16 Haziran 2009
Bu Yazıda
Eğer şirketinizin değişim karşısında felç olmuş şekilde hiç bir şey yapamadan kalmasını ve yok olmasını istiyorsanız çalışanların üzerine korku salın!
Anahtar Kelimeler liderlik, yönetim, çalışma ortamı, işletmelerin yönetimi, şirket yönetimi
Korku Kültürü
Ferhan Şensoy ve arkadaşları, 1986 yılının son günlerinde, bir oyunda kullandıkları Nazi subayı üniformalarını giyerek İstiklâl Caddesine çıkmışlar ve yoldan geçenlere “Kimlik bitte!” (Kimlik Lütfen!) diye sormuşlardı. Neredeyse kimse itiraz etmemişti. Herkes paşa paşa itaat edip kimliğini göstermişti.
Bizim böyle bir durumda “Neme lâzım.” diyerek karşımıza çıkan her otoriteye (!) boyun eğmemiz bir “kara mizahtır”; ama aynı zamanda bilinçaltımızdaki otorite korkusunun da çırılçıplak bir yansımasıdır.
Peki, bugün sokakta üniformasını tanımadığınız bir “görevli” size kimliğinizi sorsa siz ne yaparsınız?
Kimliğinizi gösterip geçmeyi mi tercih edersiniz?
Dürüst bir cevap vermek zor, o durumu yaşamak gerek.
Bence çoğumuz “Neme lâzım!” demeyi tercih ederiz.
Toplum olarak hem ailemizde hem okulda Korku Kültürüyle büyütülüyoruz. Bizim toplumumuzda korku, eğitim ve disiplin sağlamanın en yaygın yöntemi. Korkuyla çocukluğumuzda tanışırız: “Çabuk yat yoksa öcüler gelir.”den tutun da “Akşam baban gelsin, görürsün sen!” e kadar türlü çeşitli tehditlerle büyütülürüz.
Bizde disiplin korkuyla sağlanır.
Bundan birkaç yıl önce, kızımla bazı davranışlarını disiplin altına alması gerektiğini konuşurken fark ettim ki “disiplin” sözcüğü onun zihninde, "Birinin diğerini zorla terbiye etmesi." ile özdeş bir anlam ifade ediyor. Ona bir insanın zamanında yatması, yemek düzenini sağlaması gibi davranışlarını düzeltmesinin bir (öz) disiplin olduğunu anlatmakta zorlanmıştım. Bizim toplumumuzda disiplin denince elinde kırbaç olan bir figür geliyor çoğumuzun gözünün önüne.
Bizde durum böyle de batıda çok mu farklı?
Hayır, değil. Korkunun ve baskının batı toplumlarında insanların üzerine nasıl sinmiş olduğunu kanıtlayan o kadar çok psikolojik deney okudum ki.
Korkuyla disiplin sağlama sadece aile ya da okulla sınırlı da değil. Bugün iş yerlerinde çalışanları “korku salarak” yönetmek en yaygın yönetim biçimi.

Sizce insanlar korkmazlarsa disiplinli olamazlar mı? Sizce bugün yaşadığımız çalışma ortamlarında korkuyla verim sağlanıyor mu?
Korkuyla yönetilen insanların başarılı olması ve çalıştıkları kuruma aidiyet ve sadakat duymaları mümkün olabilir mi?
Sizce bugün yaşadığımız “bilgi toplumunda” çalışanların korkuyla yönetilmesi “etkili” bir yöntem midir?
Ben bunun tam tersini düşünüyorum. Sadece aile hayatında değil iş hayatında da tam tersini düşünüyorum.
Korku duygusuyla hareket ettiğimiz zaman, korktuğumuz “şeyden” başka bir şey düşünemez hale geliriz. Akıl ve irademizi kullanamayız. Doğru düşünme yeteneğimiz yok olur.
Türlü savunma mekanizmaları yaratarak korkularımızı unutmak için o işi yapmamak, o ortamda bulunmamak için bahaneler buluruz.
Pozitif enerjimizi, şevkimizi, heyecanımızı kaybederiz.
Korku yaptığımız işi, muhatap olduğumuz insanları, bulunduğumuz ortamı sevmemizi engeller. Korktuğumuz “şeylere” ne saygı ne sevgi duyarız.
Korku uyumu da engeller iletişimi de. Bu hem özel ilişkilerimizde hem iş ilişkilerimizde geçerlidir. Korku, saygı telkin etmeyeceği gibi insanların birbirlerine güvenmelerini ve "birlikte" hareket etmelerini (iş birliğini) engeller.
Korkarsak kendimize ve çevremize güven duyamayız. Güvenin olmadığı yerde birleşme değil içe kapanma ve yalnızlaşma olur.
Bu sebeplerden ötürü korkunun asla etkili bir yönetim biçimi olmadığına, aksine gelişmeyi ve verimliliği engellediğine inanıyorum.
Korku kültürü ile yönetilen organizasyonlarda “değerler kültürü” oluşamaz.
İstenen satış rakamına ulaşamamaktan korkan pazarlamacının, işsiz kalma endişesi duyan sekreterin, yapacağı sunumun beğenilmeyeceğini düşünen yöneticinin korkusu onları daha disiplinli, daha verimli ya da daha yaratıcı kılmaz.
Aksine korku kültürünün baskın olduğu organizasyonlarda disiplin ve verimlilik yerine “baştan savma, “sahipsizlik”, “savsaklama” ve “suçlama kültürü (blame-culture) yerleşir.
Hâlbuki risk almak yeniliğin ve ilerlemenin ön koşuludur. İnsanın gerçekleştirdiği tüm ilerlemenin temelinde alınan riskler vardır. Risk alırsak değişebiliriz. Yeni yollar bulabiliriz ve kendimiz için yeni potansiyeller yaratabiliriz. Korkunun hakim olduğu yerde risk alınabilir mi? Yenilik yapılabilir mi?
Eğer şirketinizin değişim karşısında felç olmuş şekilde hiç bir şey yapamadan kalmasını ve yok olmasını istiyorsanız çalışanların üzerine korku salın!
Bence insanların içindeki iyiliği ve yaratıcılığı ortaya çıkartan takdir etme yöntemi çok daha yapıcı ve etkili bir güçtür. Takımıyla tek vücut olmuş, onları “kırbaçlamak” yerine anlayan ve onlarla duygusal bir paylaşım içinde olan liderler, çalışanlarının işi sahiplenmelerini, kurumsal bağlılıklarını ve gayretlerini artırırlar.

Hem hoşgörülü olup hem de işlerin kurallar çerçevesinde yapılmasını sağlamak, kesinlikle mümkündür.
Şirketlerde korku kültürü yerine, güvene dayalı bir değerler kültürü oluşturmak, içinde yaşadığımız bilgi toplumunun ruhunu yansıtan tek yönetim anlayışıdır.
Bir organizasyon içinde değerlerimiz, hangi konuya hangi önceliği vermemizi gösteren rehberdir. Değerler kurumsal vicdanın temelini oluşturur. Aynı hedefe kilitlenmiş, çalışanların markalarına bağlı olduğu itibarlı bir şirket yaratmak istiyorsak önce değerlerimizin ne olduğunu açıkça ifade etmeliyiz.
Korku kültürüne karşı olmak “hiç bir kontrol mekanizması kurmamak” anlamına gelmiyor elbette. Çalışanlara daha fazla özgürlük ve bağımsızlık vermek, risk almalarını teşvik etmek ama aynı zamanda onlara hesap verme sorumluluğu yüklemek en doğru liderlik biçimidir diye düşünüyorum. (Her Şirket Liderine Benzer) (Yeni Nesil Şirketler Nasıl Olacak?)
Çünkü insana değer veren, ona aidiyet duygusu kazandıran, yerinde ve zamanında ödüllendiren, hataları “deneyim kazanma” olarak değerlendiren bir yönetim tarzı uzun vadede her zaman daha başarılı olur.
İnovatif şirketler hata yapan ve bu hataları değerli deneyimlere dönüştüren şirketlerdir.
Goethe, “insan bir şeyi sevmeden anlayamaz.” der. Korkarsak sevemeyiz. Ama eğer bir işi seversek sadece anlamakla kalmaz o işle bütünleşiriz de. İşleriyle bütünleşen insanlar fark yaratırlar ve sadece çalıştıkları şirketin değil ülkenin de dünyanın da kaderini değiştirebilirler. (Onlar Nasıl Para Kazandılar?)
Bu sebeple liderlik ettiğimiz tüm ortamlarda korku kültürü yerine gönüllü katılıma dayalı bir değerler kültürü oluşturmak istiyorsak,
1. Tüm çalışanların “ait olma ve birey olma dengesini” kurmalarına yardım etmeliyiz. Çalışanların bir taraftan korkusuzca kendi görüşlerini açıklamalarına, “yaratıcı” olmalarına, diğer taraftan da değerlerde ve hedeflerde aynı yöne bakan bir “biz” oluşturmalarına imkân vermek mümkündür.
2. Çalışanların umursandıkları, fikirlerinin ve katkılarının değerli olduğunun kendilerine hissettirildiği bir şirket ortamı yaratmak mümkündür. Bunun için hiyerarşiden arınmış bir yapıda yöneticilerin ve çalışanların işbirliği, paylaşma içinde olacağı, sadece hataların değil övgülerin de dile getirileceği, insan odaklı ve sonuç odaklı bir şirket ortamı oluşturmak gerekir. Daha önce de çeşitli vesilelerle vurguladığım gibi ben, insanların sadece “anlamla” motive olacaklarına inanıyorum.
3. İş ortamında disiplin kavramını yeniden tarif etmeliyiz. Aslına bakarsanız sadece kurumsal ya da yönetsel değil toplumsal olarak da buna ihtiyacımız var; çünkü disiplin bizim dünyamızda genelde “zorlama” ile ilişkili “katılık”, “kuralcılık”, “cezalandırma” gibi kavramları çağrıştırıyor; halbuki disiplin yaşamın tüm sorunlarını çözebilmek için gereksinim duyduğumuz en temel araçtır. Disiplinsiz hiç bir şeye çözüm getiremeyiz.
Mesela sporcular, sanatçılar, bilim adamları sevdikleri ve bütünleştikleri alanlarda son derece disiplinlidirler. Aynı şekilde, iş ortamında da disiplin “kişinin kendisini işine adamasıyla” mümkün olur.
Bu anlayışla, iş yerimize yapacağımız en önemli yatırım son teknolojiye yatırım yapmaktan çok değerler üzerine dayanan korkudan arınmış bir kültür yaratmaktır.
Şirket liderlerinin birinci görevi, kapıdaki görevliden direktörlere kadar herkesin, “parçası olmaktan bir anlam bulacağı”, “korkusuzca yönetimine ve gelişimine katılacağı” ve “fikirlerini özgürce ortaya koyacağı” bir kültür yaratmaktır.

-
Politics of FearFrank Furedi
-
Culture of FearFrank Furedi
-
Living in Dangerous Times: Fear, Insecurity, Risk and Social Policy (Broadening Perspectives in Social Policy)David Denney
-
Value Based ManagementJohn D. Martin & William J. Petty