

Fakat bu kural, iş hayatında en çok ihmal edilen kuraldır. Kime sorsanız, size farklılaşmanın nimetlerini anlatır, ama uygulamaya gelince çoğunluk - hatta ezici bir çoğunluk- farklı olanı yapmak yerine başarılı olanı taklit eder.

Oysa rakibin yaptığını taklit etmeden önce “müşterilerimizin neden rakiplerimizi değil de bizi tercih edeceklerine”  kendimizi inandırmalıyız.

Aslında iş stratejisinin özü yukarıdaki soruya cevap verebilmektir, maalesef çoğunluk, yeni bir yol bulmaktansa başarılı bir örneği taklit etmeyi tercih ediyor. Başarılı olmuş bir formülün aynısını uygulamak garantili bir yol gibi geliyor.

Başarılı olanı taklit etme yöntemi hayatın birçok alanında doğru bir stratejidir, hedefe ulaştırır. Bir arkadaşımızdan nasıl zayıfladığını, nasıl sigarayı bıraktığını öğrenebilir ve onun yaptığının aynısını yapabiliriz, ama aynı arkadaşımızın çok para kazandığı işini taklit ederek başarılı olamayız. Çünkü ona  başarı sağlayan müşteri sayısı sonsuz değildir ki biz de onunla aynı işi yaparak onun kadar başarılı olalım.

Rekabetten sadece kozmetik, yüzeysel farklılıklar yaparak sıyrılmaya çalışmak da işe yaramaz. Rekabet bu göreli üstünlüğü hemen eşitler, bu nedenle mutlaka “anlamlı ve taklit edilmesi güç” bir fark yaratmak gerekir.

Yeterince anlamlı bir fark oluşturulduğunda ise rekabetten sıyrılmak mümkün olabilir. Tüketiciye sunulacak değeri yeni baştan tarif ederek rekabetin olmadığı "mavi bir okyanus" yaratılabilir (Her yeni ürün, her yeni hizmet buna bir örnektir). Kendisine ait bu yeni pazarda (Mavi okyanusta) marka, rekabet tarafından- en azından yeterli bir süre- rahatsız edilmeden liderliğini oluşturacak imkanları bulabilir.

Bunun tam tersi ise mevcut pazarda rakibin yaptığının aynısını yaparak tüketiciye daha ucuz fiyata ürün-hizmet satmaya çalışmaktır. Bu yöntem doğal olarak markanın - kan-revan içinde  "kızıl bir denizde"- yaşaması demektir. Bu teorinin yaratıcıları, W. Chan Kim ve Renee Mauborgne, esas farklılaşmanın mevcudu iyileştirmek değil yepyeni pazarlar yaratmak olduğunu iddia ediyorlar. (Mavi Okyanus Stratejisi)

Kim ve Mauborgne‘a göre, bugünkü bollukla başa çıkabilmek için mevcut pazarı ve onun koşullarını değil, tüketiciye hiç sunulmamış teklifleri bulmaya çalışmalıyız.

Gerçekten de mevcut pazarda kan-revan içinde rekabet etmek yerine rakiplerin bizimle rekabet edemeyeceği, (onların çabalarını anlamsız kılacak) yeni alanlar açabiliriz. Bunun için müşteriler kadar müşteri olmayanları da dikkate almalıyız ve rakiplerin yaptıklarına değil, tüketiciye sunacağımız yeni teklife (değere) kafa yormalıyız.

• Rekabeti taklit ederek rekabet etmek yerine rekabeti anlamsız kılacak yeni yaklaşımlar geliştirmeye veya
• Müşterilerin "gönüllü olarak" daha fazla para ödemeyi kabul edecekleri bir marka olmaya veya
• "Ya farklılaş ya ucuza sat" denklemini alt üst edecek, hem farklılığı hem de düşük maliyeti birlikte yakalamanın yaratıcı yollarını bulmaya çalışmalıyız.

Bunları düşünmek ve hayata geçirmek taklit etmeye kıyasla elbette daha zor, ama uzun dönemde kesinlikle getirisi daha yüksek ve daha kalıcı.

 


Bir sektörde başarılı olan bir markanın taklit edilmesi bizim "bolluk- aynılaşmak dediğimiz süreci doğurur. Her sektörde karşımıza çıkan bu gelişmenin neredeyse hiç bir istisnası yoktur. Hiper rekabet, sanayi sonrası dönemin temel özelliğidir.

Bu gelişme tüketici için son derece sevindirici bir gelişmedir. Bolluk ve hiper rekabet sayesinde düşen fiyatlar, tüketicinin gücünü artırır. Bu gelişme ülkeyi yöneten siyasetçi açısından da son derece olumludur.

Ancak meseleye girişimci açısından baktığınızda durum içler acısıdır. Onca emek, onca uğraş, onca umut sonrasında kat edilen yol hiç de dışarıdan görüldüğü gibi şaşalı-görkemli değildir.

Bugün fiyatların düşmesinden, acımasız rekabetten, yatırımların geri dönüş süresinin uzamasından yakınmayan işletme yok.

Fakat bütün bu yakınmalara rağmen bu girişimciler-yöneticiler dönüp dolaşıp başarılı olan rakibi taklit etmekte ısrar ediyorlar. Başarılı olanın aynısını yapmakla kendilerinin de başarılı olacağını düşünüyorlar, ama bunu yaparak hem kendileri hem de rakipleri için -Gause’un deneyindeki gibi - daha zor bir hayatın koşullarını yaratıyorlar. Her pazarın sınırlı sayıda müşterisi olduğunu ve bu müşterilerin kısıtlı bütçesinin sadece pazardaki bir iki markayı besleyebileceğini unutuyorlar.

Galiba taklit etmek insan doğasına çok uygun bir davranış. Taklit etmek kolayımıza geliyor. Taklit ettiğimiz zaman içimizde dayanılmaz bir hafiflik hissediyoruz.  (Milan Kundera)

Aklımız farklılaşma kavramını hazmetmekte zorlanıyor. Gözle görünen somut bir başarıyı taklit etmeyi tercih ediyoruz. Farklı bir şey yapmak, sürüden ayrılmak bizim doğamıza ters geliyor galiba.

 

Fotokopi makinesinden çıkmış gibi birbirinin aynı hizmet, ürün ve marka ile dolu bir dünyada yaşıyoruz. (Jean Baudrillard, Xeroxed World)

Bu ezberi bozmamız lazım:  Rakibin yaptığını yapmak -kısa dönemde geçici bir başarı sağlasa da-  sonunda emek, zaman ve para kaybettirir.

Acaba ne yapsak da farklılaşmanın olmazsa olmaz bir kavram olduğunu, patronlara-yöneticilere öğretsek?

Not:

Geçen hafta Jack Trout‘un "In search of the obvious" kitabını okudum. Trout bu kitabında, Kim ve Mauborgne‘un "mavi okyanus" teorisine fevkalade bozuluyor.  Kendisinin 1970‘lerden başlayarak  ortağı Al Ries ile birlikte yazdığı bütün  kitaplarda: "Eğer bir kategorinin lideri değilsen hiç uğraşma kendine yeni bir kategori yarat." görüşünü ileri sürdüklerini hatırlatıyor. Başkalarının yıllar sonra bu fikri bir kitap haline getirip, adına da "mavi okyanus" gibi havalı bir isim koymalarına içerliyor.

Ben ise fikrin özünün elbette Ries ve Trout‘a ait olduğunu teslim ediyorum. Ama Kim ve Mauborgne‘un "değer inovasyonu" konusuna sistematik yaklaşımlarını çok yararlı buluyorum. Dolayısıyla katkılarını küçümsememek gerektiğine inanıyorum.

© Copyright 2008-2012 Temel Aksoy - Bu sitede yayınlanan tüm içerik hakları Temel Aksoy'a aittir. Alıntı yapıldığı takdirde lütfen "Kaynak: Temel Aksoy - www.temelaksoy.com" ibaresini kullanınız. Blog içerisinde kullanılan fotoğraflar istockphoto’dan temin edilmektedir.
YORUMLAR

miray boğa

10 Kas 2009

"taklit sektörü"nün ileri gelenlerinden birinde -mobilya sektöründe- çalışan bir tasarımcı olarak durumdan fazlasıyla şikayetçiyim ben de. görevim bu durumu tersine çevirmekken küçük hesaplar yaptığı için küçük işletme olmaktan kurtulamayan firmalara bu konuda katkıda bulunuyorum üstelik. karşılaştığım açıklama da "bu her yerde böyle yapılıyor zaten, bu işin doğası bu!!!" bu çarka bir dişinden takılarak ben de bu düzenin etrafında dönüp duruyor, ünvanımı tasarımcıdan teknikere çeviriyorum. şimdi bundan kim ne kazanıyor? tüketici ithal olanla aynı görünen ama kalitesi düşük bir ürüne hak etmediği değeri ödüyor, ürünün üretilmesinde emeği geçenler ya etik anlamda ya da maddi anlamda rahatsız, ürünü isim hakkıyla yurtdışından getirtip satan firma haksız rekabet mağduru, taklitçi firma sahibi kazandığı paradan memnun ama bu gerçek anlamda bir "küçük düşünme" örneği. uzun vadede uğrayabileceği zararı göremiyor veya görmek istemiyor. ve biz ülke olarak hep "büyümeye çalışan" oluyoruz. aslında büyümek değil "benzemeye çalışan" oluyor bu malesef...

Bilal Temizer

11 Kas 2009

Ufuk açıcı bir yazı oldu benim için. Teşekkür ederim. Başarılı iş modelleriyle, farklılaşma arasındaki farkı daha netleştirmiş oldu.

Başarılı iş modellerinin, modellenip geliştirilmesi daha mantıklı geliyordu bana.

Şimdi şunu düşünmek gerekir bence. İyi de benim modelim nasıl olmalı?
Ben hangi farkı yaratıp, müşterime nasıl bir çözüm sunuyorum. Aynı faydayı sağlarsam ne katkı sağlarım.

İşte belki de bu yüzden facebook’un taklitleri tutmayacak. Ama modeli farklılaştıran twitter başarılı olacak. İkea taklidi olmaya çalışan firmalar başarılı olamayacak.Mobilya konusunda yeni bir çözüm bulan firma öne çıkabilecek.

Temel Bey, son notum şu. Biz, başarılı iş modellerini örnek almayı başarı sayıyoruz hala. Farklılaşmak için çok yolumuz var. Farklılaşmayı fark etmek girişimcilerin zihin dönüşümlerini hızlandırmaları sayesinde olacak artık.

burak eroğlu

11 Kas 2009

Farklılaşmak herşeyden önce kişik isteyen bi iştir.Başkalarına göre model alınma değil insanın kendisinin kalbinin sesini dinlemesi gibi bişey.Burdada karakter ve yaratıcılık devreye giriyo!Bununda hiç bi standardı ve plannı olmaz.

Erdal

14 Kas 2009

Dünya Bankası verilerine göre ülkemizde kurulan sermaye şirketlerinin %80 i malesef 10. yılını göremiyor.Bunun temel nedenleri içinde  yaratıcı insan kaynağından mahrum olmak ve firmalarda insan kaynaklarına gerekli önemin verilmemesi olduğunu düşünüyorum. Farklı olana gösterilen şiddetli tepki yaratıcılığı öldürürken takliti artırıyor. Yönetimde o kadar çok aynı cinsten birey var ki kısıtlı olan para ve güce sahip olmak için birbirlerini yok ediyorlar.Geriye de ucuz iş gücü ve kızıl bir deniz kalıyor.Firmalarımızın maliyet muhasebesine gerekli önemi vermemeleri ise gerçek kar zarar hesaplarının çok geç hissedilmesine ve tedavinin çok güçleşmesine neden olmakta.

Dr.Harriet LERNER "Öfke Dansı" adlı eserinde insan hiç kimseyi değiştiremez sadece kendisini değiştirebilir bu da dünyanın en zor işlerinden biridir diyor.Çünkü siz değişmeye başladığınızda çevreniz eskisi gibi ol baskısını o kadar çok yaparki yılarsınız.İşte bu yılgınlığı yaşamayanlar başarır demekte.

Üzeyir GARİH ise "Yönetim Teknikleri" adlı eserinde yönetiminizi yaşlı tecrübe sahibi bir ekiple genç şirket kültürüne vakıf,bilgili,iyi yetişmiş akıllı bir ekipten kurun.Çünkü yaşlılar kazandıklarını kaybetmek istemez gençler ise hırslıdır kazanmak için daha isteklidir diyor.Böylece kurumda denge sağlanabileceğini anlatıyor ki bu da bir yerde değişimin temelin oluşturuyor.

Saygılarımla,

İlker

29 Tem 2011

Çok güzel bir yazıydı. Bunun üstüne Steve Jobs ve Bill Gates'in sohbetinden izlediğim bir kesim ve Jobs'un 4.07 de söyledikleri de yazının doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi.
http://goo.gl/vuWXm

Ekrem

12 May 2012

Harika bir yazı, değer kattınız teşekkürler..

YORUM EKLE








Loading



KATEGORİLER

 

ARŞİV

ETİKETLER

LİNKLER

Google Analytics Alternative