Paradan Daha Önemli Ne Var?

Sizi bir deneye davet ettiklerini düşünün. Deneyin kurgusu çok yalın: Siz ve tanımadığınız bir kişi iki ayrı odaya alınıyorsunuz, kura çekilerek ikinizden birine 1.000 TL veriliyor. Parayı alan kişi –siz ya da diğeri- parayı arzu ettiği oranda bölüştürüyor. Eğer diğeri bu bölüşümü kabul ederse herkes hakkına düşeni alıyor ve deney bitiyor; ama kabul etmezse kimse para alamıyor.

Diyelim ki siz “bölüştüren” oldunuz, 1.000 Lirayı nasıl pay edersiniz? Kendinize “aslan payını” alıp diğerine kabul edeceğini varsaydığınız bir miktar mı önerirsiniz yoksa parayı eşit mi bölersiniz? Kendinize yarıdan fazlasını alırsanız karşınızdaki kabul eder mi? Mesela kendinize 700 lira alsanız diğer kişi 300 lirayı kabul eder mi? Kabul etmezse ikinize de hiç para verilmeyeceğini bildiğiniz için ne kadar fazla alırsanız reddedilmeyeceğinizi düşünürsünüz?

En akıllı strateji hangisidir? Ya da siz “bölüştüren” değil “onaylayan” konumunda olsaydınız hangi oranı “hakkaniyetli” bulurdunuz? Diğer kişi kendine 900 lira alıp, diyelim ki, size 100 lira önerse siz “100 lira hiç yoktan iyidir.” diye düşünüp parayı alıp gitmeyi mi tercih edersiniz yoksa paylaşımı kabul etmeyip bölüştüren kişiyi de 900 lira almaktan mahrum mu edersiniz?

Doğrusunu isterseniz bu kişisel bir tercihtir: Kimisi tamamen “akılcı” davranıp kendisine az para verildiğinde bile “Havadan gelen para hiç yoktan iyidir.” diye düşünebilir. Zaten iktisat teorisi de insanın “akılcı” olduğunu sadece kendi çıkarını düşüneceğini varsayar. Kişinin deneye katılıp hiçbir kazanç elde etmeden eve dönmesi yerine 1 TL bile alması kendi menfaatine olacağı için önerilen her parayı kabul etmesi iktisatçılara göre en “mantıklı” karardır.

Fakat yukarıda anlattığım deneyler hiç de kapitalist felsefenin öngördüğü gibi sonuçlanmadı. Deney, 1980’lerin başında Alman sosyologlar Werner Güth, Rolf Schmittberger ve Bernd Schwarze tarafından geliştirildi. Adına “Ültimatom Oyunu” (Ultimatum Game)  dedikleri bu deney bugüne kadar çok farklı ülke ve kültürde binlerce kişiye uygulandı. 1990’lı yılların başında Taiwan’dan Israil’e, Tokyo’dan Pittsburgh’a, Slovenya’dan Java’ya kadar çok farklı kültürlerde tekrarlandı ve alınan sonuçlar hiç de beklendiği gibi gelişmedi.

Kültürel farklılıklara rağmen hemen her seferinde bu deneyde paylaşım yüzde ellinin uzağında olduğu zaman insanlar bölüşümü reddettiler. Kendilerine düşen parayı almak yerine paylaşımı adil yapmayan kişiyi “cezalandırmayı” tercih ettiler.

Hatta Avusturalyalı nöro-ekonomist Lisa Cameron, bu deneyi Endonezya’da çok yüksek meblağlarla yaptığında bile benzer sonuçlar aldı. Gelir seviyesinin çok düşük olduğu bu ülkede katılımcılar, kendilerine düşen pay üç aylık gelirlerine denk düşmesine rağmen paylaşılan miktar adil olmadığı için bunu reddettiler.

Gelir seviyeleri ne olursa olsun insanlar adaletsizliğe razı gelmiyorlardı. Peki iktisat teorisinin bize öğrettiği kendi çıkarını düşünen “akılcı insana” ne olmuştu? İnsanlar durup dururken kazandıkları paraları neden reddediyorlardı? Yoksa “adalet” kişisel çıkardan daha üstün bir değer miydi?

Ekonomi teorisi (Neo Klasik İktisat) her ne kadar, insanların kendi çıkarları doğrultusunda rasyonel kararlar aldığını savunsa da Davranışsal Ekonomi (Behavioral Economics) insanların kendi çıkarlarından daha önemli olan adalet duygusuyla karar aldıklarını ortaya koydu.

Sanılanın aksine insan sadece kendi çıkarını düşünen bir varlık değildir; sahip olduğu adalet gibi güçlü bir “değer” bazı durumlarda kendi kişisel çıkarını bile göz ardı etmesine neden olur. Bu deneyler fMRI teknolojisi kullanılarak tekrarlandığında insanların haksızlıklar karşısında diğerlerini “cezalandırdıklarında” para kazanmaktan daha fazla tatmin oldukları kanıtlandı.

Adalet duygusu çoğu kişi için kişisel çıkardan çok daha üstün bir duygudur. Antropologların farklı kültürlerde yaptıkları çalışmalar Amazon’daki tarımcılardan Orta Asya’daki göçmenlere kadar her kültürdeki insanın neyin adil olup neyin adil olmadığı konusunda berrak fikirlere sahip olduğunu kanıtladı.

Harvard Üniversitesi hukuk profesörlerinden Yochai Benkler, deneysel iktisat ve sosyal psikoloji alanında yaptığı çalışmalara dayanarak adalete önem vermenin üç boyutu olduğunu öne sürer:

1. Niyetlerin adil olması (bir kasıt olup olmadığı)
2. Süreçlerin adil olması (sonuca giden yolun ve yöntemlerin ne derece adil olduğu) ve
3. Sonuçların adil olması (diğerlerine kıyasla ne elde ettiğimiz)

Benkler’e göre sadece “sonuçların” -yani kimin ne kadar aldığı- değil aynı zamanda “niyetlerin” de adil olması gerekir. Bu aslında çeşitli durumlarda insanların ne derece “bencil” davrandığı ya da kasıtlı olarak haksızlık yaptığıyla ilgili bir adalet değerlendirmesidir. Hiçbirimiz insanların kişisel gayretiyle ya da şanslarıyla elde ettikleri kazançlarını adaletsiz bulmayız; ama birilerinin “durumdan çıkar sağlamasını” hepimiz “haksızlık” olarak değerlendiririz.

Kimsenin sebep olmadığı “haksız sonuçları” –kendi başımıza bile gelse- kolay kabullenirken sonucu doğuran yol ve yöntemlerin -süreçlerin- kasıtlı olarak kurgulandığını düşündüğümüz durumlarda adalet duygumuz rencide olur.

Paradan daha önemli ne var?

Dolayısıyla hepimiz için “niyetin” ve “sürecin” adil olması, “sonucun” adil olmasından daha fazla önem taşır. Bazen elde ettiklerimizi hiç beğenmesek de sürecin adil işlediğine inanmamız halinde, sonucu “hakkım buymuş” diye kabul  ederiz.

Bu nedenle başarılı ve huzurlu bir iş ortamı yaratmanın önkoşulu, o işyerinde alınan kararların paylaşılan inançlara göre “adaletli” olarak alınmasıdır. Sonuçlar her zaman adil olmasa bile “niyetlerin” ve “ yöntemlerin” adil olması gerekir. Bunu sağlama görevi elbette lidere aittir. Bunu başaramayan liderlerin kendi işyerlerinde huzuru ve başarıyı yakalamaları mümkün değildir.

Hepimiz adil muamele görmek, adil davranacağından emin olduğumuz ilişkilerin parçası olmak isteriz.   İnsanları iyi çalışmaya, katkı yapmaya, fark yaratmaya motive eden organizasyonların her şeyden önce “adil olması” gerekir.

Çalışma koşullarının, ücretlendirmenin, ödüllendirmenin ve genel olarak alınan kararların adil olmadığı yerlerde huzur, verim ve başarılı sonuçlar almak mümkün olmaz. Kısa zamanda başarı elde edilse bile bu başarı sürdürülebilir olmaz. Diğer taraftan adaletin sağlandığı ortamlarda çalışanların sadakati ve iş birliği artar. Hatta sonuçlar beklenenin altında kaldığında bile niyetler ve süreçler adilse söz konusu şirkete olan bağlılık devam eder.

Adalet, bize bütün ilişkilerimizde rehberlik eden bir değerdir.

Toplum olarak yaşadığımız bütün sorunların kökeninde adalet eksikliği vardır. Şirketlerde ve kişisel ilişkilerimizde bir sorun varsa orada mutlaka adalet zedeleniyor demektir. Eğer daha huzurlu, daha verimli, daha uygar ilişkiler arzu ediyorsak hepimiz her ilişkimizde adalet duygusunu yüceltmeliyiz.


Yorumlar

  1. Temel bey,

    Böyle bir yazıyı okuduktan sonra insan memnuniyetini ve mutluluğunu ifade etmekte zorlanıyor. Sadece ellerinize sağlık diyerek tebriklerimi ifade etmek istiyorum. Yüksek lisans öğrencisiyim şuan aldığım bir ders ile alakalı cuma günü bir makale üzerine sunum yapmam gerekiyor. İzniniz olur ise yazınızı kullanmak istiyorum.

    Saygılarımla

    Nizamettin BİLGİN.

  2. Temel Bey,
    çok keyifle tekrar tekrar okudum, paylaştım. Gönlümden geçenleri paylaşmak istedim.

    Allah gücü elinde tutanlara merhamet duygusu ve adalet sağlamayı nasip etsin. Güçsüzlere de ne olursa olsun adaleti istemeleri için güç versin. Bu da zenginliğin aslolan sonsuz kaynağını bilmekten geçiyor.

  3. 99 ÇEMBERİ

    Bir zamanlar çok kederli bir kral ve bu kralın her zaman mutlu olan bir uşağı varmış. Uşak her sabah kahvaltıyı getirir ve neşeli şarkılar söyleyip mırıldanarak kralı uyandırırmış. Tombul yüzünde her zaman bir gülümseme olurmuş ve hayata karşı tutumu hep sakin ve neşeliymiş.
    Bir gün kral onu çağırmış ve sormuş:
    – Mutluluğunun sorrı nedir?
    – Hiçbir sırrı yok majesteleri.
    – Bana yalan söyleme. Ben yalan söylemekten daha ufak suçlar için kafaların kesilmesini emrettim.
    – Yalan söylemiyorum majesteleri. Hiçbir sırrım yok.
    – Neden her zaman neşeli ve mutlusun? Ha? Neden?
    – Majesteleri, üzüntülü olmak için bir nedenim yok. Siz, size hizmet etmeme izin vererek beni onurlandırıyorsunuz. Sarayın bize verdiği evde karım ve çocuklarımla yaşıyorum. Kıyafetlerimiz var, karınlarımız tok. Ve bana arada sırada ödül olarak verdiğiniz birkaç kuruşla kendime birşeyler ısmarlıyorum. Nasıl mutsuz olabilirim ki?

    Kral ısrar etmiş:
    – Eğer sırrı hemen şimdi bana söylemezsen, senin kafanı uçuracağım. Bana söylediğin şeyler kimseyi mutlu edemez.
    – Ama majesteleri, hiçbir sır yok. Sizi memnun etmek için herşeyi yaparım ama sakladığım birşey yok…
    – Defol! Celladı çağırmadan defol!
    Uşak gülümsemiş, kralı saygıyla selamlayıp odadan çıkmış. Bu, kralı delirtiyormuş. Uşağn kullanılmış giysileri giyip saray ahalisinin artıklarını yiyerek nasıl bu kadar mutlu olduğunu anlayamıyormuş.
    Kral sakinleştiğinde, danışmanlarından en akıllısını çağırmış ve ona sabaj uşağıyla arasında geçen konuşmayı anlatmış, sonra da sormuş:
    – O neden böyle mutlu?
    – Ah! Majesteleri, o çemberin dışında.
    – Çemberin dışında mı?
    – Evet, doğru.
    – Ve onu mutlu eden bu mu?
    – Hayır, hayır mahesteleri, bu onun mutsuz olmasını engelliyor.
    – Doğru mu anlıyorum? Çemberin içinde olmak insanı mutsuz mu ediyor?
    – Evet, doğru.
    – Peki, çemberden nasıl çıktı?
    – Çembere hiç girmedi!
    – Peki, bu çember nedir?
    – Bı, 99 çemberidir.
    – Gerçekten hiçbir şey anlamıyorum.
    – Anlamanız için tek yol, size gerçekleri göstermek.
    – Nasıl?
    – Uşağınızın çembere girmesini sağlayarak…
    – Evet, doğru. Onu girmeye zorlamalıyız.
    – Hayır, majesteleri, kimse kimseyi çembere girmesi için zorlayamaz.
    – O zaman onu kandırmalıyız!
    – Buna gerek yok majesteleri. Eğer ona fırsat verirsek kendisi girecektir.
    – Bunun mutsuzluğa yol açacağının farkında olacak mı?
    – Evet.
    – O zaman girmeyecektir.
    – Buna karşı koyamaz.
    – Çembere girmenin neden olacağı mutsuzluğun farkında olacak ama yine de onu bırakamayarak gireceğini mi söylüyorsun?
    – Evet majesteleri. Bu çemberin yapısını anlamak için mükemmel bir uşağı kaybetmeye istekli misiniz?
    – Evet.
    – O halde bu gece sizi bulacağım. İçinde doksandokuz altın para bulunan deri bir çantayla hazır olmalısınız. Unutmayın doksandokuz, ne bir eksik ne bir fazla!
    – Başka bir şeye gerek var mı? Her ihtimale karşı korumalarımı çağırayım mı?
    – Deri çantadan başka bir şeye gerek yok majesteleri.
    Öyle yapmışlar. O gece bilge adam kralın yanına gitmiş. Birlikte dikkatlice saray avlusundan geçip uşağın evinin yanına saklanmışlar. Şafak vaktine kadar beklemişler.
    İçeride ilk mum yandığında, bilge adam çantayı kapmış ve bir kağıda, “Bu hazine senindir. Bu, iyi bir adam olmanın ödülüdür. Tadını çıkar ve onu nasıl bulduğunu kimseye anlatma.” yazmış. Sonra çantayı kağıtla bağlamış ve uşağın evinin kapısının önüne bırakmış. Kapıyı çalmış ve tekrar saklanmış.
    Uşak evden çıktığında, kral ve danışmanı çalıların arkasından onu gözetliyorlarmış. Uşak çantayı görmüş, notu okumuş, çantayı sallamış ve metalik sesi duymuş. Sonra omuz silkmiş, çantayı göğsüne bastırmış ve içeri girmiş.
    Danışman ve kral olanları görmek için pencereye yaklaşmışlar. Uşak masanın üstünde ne varsa hepsini yere atmış, sadece mumu bırakmış. Bir iskemle çekip çantanın içindekileri masanın üstüne dökmüş.
    Neler gördüğüne inanamamış. Önünde altın paralardan oluşan bir dağ duruyormuş. Şimdiye kadar bu paralardan bir tanesine bile el değdirmemiş olan uşak, artık onlardan koca bir dağa sahipmiş. Şimdi onları topluyor, onlarla oynuyor, mum ışığında parlamalarını seyrediyormuş.
    Paraları bir araya toplamış ve onlardan desteler oluşturmaya başlamış. Bir deste, iki deste, üç deste, dört, beş, altı… Bir yandan da 10, 20, 30, 40, 50, 60 diye topluyormuş… Ta ki son desteyi oluşturup doksandokuzu bulana dek! Sanki masada bir tane daha arıyor gibiymiş, sonra yerlerde, sonra da çantada aramış. “Olamaz” diye düşünüyormuş.
    Son desteyi diğerlerinin yanına koymuş ve bunun daha alçak olduğunu fark etmiş.
    – Birisi paramı çaldı, birisi paramı çaldı. Lanet olsun, diye bağırmaya başlamış.
    Tekrar giysilerine, yerlere, çantaya, giysilerine bakmış. Ceğlerini boşaltmış, mobilyaların yerini değiştirmiş ama aradığını bulamamış.
    Masada parlayan altın para dağı sanki onunla dalga geçiyor gibiymiş çünkü ona doksandokuz altın parası olduğunu hatırlatıyormuş! Sadece doksandokuz altın parası!
    – Bu para çok fazla, diye düşünmüş. Ama bir paraya daha ihtiyacım var. Doksandokuz tam bir sayı değil ama yüz öyle. Doksan dokuz hayır!
    Kral ve danışmanı pencereden bakıyorlarmış, uşağın yüzü artık eskisi gibi değilmiş. Kaşlarını çatıyormuş ve yüzünün çizgileri çok ciddiymiş. Gözleri küçülmüş, kırışmış ve ağzı, dişlerini gösteren korkunç bir şekil almış.
    Uşak, evde kimsenin görmemesine dikkat ederek altınları çantaya doldurmuş ve çantayı tahtaların altına saklamış. Sonra bir kağıt ve bir tüy kalem alarak bazı hesaplar yapmaya koyulmuş:
    – Yüz altın paraya sahip olmak için ne kadar süreyle para biriktirmem gerekir?
    Kendi kendine yüksek sesle konuşarak epey bir vakit geçirmiş. Çok çalışmaya ve bu altın parayı kazanmaya hazırmış. Ondan sonra, artık çalışmaya gereksinimi kalmayacakmış. Yüz altın parası olan bir adam çalışmayı bırakabilirmiş. Yüz altın parayla insan zengin olurmuş. Yüz altın parayla huzur içinde yaşayabilirmişsin.
    Hesabını yapmı. Eğer çok çalışır, yevmiyesini ve aldığı ufak tefek bahşişleri biriktirirse, o zaman onbir ya da oniki yılda yeterince kazanabilecekmiş.
    – Oniki yıl uzun bir süre, diye düşünmüş. Belki karıma şehirde bir iş bulmasını söyleyebilirim Ve sonra saraydaki işim saat beşte bitiyor. Geceleri de bir yerde çalışıp fazladan gelir elde edebilirim.
    Tekrar hesaplamış. Kendi fazladan çalışmasını ve karısının işine de eklerse, yedi yıl içinde parayı alabiliyormuş. Ama bu hala çok uzunmuş! Sonr kendi kendine:
    – Ah! Demiş, belki saraydaki yemek artıklarını her gece şehre götürüp satabilirim. Aslında biz ne kadar az yersek, o kadar çok satabiliriz, satabiliriz, satabiliriz.
    Uşağa hava sıcak gelmeye başlamış:
    – Bu kadar kışlık giyisye ne gerek var? Bir çift ayakkabıdan fazlasına neden ihtiyacımız olsun? Bu bir fedekarlık ama dört yıllık fedakarlıktan sonra yüz altın paraya kavuşacağım.
    Kral ve danışmanı saraya dönmüşler. Uşak doksandokuz çemberine girmiş bulunuyormuş.
    Sonraki aylar boyunca, uşak planlarını uygulamaya o sabah karar verdiği gibi devam etmiş. Bir sabah, uşak momurdanarak sıkıntılı bir havayla kralın yatak odasının kapısını çalıp içeri girmiş.
    Kral nazik bir şekilde:
    – Neyin var? Diye sormuş.
    – Her şey yolunda, her şey yolunda…
    – Sen her zaman güler, şarkılar söylerdin.
    – İşimi yapıyorum değil mi? Majesteleri benim aynı zamanda soytarılık görevini yapmamı da mı tercih ediyor?
    Kralın uşağı kovması uzun zaman almamış. Her zaman kötü bir havada olan bir uşağa sahip olmak hoş bir şey değilmiş.

    * Öykünün yazarı bilinmiyor. Kaynak: Ruhu olan Öyküler – Rosario Gomez A.

  4. Paylaşımlarınız için çok teşekkürler, hiçbir siteyi bu kadar keyifle takip etmiyorum ve yakınlarımla bu kadar çok paylaşmıyorum.

  5. Bu yazıyı ayakta alkışlıyorum. adalete olan ihtiyacımız ne kadar insaniymiş, hatırlattığınız için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Konuyla İlgili Makale ve Linkler

  1. Yochai Benkler, “The Unselfish Gene”

    http://hbr.org/2011/07/the-unselfish-gene/ar/1
  2. Ultimatum Game Theory

    http://en.wikipedia.org/wiki/Ultimatum_game
  3. Rob Boyd, Joe Henrich, “Cross-Cultural Ultimatum Game Research Group”

    http://www.hss.caltech.edu/~jensming/roots-of-sociality/phase-i/XCulturalProp-orig.pdf
  4. Lisa A Cameron, “Raising the Stakes in The Ultimatum Game: Experimental Evidence From Indonesia . Economic Inquiry; Jan 1999”

    http://www.econ.ku.dk/tyran/Teaching/BEecon_MA/readings_BEecon/readings%20MA_Expecon/Cameron_Indonesia_EcInquiry1999.pdf
  5. Steffen Andersen, Seda Ertaç, Uri Gneezy,Moshe Hoffman, and John A. List, “Stakes Matter in Ultimatum Games”

    http://rady.ucsd.edu/faculty/directory/gneezy/docs/ultimatum_aer_published.pdf
  6. Ultimatom Game Theory, Video

    http://www.youtube.com/watch?v=xpkxLKV_3d0
  7. Ernst Fehr & Klaus Schmidt, “The Economics of Fairness, Reciprocity and Altruism – Experimental Evidence and New Theories

    http://ideas.repec.org/p/trf/wpaper/66.html
  8. Howard Rheingold: The New Power of Collaboration

    http://www.ted.com/talks/lang/tr/howard_rheingold_on_collaboration.html
  9. What is Fairness?

    http://news.bbc.co.uk/today/hi/today/newsid_9079000/9079254.stm