Zevklerimiz Kendi Zevklerimiz mi?

Her yıl milyonlarca turist, Paris’te Louvre Müzesi’ne girip Mona Lisa tablosunu görmek için saatlerce kuyrukta bekler. Tablonun boyutları görenleri şaşırtacak kadar küçüktür; ama dünyanın bu en meşhur tablosuna “çılgınca” bir merak vardır. Tablo 1911’de çalındığı zaman bile insanlar akın akın Louvre’a Mona Lisa’nın geride bıraktığı “boşluğu” görebilmek için gitmeye devam etmişlerdir.

Sizce zevk nasıl oluşur? Sahip olduğumuz zevkler başkalarına mı aittir yoksa biz bunlar kendimiz mi geliştirmişizdir? Biz bir tabloyu ya da bir müziği kendi ölçütlerimize göre mi beğeniriz yoksa başkaları ona değer verdiği için mi?

Daha açık sormak gerekirse sahip olduğumuz “zevkler” bizim midir yoksa başkalarından ödünç aldığımız zevkler midir?

Yale Üniversitesi psikoloji profesörlerinden Paul BloomBir şeyden aldığımız zevk ona bizim atfettiğimiz anlamdan gelir.” der. En ilkelinden en karmaşık olanına kadar bütün zevklerimiz, zevk aldığımız şeyin kendisinden çok kimler tarafından itibar gördüğünden, geçmişinden, yapım öyküsünden, ait olduğu yerden etkilenir. Bizim nesnelere verdiğimiz değer onların doğalarından değil, onlar hakkında ne düşündüğümüzden kaynaklanır. Bu düşünceleri ise başta ailemiz ve içinde yaşadığımız çevre belirler.

Gözlerini kaybettikten sonra “Kayıp Cennet” şiirini yazan John Milton, “akıl kendi başına cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapabilir” demişti.

Hemen her konuda bir şeyin hikâyesi, onun objektif değerinden daha fazla değer oluşturma gücüne sahiptir. Rolf Jensen’e göre hemen her alanda “satan” ya da “takdir gören” aslında bu hikâyelerdir.

Bir şeyin kimin tarafından yapıldığı, kimler tarafından beğenildiği ya da önerildiği, o şeye ne kadar değer vereceğimizi doğrudan etkiler. Bir resmi beğenirken o resmin “ne” olduğundan çok, “onu kimin çizdiğine”; bir müzikten hoşlanırken o müziğin “kendisinden” öte, onu “kimin beğendiğinden” etkilenerek karar veririz.

Günümüzün en önemli klasik müzisyenlerinden birisi olan, konser biletleri 500 dolara satılan Joshua Bell 2007 yılında bir deney yaptı: Milyon dolarlık kemanını alarak Washington’un en kalabalık metro istasyonunda 45 dakika keman çaldı ve sadece 52 dolar toplayabildi. Çünkü metro istasyonundan geçenler kemanı kimi çaldığını bilmiyorlardı. Bu nedenle Joshua Bell’in kemanından çıkan mükemmel melodiler dikkatlerini çekmemişti. Oysa aynı günlerde verdiği konserde biletleri karaborsada akıl almaz rakamlara satılıyordu.

Hepimiz kendi zevklerimiz ve görgümüzle çok övünürüz ama pek azımızın kendine ait zevkleri vardır. Bilim insanlarının yaptığı yüzlerce deneyin kanıtladığı gibi, eğer sıradan bir şarap çok ünlü ve pahalı bir şarap şişesine koyularak servis edilirse herkes onun tadına bayılır.

Bunun tersi de doğrudur. Kötü-çirkin olduğunu düşündüğümüz her şey, gerçekten de bize kötü bir deneyim yaşatır. Çiğ istiridye yemek böyle bir deneyimdir. Eğer tatmadan önce yiyeceğiniz şeyin “lezzetli” olacağını düşünürseniz istiridyeyi çok beğenirsiniz; aksi takdirde mideniz bulanır. Bazı yiyecekleri –hiç tatmamış olsak bile- kategorik olarak reddetmemiz de aslında onların gerçek lezzetinden değil, onlar hakkındaki fikirlerimizden kaynaklanır. Bu nedenle Uzak Doğulular böcek yemeyi çok lezzetli bulurken bizde kimse böcek yemeyi aklından bile geçirmez.

Çoğu tablonun orijinaliyle iyi bir taklidini ayırt edebilen insan sayısı pek az olmasına rağmen taklidi sudan ucuzdur. Orijinal tablonun çok değerli olması daha “iyi” olmasından değil, onu kimin ne zaman nerede nasıl yaptığı ile ilgili “hikayeden” kaynaklanır. Bu hikaye orijinal tabloyu “yegane” ve “kıt” kılar. Kıtlık da tabloya atfedilen değeri ve fiyatı artırır.

Bir şeyin “tarihinin ne olduğu”, “geçmişte nasıl bir maksatla kullanıldığı” da onu değerli bulmamıza yol açar. Gündelik nesneden aldığımız haz, en sıradan eşyalara verdiğimiz değer o eşyaların fiziksel özelliklerinden öte, tarihleri ve kullanıldıkları yerlerle ilgili düşüncelerimizden kaynaklanır.

Marilyn Monroe’nun özel bir eşyası ya da Prenses Diana’nın gelinliğinin kumaş parçaları gerçek değerlerinden çok daha ötesinde değer bulur. Yolda görseler yüzüne bakmayacakları bu eşyalara insanların astronomik para vermesi bu nedenledir.

Bir şeyin manevi değeri onun fiziksel değerini ve ondan aldığımız hazzı katbekat yükseltir. Sevgiliniz ya da eşinizle ilk yemeğe gittiğiniz yerin -sıradan bir lokanta olsa bile- değeri sizin için çok yüksektir.

Zevkler tartışılır mı?

Baudrillard “İnsan tüketirken anlam tüketir” der. Kullandığımız ürünlerin bizim kimliğimizi yansıtması da bu nedenledir.

Bazı eşyaların bizim için “değerli” olmaları onlara yüklediğimiz anlamdan gelir. Bu nedenle bu eşyalar bizim için “paha biçilmezdir.”

Kişisel eşyalarımıza verdiğimiz değeri bir kenara bırakırsak sahip olduğumuz zevklerimizin neredeyse tamamı kendimizin değil başkalarının belirlediği zevklerdir.

Beğenilerimizi ve zevklerimizi ailemiz başta olmak üzere içinde yaşadığımız çevre belirler. Kendimize ait olduğunu sandığımız müzik, resim, yemek zevki, eğlence anlayışı, bizden çok içinde yaşadığımız ortama aittir.

Bizim dilimizde “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” deyişi vardır. Bu genelleme hem doğru hem yanlıştır. Doğrudur çünkü bu zevkleri o kadar sahipleniriz ki kimseyle tartışmayız. Yanlıştır çünkü bu zevkler özünde bize ait değildir. Bize ait gibi görünseler de biz onları başkalarından öğrenir, başkalarından ödünç alırız.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.